Cevdet Bey

Yorum Yok
Arkasını dönmeye cesaret edemeyerek, gözlerindeki bulanıklığı berraklaştırmak için anlamsızca yüzünü kırıştırırken öylece duruyordu. Bulutlu bakışlarıyla etrafına çekingen ve hafif korkarak göz gezdirmeye koyuldu. Bereketli elleriyle yalvarırcasına, avuçlarını açmış bir ihtiyar kadını andıran ağaca yöneltti tüm dikkatini, ardından bir zamanlar bahçesinde çiçeklerin olduğu, yine bu çiçeklerin dibine gizlice işeyen çocukların oyun oynadığı yıkık balkonlu ahşap ev zihninde bir şeylerin belirmesine yardım etti.

Çok uzun bir yolculuktan çıkmış olmalıydı sanki. Ama üzerinden dün geçmiş gibi geliyordu yürüdüğü yol. Kimi zaman isyan ettiği, kimi zaman lütuf bekleyip çapaladığı yağmur kokulu toprak; gittiğinin bile farkına varamamıştı. Hatta selamlayıveriyordu çiftleşmek için birbirine kur yapan kuşlar. Yüzüne çarpıp sertçe: "Nerelerdeydin!" der gibi sinirlice tokatlayan rüzgâr dışında her şey yolundaydı şimdilik.

Acemice yürüyüp heyecanın vermiş olduğu aceleyle yanlış yapmaktan korkarken şımarık bir neşe belirdi gönlünde. Nereye, ne için gittiğini bilemeyerek ilerlerken insanın eksikliğini hissetti.

Eskiden hiç boş durmazdı bu sokaklar. Kimse olmazsa, tespih çekerken sürekli aynı konuları anlatıp geçmişi savaş kahramanı gibi yâd eden ihtiyarlar süslerdi yol boylarını. "Bizim zamanımızda." diye başlayan yaşam hikâyeleri, karakterler dışında hepsinin aynıydı neredeyse. "Eskiden şimdiki bolluk yoktu."nun devamında "Biz büyük sözünden çıkmazdık, yeni nesil büyük küçük saymıyor." gelirdi çoğunlukla. Tüm bu sözcükler içten içe hissedilen ölüm korkusuyla söylenirdi. O ölüm ki yaşlılar tarafından beş vakit arzulanır ve yine yaşlılar tarafından her dakika bilinmez bir korkuyla anılırdı. Hepsi de bu arzusuna kavuşmuş olmalı ki kimsecikler görünmüyordu terk edilmiş evlerin bakımsız avlularında.

Etrafına boylu boyunca bakıp düşünceli düşünceli yürürken adımlarında yavaşlama belirdi. Karşısında kırık camlı ufak pencereleri, boyası yıpranmış olmasına rağmen sağlam olduğu anlaşılan duvarlarıyla evini görünce bütün bedenini derin bir sıcaklık sardı. Hemen gidip kapısını açası, içindekileri tek tek öpesi, kendini niye hiç arayıp sormadıkları için tatlı tatlı sitem edesi vardı. Sağ adımını öne atarak evin basamaklarını çabucak çıktı. Kapıya vuracaktı ki kilidin olmadığını görüp kapıyı hafifçe iteleyip ilerledi. Kimsecikler yoktu, örümcek ağlarının neşeli bir yuvası olmuştu burası. İyice eskimiş tozlu bir kanepe ve birinin bacağı kırık iki sandalye dışında eşya da gözükmüyordu. Derin bir nefes çekip hiçbir şey yapmayarak dört ayağıyla dimdik duran kurt kesiği dolu ahşap sandalyeye oturdu. 

Kendi yapmıştı bu evi. İki yılını gurbette geçirip para biriktirmişti önce. Gelince de hayvanların bir kısmını satıp konu komşu dayanışmasıyla içinde bulunduğu bu yapı ortaya çıkmıştı. Hiç tastamam bitmemişti yalnız. Tereği iki, döşemeleri on yıl sonraya derken eksik fakat huzurlu bir sığınak olmuştu uzunca bir süre. Duvarlarına göz gezdirirken kendi alın terini görüyor, gömleğinin koluyla bu terleri siliyor gibiydi.

İçinde yoğun bir yorgunluk, sevinç ve üzüntü bulunan uykusu yolları toza boğan araba sesiyle bölündü. Öylece sızıvermişti sandalyenin üzerinde. Yalnız, tedirgin ve her şeye rağmen umutlu. O umutla yola baktı, çivileri gıcırdayan ahşap zeminde adımlayarak; baktı ama tekrar toprağa kavuşmak için acele etmeyip salına salına düşen tozdan başka bir şey göremedi. Dışarı çıkıp etrafı bir kolaçan etmek amacı taşırken eski kanepeye gözü takıldı yine. Üzerindeki tozları temizlercesine elini sürdükten sonra altında bir şey var mı yok mu diye kaldırdı kanepeyi. Kıyafetlerden sökülerek yumak yapılmış birkaç top iple, altın renkli bir çerçeve içinde siyah beyaz renkli fotoğraf gördü. Büyük bir keşfin altına imza atmış arkeolog titizliğiyle fotoğrafı eline alıp özenle üzerindeki tozları sildi. Sol yanağında iri bir ben bulunan, kır saçlarının süslediği kâkülü yana yatmış, dik bakışlarıyla mistik ruhunu perdelemeye çalışan adamla karşı karşıya geldi birden. Yıllardır görmediği hasretlisine kavuşmuş gibi baktığı fotoğraftakinin kim olduğuyla ilgili herhangi bir fikre de sahip değildi.

Kendi olabilir miydi? Sahi, kendisi nasıl bir şeydi? Görmeyeli o kadar zaman olmuş, çehresi o denli farklılığa uğrayıp değişmişti ki şekline dair neredeyse hiçbir emare kalmamıştı zihninde. Doğruca mutfak camına koştu, saydam camın arkası karanlık olacağı için yarım yamalak da olsa kendini görebilirdi. İri kulaklarının belirgince boy gösterdiği kafası, sivri burnu, yüzüne tuhaf bir çekicilik katan çenesi ile fotoğraf arasında bir bağlantı kuramayınca anlamsız bir üzüntüye kapıldı. Kendini daha iyi tanıyıp hatırlamak için bir daha baktı cama, yılların unutulmuşluğunu kenara bırakıp intikam alırcasına. Saçları da ne kadar kısacaydı öyle! Hâlbuki hiç sevmezdi böylesini, isterdi ki kulaklarının ardına değin salınsın dökümleri, isterdi ki uzansın boylu boyunca kafasını üstüne doğru dalgalı kâkülü.

Eli tezgâhın üzerindeki fotoğrafa doğru gitti yine, bu sefer dikkatlice inceleyecek ve kim olduğunu bilecekti. Gözleri, kirpiklerinin uzunluğundan çenesinin kıvrımlarına kayarken karısı belirdi zihninde. Adı, vakti zamanında kılıbığa çıkıp kahvehanede avare eğlencesi olsa da tutkuyla bağlıydı ona.

Karısının babası Hamdi'ydi bu, babasına benzerdi zaten. Bunun en sakıncalı yanıysa yatakta ortaya çıkardı. Karısının yüzüne bakarken kayınbabasına bakıyor, karısına dokunuyorken kayınbabasına dokunuyor ve tüm cinsel arzusu ya başlar başlamaz diniyor ya da buruk bir sonla bitiyordu. Hamdi ölünce de ölüyle sevişiyormuş gibi olduğu için kimi zaman vücudunu korkuyla karışık derin bir titreme alırdı.  Karısının kopyası Hamdi Baba'ya, garip bir hüzne bulanmış ciddi bir kin birikirken yine araba sesi duyuldu. Kapanan kapı sesleri, neşeyle bağıran çocukların çığlıkları kulağına çalınınca kimseye gözükmemeye özen göstererek dışarı baktı.

Eskiden, başlık parasıyla bin liraya alındığı için "Binlik" lakabıyla anılan Zehra otururdu yeni gelenlerin gittiği eve. Başlık parasının hakkını ödemeye zaman bırakmadığı kocası ise biri kucağında, biri karnında olmak üzere iki çocuk bırakıp ölüvermişti gencecik yaşında.  

Ergenlik döneminin en renkli fantezilerini Zehra ile kurduğu hayaller oluştururdu. Dar kazağında beliren dolgun göğüsleri, dul olmasıyla birleşince evliliğe değin planlar yapıp sabaha ıslak bir donla uyanırdı. Uzun süre utanıp kendinden nefret etse de yemek gibi, su gibi elzem olan bu ihtiyacını gidermek için daha uygun bir hedef bulamazdı. Anasına onunla evlenmek arzusunu diyecek olduysa da tersleneceğini bildiği için hiç demedi.

Zaman, yaşantıya dökülememiş bu tasarılarla birlikte Zehra'yı da kazanında eritmişti; Zehra'ya yuva olan kestane ağacı ve taş karışımı evini de. İki katlı, dış kapısının üstü alçı süslemeli, zengince bir ev dikiliydi şimdi orada.

Gümüşi renkli, yüksek modelli yeni bir araba yolun ucundan boynunu uzatıp da Cevdet'in evinin kenarında duruverince geçmişi düşünmeyi bıraktı. Eskiden Cevdet'in kendi arsasıydı orası. Belki hala onundu ama büyükçe bir ev peyda olmuştu üzerinde. Gencecik bir kadın indi ön koltuğundan, sarı saçları zarifçe boynuna dökülmüş, gözlerindeki yol yorgunluğu ise güzelliğine gölge düşürmemişti. Çocuklar izledi onu ardı sıra, pek yaş aralığı olmayan üç çocuktu. Ardından uzun boylu, atletik vücutlu, giydiği tişört terden üzerine yapışmış bir adam arabayı park edip eşyaları boşaltmaya koyuldu. Hiçbirini tanımıyordu Cevdet, yüreği hemencecik yanlarındaydı hâlbuki. Onlarla nefes alıp onlarla yürüyordu. Öyle ki küçük çocuk ağlarken eşlik ediyordu ona, ama uzaktı; derin bir çekingenliğin salık verdiği anlamsız boşlukta bakakalıyordu yalnızca.

"Hele bu akşam geçsin." dedi kendi kendine. "Hele bu akşam geçsin, sabahtan çalarım kapılarını, yol yorgunudurlar şimdi."

Geçmek bilmedi o akşam, eski kanepenin gıcırtıları içinde merak ve heyecan kemirirken yüreğini, uyku tutmadı Cevdet'i.  Gözleri düşünceyle uykuya dalıvermişti ki sabah ayazında sesler duyuluverdi yoldan. Hemen baktı yırtık tüllerin arasından. Cami yanına yürüyordu insanlar, belli ki o yatınca yeni yeni aileler gelmişti köye. Sarışın kadın da üç çocuğu ve kocasıyla yoldaydı. Sabah uykusu yürümelerinde eşlik ediyordu onlara. Cevdet: "Nasıl olsa caminin oraya gidiyorlar, orada buluşuruz." diyerek arkalarından ilerledi.

Öyle de oldu,  rüzgârın etkisiyle ağaçlar saçlarını savururken sarışın kadın mezarlıkta durdu. Önce kocası açtı uzun, kemikli parmaklarının şekillendirdiği biçimsiz ellerini. Çocuklar da taklit etti onu bilinçsiz bir bilgelikle. Ne için avuç açtıklarını bilmiyorlardı, ne diyeceklerini bilmedikleri gibi. Cevdet de umutla adımlıyordu yanlarına. En küçüğü merakına yenik düşüp indirdi minik parmaklarını. "Bu kim?" diye sordu diğerlerinden daha eski olmasına rağmen daha gösterişli olan mermer mezarı göstererek.

Kadın, büyük bir hassasiyetle kucağına aldığı çocuğa mezarı daha yakından bakıp söyleyecekken Cevdet geldi. Mezarda kendi adı ve soyadının yazılı olduğunu görünce ürperdi, neyse ki diğerleri onun varlığından habersizdi.   

Demir

0 yorum:

Yorum Gönder