Albert Camus etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Albert Camus etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Zihnin evrimleşmesi ile birlikte oluşan ilkel düşüncelerle varoluşu süper güçleri olan yaratıcılara atfeden insanlık, Kopernik devrimi ile birlikte bin yıllar boyunca yerleştirdiği merkeziyetçi bakış açısını yeniden değerlendirmek zorunda kaldı. Zamanın şartlarında Dünya'nın yuvarlaklığı bile tartışma konusuydu. Bunun yanında yerkürenin evrenin merkezinde bulunduğu, Güneş'in, Ay'ın ve diğer tüm yıldızların onun çevresinde döndüğü görüşü hakimdi. Bu düşünce insanda, tüm evrenin kendisi için yaratıldığı, kendisinin diğer tüm canlılardan ayrıcalıklı olduğu, dahası kendisinden başka her şeyin, bizzat kendisi için yaratıldığı izlenimini oluşturuyordu. Doğrusu bu oldukça gurur okşayıcı ve konforlu bir yaklaşımdı. Belki de sırf bu yüzden sorgulanması bugün bile milyonlarca insan tarafından tabu olarak görülmeye devam ediyor.

Kopernik ile başlayıp, Galilei ve Kepler ile daha da olgunlaşan astronomi devrimi, evrendeki konumumuzun aslında hiç de sandığımız kadar ayrıcalıklı olmadığı gerçeğini insanlığın yüzüne çarptı. Önce Dünya'nın kendi ekseni etrafında ve eliptik bir yörüngede Güneş'in etrafında döndüğünü, Dünya ile birlikte benzer yörüngeler izleyen başka gezegenler de olduğunu ve adına Güneş Sistemi dediğimiz bu yapının, milyarlarca benzeriyle birlikte, Samanyolu Galaksisinin merkezi etrafında devindiği sonuçlarına ulaştık. Bilim ve teknoloji ilerledikçe, içinde yaşadığımız evreni git gide daha geniş bir perspektiften görmeye, tanımaya, algılamaya başladık. Hem içinde bulunduğumuz galaksinin kenar mahallelerinden birinde, hem de bu galaksiyle birlikte evrenin ışıksız ve sessiz, ücra varoşlarında yaşadığımız gerçeği, kabullensek de kabullenmesek de bilim dünyasının tamamı tarafından kabul edilen bir kozmolojik görüş bugün.
"Bir şehri tanımanın en kolay yolu, oradaki insanların nasıl çalıştıklarını, nasıl seviştiklerini, nasıl öldüklerini öğrenmektir."

"Başka taraflarda nasılsa, Oran'da da zaman ve düşünce kıtlığından, insanlar nedenini bilmeksizin sevişmek zorundadırlar."

"Felaket genel bir haldir, yalnız tepenize birdenbire inince ona kolaylıkla inanamazsınız."

"Bir savaş patladığı zaman, insanlar, 'Fazla uzun sürmez, çünkü çok anlamsız bir şey.' derler. Elbette ki bir savaş çok anlamsız, çok saçma bir şeydir, ama böyle oluşu uzayıp gitmesini önlemez. Anlamsızlık, saçmalık daima kendini belli eder, insanlar yalnız kendilerini düşünmeseler onun varlığını fark edebilirlerdi."

"Kendilerini hür sanıyorlardı, oysa felaketler var oldukça kimse hür değildir."

"Merhamet faydasız olunca insan ondan bıkar usanır."

"Gerekince, 'fakat' ile 've' kelimelerinden birini seçmek o kadar zor değildir, 've' ile 'sonra' kelimelerinden birini tercih etmek daha zor. 'Sonra' ile 'ardından' kelimelerinde ise güçlük daha da artar. Fakat muhakkak ki, en zor olanı, 've'yi yerinde kullanıp kullanmamak gerektiğini bilebilmekte."

"Ah! Keşke deprem olsaydı! Esaslı bir sallanırdık, iş olup biterdi... Sonra ölenleri kalanları sayardık, hepsi bu kadarla kalırdı. Fakat bu hastalık belası! Hasta olmayanlar bile onu içlerinden atamıyorlar."

"İnsanlar yalnız felaketi yaşarken gerçeğe kendilerini kaptırırlar; yani susarlar."
Bu sahne, Zeki Demirkubuz'un yönetmenliğini yaptığı Yazgı adlı filmden bir kesittir. Filmin ana senaryosu Albert Camus'nun Yabancı adlı eserinden ilhamını almıştır. Filmin tamamını izlemenizi öneririm, ancak böylesine sağlam bir film için 'spoiler' olarak değerlendirilemeyecek bu sahneyi ayrıca paylaşmak istiyorum. (Bu noktada 'spoiler'ın çerez filmler için geçerli olduğunu, özellikle dram türünün örneği olan filmlerde sadece sonun değil, tüm filmin bir organizma olarak değerlendirilmesi gerektiğini düşündüğümü ifade etmeliyim)

Bu sahnede, bir aileyi öldürmekle suçlanan Musa, idam cezasını ifazını beklerken, asıl katilin itirafta bulunmasıyla idamdan kurtulduğunu öğrenir. Hapishaneden çıkmak için son işlemlerin yapılmasının beklendiği sırada savcının Musa ile gerçekleştirdiği diyalogda savcı Musa'nın neden suçsuzluk iddiasında bulunmadığını ve tanrıya neden inanmadığını öğrenmek ister.
Anam ölmüş bugün. Belki de dün, bilmiyorum.

Umutsuzluk susar. Kaldı ki susmak bile, eğer gözler konuşuyorsa, bir anlam taşır. Gerçek umutsuzluk can çekişme, mezar ya da uçurumdur. Umutsuzluk konuştu mu, hele yazdı mı, hemen bir kardeş el uzanır sana, ağaç anlam kazanır, sevgi doğar. Umutsuz edebiyat sözü birbirini tutmayan iki sözdür. Çünkü edebiyat olan her yerde umut vardır.

Sartré'ın deyimiyle saçmalık, insanın dünya ile ilişkilerinden başka bir şey değildir.

Bütün normal insanlar aşağı yukarı, sevdikleri kimselerin ölümünü az çok istemişlerdir.

O zaman sık sık düşünüyor ve içimden: Beni kuru bir ağaç kovuğunda yaşamaya zorlasalardı da gökyüzüne bakmaktan başka bir işim olmasaydı, yavaş yavaş buna da alışır giderdim, diyordum.

İnsan eninde sonunda her şeye alışır.

Hayır, çıkar yol yoktu ve kimse hapisteki akşamların ne olduğunu aklının köşesinden geçiremezdi.

Aslında, insanın eninde sonunda alışmayacağı hiçbir düşünce yoktur.
Yalnızca gerçekten ciddi bir tek sorun var: İntihar

Yaşamın yaşanmaya değip değmediğini düşünmek, felsefenin temel sorusunu yanıtlamaktır. Dünyanın üç boyutlu olması, zihnin dokuz ya da on iki kategorisi olması gibi sorunlar sonra gelir. Bunların hiç önemi yok. Yanıtlamak gerek önce Nietzsche'nin de söylediği gibi, bir filozof saygıdeğer olabilmek için özüyle sözü bir olmak zorundaysa, bu durumda yanıtın önemi ortaya çıkar, çünkü yanıt kesin davranışı önceler. Bunlar yürekte kendini gösteren apaçıklıklardır, ama onları zihinde aydınlık kılabilmek için derinleştirmek gerekir.


Şu sorunun öbüründen daha öncelikli oluşunun neye bağlı olduğunu kendi kendime sorduğumda, yükümlendiği eylemlere göre diye yanıt verebilirim. Varlıkbilimsel bir kanıt için ölen insan görmedim. Önemli bir bilimsel doğruyu bulan Galilei, yaşamını tehlikeye soktuğu anda bulgusunu kolaylıkla yalanlamıştır. Bir anlamda iyi de yaptı. Bu doğru diri diri yakılmaya değmezdi. Dünya mı güneşin çevresinde döner yoksa güneş mi dünyanın çevresinde döner, hiç önemli değil bu. Ne olursa olsun bu önemsiz bir sorundur.Buna karşılık yaşamın yaşanmaya değmediğini düşünerek ölen birçok insan gördüm. Kendilerine yaşama nedeni sağlayan fikirler ve yanılgılar için çelişkili bir tutumla ölen insanlar da gördüm (Bu yaşama nedeni denen şey aynı zamanda eşsiz bir ölme nedenidir). Bu durumda, yaşamın anlamı sorunların en önceliklisidir diyorum Buna nasıl bir yanıt bulunabilir?
"Dünyayı elde eden adam, diyor, ben işi seviyorum diye düşünmekten vazgeçtim sanmayın, inandığım şeyi pekâlâ anlatabiliyorum. Çünkü, inandığıma var gücümle inanıyorum, kesin ve açık bir görüşle görüyorum onu. O kadar iyi biliyorum ki anlatamıyorum." diyenlerden sakının. Çünkü anlatamıyorlarsa, iyi bilmiyorlar ya da tembel oldukları için anlatmak istedikleri şeyin dışında, kabuğunda kalıyorlardır.

Düşünce adamı olarak fazla inanç aramayın bende, insan bütün bir ömrün sonunda bir tek gerçeği benimsemek için yıllar geçirdiğini fark eder. Oysa, bir tek gerçek apaçık olmak koşuluyla, bütün bir ömrü doldurmaya yeter. Bana gelince,insan teki üstünde söyleyeceklerim var, her halde. İnsan bunu gerekince ve gereken küçümseme ile dobra dobra söyleyebilmeli.

Bir insan söyledikleri kadar söylemedikleri ile de insanlaşır. Ben de çok şeyleri söylemeyeceğim. Ama, var gücümle inanıyorum ki, insan tekine iyi ya da kötü diyenler, bu düşüncelerini söylerken hiç de bizim kadar görmüş geçirmiş değillerdi. Düşünce, duygulan altüst eden düşünce görülmesi gereken şeyi sezinlerdi belki de. Ama, çağımız, yıkıntıları ve dökülen kanlarıyla her şeyi açıkça gözümüzün önüne koydu. Eski uluslar, toplumla bireyin değerlerini ölçebiliyor, hangisinin hangisine hizmet etmesi gerektiğini arayabiliyorlardı. Neden? Çünkü, her şeyden önce, insanların severek bağlandıkları bir aldanışa göre bütün varlıklar dünyaya ya iş görmek ya da iş gördürmek için gelmişlerdi. Sonra da, ne toplum ne de insan teki neler yapılabileceğini henüz göstermiş değillerdi.