İnsan Evrimi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İnsan Evrimi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Fiziksel olarak bakıldığında insan, diğer canlılara göre oldukça zayıf, güçsüz, yeteneksiz ve aciz sayılır. Ne kemikleri kırıp ilikleri yiyebilecek çene yapılarımız, ne ölmüş hayvanların postlarını parçalayabilecek pençelerimiz, ne etleri bölebilecek dişlerimiz, ne de sert gagalarımız var. Özellikle diğer vahşi yırtıcılarla karşı karşıya kaldığımızda bedensel olarak onlara karşı koyabilecek hiçbir gücümüz yok. Fakat ateşin keşfi insanoğluna sınırsız bir güç tanıdı ve insanoğlu doğanın kendine bahşettiği bu armağanı, hiçbir zaman iyi yönde kullanmadı.

Üç ila dört milyon yıl önce diyetlerine eti katan insansı türlerinden biri 2.5 milyon yıl önce alet yapma becerisi olan insana doğru evrildi. Bu tarihte insan, et ihtiyacını eskisi gibi leşlerden değil avlanarak karşılamaya başladı. Bu tarihlerde çakıl taşlarından ya da çakmak taşlarından keskin kenarlı aletler yapan insan, bu aletleri çeşitli işlerinde kullanmaya başladı. Kültür tarihimizi başlatan bu ilk aletler ile beraber, kasaplık işleri kolaylaşan insan, hala büyük otçul hayvanları avlayabilecek silahlara sahip değildi ve ateşi henüz kontrol altına almayı başaramadıkları için etleri çiğ olarak yiyordu.

Avcı toplayıcı yaşam süren insanların, zaman zaman ateş kullanmaya başlaması yaklaşık 800.000 yıl önce oldu. 300.000 yıl önce ise Homo erectus, Homo neandertalensis ve Homo sapiens ateşi günlük hayatlarının bir parçası olarak kullanıyordu. Ateş kullanımı ile beraber avcı toplayıcıların hayatı ve insanoğlunun evrimi büyük oranda değişti.

İnsana ısı ve ışık kaynağı olan ateş aynı zamanda yırtıcı hayvanlardan korunmak, sık bitki örtülerini çayıra çevirmek ve yiyecekleri pişirmek gibi birçok işe yarıyordu. Yemeklerin pişirilmesi ile birlikte, besinlerin kimyası ve biyolojisi değişti. Gıdalardaki parazit ve mikroplar yok oldu, meyve, kabuklu yemiş ve böcekler daha kolay sindirilebilir hale geldi. En önemlisi ise yemek pişirmek, insan vücudunda ciddi miktarda enerji harcayan uzun bağırsakları kısaltıp, bir diğer ciddi miktarda enerji harcayan beynin gelişmesine olanak sağladı. Besinleri çiğneme süresi azaldı. Yemek pişirmek daha çeşitli besinlerin yenebilmesini, yeme işleminin daha kısa sürede yapılabilmesini, daha kısa bağırsaklarla ve daha küçük dişlerle idare edebilmeyi sağladı.

Ateşle beraber insanlar istedikleri zaman büyük bir ormanı küle çevirebilecek sınırsız bir güce kavuştular. Üstelik bunun için sadece bir insan bile yeterli idi.

Dişlerin küçülmesine, çene kaslarının zayıflamasına dolayısı ile çenelerin küçülmesine yol açan ateş, insanlığa adeta çağ atlattı. Ateşin keşfinin sosyal olarak yarattığı etkileri kesin olarak bilemesek de, insanların sosyal yönünü de büyük ölçüde değiştirdiği düşünülür. Çünkü ateş, yarattığı güvenli ortam, ışık, sıcaklık gibi etkenlerle insanların biraraya toplanması için oldukça elverişli bir ortam sağlıyordu.

Ateş yemek pişirmenin yanında insan hayatına birçok yenilik getirdi. Ateş sayesinde doğal ortamları kendilerine uyacak şekilde düzenlemeye başlayan insanlar, yabani gıdaların büyümesini sağlamak için toprağı temizleyip, hayvanların otlayıp üremesi için alanlar açmaya başladı. Böylece insanlar yabani gıdaları toplayabilir ve üreyen hayvanları ateş yardımıyla topluca uçurumdan aşağı sürebilecek hale geldi. Sonrasında ok ve yayın katıldığı bu avlanma tekniklerine yaklaşık 18.000 yıl önce kurdun av köpeğine dönüşmesi ile bir artık insanlar uzman avcı kategorisine yükseldi.

İnsanlık tarihindeki en önemli kültürel buluşlardan biri olan ateşin keşfi, yaşam standartlarındaki birçok değişikliğin yanısıra, insanın evrimine doğrudan yön verdi. Yaşlıların daha iyi beslenmesi ile insan ömrü uzadı, ateşte pişirilen yiyeceğin daha hijyenik olması insan sağlığını olumlu etkiledi, hastalıklar ve ölümler azaldı, mide ve bağırsaklarda etkin olan bakterilerin yarattığı hastalıklar bitti. Zaman içinde pişmiş yiyeceklere uyum sağlayan bünyemiz de bu doğrultuda evrimleşti.

Neandertal, modern insan
ve sanal fosil arasında karşılaştırma.
Yeni dijital teknikler sayesinde, fosil kayıtlardaki boşlukları doldurabilmeyi amaçlayan araştırmacılar, Homo Sapiens ve Neandertallerin son ortak atasının 3 boyutlu bir canlandırmasını yaparak, bu türün soyunda kafatasının geçirdiği yapısal evrimi öngördü. Araştırma ortak atanın sanılandan daha önce yaşadığını düşündürüyor.

En yakın tarih öncesi akrabamız olan, nesli tükenmiş Neandertallerle ortak bir atamız olduğunu biliyoruz. Fakat modern insan ve Neandertal soylarının birbirinden ayrıldığı Orta Pleistosen döneme ait fosiller çok az ve küçük parçalar halinde olduğu için, bu ortak ata popülasyonunun nasıl bir görünüşe sahip olduğu hala bir sır.

Yeni araştırmada bilim insanları, iki türün evrimine dair fosillerin kafataslarına dijital “morfometrik” yöntemler ve istatistiksel algoritmalar uyguladı. Bu uygulamalar sonucu ilk defa, Homo sapiens ve Neandertal’in son ortak atasının 3 boyutlu kafatası elde edildi.

“Sanal fosil” 2 milyon yıllık Homo tarihine dair birçok fosilin kafatasında 797 adet referans noktasının belirlenmesiyle ortaya çıkarıldı. Bunların arasında 1.6 milyon yıllık bir Homo erectus fosili, Avrupa’da bulunmuş Neandertal kafatasları ve Cambridge Üniversitesi’nde bulunan 19. yüzyıla ait kafatasları da bulunuyordu.

Örnekler üstündeki bu referans noktalarından, araştırmacıların kafatası yapısı için bir zaman çizelgesi çıkarmasını sağlayan bilgiler toplandı. Daha sonra bu çizelgeye dijital olarak taranmış bir modern kafatasını yerleştirdiler ve referans noktalarına uyacak şekilde kafatasının şeklini değiştirerek, tarih boyunca yaşanan değişimi gözlemlediler.

Bu yöntem Orta Pleistosen (günümüzden 800,000 ila 100,00 yıl öncesine tarihlenen dönem) sırasında iki türün morfolojisinin, ortak atanın kafatasında nasıl birleşmiş olabileceğini ortaya çıkardı.

Ekip daha sonra iki türün birbirinden ayrılmış olabileceği üç farklı zamana denk gelen üç olası ortak ata kafatası şekli üretti. Bu üç tüm kafatasını dijital olarak canlandırdıktan sonra, Pleistosen’e tarihlenen az miktardaki fosillerle ve kemik parçalarıyla karşılaştırdılar.

Böylece üç sanal kafatasından hangisinin Neandertallerle paylaştığımız ortak ataya uygun olacağını, ve bu ortak atanın yaşamasının en muhtemel olduğu zaman dilimini kararlaştırdılar.

DNA’dan yola çıkarak yapılmış önceki tahminler, son ortak atanın 400,000 yıl önce yaşadığını söylüyordu. Fakat sanal fosilden elde edilen sonuçlar, türlerin ayrılmasının 700,000 yıl önce gerçekleştiğini, ve son ortak atanın büyük ihtimalle Afrika’dan çıktığını öne sürüyor. (Ortak ata popülasyonu Avrasya’ya da gelmiş ve bu bölgede de yaşamını sürdürmüştü.)

Üstte: Modern insan kafatası. 19. yüzyılda Güney Afrika’dan elde edilmiş kafatası
artık Cambridge Üniversitesi Duckworth koleksiyonunda.
Ortada: Son ortak atanın sanal fosili.
Altta: La Ferrassie, Fransa’da bulunan 53-66 bin yıllık Neandertal kafatası.
Kafatası Paris’teki Musée de l’Homme müzesinde.
Sanal Ortak Ata Kafatasının İnsan ve Neandertalle Benzerlikleri

Sanal 3 boyutlu fosil, her iki türün de kendine has özelliklerini taşıyor. Örneğin Neandertallerde daha sonra ortaya çıkan kafatasının arkasındaki çıkıntının gelişmeye başladığı görülüyor.

Fakat sanal atanın yüzünde, modern insanların elmacık kemiklerinin altında yer alan girintinin ipuçları da görülüyor. Neandertallerde bu üst çene alanındaki kemikler, daha fazla hava boşluğuna sahip olmaları nedeniyle daha kalındı. Bu yüzden de Neandertallerin yüzünde dışarı doğru bir çıkıntı bulunuyordu.

Sanal atadaki kalın yapılı kaş çıkıntıları hominin soyunun ortak bir özelliği ve hem erken Homo canlılarında hem de Nerandertallerde bulunuyor. Fakat bu özellik modern insanda kaybolmuş durumda.

Cambridge Üniversitesi’nde Leverhulme İnsan Evrimsel Araştırmaları Merkezi (LCHES)’nden Dr. Aurélien Mounier sanal fosilin genel olarak Neandertalleri daha çok andırdığını fakat bunun şaşırtıcı olmadığını söyledi. Çünkü tüm zaman çizelgesi birlikte ele alındığında, kafatası yapısı olarak atalardan gelen modelden sapan tür Homo sapiens’ti.

Üniversiteden diğer bir araştırmacı Marta Mirazón Lahr “Sonuçlarımızın da işaret ettiği gibi, modern insan soyunda daha büyük bir morfolojik değişim hızı olması, Afrika’daki küçük bir topluluk olmaktan 7 milyar nüfusa ulaşan Homo sapiens’in geçirdiği demografik değişiklikler ve genetik sürüklenmeyle tutarlı oluyor.” diyor.

Mounier, son ortak ata popülasyonunun, en geniş kapsamda, büyük ihtimalle Homo heidelbergensis türünün bir parçası olduğunu söylüyor. Homo heidelbergensis günümüzden 700,000 ila 300,000 yıl önce Afrika, Avrupa ve Batı Asya’da yaşamıştı.

Yeni projelerinde araştırmacılar, Homo türü ile şempanzelerin son ortak atasını ortaya çıkaracak bir model üzerinde çalışmaya başladılar. Mounier, “Modellerimiz kesin bir gerçekliği göstermiyor, fakat fosilleirn yokluğunda bu yeni yöntemler herhangi bir paleontolojik soruya dair teorileri test etmek için kullanılabilir.” diyor.

Kaynak
Bizler, Homo Sapiens olarak, nasıl oldu da biz, yani kendimiz olduk? Diğer bir deyişle, evrimsel süreçte, atalarımız diğer canlılara kıyasla neyi farklı yaparak başka bir sapağa sapmayı başardı? Büyülü bir parmağın bizlere dokunmadığı ve böylece diğer hayvanlardan daha ayrı bir yapı kazanmadığımız ortada. Peki bu durumda, bizlerin hangi özelliği, bizleri şimdiki halimize getirmiştir?

Geçtiğimiz yüzyıl boyunca bununla ilgili çeşitli teoriler ortaya atıldı. Bilindiği üzere, canlıların, dolayısıyla bizlerin de, evrim geçirdiği bilimsel açıdan kesindir, ancak bu evrimin, yani değişimin, nasıl olduğu ve hangi yolu izlediği hala da tartışmalara sahne olmaktadır. Elbette ki her ileri sürülen teorinin destekçileri olduğu kadar, o teoriye karşı çıkanlar da olmuştur ve olacaktır.

İşte insanoğlunun nasıl insanoğlu olduğuna dair 12 önemli teori. Ve onların neden yanlış olduğu...

1. Alet Yaptık: Antropolog Kenneth Oakley, 1944'teki makalesinde, [1] "Bizleri eşsiz kılan, alet yapmamızdır." der. Ape'ler [2] buldukları nesneler ile aletler yaparak "yani dallara ve taşlara şekil vererek, insan eyleminin ilk farkındalığına ulaştı." 1960'ların başında, Louis Leakey, bu sava dayanarak, 2.8 milyon yıl önce Doğu Afrika'da yaşayan bir tür olan Homo Habilis'i (Hünerli İnsan) alet üretiminin başlangıç noktası saydı.

Fakat Jane Goodall ve başka araştırmacıların çalışmaları gösterdi ki, şempanzeler de dallara belli şekilleri verebiliyorlar, yapraklarını derindeki balıkları avlayabilmek için soyabiliyorlar örneğin. [3] Hatta kargalar bile, elleri olmamasına rağmen, oldukça hünerliler.

2. Bizler Katiliz: Antropolog Raymond Dart'a göre, atalarımızı diğer Ape'lerden ayıran özellik, öldürmeyi sorun saymamalarıdır. Etobur olan atalarımız, "şiddet kullanarak mağaraları işgal etmişler, oradakileri ölümüne dövmüşler, kemiklerini kırıp parçalamışlar, didik didik etmişler vücutlarını, aç kurt gibi kanlarını içmişler kurbanların ve diri diri derilerini yüzmüşler." Bunları şimdi bu şekilde okumak ucuz bir kurgu gibi görünebilir, ancak İkinci Dünya Savaşı'nın korkunç yıkımından sonra, Dart'ın 1953 tarihli "katil ape"in altını çizen makalesi oldukça taraftar toplamıştı kendisine. [4]

3. Yiyeceklerimizi Paylaştık: 1960'larda, katil ape'ler yerini "hippi ape"lere bıraktı. Antropolog Glynn Isaac, hayvan leşlerinin, muhtemelen tüm topluluk ile etinin paylaşılabilmesi amacıyla, bilinçli bir şekilde öldüğü yerden oraya taşındığına dair kanıtları ortaya çıkardı. Isaac'ın görüşüne göre, yiyecek paylaşımı, yiyeceğin nerede olduğu bilgisinin de paylaşılması ihtiyacını doğurmuş ve bu da dilin gelişimini ve diğer sosyal davranışların belirmesini sağlamış.

4. Çıplak Yüzüyoruz: Belgesel yapımcısı Elaine Morgan, atalarımızın suya yakın ve hatta suyun içinde, yani diğer canlılardan farklı bir çevrede evrim geçirdiği için insanların da diğer primatlardan farklı olduğunu ileri sürdü. Tüylerin dökülmesi onları daha hızlı yüzücüler haline getirmiş, bu sırada da sığ sular içerisinde dik durmaya da başlamışlar. "aquatik ape" hipotezi bilim camiasında genel olarak kabul görmeyen bir görüş. Ancak 2013 yılında David Attenborough bu görüşü tekrar gün yüzüne çıkardı.

5. Nesneleri Fırlatıyoruz: Arkeolog Reid Ferring , atalarımızın taşları hızlı bir biçimde fırlatmayı öğrenmesiyle birlikte insan olma sürecinin başladığına inanıyor. [5] Gürcistan'ın Dmanisi bölgesinde bulunan 1.8 milyon yıllık hominini yerleşiminde [6] Ferring, Homo Erectus'ların yırtıcılardan korunmak amacıyla toplu taşlamayı keşfettiğine dair kanıtlar buldu. "Dmanisi insanları küçüktü," diyor Ferring, "ve bu alan da tamamen büyük kediler tarafından sarılmıştı. Peki Hominin'ler nasıl yaşamını sürdürecekti? Taş atmak bir çözüm yolu olabilirdi." Hayvan taşlamanın aynı zamanda sosyalleşmemizi de sağladığını ileri sürüyor, çünkü ekip olarak birlikte hareket etmek gerekiyor başarıya ulaşmak için.

6. Avlandık: 1968 tarihli makalede, "Avlanmak, iş birliğinden daha fazlasını sağladı." diyor antropolog Sherwood Washburn ve C. S. Lancaster: "İdrakımızın, ilgimizin, hislerimizin ve temel sosyal yaşamımızın, kısacası evrimsel tüm kazanımlarımız, avlanma adaptasyonunun başarısının sonucudur." Örneğin, daha büyük olan beynimiz, nerede ve ne zaman bir av olacağı ile ilgili daha fazla bilgi saklama ihtiyacı ile birlikte gelişmiştir. Ayrıca avlanmanın cinsiyetler arası iş bölümüne sebep olduğu iddia ediliyor. Böylece kadınlar yiyecek aramaya yöneliyor. O halde şu soru akla geliyor hemen: Peki, kadınların neden büyük beyni var?

7. Yiyeceği Seks İle Takas Ettik: Daha net bir ifade ile, tek eşlilik ile takas ettik diyebiliriz. 1981 yılında C. Owen Lovejoy tarafından yayımlanan bir teoriye göre, insan evriminin dönüm noktası, 6 milyon yıl evvel tek eşliliğin ortaya çıkmasıdır. [7] O zamana dek, çevredeki olası talipleri kovalayan vahşi alfa erkeği en çok seks yapma şansına sahip oluyordu. Tek eşli kadınlar ise, bir şekilde, en çok yiyecek getirme ve çocuklarını yetiştirmek için orada bulunacak avantajlı erkeği seçiyorlardı. Lovejoy'a göre, atalarımız eve daha çok yiyecek götürebilmek için ellerini boşaltabilmek adına dik yürümeye başladılar.

8. Pişmiş Et Yedik: Büyük beyin daha aç olur. Beyin, normal bir kastan 20 kat fazla enerjiye ihtiyaç duyar. Kimi araştırmacılar, vejetaryen bir diyetle asla evrim geçiremeyeceklerini iddia ediyor. [8] Beyinlerimiz et yiyerek gelişmeye başladı. Protein ve yağ bakımından zengin olan bu gıda 2-3 milyon yıldır tercih ediliyor. Ayrıca antropolog Richard Wrangham, atalarımızın yemeği pişirmeyi keşfettikten sonra -ki böylece sindirimi çok daha kolay hale geliyor- eti çiğnemek veya yumuşatmak için daha az çaba harcadığını ve böylece beyinleri için daha fazla enerji kazanabildiklerini ileri sürüyor. [9] Sonuç olarak, bu beyinler vegan olmaya karar verecek bir bilinç geliştirecek kadar büyümeyi başardı.

9. Pişmiş Karbonhidrat Yedik: Geçenlerde yayımlanan bir makaleye göre, belki de büyük beyinlerimiz karbon yüklemesi sayesinde gelişti. [10] Atalarımız pişirmeyi keşfettikten sonra, yumru köklü ve nişastalı öteki bitkiler beyin için harika birer yiyecek haline geldiler, üstelik etten daha kolay bulunuyorlardı. Salyamızdaki amilaz adlı enzim karbonhidratların beynin ihtiyacı olan glikoza parçalanmasına yardımcı oluyor. University College London'da öğretim görevlisi olan evrimci genetik Mark G. Thomas, DNA'mızın amilaz için çoklu kopya barındırdığını altını çizerek, yumru köklü bitkilerin insan beyninin gelişimi için adeta birer patlayıcı olduğunu öne sürüyor.

10. İki Ayağımız Üzerine Yürüdük: Atalarımızın ağaçlardan inip de dik yürümeye başlaması insan evriminde bir dönüm noktası olabilir mi? "Savan Hipotezi" taraftarları, iklimin adaptasyonun yönünü değiştirdiğini ileri sürüyorlar. Afrika 3 milyon yıl önce daha kuru olmaya başladı, ormanlar kurudu ve her yer ova haline geldi. Ayakta durabilen ve uzun otlar arasından yırtıcıları gözlemleyebilenler avantajlı hale geldiler, daha sonrasında ise su ve yiyecek kaynakları farklı yerlerde bulunan bu açık alanın bir ucundan öbürüne daha başarılı bir şekilde geçebildiler. Bu hipotez ile ilgili tek sıkıntı, 2009 yılında keşfedilen ve 4.4 milyon yıl önce şimdiki Etiyopya'nın bulunduğu yerde yaşayan hominid Ardipithecus Ramidus. O bölge nemli ve ağaçlıklıydı, yine de "Ardi" iki ayağı üzerine yürüyebiliyordu.

11. Uyum Sağladık: "Smithsonian's Human Origins" vakfının yöneticisi Richard Potts, insan evriminin, iklimdeki tek bir değişikliğe değil, çoklu değişikliğe başlı geliştiğini ileri sürüyor. [11] Homo neslinin yaklaşık 3 milyon yıl evvel ortaya çıktığını söyleyen Potts, o dönemlere rastlayan zamanlar boyunca kuru ve nemli iklimler arasında şiddetli dalgalanmalar olduğunu belirtiyor. Sonu belirsiz bu değişiklikler karşısında ayakta kalabilen türün avantajlı konuma geçtiğini iddia ediyor. Adaptasyon, kesinlikle, insan türünün karakteristik özelliğidir diyor.

12. Birlik Olduk ve Fethettik: Antropolog Curtis Marean, içinde bulunduğumuz çağa oldukça uyan bir bakış açısı sunuyor insanın kökenine ilişkin. [12] Saldırgan bir türüz. On binlerce yılda tek bir kıtaya hakim olduktan sonra, atalarımız tüm dünyayı kolonize ettiler. Peki bunu yürüyerek nasıl başardılar? Marean, bunun kilit noktasının iş birliğine olan genetik yatkınlığımızda bulunduğunu söylüyor. Ancak bunun da özgecilikten değil, çatışmadan doğduğunu ileri sürüyor. Birbiriyle çatışan primat gruplarından, daha saldırgan olan ve dolayısıyla kazanan taraf yaşamını sürdürerek genlerini aktarmayı devam ettirdi. "Kazanan ekibe dahil olmak, atalarımızın kavramsal bilincinin gelişmesine ve yeni çevrelere daha kolay adapte olmasına yol açtı." diye yazıyor Marean: "Ayrıca, yenilikleri teşvik eden bu yapı, çatışmayı kazandıracak teknolojinin gelişmesine olanak tanıyordu: Yani avantajlı silahların."

Peki, bu teorilerde yanlış olan ne?

Aslında bir çoğu oldukça başarılı bu teorilerin, ancak ortak bir ön yargıları var: İnsanoğlunun Homo Sapiens olma yolunda sadece belli bir karakter veya grup eğilimi veya tek bir evrimsel çizgisi olduğunu varsayarak belli bir tanımlama üzerinden hareket ediyorlar.

Oysa atalarımız birer test objesi değildiler. Bir şeye doğru hedef alarak, o yöne doğru evrim geçirmediler. Sadece Australopithecus ya da  Homo Erectus olarak hayatta kalmaya çalışıyorlardı. Gösterdikleri tek bir eğilim onlar için dönüm noktası değildi, çünkü kaçınılmaz ve nihai bir son yok. Alet yapan, taş atan, et ve patates yiyen, iş bölümü yapan, büyük beyinlere adapte olan ve katil olan ape'lerin hepsi biziz; ve hala da evrimimizi sürdürüyoruz. [13]

Hayyam

Çeviri ve Diğer Kaynaklar:
[2] Ape, Türkçe tam karşılığı olmayan bir terimdir. Temel olarak "maymun" diye çevrilse de, aslında kastedilen, şempanze, bonobo, goril, insan gibi primatların ortak atasını tanımlamaktır.
[3] Daha evvel blogda yayımlanan "Şempanzeler ve Maymunlar Taş Çağı’na Girdi" başlıklı yazıyı okuyabilirsiniz.
Güney Afrika'da bir mağaranın derinliklerinde bulunan insana benzer iskelet kalıntılarının yeni bir türe ait olabileceği belirtiliyor. Bulunan 15 iskelete ait kalıntıların, insanın ataları ile ilgili fikirleri değiştireceğine inanılıyor.

Naledi adı verilen tür, modern insanın da ait olduğu Homo cinsi kapsamında değerlendiriliyor. Kalıntıları bulan araştırmacılar henüz bu canlıların ne zaman yaşadığına dair bilgileri kesinleştiremedi; ancak ekibin başında bulunan Profesör Lee Berger, Naledi türünün Homo cinsinin ilk örnekleri arasında sayılabileceğine ve Afrika'da üç milyon yıl öncesine dayandığına inanıyor. Ancak bu alanda çalışan meslektaşları gibi Berger de "kayıp halka" tanımını kullanmaktan kaçınıyor ve naledinin daha ilkel primatlar ile insanlar arasında bir "köprü" olarak görülebileceğini söylüyor.

Kemikler İyi Korunmuş

Afrika kıtasında ilk kez insanın akrabalarına ait bu kadar çok fosil bir arada bulundu. Londra'daki Doğal Tarih Müzesi'nden Profesör Chris Stringer, naledinin "önemli bir keşif" olduğunu ifade etti.

"Sanki doğa insanın ne şekilde evrileceğine dair deneyler yapıyordu da insan benzeri canlılar Afirka'nın farklı bölgelerinde birbirine paralel bir şekilde ortaya çıkıyordu. Bunlardan sadece biri insanı ortaya çıkaracak şekilde hayatta kaldı." diyor Stringer.

Kemiklerin bu kadar iyi korunmuş bir halde günümüze kadar gelmesi bilim insanlarını şaşırtıyor.

Homo naledi Afrika'da bulunan diğer ilkel insanlara benzemiyor. Bir gorilinki kadar küçük bir beyne sahip. Leğen kemiği ve omuzları çok iyi gelişmemiş. Fakat kafatasının yapısı, dişlerin küçüklüğü ve karakteristik uzun bacaklar ve modern görünümlü ayakları nedeniyle insan cinsi kategorisinde değerlendiriliyor.

Ritüel ve Sembolik Düşünce Belirtileri

Aydınlanmayı bekleyen sorun bu kalıntıların mağaraya nasıl girdiği.

Johannesburg yakınlarındaki Rising Star mağarası İnsanlığın Beşiği olarak bilinen bir bölgede bulunuyor.

Mağaranın devamında dar bir yeraltı tüneli var. Berger'in ekibi National Geographic Society'nin desteğiyle buraya giriyor. Tünel çok dar olduğu için zayıf kadınlar gönderiliyor. 20 dakikalık bir sürünmenin ardından yüzlerce kemiğin bulunduğu bölüme giriliyor.

Homo naledinin bu kişileri belki de kuşaklar boyunca bilerek mağaraya taşıyıp bıraktığı sanılıyor. Bu kanıtlanırsa naledinin ritüel içeren davranışlarda bulunma ve muhtemelen sembolik düşünce kapasitesine sahip olduğu belirlenmiş olacak.

Bu durumda, bunun sadece son 200 bin yıl içinde ortaya çıkan insana özgü olduğuna ilişkin inanç eskimiş olacak.

Prof. Berger nalediyi insan olarak tanımlamak istemiyor.

Prof Stringer ise naledinin ilkel insan olarak nitelendirilebileceğine inanıyor. Fakat mevcut teorilerin gözden geçirilmesi gerektiği ve insanın evrim tarihinin zengin ve karmaşık olduğu, yeni yeni aralandığı konusunda hemfikir.