Anlatı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Anlatı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İnsanoğlu bir kez daha tarihteki dönüm noktalarından birini yaşamaktadır. Önümüzde bazı seçenekler var. Bunlardan biri umutsuzluğa ve düş kırıklığına gider, diğeriyse yok oluşa. Şanslıysak, doğru yolu seçecek kadar akıllıca davranabiliriz. Burada herhangi bir karamsarlık duygusuyla konuşmuyorum. Benim söylemek istediğim, -bazıları tarafından yanlışlıkla ‘kötümserlik’ olarak algılanan- yaşamın ve varlığın anlamsızlığını kavrama karşısında duyulan paniğin farkına varılmasıdır. Benim sözünü ettiğim, modern insanın içinde bulunduğu çıkmazdır. (“Modern insan” terimi burada, Nietzsche’nin “Tanrı öldü!” saptamasından sonra ve çok satan “I wanna hold your hand” adlı plağın piyasaya sürülmesinden önce doğan insanları kapsamaktadır.) Bu ikilem, her iki biçimden biriyle anlatılabilir; ama bazı dilbilimci filozoflar onu matematiksel bir hale getirmeye ve sonra da portatif olarak piyasaya sürmeye çalışıyorlar.

En basit biçimiyle söylersek sorun şudur: Anlamı yalnızca benim bel ölçümden ve gömlek numaramdan oluşan bu ölümlü dünyada yaşamanın anlamı nedir ki? Bu zor bir sorudur, özellikle bilimin bile bizim umutlarımızı boşa çıkardığını düşünürsek. Aslında, evet, bilim birçok hastalığı alt etti, insanı Ay'a bile gönderdi; ama bugün hâlâ seksen yaşında bir adam üç tane onsekizlik fıstık gibi kızla aynı odaya konsa bile bir şey yapamamaktadır; çünkü asıl sorunlar hiç değişmiyor. Peki, tüm bu olan bitenden sonra, insan ruhu bir mikroskop altında incelenebilir mi ki? Belki... Ama şu, en pahalı ve çift gözlü olanlardan kullanmalısınız! Bildiğimiz gibi, dünyanın en gelişmiş bilgisayarının beyni, bir karıncanın beyni kadar bile sofistike değildir. Burada, karınca yerine akrabalarımızın büyük bir çoğunluğunu da örnek verebiliriz; ama neyse, zaten onlara da aile düğünleri ve bazı özel durumlar dışında katlanmak zorunda değiliz. Bilim her zaman bağımlı olduğumuz bir şeydir. Eğer göğsümde bir ağrı hissedersem, röntgen filmimi çektirmeliyim. Peki, ya röntgen ışınlarının bana vereceği radyoaktif zarar? Ameliyat olmak da isteyebilirim. Tabii, ameliyattan önce bana oksijen verecekler. Peki, ya bir asistanın canı o anda sigara içmek isterse? Biliyorsunuz, bir sonraki karede, ben üzerimde pijamalarımla Dünya Ticaret Merkezi'nin üzerinden uçuyorum! Bilim bu mu? Evet... Bilim bize peyniri nasıl pastörize edeceğimizi öğretti; ama ya Hidrojen Bombası? Böyle bir bombanın masadan kazara yere düşmesi sonucu neler olduğunu gördünüz mü hiç? İnsan sonsuzluğun soruları karşısında bunaldığı zaman bilim nerede? Evren nasıl yaratıldı? Ne zamandır çevremizde? Bir patlama sonucu mu, yoksa Tanrı'nın bir sözüyle mi oluştu? Eğer ikincisi doğruysa, Tanrı neden o sözü iki hafta erken söylemedi? Böylece mevsim sıcaklarından daha çok yararlanamaz mıydı? “İnsan ölümlüdür” derken ne demek istiyoruz?.. İltifat olmadığı kesin.

Ne yazık ki din de bizim umutlarımızı boşa çıkardı. Miguel de Unamuno’nun “bilinçliliğinin sonsuz ısrarı” dediği bu olay hiç de kolay yutulur bir lokma değildir. Özellikle Thackeray’ı okurken, eskiden insanların her şeye göz kulak olan bir Ianrı’nın varlığına inandıkları için ne kadar rahat olduklarını düşünürüm hep. Ama, eski insanın da karısı şişmanlamaya başladığında ne kadar hayal kırıklığına uğradığını varın siz düşünün! Çağdaş insan huzursuzdur. Kendini bir sadakatsizlik fırtınası içinde görmektedir Bugünlerde buna moda deyimiyle “yabancılaşma” deniliyor. Çağdaş insan artık savaşın vahşetini görmüştür, doğal felaketlere uğramıştır, dahası damsız girilmeyen diskolara girmeye kalkmıştır. Benim yakın arkadaşlarımdan biri olan Jacques Monod hep evrenin rastlantısallığından söz eder durur. Her şeyin, her şeyin rastlantılara bağlı olduğuna inanır. Tabii ki, sabah kahvaltısı dışında! Çünkü onu ev sahibi getirmektedir. Hep dinsel bir varlığa inanmanın insanı rahatlattığı söylenir; ama bu da bizi insani sorumluluklarımızdan uzaklaştırmaz mı? Ben kardeşimin bekçisi miyim? Tabii ki, ama bu konuda Prospect Park Hayvanat Bahçesi de bana yardımcı oluyor. Tanrısız insan, teknolojiyi tanrı yapmıştır. Ama yine de, yeni aldığı Buick arabasıyla bir piliç lokantasının ön camından içeri giren arkadaşım Nat Zipsky’ye teknoloji ne kadar yardım edebilir ki? Örneğin, benim tost makinem dört yıldır doğru dürüst çalışmıyor. Üzerinde yazılı tüm talimatları izliyor ve içine iki parça ekmek koyuyorum; ama birkaç saniye sonra havaya uçuyorlar. Bir keresinde çok sevdiğim bir kadının burnunu kırdılar. Ama, bilimin bize yararları olduğunu da yadsıyamayız. Tabii ki telefon iyi bir araç, buzdolabı da, havalandırma da... Yani aslında, her havalandırma değil... Örneğin, kız kardeşim Henny’ninki değil. Onunki bir sürü gürültü yapıyor, yine de iyi soğutmuyor. Ne zaman tamirci gelse, daha da kötü oluyor. Kardeşime yenisini almasını söylüyorum, tamircisi de söylüyor. Kız kardeşim yakındıkça, tamircisi canını sıkmamasını söylüyor. Bu adam gerçekten yabancılaşmış. Yalnızca yabancılaşmamış, durmadan da eşek gibi sırıtıyor.

Aslında sorun, liderlerimizin bizi gelişmiş ve mekanize bir toplum için önceden hazırlamamış olmaları. Bugün için, politikacıların hemen hepsi de yetersiz insanlar ya da rüşvetçiler. Bazen aynı anda ikisi birden oluyorlar. Hükümet sokaktaki adamın isteklerine karşı son derece duyarsız. Eğer elli yedi yaşından gençseniz, milletvekilinizle telefonda bile görüşemezsiniz. Ama yine de burada demokrasinin en iyi yönetim biçimi olduğunu iddia edebilirim. En azından, demokrasilerde kişisel haklar güvence altındadır; hiçbir yurttaşa işkence yapılamaz, boş yere hapse atılmaz ve bazı Broadway oyunlan zorla seyrettirilemez. Günümüzün önemli sorunlarından biri de terörizmdir. Bugünlerde patlayacağından emin olmadan ekmek bile dilimleyemiyorsunuz. Şiddet, şiddeti getiriyor ve bu işler de gittikçe artıyor. 1990’a kadar, çocuk kaçırmanın toplumsal iletişimin en önemli yollarından biri olacağı söyleniyor. Aşın nüfus artışı da dünyamızın başka bir baş belasıdır İstatistiklere göre, bugün dünyada en ağırından bir piyanoyu taşımak için bile gerek duyabileceğiniz sayıdan fazla insan yaşıyor. 2000 yılından sonra, böyle giderse, eğer masanızı başkalarının üzerine koymak istemiyorsanız, yemek yiyecek yer bulmanız güçleşecek. Bunu yaptığınız zaman da masanızın altındakilerin bir saat boyunca kıpırdamamaları gerekecek. Eee tabii, petrol de azalıp karneye bağlanacak ve her arabaya ancak birkaç santimetre geriye gitmeye yetecek kadar benzin verilecek.

Bizse bu sorunlarla yüzleşmek yerine seks, uyuşturucular gibi kaçış yollarına eğilim gösteriyoruz. Amerikan toplumu bugünlerde çok hoşgörülü bir toplum oldu. Pornografi hiç bu kadar yaygınlaşmamıştı. Hele bazı filmler! Ne kadar kötü çekilmişler! Işık ayarları bile iyi değil... Belli hedeflerden yoksun yaşayan bir toplumuz. Hiçbir kimse bize sevmeyi öğretmedi. Bizden liderler ve onların etkili, ciddi programlan yok. Ruhsal inanç yokluğu çekiyoruz. Evrenin ortasında acı çekmeye bırakılmış gibiyiz. Şansımız var ki, yine de düşünme yeteneğimizi yitirmiş durumda değiliz. Özetlemek gerekirse, gelecek, bazı iyi olanaklara gebe... Ama tabii, bizim düşmemiz için kazılmış ve üzeri örtülmüş çukurlara da gebe! Asıl sorun; bu olanakları nasıl değerlendirebiliriz, bu çukurlardan nasıl kurtulabiliriz ve nasıl altıya kadar eve dönebiliriz?

Woody Allen,
Evet Ama Bir Lokomotif Bunu Yapabilir Mi Bakalım
Bir şeyin değişmesinden ve hiçbir şeyin değişmemesinden korkuyorum.
*
Hiç kimseyle birlikte yaşlanmak istemiyorum. Kendimle bile.
*
Sağlıklı kalmak için koşamam. Soluk alayım yeter.
*
Olaylar ve düşünceler, kafamın içinde sürekli acılar olarak birikti.
*
Göl kıyısında yüzünü güneşe vermiş. Solgunluğu on yıllık bir ihtiyarlar evi beyazlığından geliyor.
*
Özlemin içindeyim şimdi. Ama özlemeye gene de devam ediyorum.
*
Anımsıyorum, yaşamı aradığım zamanlarda olacak, hapishane gibi bir istasyon konaklama evinde geceyi geçirdiğimi.
*
Seninle yatarken aldatmıyorum seni. Bu bile çok değil mi?
*
Çocukluğumuz üzerine kabus gibi çöken eski kuşaklar, bilinçli yıllarımızı da elimizden almayı başaramayacak. Biz mutlu isek, mutlu olmayı istediğimiz ve bunun için çaba harcadığımız için mutluyuz.
*
Yaşadığım anların, onları yaşarken anıya dönüştüğünü algılar, onları yaşarken anılaştırırdım. Sonra bunu en güzel biçimde Savinio'da okudum: "Yaşanan an da anı olacak."
*
Şunu öğrenmelisin: Sen hiçbir işe yaramaz değilsin. Seni senden çalan toplumdur.
*
Kültür bir şeye cesaret edebilme sorunudur. Okumaya cesaret edebilme, bir görüşe inanmaya cesaret edebilme, görüşlerini açıklayabilme cesaretidir.
*
Güç ve korku her zaman yanyanadır.
*
Ben, belli bir ülkesi olmayan insanlardanım.
*
İnsanın ana dilini yitirmesi, öz kişiliğinin yıkılması demektir.
*
Son bireye kadar savaşmak, kendini feda etmek, yanlış bir kahramanlıktır.
*
Özlem duygusu bende giderek ölüyor. Ancak çok sık gördüğümü ya da ölenleri özlüyorum.
*
Gene her şey benim oldu. Gecelerime, trenlerime, bütün insanlarıma döndüm.
*
Kültür, insanlık uğraşının üstyapısı değil, temelidir.
*
Gene bırakıyoruz gece bizi baştan çıkarsın. Çatılar gerisindeki gölgelerin ardında açık renk bir gölge gibi duruyordu gece.
*
Aşk acısı çekmedim hiç, çünkü dünyanın verdiği acı her zaman güçlüydü.
*
Dünyanın acısı olmasaydı taze yeşil yapraklar üzerindeki güneş ışınlarının anlamı olmazdı.
*
Uzandığımda her şey üzerime yığıldı. Tavana kadar uzanan çini soba, duvar kâğıtları, kentler. Yorgunum.
*
Gece, gündüzün devamı değildir.
*
Asalet ve rütbe ile ilgili kavramları hiçbir dilde öğrenmeyi başaramadım.
*
Meyhanelerde umutsuz bir bekleyiş vardır -kendi kendini bekleyiş.

Tezer Özlü,
Kalanlar, sf 29-31.
Ama asıl ve en büyük acı belki de yaralarının acısı değildir. En önemli olan, bir saat sonra, on dakika sonra, yarım dakika sonra, biraz sonra, az sonra o anda ruhunun bedeninden ayrılacağını, artık bir insan olmayacağını, bunun kesin olduğunu, en önemlisi de kesin olduğunu bilmendir.

İşte başını giyotinin altına koyuyorsun, kocaman bıçağın yukarıdan aşağı nasıl kayarak geldiğini duyuyorsun… İşte saniyenin o dörtte biri olan süre en korkuncudur… Biliyor musunuz, benim hayal gücümün ürünü değil bunlar. Çoğu kimse aynı şeyi söylemiyor mu? Buna o kadar inanıyorum ki, doğrudan açtım size düşüncemi.

Cinayet işlediği için bir insanı öldürmek, cinayetin kendisinden de büyük bir suçtur. Mahkeme kararıyla öldürmek, eşkıyanın öldürmesiyle karşılaştırılamayacak kadar korkunçtur. Haydutların gece ormanda veya başka bir yerde boğazına bıçak dayadıkları insanın içinde hâlâ bir kurtulma umudu vardır. Son ana kadar kaçıp ya da yalvarıp kurtulabileceğini umar. Oysa burada, bu umutla ölmek on kez daha kolayken, o son umudu da kesinlikle alırlar elinden. Bir karar söz konusudur burada, kaçıp kurtulabilme olasılığı olmayan bir karar. İçinde korkunç bir ıstırabın, dünyada eşi olmayan bir ıstırabın bulunduğu bir karar. Savaşta bir eri getirip, topun namlusunun önüne koyup üzerine ateş edin. Erin içinde hâlâ bir kurtulma umudu vardır. Ama aynı ere ölüm cezasına çarptırıldığı kararını okuyun, ya aklını yitirir ya da ağlamaya başlar. İnsan doğasının buna aklını yitirmeden katlanabileceğini kim söylemiş? Böylesine çirkin, yersiz, anlamsız bir hakarete ne gerek var? Kendisine ölüm kararı okunup acı çektirildikten sonra “Hadi git, bağışlandın” denen biri vardır belki. İşte o anlatabilir bize bunu… Bu acıyı da, dehşeti de İsa anlatmıştır. Hayır, bir insana yapılacak şey değildir bu!

Budala,
Fyodor Dostoyevski
İslam, açık bir biçimde savaş dinine özgü bütün özellikleri sergilemektedir; ama yine de bir kolu, başka hiçbir yerde bulunamayacak ölçüde kesif ve aşırı bir ağıt dinidir; bu kol, Şii inancıdır.

Şiilik İran ve Yemen'in resmi dinidir; Hindistan ve Irak'ta da oldukça yaygındır. Şiiler, "imam" adını verdikleri ruhani ve dünyevi bir lidere iman ederler. İmam'ın konumu Papa'nınkinden daha önemlidir. İmam kutsal ışığın taşıyıcısıdır ve yanılmazdır. Yalnızca İmam'a bağlanan inananlar kurtulacaktır. "Her kim ki kendi zamanının gerçek İmam'ını tanımadan ölürse, kâfir olarak ölür." İmam, doğrudan peygamber soyundan gelir.

Muhammed'in damadı, başka bir deyişle kızı Fatma'nın kocası olan Ali'nin ilk imam olduğu kabul edilir. Peygamber, diğer inananlardan sakladığı özel bilgileri Ali'ye emanet eder, Ali de bunları ailesine aktarır. Peygamber bariz bir biçimde Ali'yi gerek öğretisinin hocası, gerekse yönetici olarak kendi halefi tayin etmiştir. Peygamber'in buyruğuyla o seçilmiş insan olmuştur; yalnızca onun "müminlerin yöneticisi" unvanını taşımaya hakkı vardır.

Ali'nin oğulları Hasan ve HÜseyin, Peygamber'in torunları olarak, görevi Ali'den devralmışlardır; Hasan ikinci, Hüseyin de üçüncü İmam'dır. Müminler üzerinde egemenlik iddiasında bulunan başka herkes gaspçı sayılır. İslam'ın, Muhammed'in ölümünden sonraki siyasi tarihi Ali ve oğulları etrafında bir efsanenin oluşumunu beslemiştir.

Ali hemen halife seçilmedi. Muhammed'in ölümünü takip eden yirmi beş yıl boyunca, "sahabeden" üç kişi peş peşe bu en yüksek mevkiyi ellerinde tuttu. Ali ancak üçüncünün ölümünden sonra iktidara geldi; kendi yönetim dönemi de çok kısa sürdü. Bir cuma namazı sırasında, Irak'taki küfe camiinde, fanatik bir düşman tarafından zehirli bir hançerle öldürüldü. En büyük oğlu Hasan, haklarını milyonlarca dirhem karşılığında satıp Medine'ye çekildi; birkaç yıl sonra sefahat hayatının etkileri yüzünden öldü.

Hasan'ın küçük kardeşi Hüseyin'in çektikleri, Şii inancının özünü oluşturur. Hüseyin, Hasan'ın tam zıddıdır; içine kapanık ve ciddi biri olarak Medine'de sessizce yaşar. Kardeşinin ölümüyle Şiilerin başına geçmesine karşın, uzun süre bütün siyasi faaliyetlerden uzak durur. Ancak halife Şam'da ölüp de oğlu, yönetimi almak isteyince, Hüseyin ona biat etmeyi reddeder. Çalkantılı Kûfe şehrinin sakinleri ona yazıp Hüseyin'in gelmesini isterler. Hüseyin'in halife olmasını isterler; Kûfe'ye gelirse, herkesin onun sancağı altında toplanacağını söylerler.

Hüseyin ailesi, eşleri, çocukları ve az sayıdaki bağlılarıyla, çöl boyunca sürecek uzun yolculuğuna çıkar. Şehrin civarına varana kadar, şehrin sakinleri onun davasından çoktan dönmüşlerdi. Şehrin valisi Hüseyin'e karşı güçlü bir süvari birliği yollayıp teslim olmasını ister. Hüseyin bunu reddedince, su yollarını keserler. Hüseyin ile etrafındaki az sayıda insan kuşatılır ve miladi 680 yılında, muharrem ayının onuncu gününde, Kerbela düzlüklerinde, kendilerini cesurca savunmalarına rağmen öldürülürler. Kendisinin ve kardeşinin ailesinden pek çok kişi de dahil olmak üzere, Hüseyin'le birlikte seksen yedi adamı ölür. Cesedinde otuz üç mızrak darbesi ve otuz dört kılıç yarası sayılır. Düşman birliğinin komutanı Hüseyin'in cesedinin atların ayakları altında çiğnenmesini emreder. Peygamberin torununun başı kesilip Şam'daki halife'ye gönderilir. Halife sopasıyla bu başın ağzına vurur; ama orada hazır bulunan yaşlı bir "sahabe" karşı çıkarak, "sopanı çek" der; "çünkü ben peygamberin ağzını bu ağzı öperken gördüm."

"Peygamber ailesinin çektiği azap" Şii kendini helak etme edebiyatının gerçek temasıdır. "Gerçek Şiiler, vücutlarının yoksulluk içinde zayıflamış, dudaklarının susuzluktan çatlamış ve gözlerinin sürekli ağlamaktan şişmiş olmasından tanınıyor olsa gerek. Gerçek bir Şii, haklarını savunduğu ve uğruna azap çektiği aile kadar zulme uğramış ve perişandır. Kısa sürede, çile ve zulmün peygamber ailesinin çağrısı olduğu fikri egemen olur."

Bu ailenin tarihi Kerbela'daki yas gününden itibaren, sürekli acı ve azapla doludur. Bu aile hakkında nazım ve nesir biçiminde yazılmış öyküler zengin bir şehadet edebiyatı şeklinde elden ele dolaşmıştır. Bu öyküler Şiilerin, 10. günü aşure günü olan, Kerbela trajedisinin yıl dönümünü andıkları muharrem ayının ilk on gününde yaptıkları toplantıların konusudur: "Anımsanacak günlerimiz ağıt toplantılarımızda."

Şii şehzade, Peygamber ailesinin çektiği birçok azabı anımsattığı şiirini bu sözlerle bitirir. Ali ailesinin talihsizliği, çektiği azaplar ve şehadeti için ağlama, ağıt yakma ve yas tutma gerçek inananın temel ilgi alanıdır. Arapçada "Şii gözyaşından daha dokunaklı" şeklinde bir deyiş vardır; bu inanca bağlı olan modern Hintlilere göre: "Hüseyin için ağlamak yaşamımızın ve ruhumuzun ödülüdür; aksi takdirde cümle mahlukatın en nankörü oluruz. Cennette bile Hüseyin'in yasını tutacağız. Hüseyin için duyulan keder İslam'ın bir göstergesidir. Bir Şii için, ağlamamak imkânsızdır. Şiinin başı canlı bir mezardır, başı kesilen şehidin başının gerçek mezarı."

Elias Canetti
Mecazların ardından gittiğinizde kendiniz de bir mecaza dönüşür, sonuçta günlük yaşamın zorluklarından sıyrılıverirsiniz.

***

Köprü bir kez kurulmasın, çöküp gitmedikçe bir daha kurtulamaz köprülükten.

***

Neden uyumuyorsun? Çünkü birinin uyanık kalması gerek. Birinin nöbet tutması gerek.

***

Düşünür için sıradan küçük bir nesneyi, örneğin bir topacı anlamak her şeyi anlamakla eşdeğerdi. Bu nedenle büyük sorunlarla ilgilenmiyor, bunu zaman savurganlığı olarak görüyordu.

***

Kimse gelmiyorsa, kimse gelmediğindendir. (...) Kimsenin bana yardım etmemesi kötü ama bu kimsesizlik de güzel.

***

Bu dünyada, bu şehirde, ailemdeki yerim konusunda açıkça kararsızım. Örnek olarak, sıradan bir konuda bile öne sürecek haklı isteklerim olup olmadığını bilmiyorum.

***

Diğerleri gibi yüzmemi engelleyecek hiçbir şey yok ama diğerlerinden daha güçlü bir belleğim var, bir zamanlar yüzemediğimi henüz unutmadım. O zamanı unutamadığım için yüzebiliyor olmamın bana bir yararı yok, yüzebildiğim halde yüzemiyorum.

***

"Aslında o denli kötü değil, herkes aynı." diyordum kendi kendime ama bunu der demez işler daha da kötüleşiyordu.

***

Her şeyi bu denli nesneleştirerek ilerlemek yaşamaya dair her olasılığı yok ediyor.

***

Ölmem mümkündü ama acılara katlanabilmem değil; acılardan kaçmaya çalışarak onları katlıyordum aslında; ölüme razı olabilirdim ama çektiğim ıstıraba daha fazla dayanamazdım; ruhumda hareketin zerresi yoktu; denklerin hazırlanması gibi, güçlükle bağlanan ipler nasıl ikide bir sıkılanır ama bir türlü yola çıkılamaz, tıpkı böyle işte. En kötü şey, öldürmeyen acılardır.

***

Bir görev: Fakat ben yaradılışımdan dolayı sadece kimse tarafından verilmemiş bir görevi üstlenebilirim. Bu çelişkinin içinde, sadece bu çelişkiyle yaşayabilmem mümkün. Herhalde herkes için durum böyledir, çünkü yaşayarak ölünür ve ölerek yaşanır. Bir sirkin çadırla çevrilmesi gibi, dışarıdan bakan içeriyi göremez, tıpkı böyle. Biri çıkar ortaya çadırda ufacık bir delik bulur, dışarıdan içeriye bakabilir. Yine de bu kişinin varlığına katlanabilmek gerekir. Hepimiz bir anlamda kendisine göz yumulan kişileriz. İkinci kez yine bu delikten bakıldığında izleyicilerin sırtlarından başkasını görebilmek mümkün değildir. Üçüncü kez yine de, müziğin işitileceğine kuşku yoktur, hayvanların kükreyişlerinin de. Nihayet, sirkin çevresinde dolanarak görev yapan, böyle para ödemeyen meraklıların omzuna yavaşça dokunan polisin kollarına korkudan bayılarak düşüverilir.

***

Kendimi bildim bileli içimde bir kuşku var ama sesini her zaman duyurmuyor, ara sıra kendini gösteriyor, hatta kendini unutturacak boşluklar bile bırakıyor.

***

Hamile kadın karnındaki bebeğin hareketlerini nasıl hissederse, ben de bu kuşkunun hareketlerini içimde hissederim.

***

Hiç durmadan yolumu yitiririm. (...) Öylesine yalnız bulurum ki kendimi olduğum yere yatıp bir daha kalkmamak üzere kalmak isterim.

***

Bir temizlikçi etrafı süpürüyordu ama temizlenecek bir şey de yoktu ortada.

***

Durmadan ölümden söz etsen de ölmüyorsun.

***

Kimse bilmiyor ama savaşmaktayım. Elbette sezenler var, bunu da önleyemem ya. Nedir, bilen yok. Gündelik ödevlerimi yapıyorum, çok olmasa da biraz dalgınım. Herkesin savaştığına kuşku yok, ben biraz fazla savaşıyorum sadece; çoğu insan uykuda başına üşüşen hayalleri kovalamak için elini sallarcasına savaşır ama ben hemen ortaya atıldım; önceden titizlikle tasarlayarak, elimden geleni ardıma koymadan savaşıyorum. Her zaman gürültüyle yaşamasına karşın bu konuda suskun kalan kalabalıktan neden ayrıldım, neden böyle ortaya atıldım? Neden tüm dikkati üzerimde topladım? Neden düşmanın kara listesinde en ön sıraya yazdırdım adımı? Bilmiyorum. Başka türlü yaşamak değersiz göründü bana. Savaş tarihinde bana benzer kişileri asker yaradılışlı olarak kaydederler. Ama hayır, ben onlara benzemem; sonunda zafere ulaşacağım umudu yok içimde; savaş, savaş olduğu için gururlandırmıyor beni; savaşta tek bir şey hoşuma gidiyor, savaşmaktan başka yapacak şeyimin olmayışı. Bu özelliğimden dolayı kapıldığım gurur, zevkini tüketemeyeceğim, çevremdekilere dağıtsam bile bitiremeyeceğim denli büyük. Belki de savaş değil, bu gurur beni tüketecek. 

***

Tamamen özgürsün, bu yüzden her şeyini kaybetmiş durumdasın.

***

Yanına ulaşıp kurtarmak istediğin kişinin havasızlıktan boğulup ölmesi bir anlık iş, bu yüzden durmadan çabalamak zorundasın; kurtarmak istediğin kişi asla boğulmayacak, senin de tüm çabaların da asla sona ermeyecektir.

***

Uzakta, çok uzaklarda ilerleyen dünya tarihi, senin ruhunun dünya tarihi.

Franz Kafka,
Kovalı Süvari
Müzik, eşsiz bir teselli sanatı olarak öteki bütün sanatlara göre çok daha fazla yara açar içimizde.

***

Daha yakınımızda olduğunda büyük bir kuşkuyla ve açık bir küçümsemeyle bakarız mükemmelliğe.

***

Her acının sınırı daha büyük bir acıdır.

***

İnsanların ölümle barışık olmalarının tek nedeni ölümün verdiği korkudan, kurtulmaktır ama bu korku olmadığında ölümün de hiçbir önemi yoktur artık. Çünkü ölüm kendisindedir ve kendisi aracılığıyla vardır. Ölümle uzlaşmaktan doğan bilgelik, ölüm karşısında olası en yüzeysel tavırdır. Montaigne’e de bulaşmıştır bu tavır, aksi takdirde kaçınılmaz olanı kabul etmekle övünmesini anlamak mümkün değildir.

***

Bir an gelir, insan her şeyi Tanrı’ya bağlar. Ama yine bir an gelir, insan onun artık var olmadığı düşüncesinden korkmaya başlar.

***

Kimileri hâlâ yaşamın bir anlamı olup olmadığını soruyor. Bu aslında yaşamın katlanılabilir olup olmadığını sormaktır. Burada problemler bitiyor ve çözümler başlıyor.

***

Varlığımız çok eski bir anının yıkıntısından başka bir şey değildir.

***

Bir filozof vasatlıktan ancak kuşkucu ya da mistik olmakla kurtulur. Bunlar bilgi karşısında umutsuzluğun iki biçimidir. Mistiklik, bilginin dışına kaçış; kuşkuculuksa umutsuz bir bilgidir. Dünyanın bir çözüm olmadığım söylemenin iki biçimi.

***

Tann yalnızlıktan korktuğu için yaratmıştır dünyayı. Yaratılışın tek açıklaması budur. Yaratıklar olarak varlık nedenimiz Yaratıcı’yı eğlendirmekten başka bir şey değildir. Zavallı soytarılar olarak bu dünyada alkışlarını hiç kimsenin duymadığı bir seyirciyi eğlendirmek için dramlar yaşadığımızı unutuyoruz. Ve Tann azizleri yarattıysa eğer -diyalog gerekçeleri olarak- nedeni yalnızlığını hafifletmektir.

***

Gözyaşı söz konusu olduğunda gerçekten hiç ağlamamış ama bu işi öğrenmiş kimseler vardır.

***

Tanrı fikri en pratik ve en tehlikeli fikirdir. İnsanlık bu fikirle kurtulur ya da kaybolur.

***

Her anı, bir hastalık belirtisidir. (...) Bellek içgüdünün inkârıdır ve aşırı gelişmiş bir bellek tedavisi mümkün olmayan bir hastalıktır.

***

Din genel bir anlamsızlık üstünde dolaşan bir gülümsemedir.

***

Yaşam tümüyle Tanrı’nın yokluğunun fazladan bir kanıtı.

***

Bir kadın bizi Tanrı’dan kurtarabilir, aynı şekilde Tanrı da bizi bütün kadınlardan kurtarabilir.

***

Her Tanrı versiyonu otobiyografiktir. Bizden gelmekle kalmaz, aynı zamanda bizim kendi yorumumuzdur. Burada bize ruhun yaşamını bir ben ve Tann gibi gösteren ikili bir içebakış söz konusudur. Biz onda yansıyoruz ve o da bizde yansıyor.

(...)

Kendimi ancak onunla ilgili düşüncem aracılığıyla anlayabiliyorum. Kendini tanımak ancak bu şekilde bir anlam kazanabilir ve bir amaca doğru yönelebilir. Tanrı’yı düşünmeyen, kendisine yabancı kalır. Çünkü kendini tanımanın tek yolu Tanrı’dan geçer ve dünya tarihi onun aldığı biçimlerin tanımlanmasından başka bir şey değildir.

***

Yalnız bir insanın yapması gereken şey daha fazla yalnızlaşmaktır.

***

Ölümle aranıza hiçbir şey girmediğinde aynaya baktığınız olmuş mudur hiç? Gözlerinizi sorguladınız mı? O zaman ölemeyeceğinizi anladınız mı? Korkunun yenilmesiyle büyüyen göz bebekleri piramitlerden daha kayıtsızdır. O zaman bu göz kapaklarının hareketsizliğinde bir kesinlik görülür; taşı andıran gizemi içinde tuhaf ve canlandırıcı bir kesinlik: Ölemezsin. Gözlerin sessizliğidir bu, kendisiyle göz göze gelen bakışımızdır, ölüm korkusu karşısında Mısırlının düşsel sükûneti. Bu korkuya kapıldığınızda aynaya bakın, gözlerinizi sorgulayın ve o zaman niçin ölemeyeceğinizi, niçin hiçbir zaman ölmediğinizi anlarsınız. Gözleriniz her şeyi bilir. Çünkü hiçlikle dolu gözlerimiz başımıza artık hiçbir şeyin gelmeyeceğini söyler ve rahatlatır bizi.

***

Kıyamet! Eee? Tanrı bizi ikinci kez öldürmek istiyor olabilir mi?

***

Her şey boş. Son bile... Sona gelindiğinde her tür önemli soru utanç verir.

***

Beni hayattan ve her şeyden ayıran Tanrı’nın ikinci sınıf bir sorun olabileceği konusunda içimde yer etmiş bir kuşkudur.

***

Biz ancak Yaratıcı’yı küçümsediğimiz ölçüde gerçekten kendimiz olabiliriz.

***

Sokaklarda dolaşırken, dünya öyle ya da böyle var gibidir. Ama camdan bir bakın: Her şey gerçek dışı olur. Nasıl oluyor da bir camın saydamlığı bizi hayattan bu kadar ayırabiliyor? Aslında bir pencere, bizi dünyadan, bir hapishanenin duvarına göre daha fazla ayırır. Hayata baka baka, sonunda unutursunuz onu.

***

Kötümser yazarları okudukça hayatı daha fazla seviyorum.

***

Boyun eğmeyen bir ruh tek bir düşman tanır: Tanrı. Yenilmesi gereken odur, fethedilmesi gereken son kale odur.

***

Beni sadece davetsiz bir misafir gibi kabul eden dünyayı affedebilecek miyim?

Emil Michel Cioran,
Gözyaşları ve Azizler,
Jaguar Kitap
Tarihin çok daha derinlerde yatan ve çok daha özgün nitelikteki itici gücünden, başka deyişle insanların daha yüksek bir hayvan türü olan kitle ile birleşmek ve bu kitle içerisinde kendilerini, sanki tek bir insan bile hiç yaşamamışçasına yitirmek içgüdülerinden haberleri yoktu. Çünkü okumuş kişilerdi; okumuşluk ise, bireyin kendi içindeki kitleye karşı kullandığı bir güvenlik kuşağıydı.

Adına yaşama kavgası denen kavgayı, karnımızı doyurmak ve sevebilmek uğruna olduğu kadar, içimizdeki kitleyi öldürmek uğruna da veririz. Kimi koşullar altında bu kitle, bireyi bencillikten tümüyle uzak, dahası kendi yararlarına aykırı davranışlara dek götürebilir. “İnsanlık”, bir kavram olarak bulunmazdan ve sulandırılmazdan çok önce, kitle olarak vardı. Bu kitle vahşi, coşkun, kocaman ve sımsıcak bir hayvan gibi hepimizin içinde, anasal etkilerin uzanabildiğinden çok, çok daha derinlerde bir anafor gibi kaynar. Kitle, yaşına karşın, dünyanın en genç hayvanı, en öz yaratığı, ereği ve geleceğidir. Onun üzerine hiçbir bilgimiz yok; hâlâ birer birey olduğumuz varsayımıyla yaşamaklayız. Kimi zaman kitle, gök gürültülerinden örülü bir fırtına, içinde her damlanın yaşadığı ve aynı şeyi istediği coşkun bir okyanus gibi saldırır üzerimize. Bu saldırının hemen ardından parçalanıp gitme alışkanlığını henüz koruduğu için, fırtına geçince yine biz olarak, zavallı ve bırakılmış şeytancıklar olarak kalırız. Bir zamanlar bu denli çok, bu denli büyük ve bu denli bütün olduğumuzu anılanınıza sığdıramayız bir türlü. İş bu noktaya vardığında, aklın boyunduruğunda yaşayanlar, sorunu “hastalık” sözcüğüyle açıklarlar; alçakgönüllülüğün bayraktarlığını yapmak isteyen ise, yanılgısının gerçeğe ne denli yaklaştığının bilincine varmaksızın, havayı “insanın içindeki hayvan” diyerek yumuşatır. Kitle ise bu arada yeni bir saldırı için hazırlanır. Bir gün gelecek, kitle artık parçalanmaz olacak; belki önce bir ülkede başlayacak bu gelişme, sonra orayı çıkış noktası yapıp çevresinde ne varsa yutarak ilerleyecek; ta ki artık Ben, Sen, O kavramları değil, ama yalnızca kitle var olacağından, kitlenin varlığına ilişkin tüm kuşkular ortadan kalkana dek.

Elias Canetti,
Körleşme,
[Sel Yayıncılık, Sf. 500-501]
Keşiflerimizin hemen hemen tümünü öfkelerimize, dengesizliğimizin azıtmasına borçluyuz. Tanrı’yı bile –kafamızı kurcalıyorsa– içimizde değil cinnetimizin dış sınırında buluruz, tam da öfkemizin onunkiyle burun buruna geldiği, çarpıştığı, bizim için olduğu gibi onun için de yıkıcı bir karşılaşmanın olduğu noktada. Eylemleri yüzünden lanetle cezalandırılan öfkeli kişi, sırf çıldırmış, saldırgan olarak geri dönmek için doğasını zorlar, kendini aşar. Girişimleri de peşi sıra gelir cezalandırmak için. Yaratıcısına karşı gelmeyen bir yapıt yoktur: Şiir şairini, sistem filozofu, olay da eylem adamını ezecek. İç sesine uyarak ona yanıt veren, tarih içinde kıpırdanan yok olur; yalnız o, insanlığından sıyrılan, varlığın bağrında keyfince yan gelebilmek için armağan ve yeteneklerini feda eden insan kendini kurtarır. Metafizik bir yaşama can atarsam kimliğimi koruma imkânım ortadan kalkar: Ondan kalan en küçük kalıntıyı dahi tasfiye etmem gerek; ama tersine, tarihsel bir rol üstlenerek maceraya atılırsam, bana düşen iş kendimi havaya uçuruncaya kadar yeteneklerimi azdırmaktır. İnsan her zaman taşıdığı ben tarafından telef edilir: Bir isme sahip olmak kesin bir yıkılma biçimine talip olmaktır.

Görünüşüne bağlı olan öfkeli insanın cesareti kırılmaz, yeniden başlar ve direnir, acıdan kaçamaz çünkü. Başkalarını yitirmek için çabalar mı? Çabalarsa da kendi yıkımına ulaşmak için saptığı bir yol olur bu. Kendinden emin görüntüsünün, palavralarının altında bir mutsuzluk müptelası gizlidir. Kendine düşman olanlara da işte bu öfkeli insanlar arasında rastlarız. Biz, hepimiz dinginliğin anahtarını yitirmiş, artık büyük acının sırlarından başka bir şeye varamayan öfkelileriz, gözü dönmüşleriz.

Yavaş yavaş zamanın bizi öğütmesine izin verecek yerde onu aşmanın, onun anlarına bizimkileri katmanın iyi bir şey olduğunu sandık. Eskinin üzerine eklenmiş bu yeni zaman, bu özümsenmiş ve tasarlanmış zaman zehirli etkisini hemen göstermeliydi: Nesnelleşerek tarih olacaktı; sayemizde karşımıza dikilmiş bir canavara dönüşecekti; edilginlik biçimlerine, bilgelik reçetelerine başvursak bile kaçamayacağımız bir yazgıya dönüşüyordu.

Bir etkisizlik tedavisine girişmeli, Taocu babaları izlemeliyiz. Onların vazgeçme, oluruna bırakma, yokluğun egemenliği öğretileri üzerine düşünmeliyiz. Onları örnek alarak; en sevdikleri element olan su gibi davranmalı, girdiği kabın şeklini alan, dünyayla savaşı kesen bilincin yolunu izlemeliyiz. Onlar merakımızı, acı çekme iştahımızı mahkûm ederler. Bu bakımdan mistiklerden, özellikle de kıl gömleğin, kirpi derisinin, uykusuzluğun, açlığın ve inlemenin erdemlerini bize öğütlemekte usta olan ortaçağ mistiklerinden ayrılırlar.

“Yoğun yaşam Tao’ya aykırıdır,” der Lao-Tzu, insanların en normali olan insan. Ama gel gör ki Hıristiyanlık virüsü kemirir bizi: Kendini kamçılayanların mirasına konan bizler gitgide daha ince azaplar geliştirerek kendimizin bilincine varırız. Din batmak üzere mi? Onun zırvalıklarını sürdürüyoruz, geçmişin çile girişimlerini, hücre çığlıklarını sürdürdüğümüz gibi; acı çekme arzumuz manastırların gelişme dönemlerindeki acı çekme arzusuna denk. Kilise artık cehennemi tekelinde bulundurmuyor olabilir, ama bizi yine de bir iç çekişmeler zincirine, çile yüceltmesine, bir anda söndürülmüş bir sevincin ve sevinçli hüznün yüceltilmesine bağlayacaktır.

Beden gibi zihin de “yoğun yaşam”ın başlıca konusudur. Nietzsche, Baudelaire ve Dostoyevski gibi kendine karşı düşünme sanatının ustaları, tehlikelerimize güvenmeyi, kötülüklerimizin alanını genişletmeyi, varlığımızla anlaşmazlık içinde olan bir varoluşun sahibi olmayı öğrettiler bize. Ve büyük Çinliye göre düşkünlüğün simgesi olan eksiklik eğitimi, bizim için, kendimize egemen olmanın, kendimizle doğrudan temasa geçmenin biricik tarzını oluşturur.

“İnsan hiçbir şeyi sevmediğinde, yaralanmaz olacaktır” (Chuang-Tzu). Derin olduğu kadar etkisiz bir söz. Duyumsamazlığın kendisi bir gerilim, çatışma, saldırganlık olursa, kayıtsızlığın bu en uç noktasına nasıl varılır? Atalarımız arasında hiçbir bilge yok ama, düş kırıklıklarını ya da taşkınlıklarını sürdürmemiz gerekecek birtakım doyumsuzlar, gelgeç istekliler ve çılgınlar var. Bizim Çinlilere göre, yalnız kayıtsız bir zihin her zaman Tao’nun özünü kavrar; tutkulu olanın gördüğü yalnızca sonuçlardır: Derinliklere inmek sessizlik ister, sarsıntılarımızın hatta yetilerimizin durdurulmasını gerektirir. Ama mutlak olana ulaşma isteğimizin eylem ve mücadele terimleriyle açıklanması, Kierkegaard’a “inancın şövalyesi” sanının verilmesi, Pascal’ın da yergiciden başka bir şey olmaması anlamlı değil mi? Saldırıyor ve çırpınıyoruz; o halde Tao’ nun sonuçlarından başka bildiğimiz yok. Zaten dinginciliğin, yani Taoculuğun Avrupalı eşdeğerlisinin iflası, olanaklarımız ve görüş açılarımız üzerine çok şey söyler.

Edilginliğin öğrenilmesi… alışkanlıklarımıza bundan aykırı hiçbir şey olamaz. (Modern çağ iki isteriyle başlar: Don Kişot ve Luther.) Zamanı özümseyip onu üretiyorsak, özün egemenliğinden ve bunun bir gereği olan düşünceye dalmayı seven itaatten tiksindiğimiz içindir. Taoculuk bilgeliğin ilk ve son sözü gibi geliyor bana: Yine de ona itaatkâr değilim, onlar ne olursa olsun hiçbir şeye katlanmayı kabul etmedikleri gibi benim içgüdülerim de onu kabul etmiyor. Başkaldırı mirası bu kadar bunaltır bizi. Hastalığımız nedir? Zamanı ölçüp biçmekle, dönüşüme tapınmakla geçen yüzyıllar. Çin’e ya da Hint’e birkaç başvuruyla kurtulacak mıyız ondan?

Ne içinden kavrayabileceğimiz ne günlük benliğimize dönüştürebileceğimiz ne de bir kuram içine alabileceğimiz bilgelik ve kurtuluş biçimleri vardır. Kurtuluşu gerçekten istiyorsak, bizden kaynaklanmalı: Onu başka bir yerde, hazır bir sistemde ya da Doğulu bir öğretide aramamalı. Bununla birlikte, mutlakta gözü olan birçok kişide olan şey genellikle budur. Ama bu kişinin bilgeliği sahtedir, onun kurtuluşu aldanıştır. Sadece teozofiyi ve yandaşlarını değil, kendi doğasıyla bağdaşmayan hakikatleri kullanan herkesi kınıyorum. Birçoğunun kolay bir Hint’i vardır; ne karakterleri ne yetişme tarzları ne endişeleri, hiçbir şey onları buna hazırlamadığı halde, Hint’in sırlarını çözmüş olduklarına inanırlar. Kendi selametleri, kurtuluşları konusunda bize yukarıdan bakan bu sahte “kurtulmuş”ların sürüsüne bereket! Vicdanları rahattır; eylemlerinin üzerine yerleşmek istemezler mi? Dayanılmaz bir yutturmacadır bu. Üstelik o kadar yüksekten uçarlar ki her klasik din aile itikadı gibi gelir onlara, “metafizik kafa”ları dinle yetinemez. Hint düşüncesini yardıma çağırmak kuşkusuz onlara daha iyi gelir. Ama, Hint düşüncesinin ilke olarak, eylem-kuram uyumunu, kurtuluş-vazgeçiş özdeşliğini ileri sürdüğünü unuturlar. “Metafizik kafa”ya sahip olunduğunda bunlar hiç umursanmayan ıvır zıvırlar olur.

Bunca düzmece ve dalavereden sonra, bir dilenciyi seyretmek insanın içini rahatlatır. O, hiç değilse, ne kendine yalan söyler ne bize: Bir öğretisi varsa, bunun canlı örneği kendisidir; çalışmayı sevmez, bunu da kanıtlar; hiçbir şeye sahip olmak istemediği gibi, özgürlüğünün koşulu olan yoksulluğunu geliştirir. Düşüncesi varlığı, varlığı düşüncesi içinde erir. Her şeyden yoksundur, salt kendisidir, direnir: Sonsuzluğu doğrudan doğruya yaşamak günü gününe yaşamaktır. Zaten bu yüzden, ona göre, başkaları bir yanılsamaya tıkılıp kalmıştır. Dilenci her ne kadar başkalarına bağımlı olsa da, öcünü onları yakından gözlemleyerek alır, “yüce” duyguların iç yüzünü çok iyi bilir! Az bulunur bir nitelikteki tembelliğidir, bir enayiler ve aptallar dünyasında yolunu şaşırmış, gerçekten “kurtulmuş” bir kişiye dönüştüren onu. Vazgeçiş hakkında sizin anlaşılmaz yapıtlarınızın çoğundan daha çok şey bilir. Buna inanmanız için sadece sokağa çıkmalısınız… Ama hayır! Siz dilenciliği öven metinleri tercih edersiniz. Derin düşüncelerinizden hiçbir pratik sonuç çıkmadığına göre, son sokak serserisinin sizden daha iyi olmasına şaşılmayacaktır. Hem hakikatlerine hem de sarayına bağlı bir Buda düşünülebilir mi? Hem “kurtulmuş” hem de mülk sahibi olunmaz. Yalanın yayılmasına, sözde “kurtuluş”larını ortaya dökenlere, kendi ilkelerinden doğmayan bir öğretiyle bu yalanı destekleyenlere isyan ediyorum. Onların maskesini düşürmeli, onları tırmandıkları basamaktan indirip âleme rezil etmeli! Bu, hiç kimsenin ilgisiz kalmaması gereken bir savaşımdır. Çünkü vicdanı çok rahat olanların, huzur içinde yaşayıp ölmelerine, ne pahasına olursa olsun, engel olmak gerekiyor.

Emil Michel Cioran
Var Olma Eğilimi
Yazmak, kovalamacadır: Yazma anından yazamamaya geçişin gerilimini taşıyan ruhsal sürükleniş, hem de sözcüğün, sesin büyülü ve gerçeküstü çağrışımlarla insanı emişi, içine çekişidir. Tek bir sese indirgeninceye dek ufalanan sözcüklerin çekim gücü öyle bir dolambaç yaratır ki, burada sürüklenmek şaşkınlık verici bir paralanmayı, yara bere içinde kalmayı göze almak demektir. Dolambacın sonu, güçlü merkezkaç akımlarınca belirsizleştirildiğinden ne bir izlek, ne bir konu: Belirgin hiçbir şey yok.

Önbelirlenimsizdir yazmak. Başlangıç itkisi derinlerden, alt-katmanlardan sıyırtan ve yaşantı yüzeylerine değdikçe kırılan, silik bir duygu; günler, aylar boyu süren yazma süreci ağrılı, bunalımlı bir yolculuk. Uykudan kaldırıp not aldırtan bir doğum sancısı taşınır yol boyunca ve her adım bir belirsizliği tamamlamaya yönelir: Yazının art-ülkesini. Burası ilintisiz, kopuk motiflerin, aykırı imgelerin, uyumsuz renk ve seslerin üst üste yığıldığı ve bu birikinti çevrintisinde görülmez bağların kurulduğu bir alandır. Kendisi ve öteki olabilen yazar, buraya sığan yaşam kesiklerini birbirine eklemleyip durur.

Düşünülen ve tasarlananla kâğıda dökülen arasındaki uzaklık: Yazma bunalımı. Yazara, yaşamı izlettirip kurgulattıran, yaşamla kendi arasına koyduğu uzaklıktır. Yaşarken, izlediklerinin ağırlığı altında acı çeker yazar ve gözlemci olmaktan kurtulmak için seçtiği yazma eylemi ile daha sancılı bir uzaklığın boşluğuna yuvarlanır bu kez. Kâğıtta biçimlenen ses ve sözcükler birden devinim kazanır, kımıldamaya başlarlar... Düşünülenle yazılanın aynılaşamayacağını bile bile, seslerin ve sözcüklerin ardında girişilen bu engelli koşuda gerçekleşecek olan güzellik değil, yazarın varoluşudur; güzel olan, eylemin kendisidir.

Düşünülenle yazılan arasındaki göreceliğin ilk çıkarımı beğenmemek olduğundan, gerçek bir isyancıdır yazar: Sözcüklerin otoritesine başkaldırır. Onların sıradüzenini bozup, arzuladığı düzensizlikte kurgulamak ister metnini. Oysa her fırsatta yazının gözeneklerinden akıp gider, kıvamsızdır sözcükler. Bu yüzden yinelendikçe, beğeninin kaygan sınırlarında eriyen bir eylemdir yazmak: Hep bir sonrakine iten, önceki yazılandan kopuş arzusu. Oysa kopamamaktır yazarın yazgısı. Yazdıklarınca kuşatılmıştır: Aktığı ırmağın kılcal damarlarını görür; aynı renkler, aynı sesler uzak bir boyutta, geniş aralıklar ve kesintilerle, kopukluklarla yinelenir. Yazma eyleminin ikinci duygusudur sıkıntı.

Üçüncüsü, en ürküncüdür: Nefret. Yazmanın yinelenen niteliği, yazar için tuzaktır artık. Sözcüklerin ve seslerin kapanı işlemeye başlar: Bebeğin gövdesinin bilincine varması gibi adlandırdıkça bütünleşilir. Yazar ve yazan, karşılıklı mallıklanma sanısına kapılırlar: Olağanüstü bir köleliktir bu. Her şey sıfırlanır; metne bakış, insanın kendi eli ya da kolu karşısındaki ilgisiz tavra dönüşür, etkisiz bir varoluş yaşanır, hiçbir değer yargısı ortaya konamaz. Anlamsızlık, çok-olabilirlik karşısında yazar, hızla ölçüt yitimi yaşar: Meme yabancıdır, bulanık bir bilinçle yaklaşır sözcüklere; her ses ürkütücü bir sonsuzluk ve mutlaklıkla durmaktadır karşısında. Sözcük isyancısı, nefretle kaçar sözcüklerden, dokunamaz. Yan yana getirdiği, dizdiği, eklediği, kırdığı sesler törpüye gelmez evrensel bir ölçütle meydan okumaktadırlar yazara. Kendi yaratısının rastlantısallığını kutsamasını, önünde secdeye kapanmasını isterler ondan.

Edilgen bir isyancıdır artık yazar. Beğenmez, küçümser ama aynı zamanda umarsızca tükenir: Dokunamaz sözcüklere. Bir kez daha okumaya bile katlandırtmayan bir nefretle zamanın ve başkasının gözünün tanıklığına terk edilir yazılan her şey. Yazdıkları, geçmiş zamandaki kendisidir.
Yazarı zenginleştiren, elenmiş bir duyarlılık kazandıran bu duygusal gerilimleridir: Deneysel yaşantıların yorgun delisidir yazar; her gün yeniden başkaldıracak denli yürekli... "Varlık ile hiçlik" arasında kurulu yazı salıncağında sallandıkça, kendini gerçekleştiren her insan gibi, parça parça intihar eder o da...

Yazmak; ses ve söz bağlamlarının yeniden kurulduğu, sonsuz olasılıklı bu oyun, alfabenin yüzlerce yıllık sınırlanmışlığıyla alay etmektir.

Onca yazılanın ardından hâlâ yeni sözcük bağlantıları kuruluyorsa, bu, yazı buzdağının tüm kaçak sözcüklerinin, yasadışılığının, düşünülenle yazılan arasındaki o gözemli boşluğa sıkışmışlığı sayesindedir. Çünkü; YAZMAK, YAZAMAMAKTIR.

Işık Ergüden,
Temmuz 1989
Gençlerin çoğunun Tanrı inancını yitirdiği ve bunu vaktiyle atalarının Tanrı’ya inandığı gibi, yani niye olduğunu bilmeden yaptığı bir zamanda doğdum. Ve insan ruhu düşünmek yerine hissettiğinden, bundan dolayı da doğal olarak eleştiriye yöneldiğinden, bu gençlerin çoğu Tanrı’nın yerine İnsanlığı koydu. Ben ne olursa olsun ait olduğu ortamın hep kıyısında duran ve yalnızca bir parçası olduğu kalabalığı değil, aynı zamanda yanı başındaki büyük boşlukları da görebilenlerdenim. İşte bu nedenle Tanrı’yı onlar gibi büsbütün terk etmedim, ama İnsanlık düşüncesini de kabullenmiş değildim kesinlikle. Düşük bir ihtimal de olsa Tanrı var olabilirdi, bu durumda ona tapmak da gerekebilirdi; İnsanlık ise, adına insan denen bir hayvan türünü ifade eden, basit, biyolojik bir kavram olmaktan öteye gitmiyor, bu nedenle de herhangi bir hayvan soyundan daha fazla hak etmiyordu tapınılmayı. İnsanlık kültü, Özgürlük ve Eşitlik gibi kutsal kavramlarıyla hayvanların tanrı sayıldığı, tanrıların da hayvan kafalı olduğu antik dinlerin dirilmiş hali gibi gelmiştir bana hep.

Tanrı’ya inanmadığımı biliyordum, fakat düpedüz bir hayvan sürüsüne de inanamazdım; böylece ben de bazı insanlar gibi kalabalıkların sınırında, yani halk arasında Çöküş diye tabir edilen o her şeye uzak noktada kaldım. Çöküş, bilinçaltının tamamen yitirilmesi demektir, çünkü bilinçaltı yaşamın temelidir. Kalp düşünebilseydi, atmaktan vazgeçerdi.

Yaşamayı bilmeden yaşayan bizlere (benim ender benzerlerime ve bana), her şeyi reddetmekten başka hayat tarzı, dünyayı seyretmekten başka yazgı kalıyor muydu? Dinle yaşamanın ne olduğunu bilemiyorduk, inanca akıl yoluyla ulaşılamayacağına göre bilemezdik de; insanın bir kenara atılabileceğine inanamıyor, bu açıdan düşününce kendimizi nereye koyacağımızı da bilemiyorduk; bu durumda sahip olduğumuz ruh, hayatı estetiğin gözüyle seyretmekte işe yarayabilirdi ancak. Böylece, dünyaların cafcaflı görüntüsüne yabancı, ilahî olana ilgisiz, insanı hor gören bireyler olarak, kendimizi, boşu boşuna, beyin sinirlerimize uygun düşen karmaşık bir Epikürosçuluğun bağrında serpilmiş amaçsız duygulara bıraktık.
Kimim ben? Pek yapmadığım bir şey ama bir atasözüne göndermede bulunabilirim: Gerçekten de, her şey, dönüp dolaşıp şuna varır: Bana arkadaşını söyle sana kim olduğunu söyleyeyim. İtiraf etmeliyim ki bu ifade kafamı karıştırıyor, çünkü bazı varlıklarla aramda düşündüğümden de öte, daha özel, daha az kaçınılabilir, daha etkileyici, allak bullak edici ilişkiler oluşturmaya çalışıyor. Bu ifade söylemek istediğimden de fazlasını söylüyor, ben daha yaşarken bana bir hayalet rolü oynatıyor ve besbelli ki, neysem o olmam için, var olmaktan vazgeçmem gerektiğini ima ediyor. Bu anlamda, biraz daha aşırılıkla ele alındığında, varlığımın nesnel tezahürü olarak algıladığım şeylerin, az çok kesinleşmiş tezahürlerin, aslında, bu yaşamın sınırları içinde, hakiki alanını hiç mi hiç tanımadığım bir faaliyette cereyan ettiğini anlatmak istemektedir bana. Zamansal ve yersel kini olasılıklara körü körüne boyun eğmesi ve dış görünüşü gibi ortak kabul gören bazı yanlarıyla "hayalet"e dair kafamdaki temsili imge, benim için, her şeyden önce, ebedi olabilecek bir iç sıkıntısının, bir acının sonlu imgesiyle eşdeğerdedir. Yaşantım bu tür bir imgeden başka bir şey olmayabilir ve bir şeyler keşfetmekte olduğum kuruntusu içindeyken, gerisin geri başladığım noktaya dönmeye, aslında çok iyi tanımış, bilmiş olmam gereken şeyi tanımaya çalışmaya, unutmuş olduklarımın küçük bir bölümünü öğrenmeye mahkum olabilirim. Bana dair bu bakış açısı, benim kendi içimdeki varlığımı önceden kabullendiği ölçüde bana yanlış geliyor; düşüncemin tamamlanmış, dolayısıyla zaman içinde oluşması için hiç bir neden olmayan bir şeklini, önceki bir düzleme keyfi olarak yerleştirdikçe, ve bu aynı zamanın içine, telafi edilemez bir kayıp, bir ceza ya da bir düşüş düşüncesini kattıkça, bu bakış bana yanlış geliyor, bunun ahlaki temelden yoksunluğu, bence, tartışma götürmez biçimde açıktır. Önemli olan şu ki, bu fani dünyada, kendi içimde yavaş yavaş keşfettiğim özel beceriler, bana özgü olmakla birlikte bana verilmiş olmayan genel bir beceriyi arayışımda beni asla avutmaz. Kendimde gördüğüm her türlü beğeninin, kendimde hissettiğim eğilimlerin ve yakınlıkların, maruz kaldığım cazibelerin, başımdan geçen ve yalnızca benim başıma gelen olayların ötesinde, kendimi yaparken seyrettiğim bir sürü hareketin, yalnızca ve yalnızca benim hissettiğim heyecanların ötesinde, diğer insanlar karşısında, beni onlardan ayıran şeyin herden kaynaklandığını değilse de,neden ibaret olduğunu öğrenmeye çaba gösteriyorum. Bu dünyaya, tüm diğer insanlar arasında ne yapmaya geldiğimi, alınyazıma yanıt verebilecek, yalnızca bana özgü, ne mene bir mesajın taşıyıcısı olduğumu gözler önüne serebilmem, bu farklılığın ne ölçüde bilincinde olduğuma bağlı değil midir?

"Söyle bana, Tanrı'ya inanır mısın?"

Snow kaygı dolu bir bakış attı bana:

"Ne? Şimdilerde inanan biri varsa artık..."

"Yo, o kadar basit değil. Dünya'daki dinin geleneksel Tanrı'sını amaçlamıyorum ben. Dinler tarihinde uzman değilim, belki düşündüğüm yeni de değil ama - duyduğun oldu mu insanların hiç ... yetkin olmayan bir tanrıya inandıklarını?"

"Yetkin olmayanla neyi kastediyorsun?" diye kaşlarını çattı. "Bir bakıma eski dinlerin tanrılarının hiçbiri tam yetkin değildi, çünkü özniteliklerinin tümü insan özelliklerinin ululaştırılmış biçimiydi. Tevrat'ın Tanrısı, insanlardan alçalırcasına bir boyun eğiş ister, kurbanlar beklerdi örneğin ve başka tanrıları da kıskanırdı. Yunan tanrıları da küskünlük nöbetleri geçirir, aile kavgalarına tutuşurlardı, hiçbiri insanlardan daha yetkin değildi..."
Şaka ediyormuşum! Dün de dedenin yanında iken şaka ettiğimi söylediler. Bak yavrum, on sekizinci yüzyılda bir günahkar vardı: Şöyle bir laf ortaya attı: "Eğer Tanrı olmasaydı, onu icat etmek gerekirdi" dedi. "S'il n'existait pas Dieu il faudrait l'invanter" ve garip olanı, insanda hayranlık uyandıran, Tanrı'nın gerçekten var olması değildir. Asıl hayranlık uyandıran şey, insan gibi acımak bilmeyen vahşi bir hayvanın içinde "Tanrı'nın var olması zorunlu bir şeydir!" diye bir düşüncenin uyanmasıdır. Tanrı düşüncesi o derece kutsal, o derece insanı duygulandıran, o derece derin ve insana onur kazandıran bir düşüncedir, işte! Bana gelince, ben çoktandır: "İnsan mı Tanrı'yı yarattı, yoksa Tanrı mı insanı yarattı?" diye düşünmekten vazgeçtim! Artık bu konuda tüm çağdaş Rus gençlerinin ortaya attıkları düşünceleri eleştirecek değilim. Bütün bu düşünceler hep Avrupalılarının teorilerinden çıkarılmıştır. Çünkü Avrupa'da daha teori olan şey, Rus delikanlısının zihninde hemen kesin bir yargı olur. Hem de yalnız gençlerin gözünde öyle değildir, bazı profesörler için bile böyledir. Çünkü şimdi bizim Rus profesörleri ile o Rus gençlerinin arasında çoğu zaman hiç ayrıntı olmuyor. Onun için bütün bu teorileri bir tarafa bırakıyorum.
Hayyam’ın sıkıntısı, ne yapacağını bilemeyen, aslında hiçbir şey yapamadığı ya da beceremediği için bu halde olan bir adamın çektiğiyle bir değildir. Öylesi, ölü doğmuş insanların ve kendini haklı olarak morfine ya da kokaine verenlerin sıkıntısıdır. Acem bilgenin sıkıntısı ise, bununla karşılaştırılamayacak kadar asil ve derindir.

İyice düşünmüş ve her şeyin karanlık olduğunu görmüş: bütün dinler, bütün felsefeler üzerine kafa yormuş, nihayet Süleyman’ın lafına gelmiş bir adamın sıkıntısıdır onunki: “Gördüm ki her şey boşmuş, ruhun çektiği acılardan ibaretmiş…” ya da şu öteki kralın -daha ziyade imparator demeli- Septimus Severus’un, o da der ki: “Omnia fui, nihil…” “Her şeydim, hiçbir şeye değmezmiş.”

Hayat, demiş Gabriel Tarde, yararsızlıktan geçerek imkansızı aramaktır; Ömer Hayyam da olsa böyle söylerdi.

Acem bilgenin içkiye kendini vermekte ısrar etmesinin nedeni budur. İç, iç! Pratik felsefesi böyle özetlenebilir. Neşesine neşe katmak için, neşe neşeye daha çok benzesin diye içen, ehlikeyif bir ayyaştan bahsetmiyoruz. Unutmak ve belki biraz daha kendi olmak amacıyla içen, kırgın bir ayyaş da değildir Hayyam. O şaraba neşeyi, eylemi ve aşkı katandır; Ömer Hayyam’da en ufak bir enerji işareti, en ufak bir aşk cümlesi geçmediğini de gözden kaçırmayalım. Rubaiyat’ta incecik siluetiyle (nadiren de olsa) zuhur eden küçük saki kesinlikle “şarap sunan genç kız” değildir. Şair, tıpkı bir şarap testisinin narinliğine vurulurcasına vurulmuştur onun endamına.
Madam Verquin artık genç değildi, elli iki yaşına gelmiş bulunuyordu; yaşına göre fazla çılgın sayılabilecek bir eğlenceden sonra serinlemek için suya atlamış ve hastalanmıştı; durumu ağırdı, hemen yatağa düşmüştü; hastalığının ertesi günü teşhis konuşmuştu: Zatürre. Hekim, altıncı gün kendisine ancak yirmi dört saat daha yaşayabileceğini bildirmişti; hiç korkmamıştı, geleceğimi biliyordu, beni karşılamaları için hizmetçilerine buyruklar vermişti. Ve ben geldim. Hekimin söylediğine göre o akşam komaya girmesi gerekiyordu; ince ve çok zevkli döşenmiş bir odada kendine yer yaptırmıştı; gelişigüzel süslenmişti, yatıyordu; leylak rengi yatağı zifaf yatağı gibiydi, eteklerinde demet demet çiçekler... Karanfiller, yaseminler, çuhaçiçekleri, güller her yanı dolduruyordu. Beni görür görmez elini uzattı.

"Yaklaş Florville, ne kadar serpilmişsin... Erdemler gelmiş üstüne... Durumu biliyorsun... Sana da söylediler, değil mi? Ben de biliyorum, çok az zamanım kaldı... İnanmazdım doğrusu seni doya doya göreceğime..." Gözlerimin dolduğunu gördü. "Hadi, hadi." dedi "Çocukluğu bırak şimdi... Beni çok şanssız mı buluyorsun yoksa? Ben kadınlığımın gerektirdiği ölçüde kâm almışım dünyadan. Şimdi ise yeterince zevk duyamayacağım yılları kaybediyorum.
Gece nerede, hangi anda başlar? Buna hangimiz karar verebildi? Gecenin geleceği, geldiği, indiği, sardığı, gömdüğü, hep birer benzetim olarak söylenebilir; gecenin üzerimize kapanmakta olduğunu, bizi ezeceğini hepimiz gördük. Hangimiz, kaçınılmaz olduğu bilinen şeyler karşısında bile, kendini biraz daha aldatmaktan, bu kaçınılmazdan kaçılabileceği , belki de bu korkulanın başa hiç gelmeyeceği umuduna -bütün boşluğunu bilerek- kapılmak çocukluğunu göstermekten utanç duydu?  Hiçbirimiz, dense yeridir sanırım. Gecenin çoktan bastırdığını bildiğim halde daha yeni yeni akşam oluyormuş gibi yazı yazmaklığım, kolaylıkla, yapıntının özel özgürlüğünden dem vurarak açıklanabilir; öykücü, öyküsüne istediği yerden başlayabilir demek, güç olmasa gerek. Ama bu başlangıcı seçerken kendimi hala bir takım umutlara, boş avuntulara salmış olmuyor muyum? 

Gece, yazdığım gibi, ağır ağır yayıldı ovaya, sonra tepeleri de boğdu. Yeraltı saraylarından söz ederken, bir takım büyük yapıların bodrum katlarında, beden eğitimi yapıldığı, çeşitli oyunlar oynandığı anlatılan salonları düşünüyordum. Bir masal havası içerisinde anlattıklarım karşısında kendime de, okurlarıma da -kimlerse bunlar... Bu yazdıklarımı birileri okuyacakmış gibi davranıyor muyum gerçekten? Yoksa... -anlatılana inanmamak hakkını tanımış, bu hakkı tanımak için uğraşmış olmuyor muydum? 

En azından, okurlarım olabileceğine inanmak istiyordum. Oysa şu anda biliyorum ki, benim dışımda bu yazdıklarımı okuyacak, okuyabilecek tek kişi var. Bu kişi defterimi yok etmeyebilir de. Karar vermek bana düşüyor. Şu birkaç defterimi yırtıp yakmak, külünü yemek mi, bitirip her şeyi ona da okuttuktan sonra yok etmek mi, yoksa, ona bırakmak mı gerekir?

Bununla birlikte, yaşamak'tan ne anladığımı da, huzursuzluğumun gerçek nedeninin daha geniş, daha havalı, daha az zorlama, başkasına daha az kulak asan bir yaşamdan aldığım tat olup olmadığım da söyleyemezdim; bu giz çok daha gizemliymiş gibi geliyordu bana: Bir dirilmişin gizi diye düşünüyordum, çünkü ölüler arasından gelmiş biri kadar yabancı kalıyordum başkalarının arasında, ilkin oldukça acılı bir huzursuzluk duyuyordum; ama çok geçmeden yepyeni bir duygu gün ışığına çıktı. İnanın, göklere çıkarılmama yol açan çalışmaların yayımlanışı sırasında hiçbir gurur duymamıştım. Şimdi duyduğum gurur muydu? Belki de; ama hiç değilse hiçbir kendini beğenmişlik bulutu karışmıyordu içine. İlk kez, kendi değerimin bilincine varmamdandı bu: Beni ötekilerden ayıran, ötekilerden seçen şey, önemliydi; benden başka hiç kimsenin söylemediği, söyleyemeyeceği şey, benim söyleyeceğim şeydi.

Çok geçmeden derslerim başladı; konu beni sürüklediği için, ilk dersimi bütün yeni tutkumla şişirdim. Son Latin uygarlığından söz ederken, sanat kültürünü anlattım, bunun için halkın kaynağına çıktım, kültür önce kanlı canlılığı, sağlık bolluğunu belirtir, sonra donar, sertleşirdi, aklın doğayla kusursuz bağıntılar kurmasını baltalar; sürekli yaşam görünüşü altında yaşam azalışını saklar, içinde huzuru kaçmış aklın sararıp solduğu bir kın oluşturur, akıl bu kının içinde ışıksızlıktan solar, sonra da ölürdü. En sonunda düşüncemi sonuna kadar götürüyor: Kültür yaşamdan doğup yaşamı öldürür, diyordum.

Tarihçiler, kendi deyimleriyle, fazla hızlı genelleme eğilimimi kınadılar. Başkaları yöntemimi ayıpladı; beni alkışlayanlarsa, en az anlayanlardı.

André Gide
Ayrı Yol
Müslümanlar için Muhammed'in adı din ile öyle yakından bağlantılıdır ki, Hazreti İsa, onların cen­nette Muhammed'i canlandıran biri tarafından yönetilmelerini emretmiştir. Bu görevi her zaman aynı kişi üstlenmez. Bir keresinde, yeryüzündeki yaşamında Cezayirliler tarafından tutsak alınan ve Müs­lüman olan bir Saksonyalı, bu görevde bulunmuştu. Önceleri Hıristiyan olduğu için, onlara İsa'dan bah­setmeye, ve O'nun Hz. Yusuf'un değil, Tanrı'nın oğlu olduğunu söylemeye yeltendi; bu adamın gö­revden alınması uygun bulundu. Muhammed'in temsilcisinin makamı, yalnız Müslümanlar tarafın­dan görülebilen meşalemsi bir alevle çevrelenmiş­tir.

Kuran'ı yazan gerçek Muhammed, ona inanan­lara görünmüyor artık. Bana anlatılanlara göre, ön­celeri onlara başkanlık etmiş, ama Allah gibi yönet­meye çalıştığından dolayı azledilmiş ve güneye gönderilmişti. Müslüman cemaatinden bir grup, kö­tü ruhlar tarafından, Muhammed’i Allah yerine koymaları için kışkırtıldılar. Huzursuzluğu yatıştır­mak için Muhammed toprağın derinliklerinden ge­tirildi ve onlara gösterildi; bu vesileyle onu ben de gördüm. Ferasetten yoksun, sıradan ruhlara benzi­yordu ve yüzü çok karanlıktı. Şunları söylediğini duydum: "Sizin Muhammed'iniz benim." Ve bunun üzerine yeniden gömüldü toprağa.

Emanuel Swedenborg,
Vera Christiana Religio'dan (1771)

Jorge Luis Borges
Alçaklığın Evrensel Tarihi
Hep esrik olmalı insan. Tüm sorun burda; tek sorun budur. Zamanın, omuzlarınızı çökerten ve sizi yere eğilmeye zorlayan o korkunç ağırlığını duymamak için, sürekli sarhoş olmanız gerek.

Neyle? İster şarapla, ister şiirle, ister erdemle, bu sizin bileceğiniz iş. Ama kendinizden geçin.

Örneğin kimi zaman bir sarayın merdivenlerinde, bir kuytunun yeşil otlarında, ya da odanızda, insanın içini karartan o yalnızlık içinde uyanmışsanız, rüzgâra, dalgaya, yıldıza, kuşa, duvar saatine, kaçan her şeye, uğuldayan ve ses çıkaran her şeye, yuvarlanan ve şakıyan her şeye saatin kaç olduğunu sorun. Alacağınız yanıt hep şu olacak: "Saat sarhoş olma saati! Zamanın o kurban kölelerinden olmamak için, içip kendinizden geçin; sürekli kendinizden geçin! Şarapla, şiirle, ya da erdemle, canınızın istediği bir şeyle." 

Charles Baudelaire
Paris Sıkıntısı, Esrikleşin
Şeytani Olan, İyi'nin suretine bürünür bazen, hatta bütünüyle onun vücuduna yerleştirir kendisini. Eğer bu gerçek bana gizli kalırsa, hiç kuşkusuz yenik düşerim, çünkü böyle bir İyi, gerçek İyi'den daha ayartıcıdır. Ama ya kendini benden gizleyemezse? Ya sürek avındaki şeytan güruhu beni dosdoğru İyi'nin içine sürerse? Ya iğrenç bir nesne olan ben, her tarafıma batan bütün iğne uçları tarafından yuvarlana yuvarlana, her yanım iğnelenerek, İyi'nin içine zorla tıkılırsam? Ya İyi'nin göze görünür pençeleri üzerime saldırırsa? O zaman bir adım geriler, bütün o süre boyunca arkamda benim karar vermemi beklemiş olan Kötü'den içeri usulcacık ve üzgün giriveririm.

* * * * *

Bir zamanlar bir alçaklar topluluğu vardı; daha doğrusu alçak değillerdi de, sıradan insanlardı. Birbirlerine her zaman destek olurlardı. Örneğin, içlerinden biri bir yabancıyı, topluluk dışından birini, alçaklık yaparak mutsuz mu kıldı, -daha doğrusu yine, alçakça bir şey yoktu ortada, yalnızca alışıldık, normal bir davranıştı bu- ve sonra bunu bütün topluluğa itiraf mı etti, hemen durumu inceleyip yargılarlar, cezaya çarptırıp ya da bağışlarlardı vs. Bunda kötü bir şey yoktu, topluluğun ve bireyin çıkan bir bütün olarak sıkı sıkıya gözetilir, itiraf eden kimseye kendisinin belirleyeceği bir iltifatta bulunulurdu:

"Ne? Bunun için mi üzülüyorsun? Ama yaptığın doğal bir şeydi, nasıl davranman gerekiyorsa öyle davrandın. Bunun dışında bir davranış anlaşılmaz olurdu. Sinirlerin bozuldu, o kadar. Kendini topla ve mantıklı ol, tamam mı?" Yani böylece birbirlerine destek olurlardı, hatta öldükten sonra bile topluluğu terk etmez, bir halka oluşturup dans ederek göğe yükselirlerdi. Onları birlikte uçarken görmek, saf çocuksu bir masumiyetin görüntüsünü görmek gibi bir şeydi. Ne var ki, her şey, cennetin kapısına gelindiğinde kendi öğelerine ayrıldığından, gerçek kaya parçaları gibi parçalanırlardı.