Ahlak Evrimi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ahlak Evrimi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

İÇİMİZDEKİ MAYMUN
(Biz Neden Biziz?)
Uzun yıllardır primatlar üzerine araştırmalar yürüten Frans de Waal, bilhassa en yakın akrabalarımız olan şempanzelere ve onlardan daha az tanınan, uzun zamandır ihmal edilmiş ve unutturulmuş bonobolara ilişkin gözlemlerini aktarıyor. İçimizdeki Maymun hayvanlara ilişkin klişeleri somut gözlemler ve ilginç anekdotlar aracılığıyla altüst ederek bizi insan doğası konusunda bir kere daha düşünmeye davet ediyor.

Metis Yayıncılık, 264 s., 2008
[Frans de Waal: İçimizdeki Maymun]
- o -
BONOBO ve ATEİST
İçimizdeki Maymun'da insan doğası hakkındaki önyargıları altüst eden de Waal, bu kez gözlemlerini evrimci biyoloji ve ahlak felsefesi bağlamına taşıyarak eşsiz bir argüman inşa ediyor. İnsan ahlakı denilen şeyin gökten zembille inmediğini, "içten geldiğini" savunuyor: "ahlaki davranış ne dinle başlamıştır, ne de dinle biter; evrimin ürünüdür." Hayvanlarla aramızdaki bağlar üzerinde duran de Waal, ahlakımızı aşağıdan yukarı doğru açıklamaya çalışıyor. Dinin ahlak üzerindeki rolünün sonradan gelen bir rol olduğunu, işbirliği ve empati gibi doğal içgüdülerimize ek olarak ortaya çıktığını öne sürüyor. Ve bu bağlamda, günümüzde dinin toplumun işleyişi açısından nasıl bir rol oynadığını sorguluyor.

Metis Yayıncılık, 260 s., 2013
[Frans de Waal: Bonobo ve Ateist]
- o -
KÖKEN AĞACI
İnsanlaşmanın ardından gelen 2 milyon yılın izini süren bu kitapta bir çok primat uzmanı, aşktan töre cinayetlerine, insan davranışlarının evrimsel kökenini araştırıyorlar. Australopiteklerden bu yana birçok farklı insan türü evrimleşti, ancak bunlardan sadece biri günümüze kadar yaşayabildi: Bizler, yani Homo sapiens. Şüphesiz insanlar diğer primatlardan çok farklıdır. Bu fark nereden gelmektedir? Evrimin hangi aşamasında diğer primatlardan radikal olarak ayrılmaya başladık? Hem dişinin hem de erkeğin rastgele cinsel ilişkide bulunmayı bırakmasına yol açan çiftler arasındaki bağın evrimini nasıl açıklayabiliriz? Bu ayrışmada genetik, çevresel ya da kültürel faktörler ne kadar rol oynadı? 

Köken Ağacı bu soruların yanıtlarını irdeleyen bilimsel bir çalışmaların bir özeti.
"Geçtiğimiz birkaç on yılda primat davranışları araştırmalarında büyük ilerlemeler elde edildi. Bu kitapta dünyanın en seçkin uzmanları bunların insan evrimini hangi yönde aydınlattıklarını anlatıyor."
Jane Goodall

"Büyüleyici bir derleme…" 
Laura Spinney, New Scientists

İster insanın kökenlerini merak ediyor olun, ister diğer hayvanların yaşamlarını; bu kitap, doğadaki en yakın akrabalarımızla ilgili şu anki görüş ve araştırmaların harikulade bir bileşimi.Susan Okie, Washington Post Book World
Alfa Yayıncılık, 370 s., 2013
[Frans de Waal: Köken Ağacı]
- o -
Frans De WAAL (Yazar)
1948 doğumlu Hollandalı psikolog, primatolog, etolog. 1975'te hayvanat bahçesinde dünyanın en büyük şempanze kolonisi üzerine altı yıllık bir çalışma başlattı. Bu proje, pek çok bilimsel makale ve Chimpanzee Politics (Şempanze Siyaseti) adlı bir kitapla sonuçlandı. 1981'de Wisconsin Ulusal Araştırma Merkezi'nin davetini kabul ederek ABD’ye taşındı. Burada, maymunların uzlaşmacı davranışları üzerine deneysel ve gözlemsel araştırmalar yürüttü.1989 tarihli Peacemaking Among Primates (Primatlarda Arabuluculuk) adlı kitabıyla Los Angeles Times kitap ödülü'nü aldı. 1980'lerin ortalarında Yerkes Ulusal Primat Araştırma Merkezi’ndeki şempanzeler ve San Diego Hayvanat Bahçesi’ndeki bonobolarla çalışmaya başladı. Araştırmalarında, primatlarda yemek paylaşımı, toplumsal ilkeler ve sorun çözme yöntemlerinin yanı sıra, insan toplumunda ahlak ve adaletin kökenleri gibi konulara odaklanan De Waal, 1991'den beri çalışmalarını Atlanta'daki Emory Üniversitesi'nin psikoloji bölümünde Yerkes Araştırma Merkezi'nde sürdürüyor.

Erol
Toplum dediğimizde aklımıza, birlikte yaşayan insan sürülerinin tasviri çizilir. Oysa soyut isimler çoğu zaman beynimizde olduğundan çok daha farklı işlevlere sahiptir. İnanların ürün değiş tokuşu yapmaları gerekir ve bunun için de ekonomiye ihtiyaçları vardır. Ayrıca birbirlerini anlamak için bir de dile ihtiyaçları vardır. Ticari ilişkilerden ve iletişimden kaynaklanan sorunlar belirli kuralları gerektirir. Bu kuralları çiğnemeye karşı yaptırımlar için yasalar ve kanunlara ihtiyacımız vardır. Böylece toplum, bireylerin oluşturduğu bir kalabalık olarak değil; karmaşık ilişkiler bütünü olarak tasvirlenir.
Toplumsal yapının çökmemesi ve sürdürülebilmesi için çeşitli görüşler öne sürülmüştür. Bu anlayışı öne çıkaran klasik analiz Thomas Hobbes’a aittir. Hobbes, bireylerin yapaylıkla alakalı olmayan bir “doğa durumu” sonucu toplum oluşturdukları varsayımından başlar. Doğada herkes herkese karşı savaş halindedir ve “insan hayatı yalnız, yoksul, kötü ve kısa sürer”. İnsanlığın bu durumdan kurtulması için iki görüş öne sürülmüştür. İlki; insanların bir araya gelerek ortak bir politika dahilinde yaşamalarıdır. Bu konudaki görüşünü şöyle yorumlamıştır;
“Sanki insanlar, Doğa durumundan vazgeçerek topluma girdiklerinde, biri dışında hepsinin yasaların kısıtlamaları altında olmasında anlaşıyorlar; bu biri ise artan gücü, cezadan muaf ahlaksızlıklarıyla Doğa durumunun tüm özgürlüğünü hala muhafaza edebiliyor. Bu, insanların kokarcaların veya tilkilerin kendilerine verebilecekleri kötülüklerden sakınmaya çalıştıkları halde aslanlar tarafından yenilmekten memnun olacak kadar aptal olduklarını düşünmektir.”
Hobbes’un ileri sürdüğü diğer görüş ise; onları yönetebilecek konumdaki bir egemene baş eğmeleridir. John Locke, bu konuya dair yorumunu şu şekilde açıklamıştır;
“Herkesin herkese karşı savaş halinde olduğu basit doğa durumunda… Bir ahit yapılırsa, bu ahit herhangi bir makul şüphe halinde geçersizdir… Çünkü ilk önce ifa eden taraf diğer tarafın daha sonra ifa edeceğinden emin olamaz; sözlerin bağları insanların hırsına, tamahına, öfkesine ve diğer tutkularına gem vuramayacak kadar zayıftır… Dolayısıyla, ilk önce ifa eden, kendini düşmanın ellerine bırakmakla kalır.”
Hobbes’un öne sürdüğü doğa durumunda hiçbir karşılıklı güven blunmadığı için, asgari bir toplum ilişkisinin kurulması ve sürdürülmesi olanaksız kalacaktır. Denildiği gibi “sözlü vaat sözde kalır” ama Hobbes’un toplumunda “yazılı vaat bile sözde kalır”.Şu anki toplumumuza baktığımızda ise, bizlerin Hobbes’un bahsettiği kadar vahşi ve güvenilmez bir yer olmadığını gözlemliyoruz. İnsanın doğasında var olan “kendi çıkarını düşünme” nasıl bu denli bastırılmıştır?

Kır kurtlarına baktığımızda, kendi çıkarı adına hareket edip sürü arkadaşına ölümcül bir saldırıda bulunan kurtların, olaydan diğerlerinin haberi olduğu taktirde sürüden atılarak dışlandıklarını gözlemleyebiliriz. Çünkü sürü halinde yaşamak onların avantajınadır ve buna dahil olmayanlar tehlike olarak görülür. İşte bizim dayanışmamız da aynı bu düşünceyle gelişim göstermektedir. Zamanla, vahşi bir toplumdan dayanışmacı bir topluma geçmemizin sebebi, işbirlikçi bir evrimin gerçekleşmesidir. Darwin de bu konuya dikkat çekmiştir;
“Unutulmamalıdır ki yüksek bir ahlak standardı her bir bireysel insana ve çocuklarına aynı kabilenin diğer insanları karşısında çok az yarar sağlamasına ve hiç yarar sağlamamasına rağmen, iyi donanımlı insanların sayısındaki artış ve ahlaki standartlarındaki ilerleme bir kabileye diğeri karşısında kesinlikle önemli bir avantaj sağlar. Bir kabile büyük sayıda vatansever, cesur sadık, duygudaş ve birbirine bağlı üyelere sahipse onla birbirlerine yardım etmeye, ortak iyi için kendilerini feda etmeye hazır olacaklardır; bu kabile hiç kuşku yok ki diğer kabilelere göre daha başarılı olacak ve onları yenecektir. Bu doğal seçilimdir.”
Darwin’in bu sözleri, uzun süredir savunduğu görüşleriyle çelişiyor gibi göründüğünden, birçok kez tartışma konusu olmuştur. Oysa ortada hiçbir tutarsızlık yoktur; savaşta en saldırgan ve savaşçı olanların hayatta kaldığını öne süren teori, genlerin hayatta kalmaya yönelik yatkınlığını öne süren bir eğilimdir. Daha önceleri hayatta kalmanın yolu bu savaşçı kişilik olsa da değişen zaman ve ortamarla ilgili yeni şartlar dayanışmayı ve işbirliğini gerektiriyorsa, bu durumda en kötüler elenerek gelişim devam edecektir.

O halde neden hala toplumumuzda işbirlikçi olmayanlar mevcut? Doğal seçilim, insanları bu şekilde eleyerek ilerliyorsa neden hala kendi çıkarını düşünenler var?

İnsanlığın bu güne gelmesinde aktif rol oynamış olan evrimsel süreçler, tek bir formda düşünülemez; tek bir karakteristik özelliğe sahip olamayacak kadar karmaşık bir beyin ve milyonlarca dış faktöre sahibiz. Bu nedenledir ki, insanların işbirliği kurması gereken yerde bir araya gelmişler,  fakat olması gereken bir zaman diliminde kendi çıkarlarını düşünerek diğerinden bir adım ileri geçmişlerdir. Bu şekilde işleyen “kısasa kısas” sistemi hepimizi bir arada tutabildiği gibi bunu asırlarca sürdürmeyi başarmıştır.

Neviens Nobody