İslam Eleştirisi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İslam Eleştirisi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Uzun yıllardan beridir, hatta son birkaç yıldır özellikle daha da şiddetlenerek İslam'ın ne olduğu, bir müslümanın neler yapabileceği tartışılmaktadır. Mesela kendini İslam'ın gerçek temsilcileri sanan IŞİD mi var olan dini doğru algılamakta, yoksa Bahriye Üçok veya Yaşar Nuri Öztürk gibi İslam'ın oldukça ılımlı temsilcileri mi gerçekleri görmektedir? En basit anlatımıyla, İslam adlı dini disiplinin içeriği ve sınırları nasıl belirlenebilir?

Hiç kuşkusuz İslam'ın ne olduğunun tartışılması çok daha uzun ve aslına bakılırsa nihai bir sonuca varmaktan biraz da uzak bir yapı içermektedir. Nitekim, İslam'a sadece Kur'an'ı mı kaynak alınması gerektiği yoksa hadis ve hatta rivayetlerin de İslam mefhumunun olmazsa olmazı olup olmadığı birçok alim ve hatta alim olmayanlarca sürekli tartışma konusu olmuştur. Ancak bu yazının konusu bu belirsizliği ortadan kaldırmak değil, bu belirsizliğe dayanarak sıkça yapılan bir "mantık hatası"nı ya da diğer bir deyişle "safsata"yı ortaya koymaktır.

Bizim ülkemizde daha çok "Yanılmışım Tanrı Varmış" adlı kitabıyla bilinen İngiliz filozof Antony Flew, aslında 1971'deki "An Introduction to Western Philosophy" (Batı Felsefesine Bir Giriş) ve 1975'deki "Thinking About Thinking" (Düşünmek Hakkında Düşünmek) adlı kitaplarında bahsettiği ve daha sonra literatüre "No True Scotsman" (Gerçek İskoçyalı Değil) şeklinde giren "mantık hatası" ile tanınmaktadır. Bu mantık hatasının temelinde, ileri sürülen iddiayı doğru veya yanlış olarak değerlendirmeden, onu gerçekleştiren kişiyi sürekli değişen tanımlara göre tanımlamak yatmaktadır. Diğer bir deyişle, sınırları belirsiz bir X grubu vardır ortada ve X grubuna tâbî olan biri, o an için uygun bulunmayan bir davranış sergilediğinde o kişinin aslında X grubuna tâbî olmadığı, onun "gerçek bir X grubu üyesi olmadığı" söylenerek aslında X grubuna ve üyelerine yönelik eleştiri veya iddiadan kaçınılır ve tartışma özünde sağlıksız olmayı sürdürür.

Bunu daha iyi anlamak için Antony Flew'nun "Thinking About Thinking" (Düşünmek Hakkında Düşünmek) adlı kitabında verdiği örneğe bakalım:
İskoçyalı Hamish McDonald adlı birinin elinde Glasgow gazetesiyle oturduğunu ve "İngiliz Tecavüzcü Tekrar Saldırdı" adlı bir haber okuduğunu düşünün. Hamish dehşete düşer ve "Hiçbir İskoçyalı böyle bir şey yapmaz." der. Ertesi sabah tekrar oturur ve Glasgow gazetesini okumaya koyulur. Bu sefer gazetede İskoçyalı birinin İngiliz tecavüzcüden kat kat daha kötü şeyler yapmış olduğuyla ilgili bir yazı okur. Bu gerçek, Hamish'in dünkü görüşünün yanlış olduğunu ortaya koyar, ama Hamish bunu kabul eder mi? Hiç de bile. Bu sefer o şöyle der: "Gerçek bir İskoçyalı olsa böyle şeyler yapmazdı."
Görüldüğü üzere, sınırları belirsiz bir X vardır ortada. Bu X, genellikle bir milliyet veya din olma eğilimindedir. Nitekim hem kalabalık bir üyeye sahiptir din ve milliyetler hem de tanımlarının neye tekabül ettiği asla tam olarak bilinmez. İnsanların sık sık başvurduğu "gerçek X değil" safsatası, aslında hiçbir tartışmaya girmeden ve X'in değerlerini ortaya koymaksızın sürekli X'i aklama çabasının bir ürünüdür. Bu şekilde X'i savunan kimse görüşlerinde yanılmadığı gibi, aynı zamanda X'in doğru/gerçek/iyilik/güzellik gibi olumlu özelliklerini de savunmuş olur.

Bu mantık hatasını daha adım adım inceleyen Bradley Dowden'in örneğine bakacak olursak:
A Kişisi: "Gerçek İskoçyalı yulaf ezmesine şeker katmaz."
B Kişisi: "Ama amcam Angus yulaf ezmesini şekerli seviyor."
A Kişisi: "Olabilir, 'gerçek İskoçyalı' yulaf ezmesine şeker katmaz."
Bu mantık hatasında kişinin yanılma payı neredeyse yoktur, çünkü kişi ileri sürdüğü iddiayla çelişen her veriyi "gerçek X olsa böyle olmaz" diyerek saf dışı bırakmaktadır. Diğer bir deyişle, Karl Popper'ın "yanlışlanamazlık tezi" ile benzer bir süreç işlemektedir. Durumu daha da somutlaştırırsak, "kafa kesmek" veya cihad adı altında "intihar saldırıları" yapmasıyla bilinen ve aslında kendilerini "gerçek müslüman" olarak gören IŞİD üyelerinin İslam adına yaptığı tüm bu eylemleri "Gerçek İslam bu değil." diyerek reddetmek, aslında İslam'ın böyle şeylere yol açma nedenlerini de tartışmaya kapatmak anlamına gelir. Bir diğer deyişle, hoşumuza gitmeyen veya günümüz koşullarında X ile artık uyumluluğu kalmadığı için çağ dışı görünen her eylem için "gerçek X değil" demek, sürekli sorunun kaynağını görmezden gelmek demektir. Örneğin, hırsızlık yapan bir adamı yakalayan mülkiyet sahibi, o hırsızın elini kesse ve "Müslüman olduğum için böyle yapılmasını doğru buldum." dese ve kanıt olarak da Maide suresinin 38. ayetini ("Hırsızlık yapan erkek ve kadının ellerini kesiniz.") gösterse, ne yapılması gerekir? Hiç kuşkusuz, artık bu cezanın çağ dışı olduğu bilinmekte ve genellikle kabul görmektedir. Bu sebeple, hırsızın elini kesenin "gerçek müslüman olmadığı" çünkü "müslüman olanın çağa ayak uydurması gerektiği" söylenecektir. Oysa Kur'an'da açıkça ifade edilen bir duruma rağmen artık günümüz koşullarına uymadığı için İslam'a göre yanlış olmayan bir eylemi "uygunsuz" saymaya başlarız.

Elbette bu, sadece İslam için geçerli bir mantık hatası değildir. "Gerçek Türk vatanını terk etmez.", "Gerçek erkek kadına el kaldırmaz.", "Gerçek komunist kiliseye gitmez.", "Gerçek ateist UFO'lara inanmaz.", "Gerçek Beşiktaşlı holiganlık yapmaz." gibi günlük hayatta ve Dünya'nın hemen her yerinde çeşitli şekillerde bu mantık hatası ile karşılaşırız.

Peki bundan kurtulmanın, bu safsata ile baş etmenin bir yolu var mıdır? İşin özü, yoktur. Sadece sağlıklı bir tartışma yürütülebilen kişilerle adım adım X grubunun temel prensipleri/kuralları ve X grubuna tâbî olduğu söylenen kişinin eylemlerinin bu prensip/kurallar ile ne denli bağdaştığı üzerine bir konuşma yapılabilir. Ancak yine de, X grubunun genellikle "en iyi" olduğu ön kabulüyle hareket edildiği için herhangi birinin X grubunun imajını zedeleyecek davranışının X grubuna mâl edilmesinin oldukça zor olduğunu tahmin etmek de güç değildir.

Hayyam
Çoğunluğunu Müslüman bir kitlenin oluşturduğu topluluk içinde hayatımızı sürdürmekteyiz. Bu topluluk da inandığı, bildiği ya da bildiğini sandığı değerler ölçütünde yaşamakta, kimi zaman bu değer ölçütlerinden yola çıkarak davranışlarına yön vermeye çalışmaktadır. Kökeni, Sümerler'deki mabetlerde görevli mabet fahişelerinin diğer kadınlardan ayırt edilmesi için takılmasına dayanan başörtüsü de bu yön verme çabalarının tabi bir sonucu olarak gündelik hayatımızda karşımıza çıkmaktadır. 

Sümerler'den daha sonraki devletlerden olan Asurlular'da kralın emriyle bütün evli ve dul kadınların örtünmesine dönüştürülen bu gelenek, bu kültürün devamı olan “İlahi Dinler” olarak nitelendirilen dinlerde de kendine yer bulmuştur.

İslam inancına mensup kadın bireylerin bir kısmı:
AZHAB 33: Evlerinizde oturun. Önceki cahiliye dönemi kadınlarının açılıp saçıldığı gibi siz de açılıp saçılmayın. Namazı kılın, zekâtı verin. Allah'a ve Resulüne itaat edin. Ey Peygamberin ev halkı! Allah, sizden ancak günah kirini gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor.

AZHAB 59: Ey Peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve müminlerin kadınlarına söyle, bedenlerini örtecek elbiselerini giysinler. Bu, onların tanınıp incitilmemelerine de daha uygundur. Şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir. 

NUR 31: Mümin kadınlara da söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar, ırzlarını korusunlar. (Yüz ve el gibi) görünen kısımlar müstesna, ziynet (yer)lerini göstermesinler. Başörtülerini ta yakalarının üzerine kadar salsınlar. Ziynetlerini, kocalarından yahut babalarından yahut kocalarının babalarından yahut oğullarından yahut üvey oğullarından yahut erkek kardeşlerinden yahut erkek kardeşlerinin oğullarından yahut kız kardeşlerinin oğullarından yahut Müslüman kadınlardan yahut sahip oldukları kölelerden yahut erkekliği kalmamış hizmetçilerden yahut da henüz kadınların mahrem yerlerine vakıf olmayan erkek çocuklardan başkalarına göstermesinler. Gizledikleri ziynetler bilinsin diye ayaklarını yere vurmasınlar. Ey müminler, hep birlikte tövbe ediniz ki kurtuluşa eresiniz!

NUR 60: Artık evlenme ümidi beslemeyen, hayızdan ve doğumdan kesilmiş yaşlı kadınların ziynetlerini göstermeksizin dış elbiselerini çıkarmalarında kendileri için bir günah yoktur. Ama yine sakınmaları onlar için daha hayırlıdır. Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir. 
Ayetlerinden de anlaşılacağı üzere kendilerine farz kılınan örtünme eylemini gerçekleştirmektedir. Teknolojiyle birlikte elde edilen ürün bolluğu, moda ve güzel görünme isteği ise farklı farklı örtünme şekillerini ortaya çıkarmıştır. Bu farklılıkların İslami usullere uygun olduğunu düşünmüyorum. 

Öyle ya, burada amaç güzelliği ön plana çıkarmayıp cinsel istek uyandırmamaksa eğer herhangi bir açık bayandan daha fazla ilgi çeken kapalı bir bayanın kapalılığı doğru olmasa gerekir, diyesi geliveriyor insanın. 

Ayetlerde doğrudan doğruya ne giyileceği ile ilgili bilgi verilmediği için (bazıları cilbabın, siyah renkli olan örtünün kast edildiğini belirtir) ayetlerle birlikte yola çıkacağımız nokta sünnet olarak nitelendirilen Peygamber Muhammed'in yaptığı, yapın dediği uygulamalardır. 

Kimileri günümüz koşullarına ters düştüğü için sünnet uygulamalarının işlerine gelmeyenlerini reddetse ya da günümüz koşullarına uyarlayıverse de ben eşlerinin ve kızlarının nasıl giyindiğini hadislerle açıklayacağım. Hangi örtünün giyileceği ile ilgili kesin bir ayet yazılmamasını ise Peygamber Muhammed'in bu denli çeşitliliği öngöremediği için o dönemde bulunduğu coğrafyada geçerli olan örtünün (cilbabın) baz alınarak bu ayetlerin yazıldığını varsayıyorum. Şüphesiz ki hangi örtünün örtüleceğiyle ilgili bir sorun oluşsaydı Kur'an da belirtilirdi. O dönemde kadınların hepsi ya da büyük çoğunluğu aynı örtüyü örtüyor olsa gerek ki böyle bir gerekliliğe ihtiyaç duyulmamıştır. Bu bilgiden de günümüzde cilbab dışındaki örtünme şekillerinin yanlış olduğu sonucuna ulaşabiliriz.

Şimdi gelelim o eşlerinin ve yakınlarındaki bayanların nasıl giyindiğine:
Resulüllah (s.a.v) bir gün Hz. Aişe (r.anha)'nın evine girdi. Kız kardeşi Esma yanında idi. Üzerinde vücudunun her tarafını örten ve yenleri geniş bir elbise vardı. Resulüllah (s.a.v) onu görünce kalkıp dışarı çıktı. Hz. Aişe (r.anha) kızkardeşine "buradan uzaklaş Resulüllah (s.a.v) sende hoşlanmadığı bir şey gördü" dedi. Hz. Esma uzaklaştı arkasından Resulüllah (s.a.v) içeriye girdi. Hz. Aişe (r.anha) niçin kalkıp gittiğini sordu. Resulüllah (s.a.v) de elbisesinin yenini sadece parmakları görünecek şekilde ellerinin üzerine çekerek şöyle cevap verdi:

"Kız kardeşini görmedin mi? Müslüman bir kadın şurasından başkasını gösteremez." (Mecmeu’zzevâid nr:4168)
Bu olayda peygamberin şurası dediği yer elin parmaklarının bitiş yeridir. Bu noktayı göstererek bir kadının parmaklarından başka bir yerinin göstermemesi gerektiği belirtilir. 

Yine bu:
"Ey Esma! Şüphesiz kadın erginlik çagına ulaşınca, onun şu ve şu yerlerinden başkasının görünmesi uygun değildir." Hz. Peygamber bunu söylerken yüzüne ve avuçlarına işaret etmişti." (Ebu Davûd, Libâs, 31) "Allah Teâlâ ergin kadının namazını başörtüsüz kabul etmez." (İbn Mâce, Tahâre, 132; Tirmizî, Salât, 160; Ahmed b. Hanbel, IV, 151, 218, 259)
Hadisten de anlaşılacağı üzere avuç içi ve yüz dışındaki noktaların gösterilmesi uygun karşılanmamaktadır.

Konuyla alakalı hadislerin bütününde verilen örnekler bu hadislerin paralelinde olduğu için hepsini aktarma gereği duymadım.

Bu hadis ve ayetlerdeki asıl amacın, cinsel arzuyu harekete geçiren giyimlerden uzak durulmasına yönelik tedbir olduğu aşikârdır. Bazı kapalı kadınların diğerlerine nazaran seks yönünden daha fazla çekici gelmesi buna tezat oluşturmaktadır.

Yaşadığım toplumda kimi kadınların siyah bir cilbab giymelerine ve sırf gözleri açık olasına rağmen erkekler tarafından baştan aşağı süzüldüklerine de bizzat şahit olmaktayım. Galiba bu da saklı olanda merak duygusunun arttığına dair ipucu taşıyor. Kapalı olup ta makyajdan kaçınmayanların yanında kapalı bayanlara daha fazla cinsel arzu duyan kişiler de olabilir. Bu da işin başka bir çıkmazı değil midir?  

Artık açık bir bayanın kapalı bir bayandan daha fazla şehvet uyandıracağı toplum tarafından aşılmıştır. Kimse kimseye sırf açık olduğu için daha çok cinsel arzu duymamakla birlikte duyanların baskılanmış dürtülerin esiri oldukları söylenebilir. Bu dürtüye sahip bireyler çoğunlukla dini tarikat veya cemaat içinden çıkmaktadır. Bu kısa önerme dahi İslam’ ın günümüzle zıtlığı konusunda ipucu verebilir.

Açık giyinmenin İslam'da meşru olduğuna dair bir iddia gelirse de bu iddia, Kur'an'ın zamana göre değiştirilebileceğinin ispatı olur. Bu ispat da zamana göre şekil alabilen kurallar yığının, zamana yenik düştüğünün göstergesidir. Zamana yenik düşmesi ise ilahi olmadığının ifadesidir.

Sonuç olarak, günümüzün örtünme usulleri örtünmenin yapılış amacının dışına çıktığı için yeterli değildir. Cilbab dışındaki örtünmeler ilgi çekiciliği artırdığından İslami kurallara uygun olduğu söylenemez.  Bu sebeple kapalı da olsalar her dakika kendi tabirleriyle "günahkârlığa" adım atıyorlar. Bütün bu batıl uygulamaların temelinde bilinçsiz toplum düzeyi yatmaktadır. Toplumlar, temel isteklerini bastırarak psikolojik bir dengesizliğe ulaşmaktansa seviyeli bir düzeyde yaşamayı kendine ilke edinmelidir. Buna giden yol ise olayları ve olguları bilinçsiz bir korku, zarar verici bir gelenek yerine mantık ölçüleri dâhilinde ele alıp davranmalarıdır. Kadınları veya erkekleri potansiyel cinsel suçlu sayıp kurallar koymaktan ziyade pozitif temelli eğitilmiş bir toplumla ölçülü adımlar atılmasının daha yararlı olacağını düşünüyorum.

Bilgili ve kültürlü kalmamız, gerçeği aramamız temennisiyle esenlikler dilerim. 

Demir
Halife I. Ömer'i Amr İbn el-As'a İskenderiye'deki kitapları ateşe vermesini buyurmakla suçlayan ilk rivayette Ömer'in doğruluğu şüpheli cevabı burada aktarılmaya değer; çünkü o günden bugüne her kitap yakanın acayip mantığını yansıtmaktadır. Verilen emri yerine getirirken Ömer'in şöyle dediği söylenir: "Şayet bu kitapların muhtevası Kuran-ı Kerim ile hemfikirse, o halde lüzumsuzdurlar. Şayet onunla ihtilaf halindeyseler, o zaman da mahzurlu olurlar. Her halükarda ateşe atmak lazım gelir."

Ömer'in sözünü ettiği, edebiyatın akışkanlığıdır. Onun yüzünden hiçbir kütüphane, kurulduğu gibi kalmaz; kütüphanenin yazgısına genellikle onu yararları uğruna yaratanlarca değil, sözde yanlışları uğruna onu yok etmeyi dileyenler tarafından karar verilir.

14. yüzyılın Tunuslu tarihçisi İbn Haldun da aynı öyküyü İran'ın İslami fethine uyarlayarak anlatır. Buna göre, Komutan Sa'd bin Vakkas, fethedilen krallığa girdiği zaman çok sayıda kitap görmüş. Ömer İbn el-Hattab'a "Bu ganimeti müminlere dağıtmalı mıyım?" diye sormuş. Ömer'in yanıtı, "Onları suya at! Hakikate ışık tutuyor olsalar bile Tanrı bize onlardan daha iyisini verdi. Eğer yalandan başka bir şeye yer vermiyorlarsa, Tanrı bizi onlardan kurtaracaktır." olur. İşte, der İbn Haldun, Perslerin bilgisini böyle kaybettik.

Ömer'in hamlesinden üç buçuk yüzyıl kadar sonra Cordoba'nın Mağribi valisi Ebu Emir el-Mansur, seleflerinin Endülüs kütüphanelerinde topladığı bilimsel ve felsefi eserlerden oluşan nadide koleksiyonu ateşe verdi. Sanki çağlar ötesinden Ömer'in gaddar kararına karşılık verircesine, İspanyalı Said'in yaptığı gözlem ona dokunmuştu: "Bu bilimler eskiler tarafından küçük görülür ve kudretliler tarafından eleştirilir; onları araştıranlar yoldan çıkmakla ve sapkınlıkla suçlanırdı. O gün bugün bilgi sahibi olanlar dillerini tuttular, saklandılar ve bildiklerini daha aydınlık bir çağ için gizlediler."

Beş yüzyıl sonra 1526'da Sultan I. Süleyman'ın komutasındaki Osmanlı orduları Budin'e girdiklerinde, fethettikleri insanların kültürünü ortadan kaldırmak adına 1471'de Kral Matthias Corvinus'un kurduğu, Macar tahtının en değerli varlıklarından biri olduğu söylenen Büyük Corvina Kütüphanesi'ni yaktılar. O tahribattan üç yüzyıl sonra 1806'da Süleyman'ın torunları, Kahire'de bulunan, yüz bini aşkın değerli kitabın ev sahibi olağanüstü Fatımi Kütüphanesi'ni ateşe vererek onlara öykündüler.

Alberto Manguel
Kaynak
Din, kavram itibariyle kısaca: İnsanların hayatını yönlendiren, anlam veremedikleri olayları çözüme kavuşturan ilahi buyruklar bütünü olarak tanımlanabilir.  İslam dini de ortaya çıktığı dönem itibarıyla derin Mezopotamya geleneğinden miras aldığı kurallarla ve anlatılarla kısa zaman diliminde çevresine hükmetmeye başlamış ve ortaya çıktığı ilk vahiyden itibaren kendi içinde değişime uğramıştır. Öyle ki Bakara 106: “Biz herhangi bir âyetin hükmünü yürürlükten kaldırır veya onu unutturur (ya da ertelersek), yerine daha hayırlısını veya mislini getiririz. Allah’ın gücünün her şeye hakkıyla yettiğini bilmez misin?” derken bu değişimi işaret etmiştir. Peki nedir bu değişim ve zamanımıza kadar nasıl yansımıştır?

Bunu izah ederken Comte'un Üç Hal Yasası'nın da nasıl ilişkili olduğuna değinmekte fayda var. Şimdi birinci aşama olan Teolojik Aşama'yı ele alalım: "Teolojik aşamada insan bütün olguların doğaüstü güçlerin bir sonucu olduğunu düşünür, bütün olguların kökenlerini ve nihai nedenlerini arar, bu aşamada duygular ve hayal gücü baskındır. Teolojik aşama dünyanın 1300 yılına kadar olan dönemine hakimdir." (Ritzer, 2008:15) Yani ona göre insanlar bu dönemde anlamlandırdığı ya da anlamlandıramadığı olayları ilahi bir olguyla açıklamaya kalkmışlardır. (Şüphesiz ki bu zaman dilimlerinde de Thales, Anaksimenes gibi erkek ya da Hypatia gibi kadın bilginler varlığın temellerini arayıp doğru ya da yanlış önermelerde bulunmuşlardır.)

İnsanlar açıklamakta zorlandıkları Dünya, Tanrı, dağ vb. kavramları hayal güçleri ve yaşam tecrübeleriyle açıklamaya çalışmış; anlamlandırma çabasına düşmüştür. Kur'an'ın ortaya çıkışı bu Tanrısal anlamlandırma çabasının sonlarına denk gelmektedir. Üstelik ele aldığı konular ve anlattığı öğretiler de "İçlerinden, (Kur’an okurken) seni dinleyenler de var. Onu anlamamaları için kalpleri üzerine perdeler (gereriz), kulaklarına ağırlık koyarız. Her türlü mucizeyi görseler de onlara inanmazlar. Hatta tartışmak üzere sana geldiklerinde inkâr edenler, 'Bu (Kur’an) evvelkilerin masallarından başka bir şey değil' derler." (En'am Suresi 25) ayetinden de anlaşılacağı üzere “Eskilerin Masalları”dır. Buna 1. Sargon (Büyük Sargon MÖ 2270 – MÖ 2215) ile Musa (M.Ö 13.yy)'nın bebekken gölde yüzdürülüp sahiplenme hikayelerindeki benzerlikten de yararlanarak ele alabiliriz.  Evet, Kur'an bazı isimlerin değiştirilip Kabe gibi yeni Arabi pagan kültürlerin de dahil edildiği ilahi temelli olduğu öne sürülen yerel gelenek kitabından başka bir şey değildir.

Comte'un ikinci aşaması olan Metafizik Aşama bizlerin dünyaya mantıksal olarak yaklaşmamıza zemin hazırlaması açısından önemlidir fakat M.S 1300 ile 1800 yılları arasını içeren bu dönemde Kur'an'avyönelik ciddi bir değişim gerçekleşmediği için üzerinde fazla durmaya gerek görmemekteyim.

Gelelim asıl önemli olan ve günümüzü de içine alan Pozitif Aşama'ya. Pozitif Aşama: "1800'den itibaren dünyanın girdiği Pozitif (ya da bilimsel) insan düşüncesi kesin doğruyu ve mutlak nedenleri aramaktan vazgeçer, düşünce özleri terk edilir. Bunun yerine artık akıl ve gözlemin bir bileşimi sayesinde olguların birbirlerini takip etmelerine ve birbirlerine benzemelerine neden olan değişmez ilişkilerini, yani olguların kanunlarını keşfetmeye çalışır." (Ritzer, 2008:18)

Bilgi birikiminin arttığı, herkesin bilgiye kolayca ulaştığı, neredeyse her gün yeni bir bilimsel keşfin altına imza atıldığı bu dönemde şüphesiz ki anlamlandırma çabasıyla ortaya çıkan bütün mitolojik unsurlarla birlikte Kur'an da nasibini almıştır.  Öyle ki Evrim Teorisi gibi reddedilemeyecek bir gerçekliğin her geçen gün etkisinin hissedilmesi, kökeni Babil'deki kil tabletlerden de anlaşılacağı üzere Adapa Efsanesi'ne dayanan ilk insanlar olan Adem ve Havva'dan türediğimiz rivayetini çürütmüştür. Bu çürütmenin ortaya çıkması da Türkiye'deki İslam camiasını da ikiye bölmüştür. Bunlardan bir kısmı Evrim Teorisi'ni reddederken diğer kısmı da bu gerçekliği kabul etmekle birlikte Kur-'an'ı zamana, dolayısıyla evrime uydurma çabasına düşmektedir.

Aslında İslamcılar bu konuda yalnız da değillerdir, aynı kökten beslendikleri Hristiyanlar da bu konuda ikilem içindedir. Bunu en iyi örnek olarak evrimi kabul eden Papa Francis ve yerine geldiği Akıllı Tasarım savunucusu olan Papa 16. Benedict'i gösterebiliriz. Hristiyan dünyasının zirvesindeki iki isimden biri kabul ederken diğeri reddetmektedir. Bundan yüz ya da iki yüz yıl öncesine kadar evrim olgusunu değil kabul etmek yanlarına bile yaklaştırmayacaklarından eminim.

Dünya'yı ve evreni bilimsel olarak anlamanın vermiş olduğu doğruluğa dayalı güven, dogmatik unsurların da Papa Francis ya da Türkiye'deki Prof. Dr. Mustafa Öztürk vb. kişilerin de ilahi doktrinlerin “kalıba uydurulma”sını beraberinde getirmektedir. Yani bu kişiler ortaya çıkışı itibarıyla yüz yıllardır aynı şekilde algılanan gerçeklikleri bilimin galibiyetini görmezden gelmeyerek modernize etmektedir. Şimdi sizler de: "Olabilir, günümüz koşullarına uyarlanabilir." derseniz ben de size: "Mademki bunlar zamanla değişen kurallardan ibaret, o halde olmalarının ne yararı var?" diye sorarım. Tanrı emirleri, zamanla değişen yaşantı olmuyor mu o halde!

Açıkçası bana evrimi reddedip dogmatik bilgileri kabul eden din adamları daha dürüst gelmektedir. Çünkü kutsal olarak kabul ettikleri kitaplardaki var olan gerçekliği ortaya koymaktadırlar.

Aynı örnek olayı, dünyanın düzlüğü, Güneş'in Dünya'nın etrafında dönmesi konusunda da ele alabiliriz. Nitekim bu konuda Orta Doğu’ da kimi din adamları dürüstçe kitabi bilgilerine sadık kalıp Dünya'nın düz olduğunu, Güneş'in Dünya çevresinde döndüğünü iddia ededursunlar; Türkiye'deki meslektaşları dünyanın yuvarlak olduğu ve Dünya'nın Güneş'in çevresinde döndüğü konusunda hemfikirlerdir.

Zamanla Evim Teorisi'nin de kabul edileceği yönünde hemfikir olacakları kanaatini taşımaktayım. Bilmeliyiz ki artık, bilmenin yolu uydurmaktan değil; anlamaktan geçiyor.

Bilgili ve kültürlü kalmamız; gerçeği aramamız temennisiyle esenlikler dilerim.

Demir

EK:

1. Okurlarla ilgili yapılan anketler sonucunda kısa yazılar istenildiği için makale kısa tutulmuştur, konuyla ilgili örnekler, kişiler ve diğer içerik unsurları çoğaltılabilir.

2. "Teori (veya kuram), var olan ve bilinen bilimsel gerçekleri kullanılarak, etrafımızdaki olay ve olguların oluş, ilerleyiş, varlık biçimlerine yönelik geliştirilen kapsamlı açıklamalar demektir. Kısaca bir teori, farklı bilimsel gerçekleri birbirine bağlayarak bir olaya getirilen bilimsel açıklama demektir." Dolayısı ile günlük hayatta kullandığımız "doğruluğundan emin olunmayan düşünce." değildir buradaki tanım. İçinde kanun ve hipotezi bir arada barındıran bilimsel tanımdır.
Dipnot: Bu yazı, Demir'in bloga göndermiş olduğu ilk yazıdır. Kendisine teşekkür eder, çalışmalarının devamını dileriz. Siz de aramıza katılmak istiyorsanız, bu başlığı inceleyin.
Kur'an'a Nazire, İntihar Suresi
Kur'an'a Nazire, İntihar Suresi
İntihar Suresi

Karanlıklara gömül ve sersefil ol da öl.
İstersen vicdanını binlerce parçaya böl.

Kurun-ı vusta hakim her fiil ve her söze.
Onlardan ırağ ol ha! Gelirsin kem bir söze.

Her yer zifir karanlık, her taraf ham düşünce
İnsanın yüreğine bu kadar gam düşünce...

Neylesin garip insan intihar etmeyip de
Ne mümkün halas için sonsuza gitmeyip de?

Sakin ol ey ruh sakin! Sakin ol, kendine gel.
Olamaz bir hayata bu kadar ağır bedel!

Bir bedel ki insanı hayatından ederek...
Bir bedel ki kendini intihara güderek...

Kalbe musallat olan aklı azat etmekçün...
Sonsuza kanat çırpıp ötelere gitmekçün...

Kalpte saklı manalar, kalpte saklı manalar...
Ne yiğitler doğurdu, o yasaklı analar...

Ümidini yitirme ey seçkin kulum benim.
Ümidini yitirme ayağım kolum benim.

Sen seçilmiş bir kulsun, Allah'a isyan etme.
İnzibat et ruhunu, ruhuna tuğyan etme.

Bilirim, intiharı düşündün birkaç kere.
Ama güzel aklını heder etme boş yere...

Emin ol Rabb'in seni terk etmedi terk etmez.
Emin ol, istemezsem ecelin sana yetmez.

Sen Allah'ın emrini tebliğle mükellefsin.
Ama kâfire göre çok kötü ve çirkefsin.

Sana çirkef diyene gösteririz zebani,
Onlar hırçın ve korkunç, onlar sert ve yabani...

Haydi onlar da gelsin, kimle gelecek ise
Mazi onların olsun, Rabb'in gelecek ise.

O din günü sahibi, O evrenin hakimi,
Yüreğine ferahlık döken kalbin hekimi.

Onlarsa zelil düşkün ham ervah, eyvah eyvah
Onların gideceği yerin adı da "Eyvah"

"Eyvah"ın tarifini nerden bileceksin sen?
"Eyvah" dipsiz uçurum, orada sonsuz diken...

Kaynar kazanlar kaynar "Eyvah"ın ateşinde,
Kâfir cühela oynar Eyvah memleketinde.

Sakın onlara "rahmet eli"ni açma dostum
O kafirler hak etmez, onlara saçma dostum.

Biz ayetleri böyle sağlam kılarız işte,
Hem tatilde düğünde hem meşgalede işte...

Bakıp da ibret alsın yolunu şaşıranlar,
Çalmasın masumlardan rızkını aşıranlar.

Sana hikmeti verdik hikmet ilmin dilidir.
Hikmet, ebediyetin sonsuzluğun yelidir.

Onlara ise azap, hem de sınırsız azap
Onlar putlara tapsın, sen sade Rabb'ine tap.

Bak kalbin yumuşadı artık intihar etme.
Rabb'ini terk ederek öte âleme gitme.

Sahi neydi Habibim seni kaygılandıran?
Bilmez misin Allah var, zaten gerisi yalan.

Sen ahiret yurdunu tercih etmelisin ki,
Burdaki tavukları yemesin kurnaz tilki.

Biz sana ganimetler vereceğiz ilerde.
Mal mülk çare olacak sendeki derin derde.

Cariye, tarla, kadın, hepsi senin olmalı,
Bunlarla hem yüreğin hem ellerin dolmalı.

Müminlere söyle ki savaştan kaçmasınlar,
O zalim kafirlere sofra da açmasınlar.

Zira Allah Melik'tir onlara bahşedecek.
Öyle büyük ihsanlar... Onlar da sevinecek.

Fakat mala aldanıp Allah'ını unutma!
Mümin kullarıma da bu manayı "salık"la.

Bir de isyan edene şu "tahaddi"de bulun:
İşte Kur'an ortada, ne hile var ne oyun...

Gelsinler onları da göreyim de yazsınlar,
Onlar da manaların kuyusunu kazsınlar.

Sadece bir suremin benzeri olsa yeter.
Bil: "Yap(a)mayacaklar!" Bu dava burda biter.

Ama yapamazlar ki, ama yazamazlar ki.
Aç kalmaya mahkûmdur çalışmayan o tilki!

Gördün mü ne misaller getiririz Kur'an'da.
Zira ikisi birdir kaldıran da kuran da.

Sen asla bakma bizim müteşabih âyâta,
Onların muhkemi var, koy onları kırata.

Müteşabih kâfirin kalbine yük bindirir.
Onu müstakim yoldan tez zamanda indirir.

Ama mümin kullarım derler: "Müteşabihât,
Saf hikmetle doludur, adeta sonsuz hayat..."

İşte bilen bilmeyen böyle ayrılır dostum.
Sonunda semalar da öyle yarılır dostum.

O gün gelip çatınca keşke görsen onları:
Diz üstü çökecekler, bak nasılmış sonları?

Allah onlara lanet verdi iki cihanda,
Felaket görecekler "iki kapılı han"da.

Zaten Ay da yarıldı, camlar bile kırıldı.
Fasulye sırıkları kavaklara sarıldı.

Onlar büyü der buna, sen onlara de: "Büyü!"
Yakında görecekler elem dolu o köyü!

Haydi rahatına bak, işte biz buyuz, buyuz!
Sen sağlıklı bir beden, onlar kötürüm uyuz!

Seni tüm alemlere rahmet eyledik zaten,
Geçen geçmiştir artık, bitmiştir artık biten!

Eski Dindar
İngiltere'de yayımlanan Times gazetesi, Birmingham Üniversitesi kütüphanesinde bir ay önce bulunan bir Kuran parşömeni üzerinde yapılan karbon testlerinin, Kuran'ın Muhammed Peygamber'den önce yazılmış olma ihtimalini gündeme getirdiğini yazdı.

Birmingham Üniversitesi'ndeki Kuran parşomeni, Orta Doğu'dan 100 yüz yıl kadar önce gelen birçok kitap ve belgenin yer aldığı bir koleksiyonda bulunmuştu.

Gazeteye göre söz konusu parşömene, hangi yıllara ait olduğunu belirlemek için Oxford Üniversitesi'nde karbon testi yapıldı. Habere göre, testler, söz konusu parşomenin 568 ve 645 yılları arasındaki bir tarihte yazıldığına işaret ediyor.

Peygamber'in doğum tarihi olarak 570 (bazı kaynaklara göre 571) ölüm tarihi olarak da 632 yılları veriliyor.

Haberde şöyle deniyor:
Bu verilere göre bu parşömen en geç tarih olarak, üçüncü Halife Osman'ın emriyle ilk Kuran'ın derlendiği 653 yılından öncesine ait. En erken tarih olarak ise Muhammed'in çocukluk dönemine ait. Hatta Muhammed Peygamber'in doğumundan öncesine.

Tarihçi ve "The Shadow of The Sword" (Kılıcın Gölgesi) adlı kitabın yazarı Tom Holland, İslam'ın kökenine ilişkin bilgilerin şüpheli hatta yanlış olduğuna ilişkin bulguların artmakta olduğunu söyledi.

Bu, özellikle MS 800'den sonra derlenen tarihi kaynaklarda tanımlandığı şekliyle Muhammed Peygamber'in çağdaşlarınınkine benzer bir siyasi düzen ve yaşam tarzı kurmaya çalışan ve takipçileri arasında El Kaide ve IŞİD'in de bulunduğu Selefiler için zor bir durum.

Holland, 'Bu, en hafif ifadesiyle, Kuran'ın nasıl ortaya çıktığını kesin olarak bildiğimiz düşüncesini sarsıyor ve bunun Muhammed ve sahabeleri üzerinde de etkileri olabilir.' diyor.

Ancak Oxford Üniversitesi Bodleian Kütüphanesi'nden Dr. Keith Small ise, karbon testlerinin her zaman güvenilir olmadığını geçen ay (Birmingham'da bulunan Kuran parçasıyla ilgili olarak) açıklanan tarihlerin mürekkebe değil parşömene ait olduğuna dikkat çekti. Metnin kaynağı da belirsiz ve kaligrafisi sonraki dönemlere ait yazmaların özelliğini taşıyor. Dr. Small bununla birlikte tarihlerin muhtemelen doğru olduğunu ve bunun İslam'ın kökeniyle ilgili soru işaretleri doğurabileceğini söylüyor.
Gazete bazı Müslüman din adamlarının ise iddialara karşı çıkarak, aksine bulunan parşömenin varlığının Kuran'ın kökenine ilişkin geleneksel bilgileri güçlendirdiğini söylediklerini vurguladı.

"Dini hükümleri" referans alarak uygulanan baskı ve şiddet politikasına geçmeden evvel, İslam Peygamberi Muhammed'in ölümünden sonraki ilk 50 yılda yaşanan kimi çarpıcı gelişmelere kısaca değinmek gerekmektedir.

İslam Peygamberi’nin ölümünden sonra halife olarak belirlenen dördüncü halife Ali ile Suriye bölgesinin yaklaşık 20 yıl valiliğini üstlenmiş ve dönemin etkin siyasal isimlerinden biri olan Muaviye arasında gerçekleşen Sıffın Savaşı önemlidir. Bilindiği üzere Ali’nin halifeliğini kabul etmeyen Muaviye gelişen süreç içerisinde, iktidar talebini savaşa kadar götürmüştür. Tarihi veriler farklılık gösterse de yaklaşık 70 bin insanın ölmesine yol açan bu savaşın devam ettiği günlerde Muaviye tarafından öneri olarak sunulan “Hakem Önerisi” “din eksenli söylem” geleneğinin önemli bir örneğini oluşturur. Öyle ki, savaşı kaybedeceğini anlayan Muaviye danışmalarının önerisiyle birden “din silahına” sarılmış ve “aramızdaki sorunu hakem olarak Kuran çözsün” önerisini getirmiştir. Bu amaçla Kuran Mushaflarını mızrakların ucuna taktıran Şam valisi, savaşın gidişatını değiştirmiş ve “düşmanlarını” bir anda hareketsiz bırakabilmiştir. Çünkü Ali'nin askerleri bu durum karşısında ilk başta ne kadar tereddüde düşmüş olsalar da bir süre sonra “Dini Kutsalın” hakemliğini kabul etmek zorunda kalmışlardır.
Kadın-erkek eşitsizliği, içinde bulunduğumuz 21. yüzyılda, hâlâ insanoğlunun en önemli sorunlarından birisi. Kadınların toplumsal yaşama eşit bir şekilde katılma mücadelesi, yüzyıllardır sürüyor.

Ne var ki, bu mücadele, bugünün ileri Batı demokrasilerinde bile ancak 19. yüzyıl ortalarına doğru başlayabildi. 8 Mart 1857 tarihinde, Amerika’da dokuma işçisi kadınlar, ayrımcılığa ve insanlık dışı çalışma koşullarına isyan etti. Aradan 53 yıl geçtikten sonra, 1910 yılında 2. Enternasyonel Kadınlar Konferansı’nda Alman delege Clara Zetkin’in önerisiyle, 8 Mart, Dünya Emekçi Kadınlar Günü ilân edildi.

1977 yılında da, Birleşmiş Milletler, bu günü, Dünya Kadın Hakları ve Uluslararası Barış Günü olarak kabul etti. Burada “Uluslararası Barış Günü” ifadesi önemlidir. Çünkü çok açıktır ki, dünya nüfusunun yarısını oluşturan kadınlara eşit haklar verilmedikçe, dünyada barışın sağlanması olanaklı değildir.

Her yıl 8 Mart geldiğinde, kadınların içinde bulunduğu koşullara ışık tutuyor medya organları... Ve araştırmalar da gösteriyor ki, dünya üzerinde kadınların en kötü koşullar altında yaşadığı ülkeler, Ortadoğu, Güney Asya ve Afrika’daki İslam coğrafyasında toplanmış durumda.

Bu bölgelerde şeriatla yönetilen ülkelerde, kadınların sosyo-ekonomik, yasal ve siyasi haklar bakımından ikinci sınıf vatandaş konumuna itildikleri bir gerçektir.

Bunun nedenlerine baktığımızda, bu ülkelerle ilgili bazı önemli hususlar çıkıyor karşımıza:

1. Bu ülkelerin anayasalarında, “Kadınla erkek yasalar önünde eşit haklara sahiptir,” hükmü yer alsa bile, sonuç olarak o yasaların mutlaka şeriatla uygunluğu arandığından, uygulamada bu eşitliği gerçekleştirme olanağı yok.

2. Toplumda egemen güç olan dini liderlerin fetvaları, bütün yasalardan daha güçlü bir etki yapıyor.

3. Bu toplumlarda genel kabul gören anlayış, erkeklerin kadınlara göre daha üstün olduğu... Bunun sonucu olarak da, erkeğin birden fazla kadınla evlenebilmesi mümkün kılınıyor; mahkemelerde iki kadının tanıklığı bir erkeğinkine denk sayılıyor; erkek istediği zaman kadını boşayabilirken, kadının böyle bir hakkı bulunmuyor.

4. Erkek egemen toplum yapısı nedeniyle, kadınların görevi, evde kalıp kocasına hizmet etmek ve çocuklarına bakmak olarak algılanıyor.

5. Bu ülkelerde, halkın çoğunluğun mezhebi, devletin resmi mezhebi olarak kabul ediliyor. Bu yüzden, devletin dinini İslam olarak açıklasalar da, aralarında uygulama bakımından farklılıklar görülüyor.

Örneğin, Afganistan’da yönetimi devralan mücahitler, ülkenin resmi mezhebini Hanefi olarak ilan etti. Aynı şekilde, 1979’da Humeyni Devrimi ile İran İslam Cumhuriyeti kurulunca, halkın % 90'ını Şiiler oluşturduğu için, Şiilik resmi mezhep haline geldi. Suudi Arabistan’da ise, kraliyet ailesinin desteklediği Vahabilik resmi ideoloji oldu.

Bu nedenle de, örneğin İran’da kadın otobüs şoförü olabilirken, şeriatın en katı şekilde uygulandığı Vahabilik yüzünden Suudi Arabistan’da kadınların araba kullanması bile yasaktır.

Bu yazı dizisinde, dünyada kadın hakları mücadelesinin başladığı tarihten bir buçuk yüzyıl sonra, İslam devletlerinde yaşayan kadınların içinde bulunduğu koşulları ortaya koymak istedik. Dileriz, 21. yüzyılda din adına kadınlara karşı yapılan çağdışı ayrımcılık ve baskı, artık sona erer...
Bugün müslümanlar arasındaki yaygın kanı, Muhammed peygamberin yüzünün açıkça göründüğü resimlerin veya tasvirlerin yasak/haram/günah olduğu yönündedir. Diğer bir deyişle, Muhammed'in yüzünün resmedilmesi dinen yanlış olmakla birlikte, İslam alemine bir hakaret ve saldırı da içermektedir. Muhammed Peygamber Tarih Boyunca Nasıl Tasvir Edildi? adlı konuda, bu yaygın kanıya paralel veya bu kanıyla çelişen düşüncelere sahip kimselerin olduğu ve onların kendi görüşlerini savunma biçimleri özet bir şekilde sunulmuştu daha önce.

Ancak, bu tartışma veya ayrık düşmelerin yanısıra, Ortaçağ müslüman sanatçılarının, Muhammed peygamberin yüzünü açık bir şekilde resmedip tasvirledikleri, bunun da aslında gayet bilinen bir durum olduğunu unutmamak gerekiyor. Aşağıda, Muhammed peygamberin yüzünün resmedildiği sanat çalışmalarından ufak bir derleme göreceksiniz. Özellikle, İslam sanatçılarının Muhammed peygamberi resmederken her dönemde yüzünün boş bırakıldığını sanısının aşılması adına önemli olan bu örnekler, Muhammed peygamberin yüzünün açık bir biçimde gösterildiği ve bunun da ne dinen yasak ne de toplumsal bir kitleye hakaret veya saldırı amacı taşımadan, tam tersine, bir sanat olarak sunulduğunu ortaya koyması açısından da önemlidir.

Her çalışmanın ayrıntılı açıklaması ve incelemesi için, en alttaki kaynak linkini ziyaret etmeniz tavsiye edilir.

Fransız mizah dergisi Charlie Hebdo'ya yönelik saldırının üzerinden dokuz gün geçti. Ancak hem olayın etkileri hem de yarattığı tartışmalar sürüyor. Üstelik derginin yeni sayısında Muhammed Peygamber'i hicvetmese de resmeden bir çizim basması, bu tartışmaları daha da alevlendirdi. Peki Muhammed Peygamber'in yüzünün resmedilmesi dinen yasak mı? Bu yasağa ilişkin referanslar neler? Bu soruların yanı sıra bir başka soru: Muhammed Peygamber tarih boyunca nasıl tasvir edildi? Yüzü hiç tasvir edilmedi mi?

İslam sanatı tarihinde peygamberin yüzünün gösterildiği az, yüzünün gizlendiği ama bedeninin temsili olarak resmedildiği çok sayıda minyatür var. Klasik resim sanatı anlamında örnekler olmasa da, 13. yüzyılın başlarından itibaren özellikle Muhammed Peygamber'in gökyüzüne yükseldiğine inanılan Miraç'ı betimleyen pek çok eser bulunuyor. Bunların varlığını nasıl açıklamalı? Önce ilahiyatçıların görüşleriyle başlayalım.

Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'nden Prof. Dr. İlhami Güler, böyle bir yasağa ilişkin Kur'an-ı Kerim'de bir ayet olmadığını söylüyor. Bunun yanında bir hadis ile ilgili "sadece rivayetler" bulunduğunu belirtiyor. Ancak İslam'ın ilk dönemlerinde putperestliğe geri dönüş tehlikesine karşı bir tutum olduğunu belirtiyor:

"Bununla ilgili ayet yok, hadis yok. Sünni usule göre bir şeyin haram edilebilmesi için o şey ile ilgili Kuran'da bir ayet ya da hadis olması lazım. Kur'an'da yok ama hadiste resmin yasak edildiğine dair rivayetler var. Genel olarak alimlerin izahatına göre tekrar puta tapmaya geri dönmemek için Hz. Muhammed erken dönemde bunu söylemiş olabilir."
İnşirah Suresi

Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adı yüce
Kafirlerin ahvali: “Devlere karşı cüce.”

Kıvranan ruhlarının hatırı için dinle.
Semanın ötesinden, arştan gelen bu dinle.

Bütün ayetlerimi göğsüne indiririm.
Böylelikle derdini acını dindiririm.

Biz öyle bir makamdan sesleniriz ki sana.
Dağlar taşlar dayanmaz, arz dayanmaz ki buna.

Hani bir dem, ümitsiz ve çaresiz kalmıştın.
Kendini ıstırabın denizine salmıştın.

Biz, korkma, dedik sana, o dem inşirah buldun.
İşte o dem huzurla mutluluk ile doldun.

Sana sormuştu onlar: "Yaratıcı nerede?
Hangi gizli mabette, hangi saklı derede?

Vahyettik de kalbine mana hazinesini.
Bu şekilde onlara verdin edeb dersini.

Dedin o kafirlere: "Hak apaçık aslında.
Gözünün önündeki perdenin arkasında."

Onlar bu cevap ile tatmin olmamışlardı.
Zira kalplerinde de kalın bir perde vardı.
Cehennem Suresi

Ey insan bilir misin sen ne idin evvela?
Bilir misin ben yoksam varlığın sonsuz bela.

Sen atılmış bir sıvı, bir meniydin o demler.
Şimdi inatçı düşman, içinde de matemler!

Ben sizin Rabb'inizim hem de Habib'inizim.
Sizi yaratan benim, gönül Tabib'inizim.

Fakat inkâr edenler, hep cahil cühelâdır.
Bir tanısan onları, tek bildikleri "lâ"dır.

Oysa senden önce de nebiler göndermiştim.
Onlara da sen gibi mucizeler vermiştim.

Onlar da kalplerinin marazına uydular.
Onlar da işkembeden ham sözler uydurdular.

Onlar da biliyordu Hakk'ın ayeti açık.
Öyle ise yüz çevir, aralarından da çık.

Muhammed'i tanımaz hakaret edersiniz.
Yalancının tekidir, masalcıdır dersiniz.

Oysaki şanım için, son nebidir o gerçek.
Yakında bunu herkes hem de herkes bilecek.

Ufukta belirince kızıl kıyamet o gün!
O gün bitecek şenlik ve bitecek bu düğün!
Yok, efendim insanın aklı her şeye ermezmiş. Hadi be!

İnsan sorumlu olduğu şeylere akıl erdiremeyecek bir yetersizlik içinde ise, dini anlamdaki mesuliyeti nasıl sırtlanabilir? Sonuçta bütün dinler, muhatap olarak "akl"ı ön plana çıkarıp ona seslenirler değil mi? Hele ki "son semavi din" olarak takdim edilen İslam, bir akıl dini olarak gösterilir daima.

Ama aklını dini dogmaların garip mantığına hapseden dindar insanlar bu konuda da "akıl almaz" bir tezat içine düşmekten kendilerini kurtaramazlar. Çünkü bir taraftan, "bu din akıl dinidir" derken öte yandan zorda kalınca "insan aklı her şeye ermez" diyorlar.

Esasında bunu yalnızca kendileri değil, örnek aldıkları peygamberleri de yapmıştı çoğu kez. Örneğin, Hazret-i Muhammed, bir seferinde kendisine sorulan "kader" konusundaki açmazı şu sözleriyle çözüme kavuşturur:

"Bu mesele, insan aklının kavrayamayacağı bir meseledir, üzerinde fazla düşünmeyin."
Şu, hikmetinden sual olunmaz cümlesi, bütün dini muammaların ve açmazların üstüne örtülen kalın bir perdedir benim nazarımda.

Teoloji ile ilgili konularda konuşan hemen her insan (buna kallavi alimler de dahil) karşılaştığı ilk açmazda "hikmetinden sual olunmaz" cümlesinin rahatlığına sırtını yaslamayı bir erdem ve dini bir vecibe olarak görüyor. Tabi bu cümlenin destekleyicisi olan "bizim aklımız sınırlıdır, her şeyi aklımızla algılayamayız" cümlelerini de dile getirmeden geçmeyelim.

Ben, hikmetinden sual olunmaz, cümlesine bir soru yöneltmek istiyorum bu yazımda:

Kafirlerin sınırlı ve sonlu bir yaşamda (dünya hayatı) yaptıklarına mukabil sınırsız ve sonsuz bir ceza (ahiret hayatı) almaları, hangi hikmet, hangi adalet ve hangi merhamet ile açıklanabilir?

Gerçi Risale-i Nur adlı kaynakta, Said-i Nursi bu soruyu yanıtlamaya çalışıyor; ancak verdiği yanıt kişiyi tatmin etmekten çok uzak olduğu gibi yaptığı benzetme de oldukça kifayetsiz.

Said-i Nursi mealen şöyle diyor:

"Dünyada bir kişiyi öldüren biri, 20-30 yıl ceza çeker. Bir saniyede işlenen bir suç, trilyonlarca saniyeye tekabül ediyorsa, kâfirin cezası da bu nispette çok olmalı. Kaldı ki kâfir, inkârıyla yalnızca bir kişiyi değil 'her şeyi' öldürüyor. Zira evrendeki bütün nesnelerin, Yaratıcısı ile irtibatını koparıp onları sahipsiz görerek manen öldürmüş oluyor. Yine bu nesnelerde tecelli eden ilâhî isimleri reddettiği için onlara hakaret etmiş (yani manen öldürmüş) oluyor.

Öyleyse ortalama 60 yıl yaşayan bir kâfir sonsuz bir cezayı hak ediyor."
Dini paradigmaya sahip olan bireyler, şüphesiz ki bu soruyu abes bulacak ve en iyi olasılıkla soruyu yanıtlama cesareti gösterip: "Evet, peygamberler masumdur; çünkü onların "ismet" sıfatları var." diyeceklerdir.

Hatta, bazı mezhepler (mesela İslam'da Şia) sırf peygamberlerin değil, peygamberin yakın çevresi olarak bilinen sahabelerin veya havarilerin de ismetli olduklarını iddia ederler.

Onlara: "İyi de bizim de "İsmet"imiz var; ama hiç masum değil." şeklinde karşılık vermek yerine "örnek olay" yöntemini kullanmak daha makul bir davranış biçimi olacaktır. Şöyle ki:

Sahih kaynakların anlattığına göre, Peygamberin büyük mucizelerinden biri şöyledir:

Hazret-i Muhammed, bir çocuğun sol eliyle yemek yediğini görünce, o çocuğu uyarmış: "Evladım sol elle yemek günahtır, sağ elini kullan." demiş.

Çocuk, ama ben sağ elimi kullanamıyorum, deyince Hazret-i Muhammed, çocuğa beddua etmiş:

"Allah'ım, bu çocuk artık sol elini kullanamasın."
Din, insanların mantığını dumura uğratır ve muhakeme yetilerine set çeker; çünkü dini inanışlar, akıldan ziyade kalbe ve mantıktan ziyade hayale hitap eder.

İşin garip tarafı, din alimleri de bunun böyle olduğunu itiraf eder ve hemen hepsi şu tespitte bulunur:

"Allah, yalnızca akılla bulunamaz; hatta akıl tek başına kaldığında tek kanatlı kuşa benzer. Ve tek kanatlı kuşun uçma olasılığı da yoktur. Allah insanların kalbinde saklıdır."

Bu ortak kanaati, bir hadis-i kutsi şöyle ifade eder:

"Men ne güncem der semavat u zemin. Ez aceb güncem be kalb-i müminin."

Bu Farsça ifade şunu anlatır:

"Ben, gökyüzüne ve yeryüzüne sığmadığım halde gariptir ki mümin kulumun kalbine sığdım."
Muhammet, bütün peygamberler bağlamında istenilenlerin gerçekleşmesi gibi bir şeydir. O, yasa koyucu ve fiili iktidar sahibi olur, peygamberler ilk kez onunla gerçek iktidara kavuşabilmişlerdir; daha önce hiç kimse Tanrıyı böylesine tutarlı ve başarılı bir biçimde kullanmamıştır.

İnanç, Muhammet için itaat etmektir. Öbür dünya için vaat ettikleri, yani "Tanrının olanlar" konusunda eli açıktır, bir kral kadar cömert olmaktan hiç kuşkusuz hoşlanırdı. Muhammet, kendini "Tanrının Peygamberi" diye adlandırır: Bu ad, aslında veya daha iyisi, "Tanrının Buyruğu" olabilirdi.

Selefleri arasında yalnızca büyük başarıya ulaşmış olanları; İbrahim'i, Musa'yı ve İsa'yı tanır. Babasını hiç tanımamıştır, başkalarının malına ve mülküne duyduğu saygı, uslu bir yetim çocuğun saygısıdır; bu saygıyla zengin bir dulla evlenir ve karısı her bakımdan ona tapar.
1. Mucize İddiası
Harun Yahya (Adnan Oktar)’ya ait sitelerden: 

Saat (kıyamet vakti) yakınlaştı ve Ay yarıldı. (Kamer Suresi, 1)
“Kamer” kelimesinin Türkçedeki karşılığı “Ay”dır ve Kamer Suresi’nde “Ay” kelimesi birinci ayette yer almaktadır. Bu ayetten itibaren Kuran’ın sonuna kadar tam 1390 ayet bulunmaktadır. Hicri Takvim’de 1390 yılı Miladi Takvim’e göre 1969 yılına denk gelmektedir ki bu da Ay’a çıkış tarihidir. Bu surede insanlık tarihinin en önemli gelişmelerinden birine 14 yüzyıl evvel işaret edilmektedir. (Doğrusunu Allah bilir.)

2. Sayısal Saptırmalar

a. Kamer/1′den Kuran’ın Son Ayetine Kadar 1390 Ayet
Ay kelimesinin yer aldığı Kamer Suresi’nin birinci ayetinden Kuran’ın son ayetine kadar tablodan da görebileceğimiz gibi 1390 ayet mevcuttur. Saymak isterseniz otomatik sayan herhangi bir yazılım kullanabilirsiniz.(Excel, Openoffice calc, vs..) Biz sayma işlemini bağlantıdan ulaşacağınız Diyanet tablosunu Excel’e aktarıp ayet sütunu için “Otomatik toplam” tuşunu kullanarak gerçekleştirdik. Elbette ki önemli olduğunu düşünüyorsanız elinizle teker teker saymanızın bir sakıncası yok.

Ayetlerin toplamının 1389 olduğunu söyleyen Ömer Çelakıl ise daha baştan yanılmıştır. Biz ayet sayısını doğru veren fakat olayları çarpıtan Harun Yahya ile devam edelim…
Bu konu özellikle müslümanlar arasında anlatılan yaygın bir hikayedir. Gerçek olup olmaması bir kenara, hikayede çok ciddi mantık hataları vardır. Hataları göstermeden evvel öncelikle hikayeyi islamî kaynaklara göre aktaralım:

Bir grup filozof Mevlana Celaleddin Rumi’ye gelerek birkaç sual sormak istediklerini bildirdiler. Niyetleri, bir şeyler öğrenmek değil, Müslümanları dinleri hakkında şüpheye ve fitneye düşürmekti. Mevlana, adamların halini hiç beğenmedi, onları üstadı Şems-i Tebrizi’ye gönderdi. Bunun üzerine gruptakiler onun yanına gitti.

Şems-i Tebrizi mescitte talebelere ders veriyordu. Konu teyemmüm abdestiydi; talebelere bir kerpiçle teyemmüm abdestinin nasıl alınacağını gösteriyordu. Gelen grup üç sual sormak istediğini belirtti. Şems-i Tebrizi,

“Sorun” dedi. Adamlar içlerinden birini sözcü seçtiler. Adam ilk olarak şunu sordu:

“Siz Müslümanlar Allah var dersiniz, ama Allah'ı göstermezsiniz; varsa gösterin, görelim ki inanalım” dedi. Şems-i Tebrizi,

“Öbür sorunu da sor!” dedi. Filozof,

“Sizler şeytanın ateşten yaratıldığını söylüyor, sonra da onun ahirete cehenneme atılıp ateşle azap edileceğine inanıyorsunuz. Hiç ateş ateşe azap eder, acı verir mi?” diye sordu. Şems-i Tebrizi,

“Peki, diğer sorunu da sor!” dedi. Filozof,

“Sizler ‘Herkes dünyada yaptıklarının cezasını ahirette çekecek, orada mahkeme kurulacak, hesap sorulacak’ diyorsunuz. Bırakın insanları, nasıl isterlerse öyle yaşasınlar, ne istiyorlarsa yapsınlar. Ayrıca mahkemeye ne gerek var?” dedi.

Adam sorularını tamamlamıştı. Şimdi bunların cevabını istiyordu. Kendine göre cevap verilmeyecek sorular sormuştu. Herkes Şems-i Tebrizi'ye bakıyordu. O ise gayet sakindi. Yerinden kalktı, filozofun yanına geldi ve elindeki kerpici adamın başına vurdu. Filozof “Vah başım” diyerek başına sarıldı. Şems-i Tebrizi çok şiddetli vurmamış olsa da adamın canı yanmış ve başı biraz şişmişti. Adam bir sağa bir sola baktı, bu kadar insana birkaç kişi ile yapacağı bir şey yoktu. Hemen dışarı çıktı, başını tutarak o bölgedeki mahkemeye gitti. Şems-i Tebrizi’yi hâkime şikâyet etti.

Hâkim, “Bu nasıl olur” diyerek Şems-i Tebrizi’yi mahkemeye çağırttı. Durumu sordu. Şems-i Tebrizi,

“Ben ona kötülük etmedim, sadece sorduğu sorulara cevap verdim” dedi. Hâkim,

“Bu nasıl cevap vermektir. Adam acı içinde kıvranıyor, senden şikâyetçidir, işin aslı nedir?" diye sordu.

Şems-i Tebrizi şöyle anlattı:

“Efendim, bu adam bana ‘Allah varsa göster, göreyim ki inanayım’ dedi. Ben de buna, ‘Olan her şey baş gözü ile gözükmez, işte misali’ dedim; başına darbe vurup acıttım. Şimdi bu felsefeci, başındaki acıyı göstersin de görelim. Eğer başında bir acı yoksa niçin beni şikâyete geldi? Varsa göstersin!” dedi. Filozof, şaşırarak,

“Başımda acı var ama gösteremem” dedi. Şems-i Tebrizi de, ‘İşte bu acı gibi, Allah Teala da vardır, fakat kafa gözüyle görülmez, O ancak akılla bilinir, kalple tanınır, ruhla sevilir, ahirette nurla görülür” dedi.

Şems-i Tebrizi ikinci soruya verdiği yanıtı şöyle açıkladı:

“Bu adam, sizler ‘Şeytan ateşten yaratıldı, ahirette ateşe atılacak ve ateşle azap görecek’ diyorsunuz; ateş ateşe ne zarar verir ki?’ dedi. Ben de topraktan yaratılan bu insana topraktan yapılmış bir kerpiçle vurdum. Ona, ‘Bak toprak toprağa nasıl acı veriyor, biraz daha hızlı vursaydım öldürürdü, demek ki ateş ateşe azap eder demek istedim’ dedi.

Şems-i Tebrizi üçüncü sorunun cevabını şöyle açıkladı:

“Bu adam bana, ‘Bırakın insanları dünyada herkes istediğini yapsın, niçin ahirette mahkeme, hesap ve ceza var?’ dedi. Ben de onun başını vurmak istedim ve vurdum. O niçin hemen mahkemeye koştu? Ben ona şunu demek istedim:

“Bu dünya da herkes istediğini yaparsa âlemi zulüm kaplar. Kendisine zulüm yapılan çok insan var ki zayıftır, zalimden hakkını alamaz. Herkes mahkeme bulamaz. İşte Allah ahirette mahkeme kurup herkese yaptığının hesabını soracak, zalimden mazlumun hakkını alacak, gereken cezayı verecek ve adalet yerini bulacak” dedim.

Felsefeci bu güzel cevaplar karşısında hayret etti, mahcup oldu söz söyleyemez hale düştü. Hâkime dönüp,

“Ben sorduğum soruların cevaplarını şimdi anladım” dedi.

Hikaye genel hatlarıyla bundan ibarettir. Peki burada yanlış olan nedir? 3 ana başlık halinde inceleyelim;

1. Allah'ın görünmezliği ile acının görünmezliği özdeş sayılmıştır.
2. Şeytan'ın ateşle canının yanmasıyla, insanın toprakla canının yanması özdeş sayılmıştır.
3. Filozofların öbür dünya adaleti olmasın iddiası geçerli bir idda değildir.

Şimdi daha geniş olarak konuyu ele alalım.
1. Acı, vücutta meydana gelen bir etkiye karşılık oluşan tepkidir. Beyin sinir hücrelerinde yani nöronlarda vücudun zarar gören kısmını alarma geçirmek ve o zarar gören kısımdaki değişiklik neticesinde meydana gelen elektro-kimyasal bir tepkimedir. Diğer bir deyişle, acı gözle görülmese dahi beyinde sinir hücrelerinin detaylı incelemesinde ortaya çıkan sinyallerdir. Bu elektro-kimyasal sinyaller günümüz tıp alanında "belirlenebilmektedir".

Filozoflar, elbetteki müslüman kesimin isteğine göre konuşturulmuştur. Yani filozofların dediği "Allah'ı görmüyoruz, o halde yok." ifadesindeki görmek ve inanmak ilişkisi, bilgi felsefesi bakımından zaten hiçbir gerçek filozofun ölçütü değildir. Çünkü gerçeklik sadece gözle görülenle kıyaslanamaz. Örneğin sesi de göremeyiz ancak vardır. İşte acı da nöronlardaki tepkinin ölçümüyle bulunan bir gerçektir. Bu sebeple gerçek bir filozof zaten "göster de inanalım" demez.

Acının (aynı ses gibi) gösterilebilir değil de belirlenebilir olduğunu belirttikten sonra özdeşimin diğer tarafındaki iddiaya bakalım. Peki Allah, gösterilmeyi bir kenara bırakalım, belirlenebilir midir? Allah'ın belirlenebilir olmadığı zaten aşikardır denebilir. Bir çok inançlı, "doğadaki veya evrendeki veya insan vücudundaki sanata bak, Allah'ı görürsün" der. Ancak tabii ki doğada, evrende veya insan vücudunda sanattan bahsetmek mümkün değildir. Dolayısıyla bir Allah yansımasından da bahsetmek mümkün değildir.

Bunu bir kenara bırakırsak, Allah'ı ölçemeyeceğimiz, duyamayacağımız, bilemeyeceğimiz, göremeyeceğimiz ortadadır. En fazla Allah'a inanabiliriz veya O'nu hissedebiliriz. Anck tabii ki inanç veya hissediş asla kesin bir sonuç vermez bize. Örneğin, siz bir elmanın armut olduğuna inansanız dahi, o elmadır. İnançlar gerçeklerden bağımsız varsayımlardır. Aynı şekilde içinizde kötü bir şey olacağına dair bir his olabilir ama kötü bir şey olmak zorunda değildir. Bu his de insanın duygusal durumu veya çeşitli değişkenler sonucunda oluşan kanaatidir.

Bu veriler ışığında Allah'ın belirlenebilirliği ile acının veya dünyevi bir şeyin belirlenebilirliğini aynı kefeye koymanın doğru olmadığını rahatça görebiliriz. Çünkü Allah her bireyin mutlak olarak ulaştığı bir sonuç değildir. Örneğin her insanın kolunu kırarsanız canı yanar ve acı çeker, ama her insan içinde Allah'ı hissetmez.

2. İkinci iddia şeytana ateş ile acı vermenin mümkün olmadığı iddiasına dayanmaktadır. İddialar geliştikçe "filozof" diye konuşturulan kişilerin de aslında gerçek filozof değil sadece varsayımsal düşünür olduğu, daha çok kafir grubunu temsilen ortaya çıkarıldığı belli oluyor. Çünkü şeytanın ateş ile acı çekmesi, böylesi basit bir düşünce değildir. Zira şeytanın aynı insan gibi bir sinir sistemi olduğu varsayımına dayanır. Ancak tabii ki (varsa) şeytanın veya onun acı çekme mekanizmasını bilemeyiz. Bu sebeple böyle bir varsayım zaten saçmadır.

Bununla birlikte, bu doğru bile olsa, Tebrizi'nin karşılık olarak sunduğu iddia çok daha sığdır. Şöyle ki; Tebrizi filozoflardan birinin kafasına kerpiçle vuruyor ve "İnsan da topraktan yaratıldı, kerpiç te topraktan yapıldı, o halde senin niye canın acıdı?" şeklinde bir ifade kullanıyor. Oysa buradan gözden kaçan nokta şudur; insanın topraktan yaratıldığı varsayımı sadece inançlılara özgüdür, inançlılar insanın topraktan yaratıldığını söyler. Bizler topraktan yaratılmadığımızı, evrilerek insan (homo saipens sapiens) olduğumuzu bilimsel veriler ışığında biliyoruz. Hal böyleyken zaten ileri sürülen iddia yersizdir. İnsan topraktan yaratılmadığı için, topraktan yapılan kerpiç pekala insana zarar verebilir.

Bunu da bir kenara bırakırsak, insana insan vurduğunda bile canı yanıyor. Aynı metaryalden evrilmemize rağmen madde niteliği taşıyan her şey, yeterince kuvvetli vurulduğu takdirde zaten canımızı yakar. Dolayısıyla hem baştaki filozofların iddiası, hem de Tebrizi'nin sunduğu iddia anlamsız ve göz boyamaya yöneliktir.

3. Filozofların baştan beri gördüğümüz kadarıyla gerçek filozof olmadıkları ortadadır. Bu hikayeyi uyduran kimse tamamen sığ bilgisiyle felsefeyi ele almış ve kendince cevaplar ortaya çıkarmaya çalışmıştır. Üçüncü iddiada "filozoflar isteyen istediğini yapsın, ceza veya mahkeme olmasın" şeklinde bir sezenişte bulunmuşlardır. Bu elbetteki felsefî temeli olan bir düşünce değildir. Böyle düşünen insanlar varolsa bile bu kesinlikle felsefeye veya filozoflara aktarılabilecek bir düşünce olamaz.

Zaten bu düşünce de kendi içinde tutarsızdır. Şöyle ki; her isteyen istediğini yaparsa toplumda tamamen kaos oluşur ve insanlık yok olma derecesine gelir. Bununla birlikte her isteyen istediğini yaparsa, o zaman isteyen de ceza verme yetkisine sahip olur ve mahkeme kurabilir. Eğer mutlak bir özgürlükten bahsediyorsak buna da karışamayız. Hal böyle olunca aslında başladığımız noktaya geri döneriz ve ortaya koyduğumuz iddianın hiçbir anlamı ve geçerliliği kalmaz.

- - - - - Sonuç - - - - -

Sonuç olarak bu hikayenin tamamen çürük ve sığ bir düşünceye dayandığı ortadadır. Bununla birlikte çok da yanlış olan bir "alt düşünceye" sahiptir. Filozofları temsilen ortaya koyulan adamlar kesinlikle felsefe bilgisinden uzaktır ve hikayeyi ortaya çıkaran kişinin bilgi dağarcığıyla yoğrulmuş karakterlerdir.

Elbetteki son olarak hikayenin islamî kesimin isteğine yönelik oluşturulduğu ve sözde inanmayanlara "tokat gibi cevap" niteliği taşıdğı düşünülen bu hikayenin çürük olduğu apaçık ortadadır diyebiliriz.

Hayyam

Son birkaç yıldır internette Albert Einstein'ın Allah'ın varlığını ispat ettiğini gösteren bir video dolaşmaktadır. Bu videodaki efsane hızla yayılmakta ve sanki Einstein küçücük yaşta hocasını mat etmiş, İslamiyet'i doğrulamış gibi gösterilmektedir. Şayet daha önce bu videoya denk gelmediyseniz, altta yazılan açıklamaların sizin için bir anlam kazanabilmesi için öncelikle buraya tıklayarak ilgili videoyu izlemenizi tavsiye ederim.

Şimdi cevabını arayacağımız sorular sırayla şunlar olacaktır;

1. Böyle bir olay gerçekten yaşanmış mıdır? 
2. Olayın gerçek olup olmaması bir kenara hikaye gerçekten mantıklı ve doğru mudur?

1. Böyle bir olay gerçekten yaşanmış mıdır?
Sorguladığımız bu olayın doğru olup olmadığını ispatlamanın yolu, ciddi kaynaklarda böyle bir bilginin olup olmadığına bakmak ve Einstein'in bilinen yaşamıyla buradaki verileri karşılaştırmaktır. Bu bakımdan bu hikayenin 2004 yılında ortaya çıktığı ve daha öncesine dair bir kaynak bulunmadığı görülür. Bununla birlikte 1999'da Einstein'in adı geçmeden aynı hikaye farklı kişi adlarıyla yayınlanmış ve internette dolanmıştır.  Görülen o ki; daha önceden var olan hikayenin dikkat çekmesi ve ilgi görmesi için sonuna Albert Einstein ismi konuvermiş.