Agnostisizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Agnostisizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Agnostik, Tanrı'nın varlığının eldeki bilgiler temelinde kanıtlanamayacağını düşünür ama aynı zamanda Tanrı'nın var olma olasılığını da reddetmez. Agnostikler, Tanrı'nın varlığı davasını kapanmış kabul eden ateistlerden bir adım geridedir. Bir agnostik ile bir ateist, "Ben, benim," diyen yanan bir çalıyla karşılaşırlarsa, agnostik gizli kayıt cihazına uzanacak, ateistse omuz silkip şekerlemelerini atıştıracaktır.
İki İrlandalı barda içerken birden masalardan birinde kafa çeken kel ve şişman bir adam dikkatlerini çeker.
Pat: "Şşş... Winston Churchill değil mi lan bu?"
Sean: "Yok yahu. Mümkün değil.Winston böyle bir yere gelip kafa çekmez."
Pat: "Oğlum, ciddiyim ben. Bak, dikkatli bak... Vallaha Churchill bu! Var mısın bahse?
Sean: "Tamam be! Nesine?"
Pat: "On papel."
Sean: "Varım."
Bunun üzerine Pat kalkmış, kel adamın yanına gitmiş: "Sen Churchill'sin, değil mi?"
Adam terslenmiş: "Git başımdan kardeşim!"
Pat arkadaşının yanına dönmüş, "Maalesef," demiş, "asla bilemeyeceğiz."
İşte buna agnostik düşünmek denir.

Ateistler ise başka meseledir. Filozoflar inançlılarla ateistlerin tartışmasının hiçbir yere varmayacağında çok önceleri fikir birliğine varmışlardır. Çünkü her iki taraf da her şeyi farklı yorumlamaktadır. Bir tartışmada, taraflardan birinin, "Aha! Eğer X doğrudur diyorsan Y'nin de doğruluğunu kabul etmelisin," diyebilmesi için ortak zemin gereklidir. Ancak ateistlerle inananlar üzerinde anlaşabilecekleri bir X'i asla bulamazlar. Tartışma asla başlayamaz çünkü her iki taraf da her şeyi kendi bakış açısından görür. Böyle anlatınca biraz soyut kaçabiliyor ama şu fıkra meselenin ayaklarını yere bastırıyor, hatta yanı başınıza getiriyor:
Ufak tefek, yaşlı bir Hıristiyan kadın, her sabah sundurmasına çıkar, "Sana şükürler olsun ya Rabbi!" diye bağırırmış.
Ve yine her sabah komşusu derhal pencereye çıkar ve "Tanrı yoktur!" diye haykırırmış.
Her gün aynı şey tekrarlanıyormuş.Yaşlı kadın, "Şükürler olsun!" diye bağırdıkça komşusu çıkıyor, "Tanrı diye bir şey yok!" diye yanıtlıyormuş.
Gel zaman, git zaman, yaşlı kadın dara düşmüş.Yiyecek bile alamaz hale gelmiş. Bu sefer sundurmaya çıkıp Tanrı'dan yiyecek yardımı dilemeye başlamış. Gene her duasının ardından, "Sana şükürler olsun ya Rabbi!" diye bağırmayı ihmal etmiyormuş.
Derken bir sabah sundurmaya çıktığında bir de ne görsün? Merdivenlerde torbalar dolusu yiyecek! Hemen göğe bakmış ve "Sana şükürler olsun ya Rabbi!" diye bağırmış.
Aynı anda komşusu bahçenin duvarından kafasını uzatıvermiş: "Aha!" demiş, "yiyecekleri sana ben aldım.Tanrı yok işte!"
Yaşlı kadın komşusuna bakmış ve gülümsemiş. Ardından gene göğe seslenmiş: "Sana şükürler olsun ya Rabbi! Sırf dualarımı kabul edip yiyecek göndermekle kalmadın, bir de parasını şeytana ödettin!"
Sam Harris, 2005 tarihli çoksatar kitabı İmanın Sonu'nda dinsel imana ilişkin gözlemlerini bir stand-up gösterisinde kullanılabilecek biçimde sunmuştu:

"İnançlı bir Hıristiyan'a karısının onu aldattığını, ya da yoğurt yerse görünmez olacağını söyleseniz o da herkes gibi bunların doğru olup olmadığını anlamak için deliller arayacak ve bunlara herkes ne kadar inanırsa o ölçüde inanacaktır. Ama aynı adama başucunda tuttuğu kitabın, içinde yazan her türlü inanılmaz iddiayı kayıtsız şartsız kabul etmediği takdirde onu cehennem ateşinde yakacak görünmez bir tanrısal varlık tarafından yazıldığı söylenmiştir ve bu kişi göründüğü kadarıyla bunu doğrulayacak hiçbir kanıt aramamaktadır." Ama Harris, ateistliğin kötü yanını yazmayı atlamıştı: Ateistlerin orgazma ulaşırken adını haykıracak kimseleri yoktur.

On yedinci yüzyıl Fransız matematikçi ve filozofu Blaise Pascal Tanrı'ya inanmaya veya inanmamaya karar vermenin, temelde bahse tutuşmak olduğunu öne sürmüştü. Tanrı'nın varlığına inanmayı seçmemiz ve her şey bittiğinde Tanrı'nın olmadığının ortaya çıkması büyük bir sorun değildir. Eh, tabii Yedi Ölümcül Günah'ı şöyle doyasıya yaşayamadan gitmiş oluruz ama bu, diğer seçenekle karşılaştırıldığında önemsizdir. Öte yandan Tanrı yoktur der ve sonunda kendisiyle karşılaşırsak hapı yuttuk, yani ebedi saadeti kaçırdık demektir. Bu nedenle, der Pascal, Tanrı varmış gibi yaşamak stratejilerin en iyisidir. Bu tavır, akademik çevrelerde "Pascal'ın Bahsi" adıyla bilinir. Biz sıradan insanlarsa buna kısaca "neme lazım" deriz.
Pascal'dan ilham alan yaşlıca bir kadın, içinde 100.000 dolar bulunan bir çantayla bankaya girer ve bir hesap açtırmak istediğini söyler. Temkinli banka müdürü kadına parayı nereden bulduğunu sorar. "Bahisten," der kadın, "bahiste çok iyiyimdir."
Şaşıran müdür, "Ne tür bahisler?" diye sorar.
"Her tür," der kadın. "Mesela hemen burada, yarın öğlen on ikide sağ kalçanızın alt tarafında bir kelebek dövmesi bulunacağına 25.000 dolarına bahse girebilirim."
"Girerdim bu bahse," der müdür. "Ama bu kadar saçma bir bahisle paranızı almak istemem."
"Eh," der kadın, "bahse girmezseniz ben de gider paramı başka bankaya yatırırım."
"Yok, yok, acele etmeyin, canım," der müdür. "Tamam, bahse varım."
Kadın ertesi gün öğlen vaktinde, yanında tanıklık için avukatıyla gelir. Banka müdürü arkasını döner, pantolonunu indirir ve bakmalarını söyler. "Tamam," der kadın, "yalnız kesin görebilmemiz için biraz daha öne eğilir misiniz, lütfen?" Müdür iyice eğilir, kadın onaylar ve çantasını açıp 25.000 doları saymaya koyulur.
Bu arada avukat müdürün masasının karşısındaki koltuğa çökmüş, başı ellerinin arasında kara kara düşünmeye dalmıştır.
"Bunun nesi var?" diye sorar müdür.
"Kaybettiği için üzgün," der yaşlı kadın. "Buraya gelirken sizin bize saat on ikide kıçınızı açıp göstereceğinize dair 100.000 dolarına iddiaya girmiştik."
Bahiste riski düşürmekle dalavere çevirmek arasında çok ince bir çizgi vardır. Aşağıdaki yeni Paskalcı stratejiye bir göz atalım:
Adamın birisi, omzunda papağanıyla Pazar ayinine katılmış. Cemaatten birçok kişiyle papağanının ayini vaizden daha iyi sunacağına bahse girmiş. Ayin başladığında papağanın gıkı çıkmamış. Ayinden sonra eve dönerlerken adam kaybettiği paralar yüzünden başlamış papağana verip veriştirmeye. Papağan beklemiş ve adam sustuğunda, "Akılsız," demiş, "kafanı kullansana! Noel ayininde paranın hasını götürebileceğiz şimdi!"
Papağan belki de önemli bir noktaya parmak basmaktadır. Belki Pascal'ın kumarında, kutsal günlerde golf oynayacak şekilde biraz dalavere çevirip Tanrı'yı memnun edebiliriz! Varsa yani... Hiç değilse çabaladığımızı bilecektir.

Deizm ve Tarihsel Din

On sekizinci yüzyıl filozofları, eğer kuşkucu değilseler genellikle Deistti; yani uzak ve gayrı şahsi olan "filozofların Tanrısı"na, kişiden çok bir güce benzeyen, sırların itiraf edildiği bir sırdaştan çok bir saat ustası gibi olan bir Yaradan'a inanırlardı. Ortodoks Yahudiler ve Hıristiyanlar buna karşıydı. Bizim Tanrı'mız, diyorlardı, sadece bir saat ustasından ibaret değildir. O, tarihin efendisidir; Mısır'dan Çıkış'ta (Exodus), çölde yürüyüşte ve Vaat Edilmiş Topraklar'a yerleşildiğinde yanımızdaydı. Bir başka deyişle, "dertte ve tasada hep yanımızdaydı."
Yahudi bir kadın, kumsalda oynayan torununu izlerken dev bir dalga gelir ve çocuğu kaptığı gibi götürür. Kadıncağız, "Lütfen Tanrı'm," der, "tek torunum o benim. Kurtar onu, yalvarırım."
Derken kocaman bir dalga daha gelir ve çocuğu sağ salim kıyıya bırakır.
Kadın torununa bakar ve göğe seslenir: "Şapkası da vardı ama!"
Saatçiye söyleyin bakalım bunu!

Teolojik Ayrımlar

Din filozofları Büyük Sorularla uğraşırken (Mesela, "Tanrı var mı?") teologlar daha ufak meselelerle meşguldür.

Yirminci yüzyıl filozofu ve teologu Paul Tillich din felsefesiyle teoloji arasında varsayılandan daha fazla fark olduğunu düşünüyordu. Ona göre filozof, Tanrı ve Tanrı'yla ilgili şeyler hakkındaki gerçeği mümkün mertebe nesnel açıdan ararken, teolog zaten "inancın elindedir" ve kendisini bu inanca adamıştır. Başka bir deyişle din filozofu, Tanrı ve dine dışarıdan, teologsa içeriden bakar.

Teolojide, "Ruh, Baba'dan mı yoksa Baba ve Oğul'dan mı çıkar?" türü feci ağır meseleler üzerine hizipler açılmıştır. Ruhban sınıfı dışındaki kişilerin teolojik farklılıkları anlamak için ayrıntılı bir kılavuza ihtiyaç duyduğu açıktır. Tanrı'ya şükür, komedyenler her daim yardıma hazırdır. Anlaşıldığına göre, bir kişinin dini inancını belirlemede anahtar kimi tanıyıp tanımadığıdır:
Yahudiler, İsa'yı tanımaz.
Protestanlar, Papa'yı tanımaz.
Baptistler içki dükkânında birbirlerini tanımaz.
Son satır gayet faydalı bir öğüt içerir: balık tutmaya gidecekseniz bir Baptisti davet etmeyin çünkü biranızın tümünü içecektir. Ama iki Baptist davet ederseniz, biranız size kalır.

Mezhepler arasındaki ayrımı kavramanın bir diğer yoluysa kimin hangi tavrı ilahi gazap nedeni olarak gördüğüdür: Katolikler için bu, Pazar ayinini kaçırmaktır. Baptistler için dans etmek, Episkopaller içinse salatayı tatlı çatalıyla yemektir...

Ama işin ciddi tarafını atlamayalım. Mezhepler arasında çok önemli öğreti farkları vardır. Örneğin "Lekesiz Gebelik" yani Hz. Meryem'in, Tanrı'nın oğlunu doğurabilmek için ilk günahtan ari doğduğu doktrinine sadece Katolikler inanır.
İsa sokakta yürürken kalabalık bir grubun bir fahişeyi taşladığını görür. Hemen araya girer ve "Aranızda günahsız kim varsa ilk taşı o atsın!" der. Aynı anda bir taş vızıldayarak yanından geçer. Hz. İsa kalabalığa döner: "Anne?"
Mezheplerle ilgili herkesin gözdesi olan şakalarsa elbette Katoliklerin karşı reform esprileridir. Mesela şu fıkra, neredeyse herkes tarafından bilinir:
Maddi sıkıntıda iyice dibe vuran adam Tanrı'ya piyangoda kazanmak için her gün dua etmektedir. Aradan günler, haftalar, aylar geçer fakat hiçbir şey kazanamaz. En sonunda tepesi atar, "Bize 'kapıyı çalın, açılacaktır'; 'Arayınız, bulacaksınız,' diyen sen değil misin? Dua üstüne dua ediyorum şurada ama hâlâ kazanamadım piyangoyu!" diye haykırır.
Aynı anda gökten gür bir ses duyulur: "İşin hepsini bana bırakma evlâdım. Bilet al!"
Bu adam mutlaka, tıpkı sadece Tanrı'nın lütfüyle kurtulabileceğimizi, kurtuluşa erişmek için kendi başımıza hiçbir şey yapamayacağımızı düşünen Martin Luther gibi bir Protestan'dır. Yukarıdaki fıkrada Tanrı, Protestan reformuna karşı Katolik reformu gündeme taşımaktadır. Esasen bu fıkranın kökeninin 1545'te toplanan Trent Konseyi'ne dayanması çok mümkündür. Söz konusu konseyde kurtuluşun lütuf ve hayırlı işlerin, başka bir deyişle dua etmek ile bilet almanın birleşiminden geldiği kabul edilmiştir.

Mezheplerin ortak noktası, her birinin kendi teolojisinin Cennet'e giden en kestirme yol olduğuna inanmasıdır
Adam Cennet'in kapısına gelir. Aziz Peter sorar: "Mezhep?"
"Metodist," der adam. Aziz Peter elindeki listeye bakar ve "Yirmi sekiz numaralı oda," der. "Yalnız sekiz numaranın önünden geçerken sessiz ol."
Bir başka adam gelir.
"Mezhep?"
"Baptist."
"On sekiz numara.Yalnız sekiz numaranın önünden geçerken sessiz ol."

Bir adam daha gelir.
"Din?"
"Yahudi."
"On bir numaraya git.Yalnız sekiz numaranın önünden geçerken sessiz ol."

"Farklı din ve mezhepler için farklı odaların bulunmasını anlıyorum," der adam. "Ama neden sekiz numaranın önünden sessizce geçecekmişim?"
"Sekiz numarada Yehova Şahitleri var," der Aziz Peter. "Kendilerinden başkası buraya gelemiyor zannediyorlar."
Kaynak:
Thomas Cathert & Daniel Klein,
Platon Bir Gün Kolunda Bir Ornitorenkle Bara Girer,
Din Felsefesi
"Söz sözdür ve sadece laikler filan değil, agnostikler hatta ateistler bile bir yemin edince gereğini yerine getirmek lüzumunu duyarlar." (Basından)
Bu cümlede iki yanlış kelime var. Biri "hatta", diğeri "bile".

Bir zamanlar "Marksist, Leninist ve hatta Maoist" vardı, "hatta" onu anımsatıyor, sanki ateizm agnostizmin beter bir dereceseymiş gibi. Türkiye'de ve dünyada yaygın kanıdır, ama yanlış. Kelimeleri doğru anlamda kullanırsan, beter olan agnostizmdir.

Tabiri 19. yüzyılda Oxford'da hoca olan Theodore Huxley icat etmiş. "Tanrı var mı yok mu bilmiyorum, bulunca haber veririm." gibi sefil bir şey kastetmemiş elbette. "Tektanrılı dinlerin tanrısı mantıken bilinemez." demiş, ve bunun mantıkî ve kaçınılmaz sonucu olarak, o tanrı hakkında herhangi bir şey bildiğini iddia eden herkesin yalan konuştuğuna hükmetmiş. Onun tanımlayıp adlandırdığı agnostizm "bilmiyorumculuk" değil, "bilinemezcilik". Nefes kesici ölçüde radikal bir tavır.

Söylediği şey aslında dincilerin utangaç bir şekilde itiraf ettiği şey. Varlığı var eden ve yok etme gücüne sahip olan "şey" hakkında doğru olan hiçbir önerme kuramazsın. Mekân ve zamanda sınırlı olmayı ima eden hiçbir sıfat atfedemezsin. Oysa insanoğlunun bildiği ve kavrayabildiği tüm sıfatlar zaman ve mekân içinde sınırlı olmayı ima eder. İrade atfedemezsin, çünkü irade, mekân ve zaman içinde sınırlı bir biyolojik varlığı var sayar. Dolayısıyla Allah şunu yaptı, şunu istedi, şunu emretti diye söylenenlerin tümü külliyen palavradır. Bilemeyeceğin bir şey hakkında beyanda bulunamazsın. Sonsuzdur desen de yalandır, sonludur desen de yalandır. Falan kişiyle dağda buluştu desen de yalandır, senin ibadetini önemsiyor desen de yalandır, taşralı cici kızların orasını burasını açmasına kızıyor desen de yalandır. Bilmediğin şey hakkında yapabileceğin tek şey susmak.

Ateizm yalnızca "yoktur" diyor. "Yoktur" demek "mantıken olabilir" ihtimaline açık kapı bırakır, ya da en azından bırakabilir. Mesela "kilerde kedi yok" dediğin zaman, teorik olarak kilerde kedi olabileceğini kabullenmiş olursun. Bu anlamda agnostizm o kapıyı da kapatıyor. "Kilerde wcjjjxkfg;; var mı yok mu bilemem, çünkü söylediğin şeyin bir manası yok." diyor, meseleyi temiz bir sonuca bağlıyor.

Onlar "bile" verdiği sözü tutuyorsa düşün artık...

"Bile" sözcüğünde "hiç beklemezdik, bak hele" iması var ki o da yanlış. Ateist demek sorumluluğu otoriteye yahut cemaat dayanışmasına havale etmeden vicdanıyla baş başa kalmayı seçen kişi demek. Sence hangisi daha dürüst olur? Hangisinin sözüne daha çok güvenilir?

Vicdan dediğin (ki insanın ruhunun ta dibinde yatan hak duygusudur) kısık sesle konuşur; otoritenin emir yağdırdığı, kalabalıkların bağırdığı, ceza korkusunun zihinleri kararttığı yerde sesi duyulmaz. Tuhaf olan ateistin doğru adam olması değil. Tuhaf olan öbürü: Ahlakî kararları atadan kalma ucuz formüllere, ya da hasbelkader mensup oldukları ümmetin sesi en çok çıkanına terk edenlerden bile arasıra düzgün adam çıkması. Akla ziyan bir mucizedir. Güzel mevlam insanın özünü güzel yaratmış, kim bilir.

"Dindarların ahlaka ihtiyacı yoktur çünkü onların dini var." diye kim demişti şimdi hatırlamıyorum, ama derin sözdür.

Sevan Nişanyan
ÇATIŞMANIN TEMELLERİ
Bilim ve din toplumsal yaşamın iki görünümüdür; din, insanlığın düşünce tarihinin bildiğimiz geçmişi boyunca önemli olmuş, bilim ise, Antik Yunan’da ve Araplar arasında, süreksiz ve aralıklı bir varlık gösterdikten sonra, XVI. yüzyılda birdenbire önem kazanmış, o çağdan bu yana da gitgide daha büyük bir biçimde, düşüncelerimizi ve içinde yaşadığımız kurumlan etkiler olmuştur. Dinle bilim arasında uzun ve sürekli bir çatışma var olagelmiştir: son birkaç yıla gelinceye kadar bu çatışmadan zaferle çıkan bilim olmuştur. Ama, Rusya ve Almanya’da ortaya çıkan yeni dinler, bilimin sağladığı öncü eylemin yeni araçlarıyla, tıpkı bilim çağının başladığı yıllarda olduğu gibi. bu sonucu kuşkuya düşürmüş, bu yüzden de geleneksel dinle bilimsel bilgi arasındaki savaşın tarihini ve temellerini incelememizi, bir kez daha önemli kılmıştır.

Bilim, gözlem yoluyla ve bu gözlem üzerine kurulmuş akılyürütme ile önce dünyayla ilgili belirli olguları, sonra da bu olguları birbirine bağlayan yasaları bulgulama ve (talihli durumlarda) geleceğin önceden kestirilmesini olanaklı kılma girişimidir. Bilimin bu kuramsal görünümünün yanı sıra, bilim öncesi çağda gerçekleştirilmesi olanaksız, ya da en azından bugünkünden çok daha pahalıya mal olacak olan rahatlık ve lüksü sağlayan bilimsel teknik de vardır. Bilim adamı olmayanlar için bile bilimi büyük ölçüde önemli kılan, işin bu yanı, bilimsel teknik yanıdır.
Varsayın çok ciddi bir iddiada bulunuyorum. Hayatınızın fırsatlarından birini sunuyorum. Size hakkında binlerce hikaye yazılmış ama asla kimsenin göremediği ejderhalardan bir tanesini gösterebileceğimi söylüyorum.

"Haydi göster!" diyorsunuz, ben de sizi garajıma kadar götürüyorum. İçeride bir merdiven, boş boya tenekeleri ve eski bir üç tekerli bisiklet var ama ejder yok. "Hani bu ejder nerede?" diye soruyorsunuz.

"İşte tam orada" diyerek, ileride bir yeri işaret ediyorum. "Söylemeyi unutmuş olmalıyım, o görünmez bir ejder."

Ejderin ayak izlerini görebilmek için yere un serpmeyi öneriyorsunuz.

"İyi fikir." diyorum, "Ama bu ejder havada uçuyor."

O halde görünmez alevini saptamak için kızılötesi alıcı kullanmaya kalkıyorsunuz.

"İyi fikir ama bu görünmez alevin ısısı da yok."

Peki öyleyse, siz de sprey boya sıkarak ejderi görünür yaparsınız.

"İyi olurdu ama bu ejderin cismi de yok ki! Boya tutmaz."
İnsanlarda din ihtiyacını yaratan, her şeyden önce korkudur. İnsan kendini güçsüz hisseder. Onu korkutan üç şey vardır. Biri, doğanın ona yapabileceği şey: Doğa onu yıldırımla çarpabilir veya bir depremle yok edebilir. Öteki, başka insanların ona yapabileceği şeyler: Bir savaşta onu öldürebilirler. Üçüncüsü, ki dinle pek ilgilidir, insanın kendi azılı tutkularının ona yaptıracağı şey; durgun bir zamanında, yaptığına pişman olacağı şeyler. Bu yüzden birçok insan büyük bir korku içinde yaşar. Din de bu korkulara pek fazla kapılmasına yardım eder.

Dinin etkilerinin büyük çoğunluğu kötü olmuştur; çünkü dinin buyruğu ile insanlar, varlığı iyice kanıtlanmamış şeylere inanmak zorunda kalmışlar ve bu, herkesin düşüncesini ve eğitim sistemlerini bozmuş ve tam bir ahlak sapkınlığına yol açmıştır. Neyin doğru, neyin yanlış olduğu üzerinde durulmaksızın bazı şeylere inanmak doğru, bazı şeylere inanmaksa yanlış sayılmıştır. Din, tutuculuğu ve eski alışkanlıklara bağlılığı Tanrı buyruğu haline getirmekle büyük ölçüde zararlı olmuştur; insanlar arasında hoşgörüsüzlüğü ve kinleri yüceltip beslemekle daha da zararlı olmuştur.

Cehennemi ancak katı yürekli insanlar uydurmuş olabilir. İnsanca duyguları olanlar, yaşadığı toplum ahlakının cezalandırdığı suçları işleyenlerin öldükten sonra bile sonsuz işkenceler çekmesine razı olmazlar. Kendini bilen hiç kimse böyle bir görüşü kabul edemez.
Çoğu düşüncemiz miras olarak geliyor. Alışkanlıkların ve geleneklerin mirasçılarıyız. İnançlarımız yöresel kıyafetler gibi, nerede doğduğumuza bağlı olarak değişiyor. Kalıplar içinde büyüyor, etrafımız tarafından şekillendiriliyoruz. Çevremiz bir heykeltıraş, bir ressam.

Eğer İstanbul'da doğmuş olsaydık, çoğumuz şöyle diyecekti: "Allah'tan başka tanrı yoktur. Muhammed Allah'ın elçisidir." Eğer ailemiz Ganj nehri kenarında yaşasaydı, Şiva'ya tapıyor ve Nirvana'ya ulaşmaya çalışıyor olacaktık.

Çocuklar ailelerini sever, onlardan öğrendiklerine inanır ve annelerinin dinine içten bir biçimde inanmaktan gurur duyduklarını söylerler.

Çoğu insan dinginliği sever. Komşularından farklı olmak istemez. Arkadaş çevresi olsun ister. Sosyaldir. Grup halinde gezmekten hoşlanır. Yalnız yürümeyi sevmez.

İskoçlar Kalvenci’dir çünkü babaları da öyleydi. İrlandalılar Katolik’tir çünkü babaları da öyleydi. İngilizler Anjelikan’dır çünkü babaları da öyleydi. Amerikalılar farklı gruplara ayrılmıştır, çünkü babaları da farklı gruplara ayrılmıştı. Bu genel geçer bir kuraldır, istisnalar elbette vardır. Bazı çocuklar ailelerine baskın çıkıp düşüncelerinde değişiklik yapabilir ve farklı sonuçlara ulaşabilirler. Ama bu değişimler genelde gelişim şeklinde olur, yani tam bir dönüş az görülür. Zaten değişenlerin çoğu hala atalarının yolunda gittiklerine inanmaya devam ederler.
Teistler ile ateistler arasında süregelen bir sorundur; tanrının varlığının mı yoksa tanrının yokluğunun mu ispatlanması gerektiği. Teistler ispat yükümlülüğünü ateistlerin omzuna yükler: "Eğer tanrı yoksa bunu ateistler ispatlamalıdır". Ateistler de tam tersi şekilde ispat yükümlülüğünü teistlerin omzuna yükler: "Eğer tanrı varsa bunu teistler ispatlamalıdır". Peki bu iki zıt görüş neden uzlaşamıyor? Bu iki görüşten birinin mutlak zafer ilan etmesi gerektiği ortadadır, ama neden bir sonuca varılamıyor?

Bu 'ispat yükümlülüğü sorunu'nun temelinde evrene ve canlılığa bakış açısı yatmaktadır. Şöyle ki; teist olan biri evrenin ve canlılığın tanrı olmadan oluşamayacağını düşünür. Teiste göre evren ve canlılık tanrının varlığının kesin göstergesidir. Tanrı yoktur diyen biri, bu kesinliğin aksini ispatlamalıdır. Çünkü evrenin ve canlılığın tanrıya işaret ettiği açıktır ve tanrının yokluğu 'olağan-dışı' bir durumdur, hayatın normal koşullarındaki değerlendirilmesine ters düşen ve ispatlanması gereken bir varsayımdır.

Bunun aksine ateist olan biri, evrene ve canlılığa baktığında mutlak bir şekilde yaratıcıya yönelik işaret görmemektedir. Ateist, evrenin ve canlılığın ya kendi kendine var olabileceğini ya da bu varoluşun -nedenini açıklayamasa bile- kesin ve direkt bir şekilde tanrının varlığına bir delil teşkil etmediğini düşünür. Aşkın ve yetkin bir tanrı fikri, evreni ve canlılığı açıklayan (insan aklının algılayabildiği veya algılayamadığı) sayısız varsayımdan sadece biridir ve böyle bir iddianın diğer iddialardan üstün olması için ispatına gerek vardır.
Agnostisizmin ne olduğuyla ilgili geniş çaplı açıklamaya başlamadan evvel kaba taslak bir şeyler söylenmesi gerekiyorsa; agnostisizm, tanrının ya da tanrıların varlığının ya da yokluğunun bilinemeyeceğini öngören bir felsefe akımı olarak değerlendirilebilir.

Agnostisizmin Türkçe karşılığı olarak "bilinmezcilik" ya da "bilinemezcilik" kullanılmakla birlikte agnostisizm terimsel bir ifade olup Thomas Henry Huxley tarafından 19. yüzyılda litaratüre girmiştir. Elbette ilk defa 19. yüzyılda takip edilmeye başlanan bir akım veya metodoloji değildir. Kökeni eski Yunan'daki Sofistlere kadar uzanır. Zaten agnostisizm de Yunanca'daki "agnostos", yani "bilinemez olan" kelimesinden gelmektedir.

Agnostisizm ilk bakışta septisizm ile karıştırılabilir ancak agnostisizm ile septisizm arasındaki temel fark, septisizm insan aklına ve duyularına kuşkuyla yaklaşıyor olmasıdır. Septiklere göre, gerçeklik kavramı sorgulanmalı, maddesel her yapıya veya sosyal her olguya karşı kuşkulu bir bilinemezci tavırla yaklaşılmalıdır. Agnostikler ise, insan aklının alabildiği veya dünyevi olan maddesel nitelik taşıyan, taşımasa da mantıki bir gerçeklik kazanmış ögeler hakkında yorumda bulunmadan, sadece yaratma gücü olan bir tanrının (veya tanrıların) varlığına kuşkuyla yaklaşır. Yani septikler her şeyden kuşku duyarken agnostikler sadece tanrı gibi metafiziksel kavramlara karşı kuşkuculardır denebilir.