Antropoloji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Antropoloji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Zambiya’daki bazı şempanzeler, hayvanlar için moda anlayışına örnek olabilecek şekilde kulak aksesuarları yaratmaya başladı.

Her şey 2010 yılında Julie adında Zambiyalı bir şempanze ile başladı. Julie, bir parça çimeni kulağına soktu ve orda bıraktı. Daha sonra bu davranışını defalarca kez tekrarladı. Araştırmacılar, Julie’nin neden böyle bir davranışta bulunduğunu öğrenmeye çalıştı. Çimeni sonraya saklamak için mi yapıyordu yoksa sadece eğlenmek için mi yapıyordu?

Daha sonra bu kulağa çimen sokma davranışının hiçbir amaca hizmet etmediği anlaşıldı. Fakat ilginç olan şu ki, Julie yaptıktan sonra diğer şempanzeler de kulaklarına çimen sokmaya başladı.

Şempanzelerin bir “kültüre” sahip olması sürpriz değil, çünkü farklı gruplar farklı davranışlar ve araçlar dahil olmak üzere farklı gelenekler geliştiriyor. Fakat Hayvan Bilinci Dergisi’nde yeni yayımlanan araştırmaya göre, genelde bu örnektekinin aksine geleneklerin somut bir işlevi oluyor.

Hollanda Max Planck Enstitüsü’nden primat uzmanı ve araştırmanın baş yazarı Edwin van Leeuwen, araştırmalarının oldukça sıradışı bir şeyi ortaya koyduğunu söylüyor.

Araştırmacılar kulağa çimen sokma davranışının sadece sıradan bir olay olmadığından emin olmak için Zambiya’daki dört farklı şempanze grubunu bir yıl boyunca gözlemledi. Kulaklarına çimen sokan ve bu davranışı yapan birini gördükten sonra diğerlerinin de yapmaya başladığı sadece tek bir grup olduğu anlaşıldı.

Gözlem sonuçları, bilim insanlarına bir çeşit “şempanze modası” olabileceği konusunda soru işaretleri yarattı.


Kaynak
Fiziksel olarak bakıldığında insan, diğer canlılara göre oldukça zayıf, güçsüz, yeteneksiz ve aciz sayılır. Ne kemikleri kırıp ilikleri yiyebilecek çene yapılarımız, ne ölmüş hayvanların postlarını parçalayabilecek pençelerimiz, ne etleri bölebilecek dişlerimiz, ne de sert gagalarımız var. Özellikle diğer vahşi yırtıcılarla karşı karşıya kaldığımızda bedensel olarak onlara karşı koyabilecek hiçbir gücümüz yok. Fakat ateşin keşfi insanoğluna sınırsız bir güç tanıdı ve insanoğlu doğanın kendine bahşettiği bu armağanı, hiçbir zaman iyi yönde kullanmadı.

Üç ila dört milyon yıl önce diyetlerine eti katan insansı türlerinden biri 2.5 milyon yıl önce alet yapma becerisi olan insana doğru evrildi. Bu tarihte insan, et ihtiyacını eskisi gibi leşlerden değil avlanarak karşılamaya başladı. Bu tarihlerde çakıl taşlarından ya da çakmak taşlarından keskin kenarlı aletler yapan insan, bu aletleri çeşitli işlerinde kullanmaya başladı. Kültür tarihimizi başlatan bu ilk aletler ile beraber, kasaplık işleri kolaylaşan insan, hala büyük otçul hayvanları avlayabilecek silahlara sahip değildi ve ateşi henüz kontrol altına almayı başaramadıkları için etleri çiğ olarak yiyordu.

Avcı toplayıcı yaşam süren insanların, zaman zaman ateş kullanmaya başlaması yaklaşık 800.000 yıl önce oldu. 300.000 yıl önce ise Homo erectus, Homo neandertalensis ve Homo sapiens ateşi günlük hayatlarının bir parçası olarak kullanıyordu. Ateş kullanımı ile beraber avcı toplayıcıların hayatı ve insanoğlunun evrimi büyük oranda değişti.

İnsana ısı ve ışık kaynağı olan ateş aynı zamanda yırtıcı hayvanlardan korunmak, sık bitki örtülerini çayıra çevirmek ve yiyecekleri pişirmek gibi birçok işe yarıyordu. Yemeklerin pişirilmesi ile birlikte, besinlerin kimyası ve biyolojisi değişti. Gıdalardaki parazit ve mikroplar yok oldu, meyve, kabuklu yemiş ve böcekler daha kolay sindirilebilir hale geldi. En önemlisi ise yemek pişirmek, insan vücudunda ciddi miktarda enerji harcayan uzun bağırsakları kısaltıp, bir diğer ciddi miktarda enerji harcayan beynin gelişmesine olanak sağladı. Besinleri çiğneme süresi azaldı. Yemek pişirmek daha çeşitli besinlerin yenebilmesini, yeme işleminin daha kısa sürede yapılabilmesini, daha kısa bağırsaklarla ve daha küçük dişlerle idare edebilmeyi sağladı.

Ateşle beraber insanlar istedikleri zaman büyük bir ormanı küle çevirebilecek sınırsız bir güce kavuştular. Üstelik bunun için sadece bir insan bile yeterli idi.

Dişlerin küçülmesine, çene kaslarının zayıflamasına dolayısı ile çenelerin küçülmesine yol açan ateş, insanlığa adeta çağ atlattı. Ateşin keşfinin sosyal olarak yarattığı etkileri kesin olarak bilemesek de, insanların sosyal yönünü de büyük ölçüde değiştirdiği düşünülür. Çünkü ateş, yarattığı güvenli ortam, ışık, sıcaklık gibi etkenlerle insanların biraraya toplanması için oldukça elverişli bir ortam sağlıyordu.

Ateş yemek pişirmenin yanında insan hayatına birçok yenilik getirdi. Ateş sayesinde doğal ortamları kendilerine uyacak şekilde düzenlemeye başlayan insanlar, yabani gıdaların büyümesini sağlamak için toprağı temizleyip, hayvanların otlayıp üremesi için alanlar açmaya başladı. Böylece insanlar yabani gıdaları toplayabilir ve üreyen hayvanları ateş yardımıyla topluca uçurumdan aşağı sürebilecek hale geldi. Sonrasında ok ve yayın katıldığı bu avlanma tekniklerine yaklaşık 18.000 yıl önce kurdun av köpeğine dönüşmesi ile bir artık insanlar uzman avcı kategorisine yükseldi.

İnsanlık tarihindeki en önemli kültürel buluşlardan biri olan ateşin keşfi, yaşam standartlarındaki birçok değişikliğin yanısıra, insanın evrimine doğrudan yön verdi. Yaşlıların daha iyi beslenmesi ile insan ömrü uzadı, ateşte pişirilen yiyeceğin daha hijyenik olması insan sağlığını olumlu etkiledi, hastalıklar ve ölümler azaldı, mide ve bağırsaklarda etkin olan bakterilerin yarattığı hastalıklar bitti. Zaman içinde pişmiş yiyeceklere uyum sağlayan bünyemiz de bu doğrultuda evrimleşti.

Dinin Dünya için iyi mi yoksa kötü mü olduğu çok uzun bir süredir tartışılmakta olan bir konudur. Bu tartışmaya dahil olan bir grup bilim insanı, sanılanın aksine antik toplumlarda dinin bütünleştirici bir görevi olmadığını, tam tersine dinin insanları 2000 yılı aşkın bir süredir ayrıştırdığını ileri sürdü. Bu iddialarını desteklemek için bilim insanları, erken devlet toplumlarında dinin daha ziyade barış nedeni mi, yoksa çatışma nedeni mi olduğunu inceledi.

Merkezi Florida Üniversitesi ve Kolorado Üniversitesi'nden araştırmacılar, Milattan Önce 700'lü yıllara kadar giden bir dizi Meksika arkeolojik alanından elde ettikleri verileri bir bütün olarak inceleyerek yayınladılar. Current Anthropology akademik dergisinde yayınlanan makaleye göre, devlet halinde yaşayan erken toplumlarda dinin bütünleştirici bir harç görevi gördüğüne dair duyulan yaygın inanç hatalı. 

Araştırmanın başında bulunan Prof. Dr. Arthur A. Joyce ile Doç. Dr. Sarah Barber, Meksika'nın Pasifik Okyanusu kıyısında kalan Rio Verde Vadisi ve Oaxaca Vadisi'nde son birkaç yıldır araştırma yürütüyorlar. Bulgularına göre dini ritüeller, küçük skalada toplumsal bağlar kurulmasını sağlasa da, daha büyük ölçekli enstitülerin gelişimi önünde dini inançlar bir engel teşkil ediyor. Araştırmacıların ele aldıkları zaman aralığı, Milattan Önce 700 ila Milattan Sonra 240 yıllarını kapsıyor. 

Yaptıkları araştırmalar sonucunda, elitlerin dini yaşantıyı domine ederek toplumlar ve tanrıları arasındaki ilişkiyi kontrol aldıklarını ortaya çıkardılar. Bu da, geleneksel toplum liderleri ile çatışmalarına neden oldu. Bu çatışma, başkenti bir tepe üzerine kurulu Monte Alban kenti olan bölgesel bir devletin oluşumuyla sonuçlandı.

Ancak bu noktadan sonra din, daha da fazla çatışmaya neden oldu ve bölgesel devletler kalıcı olamadı. Bu durum, Milattan Sonra 100 civarında devasa tapınakların inşasına neden oldu. Lakin bu tapınaklar, sadece bir asır sonra terk edildi. Kolorado Üniversitesi'nden Prof. Joyce şöyle diyor:
"Hem Oaxaca Vadisi'nde, hem de Aşağı Rio Verde Vadisi'nde din, erken devletlerin ve şehirlerin kurulmasında ve tarihinde büyük bir öneme sahipti. Ancak bu önem, çok farklı şekillerde vuku buldu. Eğer dinin günümüz toplumlarındaki ve politikasındaki yerine bakacak olursak, bu çatışma ortamının geçmişte de yaşanmış olmasına çok da şaşırmamak gerekiyor."
Bizler, Homo Sapiens olarak, nasıl oldu da biz, yani kendimiz olduk? Diğer bir deyişle, evrimsel süreçte, atalarımız diğer canlılara kıyasla neyi farklı yaparak başka bir sapağa sapmayı başardı? Büyülü bir parmağın bizlere dokunmadığı ve böylece diğer hayvanlardan daha ayrı bir yapı kazanmadığımız ortada. Peki bu durumda, bizlerin hangi özelliği, bizleri şimdiki halimize getirmiştir?

Geçtiğimiz yüzyıl boyunca bununla ilgili çeşitli teoriler ortaya atıldı. Bilindiği üzere, canlıların, dolayısıyla bizlerin de, evrim geçirdiği bilimsel açıdan kesindir, ancak bu evrimin, yani değişimin, nasıl olduğu ve hangi yolu izlediği hala da tartışmalara sahne olmaktadır. Elbette ki her ileri sürülen teorinin destekçileri olduğu kadar, o teoriye karşı çıkanlar da olmuştur ve olacaktır.

İşte insanoğlunun nasıl insanoğlu olduğuna dair 12 önemli teori. Ve onların neden yanlış olduğu...

1. Alet Yaptık: Antropolog Kenneth Oakley, 1944'teki makalesinde, [1] "Bizleri eşsiz kılan, alet yapmamızdır." der. Ape'ler [2] buldukları nesneler ile aletler yaparak "yani dallara ve taşlara şekil vererek, insan eyleminin ilk farkındalığına ulaştı." 1960'ların başında, Louis Leakey, bu sava dayanarak, 2.8 milyon yıl önce Doğu Afrika'da yaşayan bir tür olan Homo Habilis'i (Hünerli İnsan) alet üretiminin başlangıç noktası saydı.

Fakat Jane Goodall ve başka araştırmacıların çalışmaları gösterdi ki, şempanzeler de dallara belli şekilleri verebiliyorlar, yapraklarını derindeki balıkları avlayabilmek için soyabiliyorlar örneğin. [3] Hatta kargalar bile, elleri olmamasına rağmen, oldukça hünerliler.

2. Bizler Katiliz: Antropolog Raymond Dart'a göre, atalarımızı diğer Ape'lerden ayıran özellik, öldürmeyi sorun saymamalarıdır. Etobur olan atalarımız, "şiddet kullanarak mağaraları işgal etmişler, oradakileri ölümüne dövmüşler, kemiklerini kırıp parçalamışlar, didik didik etmişler vücutlarını, aç kurt gibi kanlarını içmişler kurbanların ve diri diri derilerini yüzmüşler." Bunları şimdi bu şekilde okumak ucuz bir kurgu gibi görünebilir, ancak İkinci Dünya Savaşı'nın korkunç yıkımından sonra, Dart'ın 1953 tarihli "katil ape"in altını çizen makalesi oldukça taraftar toplamıştı kendisine. [4]

3. Yiyeceklerimizi Paylaştık: 1960'larda, katil ape'ler yerini "hippi ape"lere bıraktı. Antropolog Glynn Isaac, hayvan leşlerinin, muhtemelen tüm topluluk ile etinin paylaşılabilmesi amacıyla, bilinçli bir şekilde öldüğü yerden oraya taşındığına dair kanıtları ortaya çıkardı. Isaac'ın görüşüne göre, yiyecek paylaşımı, yiyeceğin nerede olduğu bilgisinin de paylaşılması ihtiyacını doğurmuş ve bu da dilin gelişimini ve diğer sosyal davranışların belirmesini sağlamış.

4. Çıplak Yüzüyoruz: Belgesel yapımcısı Elaine Morgan, atalarımızın suya yakın ve hatta suyun içinde, yani diğer canlılardan farklı bir çevrede evrim geçirdiği için insanların da diğer primatlardan farklı olduğunu ileri sürdü. Tüylerin dökülmesi onları daha hızlı yüzücüler haline getirmiş, bu sırada da sığ sular içerisinde dik durmaya da başlamışlar. "aquatik ape" hipotezi bilim camiasında genel olarak kabul görmeyen bir görüş. Ancak 2013 yılında David Attenborough bu görüşü tekrar gün yüzüne çıkardı.

5. Nesneleri Fırlatıyoruz: Arkeolog Reid Ferring , atalarımızın taşları hızlı bir biçimde fırlatmayı öğrenmesiyle birlikte insan olma sürecinin başladığına inanıyor. [5] Gürcistan'ın Dmanisi bölgesinde bulunan 1.8 milyon yıllık hominini yerleşiminde [6] Ferring, Homo Erectus'ların yırtıcılardan korunmak amacıyla toplu taşlamayı keşfettiğine dair kanıtlar buldu. "Dmanisi insanları küçüktü," diyor Ferring, "ve bu alan da tamamen büyük kediler tarafından sarılmıştı. Peki Hominin'ler nasıl yaşamını sürdürecekti? Taş atmak bir çözüm yolu olabilirdi." Hayvan taşlamanın aynı zamanda sosyalleşmemizi de sağladığını ileri sürüyor, çünkü ekip olarak birlikte hareket etmek gerekiyor başarıya ulaşmak için.

6. Avlandık: 1968 tarihli makalede, "Avlanmak, iş birliğinden daha fazlasını sağladı." diyor antropolog Sherwood Washburn ve C. S. Lancaster: "İdrakımızın, ilgimizin, hislerimizin ve temel sosyal yaşamımızın, kısacası evrimsel tüm kazanımlarımız, avlanma adaptasyonunun başarısının sonucudur." Örneğin, daha büyük olan beynimiz, nerede ve ne zaman bir av olacağı ile ilgili daha fazla bilgi saklama ihtiyacı ile birlikte gelişmiştir. Ayrıca avlanmanın cinsiyetler arası iş bölümüne sebep olduğu iddia ediliyor. Böylece kadınlar yiyecek aramaya yöneliyor. O halde şu soru akla geliyor hemen: Peki, kadınların neden büyük beyni var?

7. Yiyeceği Seks İle Takas Ettik: Daha net bir ifade ile, tek eşlilik ile takas ettik diyebiliriz. 1981 yılında C. Owen Lovejoy tarafından yayımlanan bir teoriye göre, insan evriminin dönüm noktası, 6 milyon yıl evvel tek eşliliğin ortaya çıkmasıdır. [7] O zamana dek, çevredeki olası talipleri kovalayan vahşi alfa erkeği en çok seks yapma şansına sahip oluyordu. Tek eşli kadınlar ise, bir şekilde, en çok yiyecek getirme ve çocuklarını yetiştirmek için orada bulunacak avantajlı erkeği seçiyorlardı. Lovejoy'a göre, atalarımız eve daha çok yiyecek götürebilmek için ellerini boşaltabilmek adına dik yürümeye başladılar.

8. Pişmiş Et Yedik: Büyük beyin daha aç olur. Beyin, normal bir kastan 20 kat fazla enerjiye ihtiyaç duyar. Kimi araştırmacılar, vejetaryen bir diyetle asla evrim geçiremeyeceklerini iddia ediyor. [8] Beyinlerimiz et yiyerek gelişmeye başladı. Protein ve yağ bakımından zengin olan bu gıda 2-3 milyon yıldır tercih ediliyor. Ayrıca antropolog Richard Wrangham, atalarımızın yemeği pişirmeyi keşfettikten sonra -ki böylece sindirimi çok daha kolay hale geliyor- eti çiğnemek veya yumuşatmak için daha az çaba harcadığını ve böylece beyinleri için daha fazla enerji kazanabildiklerini ileri sürüyor. [9] Sonuç olarak, bu beyinler vegan olmaya karar verecek bir bilinç geliştirecek kadar büyümeyi başardı.

9. Pişmiş Karbonhidrat Yedik: Geçenlerde yayımlanan bir makaleye göre, belki de büyük beyinlerimiz karbon yüklemesi sayesinde gelişti. [10] Atalarımız pişirmeyi keşfettikten sonra, yumru köklü ve nişastalı öteki bitkiler beyin için harika birer yiyecek haline geldiler, üstelik etten daha kolay bulunuyorlardı. Salyamızdaki amilaz adlı enzim karbonhidratların beynin ihtiyacı olan glikoza parçalanmasına yardımcı oluyor. University College London'da öğretim görevlisi olan evrimci genetik Mark G. Thomas, DNA'mızın amilaz için çoklu kopya barındırdığını altını çizerek, yumru köklü bitkilerin insan beyninin gelişimi için adeta birer patlayıcı olduğunu öne sürüyor.

10. İki Ayağımız Üzerine Yürüdük: Atalarımızın ağaçlardan inip de dik yürümeye başlaması insan evriminde bir dönüm noktası olabilir mi? "Savan Hipotezi" taraftarları, iklimin adaptasyonun yönünü değiştirdiğini ileri sürüyorlar. Afrika 3 milyon yıl önce daha kuru olmaya başladı, ormanlar kurudu ve her yer ova haline geldi. Ayakta durabilen ve uzun otlar arasından yırtıcıları gözlemleyebilenler avantajlı hale geldiler, daha sonrasında ise su ve yiyecek kaynakları farklı yerlerde bulunan bu açık alanın bir ucundan öbürüne daha başarılı bir şekilde geçebildiler. Bu hipotez ile ilgili tek sıkıntı, 2009 yılında keşfedilen ve 4.4 milyon yıl önce şimdiki Etiyopya'nın bulunduğu yerde yaşayan hominid Ardipithecus Ramidus. O bölge nemli ve ağaçlıklıydı, yine de "Ardi" iki ayağı üzerine yürüyebiliyordu.

11. Uyum Sağladık: "Smithsonian's Human Origins" vakfının yöneticisi Richard Potts, insan evriminin, iklimdeki tek bir değişikliğe değil, çoklu değişikliğe başlı geliştiğini ileri sürüyor. [11] Homo neslinin yaklaşık 3 milyon yıl evvel ortaya çıktığını söyleyen Potts, o dönemlere rastlayan zamanlar boyunca kuru ve nemli iklimler arasında şiddetli dalgalanmalar olduğunu belirtiyor. Sonu belirsiz bu değişiklikler karşısında ayakta kalabilen türün avantajlı konuma geçtiğini iddia ediyor. Adaptasyon, kesinlikle, insan türünün karakteristik özelliğidir diyor.

12. Birlik Olduk ve Fethettik: Antropolog Curtis Marean, içinde bulunduğumuz çağa oldukça uyan bir bakış açısı sunuyor insanın kökenine ilişkin. [12] Saldırgan bir türüz. On binlerce yılda tek bir kıtaya hakim olduktan sonra, atalarımız tüm dünyayı kolonize ettiler. Peki bunu yürüyerek nasıl başardılar? Marean, bunun kilit noktasının iş birliğine olan genetik yatkınlığımızda bulunduğunu söylüyor. Ancak bunun da özgecilikten değil, çatışmadan doğduğunu ileri sürüyor. Birbiriyle çatışan primat gruplarından, daha saldırgan olan ve dolayısıyla kazanan taraf yaşamını sürdürerek genlerini aktarmayı devam ettirdi. "Kazanan ekibe dahil olmak, atalarımızın kavramsal bilincinin gelişmesine ve yeni çevrelere daha kolay adapte olmasına yol açtı." diye yazıyor Marean: "Ayrıca, yenilikleri teşvik eden bu yapı, çatışmayı kazandıracak teknolojinin gelişmesine olanak tanıyordu: Yani avantajlı silahların."

Peki, bu teorilerde yanlış olan ne?

Aslında bir çoğu oldukça başarılı bu teorilerin, ancak ortak bir ön yargıları var: İnsanoğlunun Homo Sapiens olma yolunda sadece belli bir karakter veya grup eğilimi veya tek bir evrimsel çizgisi olduğunu varsayarak belli bir tanımlama üzerinden hareket ediyorlar.

Oysa atalarımız birer test objesi değildiler. Bir şeye doğru hedef alarak, o yöne doğru evrim geçirmediler. Sadece Australopithecus ya da  Homo Erectus olarak hayatta kalmaya çalışıyorlardı. Gösterdikleri tek bir eğilim onlar için dönüm noktası değildi, çünkü kaçınılmaz ve nihai bir son yok. Alet yapan, taş atan, et ve patates yiyen, iş bölümü yapan, büyük beyinlere adapte olan ve katil olan ape'lerin hepsi biziz; ve hala da evrimimizi sürdürüyoruz. [13]

Hayyam

Çeviri ve Diğer Kaynaklar:
[2] Ape, Türkçe tam karşılığı olmayan bir terimdir. Temel olarak "maymun" diye çevrilse de, aslında kastedilen, şempanze, bonobo, goril, insan gibi primatların ortak atasını tanımlamaktır.
[3] Daha evvel blogda yayımlanan "Şempanzeler ve Maymunlar Taş Çağı’na Girdi" başlıklı yazıyı okuyabilirsiniz.
Taş Çağı’nı erken insansı ve insanların yaşadığı bir dönem olarak görüyoruz. Fakat son yıllarda yapılan araştırmalar, bu çağı yaşayanların sadece insanlar olmadığını gösteriyor.

Arkeologlar, batı Afrika yağmur ormanlarında, Brezilya ormanlarında ve Tayland sahillerinde dikkate değer taş aletler keşfetti. Bunları ilgi çekici yapan, işçilikleri ya da çok eski olmaları değil. Hatta dikkatli bakılmazsa bir alet olduğu bile anlaşılamayabilir. Tarihleri de en fazla Mısır piramitleri kadar geriye gidiyor.

Bu aletleri özel yapan, onların insanlar tarafından değil, şempanze, kapuçin ve makaklar tarafından yapılmış olması. Aletlerin ortaya çıkarıldığı alanlar, “primat arkeolojisi” adında yeni bir dalın temelini oluşturuyor.

Aletlerin kendisi oldukça kaba. Bir maymun yaptığı taş çekiç, bir insan türünün yaptığı el baltasına hiç bir şekilde yaklaşamaz. Fakat önemli olan bu aletlerin gelişmişliği ya da sofistikeliği değil.

Bu aletler, primatların rutin olarak taş alet teknolojisinden faydalandığı bir kültür oluşturduğunu kanıtlıyor. Yani primatlar, Taş Çağı’na girdi.

Büyük Maymunlarda Alet Kullanımı

Önceki yıllarda biyologlar insanların yaygın olarak alet kullanan tek tür olduğunu düşünüyordu.

Günümüzde memeli, kuş, balık hatta böcek gibi canlıların hayatını kolaylaştırmak için alet kullandığını biliyoruz. Primatlar da alet kullanıyor. Fakat bir kural olarak primatlar, taşlardan alet yaratmıyor.

Oxford Üniversitesi’nden Primat Arkeolojisi (Primarch) projesi lideri Michael Haslam, “Orang-tanlar, bonobolar ve gorillaların bitkilerden yapılan aletler kullandığı görüldü, fakat hiç bir zaman taş alet kullanımına rastlanılmadı.” diyor. Haslam’a göre, büyük maymunların taş aletleri neden kullanmadığı bir gizem.

Fakat bunun nedeni, hayatlarının çoğunu ağaçlar içinde ve çevresinde geçiren bir tür için taşların kolayca bulunamaması olabilir. Haslam, bitkilerin ise primat ortamlarında her yerde bulunabildiğini söylüyor.

Buna göre, özellikle zeki bir büyük maymun, taş alet kullanmaya başlasa bile, çevrede bu geleneğin grubun diğer üyelerine (ve sonra gelecek nesillere) geçirilmesine yetecek kadar taş bulunmuyor.

Primat Arkeolojisi

Fakat batı Afrika’daki şempanzeler, kabuklu yemişleri açmak için kullandıkları taş alet teknolojisini, birçok nesile aktarmayı başarmış gibi görülüyor. Bu 2007’de yayınlanan bir makaleyle gözler önüne serildi.

Normal arkeolojideki, insan davranışlarını geride bıraktıkları kalıntılardan tanıyabileceğimiz prensibini primatlara uygulayan Christophe Boesch önderliğindeki “primat arkeologları”, böylece şempanze aletlerini incelemeye başladı.

Primat arkeologları, Fildişi Sahilleri’ndeki yağmur ormanlarında, orman zemininde bir alanı 1 metre derinliğe kadar kazdı. Bu kazı, taş aletler bakımından çok zengin olan 4,300 yıl öncesine kadar giden bir  tabaka ortaya çıkardı.

Batı Afrika Şempanzeleri 4,300 Yıldır Alet Kullanıyor

Bu taş aletlerin bir kısmı sadece insanların sahip olduğu bir kesinlik ve hassasiyetle yapılmıştı. Başka diğer aletlerde ise, günümüzde o bölgedeki şempanzelerin de yaptığı gibi, kabuk kırmak ve vurma aleti olarak kullanmak gibi çok daha kaba şekilde kullanıldıklarına dair izler bulundu.

Boesch ve meslektaşları daha önce bu bölgede, modern şempanze taş alet kültürünü araştırmıştı. Bu araştırma şempanzelerin kendine özgü bir alet seçme ve kullanma yöntemi olduğunu gösterdi.

Örneğin şempanzeler sıklıkla, kasıtlı olarak 1 kg ve 9 kg arasında büyük ve ağır taş çekiçler kullanmayı tercih ederken, insanlar 1 kg veya daha hafif taşlar kullanmayı tercih ediyor.

Şempanzeler ayrıca, insanların yemediği bazı kabuklu yemişleri açmak için de taş alet kullanıyor. Kazılarda bulunan taş aletlerde, bu yemişlerden gelen nişasta kalıntıları bulundu.

Bu bulgular birlikte ele alınınca, şempanzelerin Fildişi Sahili yağmur ormanlarında 4,300 yıldır taş alet kullandığı sonucu ortaya çıkıyor.

Boesch, Şempanze Taş Çağı’nın en azından 4,300 yıl önce, hatta belki de daha erken başladığını söylüyor. Fakat “Daha erken dönemleri inceleyebileceğimiz toprak tabakalarını nerede bulacağınızı kestirmek çok zor.” diyor Boesch.

Şempanze-İnsan Ortak Atası mı Alet Kullanmaya Başladı?

Şempanzeler insanın yaşayan en yakın akrabası. Onların da bizim gibi taş alet kullanabiliyor olması, insan ve şempanzenin ortak atasının taş alet teknolojisini geliştiren ilk canlı olduğunu akla getirebilir.

Fakat Haslam bunun pek mümkün olmadığını söylüyor. Eğer öyle olsaydı, bütün şempanzelerin taş alet kullanmasını beklerdik. Fakat sadece, batı Afrika’daki az sayıda şempanze topluluğunda bu kullanımı görüyoruz.

Batı Afrika şempanzelerinin, orta ve doğu Afrika şempanzlerinden ayrıldıktan sonra böyle bir taş alet teknolojisi geliştirdiklerini düşünmek daha mantıklı oluyor. Haslam, bu ayrımın 50,000 ile 1 milyon yıl önce gerçekleştiğini söylüyor.

Bu nedenle batı Afrika şempanzelerinin Taş Çağı, insan taş çağından tamamen ayrı görünüyor.

Kapuçin Maymunlarında Alet Kullanımı

Birkaç yüzyıldır Brezilya’daki sakallı kapuçin maymunlarının (Sapajus libidinosus) taş alet kullandığına dair raporlar biliniyor. 2004’teki bir araştırma da bunu kanıtladı.  Tayland’daki uzun-kuyruklu makak maymunları da 2015’teki bir araştırmaya göre taş alet kullanıyor.

Bu iki tür de primatların evrim ağacında, insanların yakınında bir yerde bulunmuyor.

Haslam “Kapuçinler, bizden 35 milyon yıllık evrimle ayrılmış olan Yeni Dünya maymunlarıdır. Makaklar bile bizden yaklaşık 25 milyon yıl önce ayrıldı.” diyor. Yani taş çağına giren primatlar evrim ağacında o kadar dağınık duruyor ki, taş alet teknolojisini birbirlerinden bağımsız olarak keşfetmiş olmaları gerekir. Haslam “Aynı davranışın çoklu olarak keşfedildiğini görüyoruz.” diyor.

Haslam şu anda, Boesch’in Fildişi Sahili’nde şempanze arkeolojisinde kullandığı teknikleri, makak ve kapuçinlerde alet kullanımını araştırmak için kullanıyor. Primarch projesi kapsamındaki araştırma henüz yayınlanmadı. Haslam “Şimdiye kadar, taş alet kullanan primatların faaliyet alanlarında, gömülmüş taş aletler ortaya çıkardık.” diyor.

Kapuçinler, taş aletlerini kabuk kırmak için, ve bir de yumru-kök yiyeceklere erişmek için kazma amaçlı kullanıyor. Haslam “Biri ne zaman sakallı kapuçinleri doğal ortamlarında gözlemlese, taş alet kullanımını görmüştür. Bu tür, insanlar dışında her yerde her zaman taş alet kullanan tek tür olabilir.” diyor.

Onlardan farklı olarak, makaklar adalarda yaşıyor, ve taşlarını deniz kabuklularını kırıp açmak için kullanıyor.

Her iki tür maymun da bu geleneği nesilden nesle aktarmış gözüküyor. Buna göre insanlar dışında en az üç tür primatta, taş alet kullanımının derin bir tarihi var. Şempanze ve maymun taş aletleri ne kadar ilkel görünse de, bizim atalarımızın kullandıkları da uzun zaman önce bunlardan çok farklı değildi.

İnsanların Yaptığı İlk Taş Aletler

Mayıs 2015’te Kenya’da çalışan arkeologlar, insanların yaptığı ilk taş aletler üzerine sonuçlarını yayınladı. Lomekwian adı verilen bu aletler 3.3 milyon yıllıktı. Keşfi yapan ekibe göre, bu aletler taş alet kullanan şempanze ve maymunların kullandığı tekniklere benzer teknikler kullanılarak yapılmıştı.

Buna göre taş alet kullanan primatları incelemek, erken insan davranışlarının doğası hakkında da bize fikir verebilir. Fakat erken insanlar şempanze ve maymunlardan oldukça farklı olduğu için sonuç çıkarmak o kadar kolay olmayacaktır.

Lomekwian taş aletlerinden yaklaşık 700,000 yıl sonra insan teknolojisi daha ilerledi. Önce küçük parçalar çıkarılarak daha keskin bir uç yaratılan taş aletlerin de dahil olduğu Oldowan teknolojisi, 1 milyon yıl sona da özenle şekillendirilmiş kesme ucuna sahip Aşölyen el baltaları ortaya çıkmaya başladı.

Peki atalarımız çok uzun zaman önce böyle gelişmiş taş aletler yaparken, şempanze ve maymunlar neden Lomekwian benzeri bir teknolojiden ileri gidemedi?

İnsan Elinin Farklılığı?

İnsan elindeki evrimsel gelişmelerin, aletleri daha ince bir şekilde manipule etmemize yardımcı olduğu düşünülebilir. Fakat Temmuz 2015’te yayınlanan bir araştırma, insan elinin son bir milyon yılda, şempanzelerin elinden daha az değiştiğini ortaya koydu.

Araştırmayı yapan Almécija, “İnsan ve şempanzenin atasının el uzunluğu oranları, insana, şempanzeye olduğundan daha yakındı (fakat eşit değildi).” diyor. “Parmak uzunluğu oranları açısından insanlar şempanzelerden daha ilkel.” diyor.

Şempanze ve maymunların daha geride kalmasının nedeni elleri değilse, sorun büyük ihtimalle beyinlerinde, diyor Almécija.

İnsan Beyni Yemek Pişirme Sayesinde Büyümüş Olabilir

Harvard Üniversitesi’nden Alexandra Rosati, “Taş alet yapma becerisinin, fazladan bilişsel yetenekler gerektirmesi olası görünüyor. Sadece neyin yararlı  bir alet olacağını bilmek değil, aynı zamanda onu yaratmak…” diyor.

İnsanların daha büyük beyni ve neticesinde gelen zekaları, daha iyi taş aletler yaratmlarını sağlamış olabilir. İnsan beyninin neden büyümeye başladığını söylemek ise zor. Primatolog Richard Wrangham’a göre beyinlerimizin büyümesi, yemek pişirmenin gelişmesiyle körüklendi. Rosati “Daha büyük beyinler için daha fazla enerji gerekiyordu. Pişirme de, çiğ yemeye göre, yiyecekten alınan enerjiyi arttırıyor.” diyor.

İnsanların ne zaman yemek pişirmeye başladığı bilinmiyor. Bu olay, beynimizin büyümesinden çok sonra da başlamış olabilir, bu da Wrangham’ın teorisinin yanlış olduğu anlamına gelir.

Şempanzelerin Pişmiş Yiyecek Tercihleri

Fakat eğer Wrangham haklıysa, Rosati ve Felix Warneken taradından yapılan bir araştırma, büyük bir önem kazanıyor. Şempanzeler ateşi kontrol etmeyi öğrenmemiş olabilir, fakat 2015'te yapılan bu araştırmaya göre, pişmiş yiyecekleri, pişmemiş yiyeceklere tercih edecek zekaya sahipler.

Yaptıkları bir dizi deneyde, Rosati ve Warneken şempanzeleri bir çeşit “fırın”la tanıştırdı. Şempanzeler yiyecekleri belli bir kaba koyduklarında, bu yiyecek daha sonra onlara pişmiş olarak geri dönüyordu. Şempanzeler patates parçalarını, yiyeceği çiğ olarak geri getiren bir kap yerine bu “fırın” kabına koymayı daha çok tercih etti.

Dahası, şempanzelere patates parçalarıyla birlikte tahta parçaları da verilmişti, ve bu tahta parçalarını “fırın” kabına koymakla da uğraşmadılar. Bu da, “fırın”ın sadece yenilebilecek şeyleri pişirdiğini anlamış olduklarını düşündürüyor.

Şempanzeler, uzak bir yerde bulunan çiğ yiyecekleri, pişirmek için “fırın”a getirmeye bile hazırdı. Bu durum, atalarımızın milyonlarca yıl önce yiyecekleri ateş başına taşımaya başlamasını da yansıtıyor olmalı.

Peki Şempanzeler Beyinlerini ve Teknolojilerini Geliştirebilecek Mi?

Doğal olarak, şempanzeler ateşi kontrol etmeyi öğrenene kadar -eğer öğrenebilirlerse-,  pişmiş et beğenilerinden faydalanamayacaklar. Fakat Rosati ve Warneken’in çalışması, atalarımızın daha gelişmiş beyinlere ve taş alet teknolojisine sahip olmasına izin veren beyin bağlantılarının şempanzelerde de olduğunu düşündürüyor.

Haslam, şempanze, makak ve kapuçin’lerin henüz teknolojik becerilerinin sınırlarına ulaşmadığının olası olduğunu söylüyor. Fakat Taş Çağı teknolojilerini geliştirmeye fırsatları olup olmayacağı belli değil.

Haslam “Avlanmayla ve yaşadıkları alanları yok ederek, nüfuslarını önemli ölçüde azaltıyoruz. Küçük topluluklar, gelişmiş teknolojileri büyük topluluklar kadar iyi yayamaz ve devam ettiremez.” diyor.

Yani şempanzeler ve maymunlar çok daha gelişmiş taş aletler yapma kapasitesine sahip olsa da, bunu başarmaya hiçbir zaman fırsat bulamayabilirler. Bunun nedeni de, başka bir grup primatın taş alet üretiminde çok ustalaşmış olması olacaktır.

Mevcut antropolojik çalışmalar, avcı-toplayıcı kültüre sahip insanların on binlerce yıl boyunca herhangi bir dine sahip olmadıklarını; din adı altında kabul edilen disiplinlerin ancak insanların yerleşik yaşama geçmesinin ardından ortaya çıktığını göstermektedir. Diğer bir deyişle, din, insanlık tarihiyle birlikte başlamamış, tıpkı devlet, bürokrasi ve hatta ahlaksal normlar gibi sonradan insanlığa entegre olmuş bir çeşit toplumsal örgütlenme örneğidir. Peki neden avcı-toplayıcı kültüre sahip topluluklarda dinin olduğunu gösteren hiçbir bulgu yokken -ki bu durum, dolayısıyla o toplumların herhangi bir dininin olmadığının da göstergesidir- yerleşik yaşama geçtikten sonra "din" kavramı ortaya çıkmış ve insanlar arasında yayılmıştır?

Her ne kadar dünyanın farklı yerlerinde, farklı zamanlarda ve farklı şekillerde insanlar avcı-toplayıcı yaşamdan yerleşik yaşama geçmiş olsa da, genel hatlarıyla olup bitenler benzerdir. Buna göre, avcı-toplayıcı kültüre sahip topluluklar yüzden az kişiden oluşur, topluluktaki kişiler birbirinin akrabasıdır, herkes gücü yettiği ölçüde topluluğun bekası için çalışır (yemek toplar veya avlanır), topluluk içi eşitlik söz konusudur (eşitlikçilik vardır), ulu önder veya resmi lider yoktur, kişiler kendi aralarındaki uyuşmazlığı resmi kanallardan değil, birebir konuşarak çözmeye çalışır (çünkü zaten akrabalardır ve topluluktaki herkes birbirini direkt olarak tanır).

Avcı-toplayıcı kültürdeki toplulukların özellikleri daha da ayrıntılandırılabilir, ancak temel özellikleri, eşitlikçi olmaları, kişiler arası ilişkilerin resmi kanallara dayanmaması, herhangi önder veya ayrıcalıklı sınıfının olmaması ve de en önemlisi, belli bir yerde durmadıkları, göçebe oldukları için, ihtiyaç fazlası ürün elde edemiyor oluşlarıdır.
TÜM DEĞERLERİN KÖKENİ
Değer Kavramının İnsan Zihnindeki Gelişimi Üzerine Antropolojik Bir Deneme

GİRİŞ:

1. Tartışmada Yöntem ve İnsanın Gelişimi
Değer kavramı ekonomiden matematiğe, etikten estetiğe kadar uzanan geniş bir alanda tartışılır. Ve bu bağlamda kimi zaman nesnenin kimi zaman da olayın ya da olgunun niteliği belirlenir.

Böylesine geniş bir düşünce alanında yer edinen değer kavramına dair elbette ki ortak ve net bir tanım yapmak oldukça zordur. Çünkü “değer”, “değer alanı”, “değerler sistemi”, “kullanım değeri” ve en önemlisi de “değer yargıları” gibi kavramlar, günlük dilde ve hatta kimi filozoflar tarafından da birbirinin yerine kullanılır. Bu durum değer konusunda çok ciddi kavram karmaşasına yol açar. Fakat sorunun böylesine ciddi bir karmaşaya yol açması doğaldır. Zira bu kavramlar birbirleriyle ilintili ve çoğunlukla da içiçe geçmiştir.

Örneğin altın bir yüzüğün kullanım değeri, ekonomik değeri, yarar değeri ve anı değeri aynı anlamı ifade etmez. Bu sebeple nesnenin ya da olayın değer kapsamında tartışılması güçleşir.

Bu makalede, değer kavramının insan zihnindeki ilkel yapılarına ve bu yapıların insan gelişiminin hangi aşamasında ortaya çıktıklarına dair düşünce tarihinden çeşitli karşılaştırmalarla kapsamlı bir tartışma amaçlanmaktadır.

1.1) İdealizm-Materyalizm Çatışkısı
Alman düşünür Wilhelm Windelband'a göre felsefe, başlı başına bir değer felsefesidir ve tarih felsefesinde, daima insansal değerler söz konusudur. Windelband'a göre her yeni çağ, bir önceki çağın değerlerinden kurtulmak için yapılan bir mücadeledir (Hançerlioğlu, 2006, s.56). Elbette bu düşünce çok farklı alanlarda tartışılabilinir. Fakat ortaya çıkardığı soru, tartışılabilirliğinden daha önemlidir. Değerlerin insana kendi tarihinin başlangıcında tanrı tarafından mı verildiği, yoksa toplumsal ilişkileri sebeiyle mi ortaya çıktığı sorusu, aslında çoğunlukla felsefe tarihini başlı başına iki düşünce ekolüne indirgememize olanak veren materyalizm-idealizm çatışkısını gündeme getirir.

Antik Yunan felsefesinden, hatta onu önceleyen doğu inanış ve düşünüşlerinden başlayarak her geçen dönem daha da keskinleşen bu çatışkı, açıklayıcılığı açısından değer ve onu kapsayan değer felsefesi alanında büyük önem taşır. Çünkü bu çatışkıda bakılacak çerçeveye göre yapılacak olan araştırmanın kapsamı değişir, açıklamalar bilimselliğe yaklaşır ya da uzaklaşır.

Örneğin metafizik değer kavramlarına göre değer, tanrının bağışıdır, kimi insana verilmiş kimine verilmemiştir. Tam da bu sebeple Max Scheler'e göre esşitsizlik tanrısaldır ve eşitlik ahlaka aykırıdır. Hatta bu değerler kendi aralarında da bir hiyerarşiye sahiptir. Biri öbüründen üstün olarak şöyle sıralanır : Kutsal değerler, geist değerler, vital değerler, duyusal değerler (Hançerlioğlu, 2006, s.56-57). Elbette ki bu ve benzeri fikirler, nesnel düzeyde ve olguya dayanan herhangi bir yapıda değildir. Bu sebeple yapılacak tartışma antropolojik veriler üzerine yükselmeli, bilimsel bir bakış açısıyla konu irdelenmelidir.

1.2) İnsanın Biyolojik ve Kültürel Evrimine Genel Bakış
İnsanın “düşünen hayvan” olarak tanımlanmasından “alet yapabilen hayvan” olarak kabul görüşüne kadar düşünce alanında çok çeşitli değişimler hatta devrimler yaşanmıştır. Felsefe dalı içinde yapılmaya çalışılan insanın kökeni ve bu kökene dair gelişen seyri, modern bilimde başlıbaşına antropolojinin konusudur ve bu alanda insan türünün biyolojik ve kültürel evriminin aydınlatılmasına dair önemli mesafe katedilmiştir.

Basit darbelerle kenarları yassıtılan çakıl taşları, insanın atalarının yaptığı ilk ilkel taş aletler olarak görülebilir. İki milyon yıl önce Australopithecus'un bu ilkel icadı, daha sonra kullanılmak üzere çakıl taşlarının hazırlanması ve bir köşeye konmasıyla da somutlanan amaçlı davranıştı (Bronowski, 2009, s.30-31). Bu ilkel aletin yapımındaki amaç, yiyeceğini kesmek ve parçalamaktı.

Böyle ilkel aletlerle başlayan süreç, sonraki bir milyon yıl için pek bir değişiklik getirmedi. Fakat son bir milyon yıl içinde insan, aletlerin niteliğinde çeşitli değişiklikler yaptı. Bu değişiklikler, elbette beyindeki bazı biyolojik gelişimlerin olduğunun da işaretidir (Bronowski, 2009, s.32). Özellikle de avcı-toplayıcılıktan yerleşik hayata geçişle yaşadığı tarım devrimi ve 18. yüzyılda kendini gösteren büyük sanayi devrimi, insanoğlunun zamandaki serüveninde çok önemli başarılar olarak görülebilir.

Homo Erectus'un bir milyon yıl önce ateşi evcilleştirmesi, aşölyen tarzda el baltaları yapması ve kullanması, insanın gerek biyolojik gerekse kültürel evriminde önemli aşamalar katettiğinin göstergesidir. Çünkü avlanmak, hayatta kalabilmek için yaratılan aletleri yapabilmekle mümkündür. Bununla birlikte avlanmak, özel silahları olduğu kadar, dil aracılığıyla da bilinçli bir planlamanın ve eşgüdümün sağlanmasını gerektirir (Bronowski, 2009, s.35)

Avcı-toplayıcı toplumda avlanma, toplumsal bir yükümlülüktür ve avcılık belli bir yerde sürekli artan bir nüfusu besleyemez. Bu sebeple göçler zorunludur.

Modern insanın ataları bu sebeple bir milyon yıl önce Kuzey Afrika'daydılar. Yediyüzbin yıl önce Java'da, dörtyüzbin yıl önce de bir yelpaze gibi açılarak kuzeye yöneldiler. Doğuda Çin'e, batıda avrupaya ulaştılar. Göçlerin bu inanılmaz yayılışı, insanı en yaygın tür haline getirdi (Bronowski, 2009, s.35).

Sürekli göçlerle tüm dünyaya yayılan avcı-toplayıcılar da ne bir iş bölümü vardı ne de özel mülkiyet algısı vardı (Zerzan, 2009, s.88). Elbette avcının, avlanmak için kullandığı biricik aleti/silahı, “mülk”ün ilk örnekleri olarak görülebilir. Fakat bu görüş, düşünce dünyasındaki bilimin anlamıyla başlı başına “özel mülkiyet” kavramını karşılamaz. Toprağın evcilleştirilişiyle birlikte yerleşik hayata geçilmesi ve insanların artık çok daha kalabalık bir nüfusla göç etmeden yaşama zorunluluğu, özel müliyeti doğurmuştur. Bu bağlamda özel mülkiyet, yerleşik hayatla ilintili, kalıcı ve sürekli bir mülkiyet tarzını ifade eder.

Göçebe yaşamın sona ermesiyle birlikte, toplumsal düzen, Zerzan'ın ifadesiyle “yeni bir uzamsallaştırma olan sabit mülkiyet üzerine inşa edilmiştir” (Zerzan, 2009, s.49).

Bu noktada Marx, insanın yerleşik hayata geçtikten sonra ilk olarak mülk edindiği toprak hakkında şunları söyler;

“İnsana, ihtiyaç duyduğu şeyleri ve yaşama araçlarını hazır olarak sunan bakir toprak (ve bu ekonoik anlamda suyu da içerir) insanda bağımsız olarak vardır ve insan emeğinin evrensel nesnesidir.” (Marx, 2006, s.95)

Marx'ın, “insan emeğinin evrensel nesnesi” olarak tanımladığı toprak, zamanla insanın üzerinde yerleşik olarak yaşadığı, çeşitli iş bölümleri yarattığı, sınıflara ayrıldığı bir tür fetiş hale gelmiş ve bu bağlamda uygarlığın doğuşuna dair “toprak ana” inanışı ortaya çıkmıştır. Bu inanış, aynı zamanda toprağın insanın kültürel evrimine dair bir ilerlemeyi ifade eder. Çünkü insanın yaşama gereksinimlerinin karşılanmasına dair yegane nesnesidir.

Friedrich Engels, “Aklın, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni” adlı eserinde, insanın tarihsel evrimine dair Morgan'ın sınıflandırmasını şöyle özetler;

1- Yabanıllık: Doğa ürünlerinden, onları hiç değiştirmeden yararlanmanın ağır bastığı dönem. İnsan eliyle yapılan üretimin, her şeyden önce bu yararlanmayı kolaylaştıran aletlerin üretimidir.

2- Barbarlık: Hayvan yetiştirme, tarım ve insanın faaliyeti sayesinde doğal ürünlerin üretimini arttırmayı sağlayan yöntemlerin öğrenilmesi dönemi.

3- Uygarlık: İnsanın doğal ürünleri ham madde olarak kullanmayı öğrendiği dönem, asıl anlamda sanayi ve ustalık dönemi (Engels, 2009, s.32)

İnsanın kültürel ve biyolojik evrimine dair kısa bir giriş niteliği taşıyan bu verilerden sonra sorulması gereken soru; insanın, bu gelişim sürecinin hangi aşamasında nesnelere ve olaylara ayırt edici ve özelleyici bir nitelik olarak “değer” atfetmiş ve değerlendirmeye başlamış olmasıdır.

2. İnsanda Değer Kavramının Kökeni Üzerine
Değerler ve onların bir tür dile getirilişleri olan değer yargıları konusunda genel söylem toplumlara dairdir. Bu konuda yapılan tartışmalar ise genellikle uygarlık aşamasına geçmiş, yerleşik düzen içinde yaşayan toplumlarla ilintili olarak yapılır. Elbette sınıflara ayrılmış, kendi iş bölümünü yaratmış ve aynı kültürün içinde yoğrulmuş yerleşik insan topluluklarına dair değer ve yargı tartışmaları doğaldır. Fakat gözden kaçırılan konu, insan hayatı için “değerli” olan şeyin, sadece uygar toplum aşamasına geçmiş topluluklar ya da uluslara dair olmadığıdır. Değerler sistemi ve bu sisteme dair şekillenen değer yargıları, elbette ki bir tür ahlaki konsensusla toplumları bir arada tutmaya yarar. Fakat değer kavramının kökenini ve ilkel biçimlerini anlamadan yapılan tartışmalar, toplumlardaki bireyleri bir arada tutan normları ve ahlaki yargıları kavramamızı zorlaştırır.

A.B.D'li sosyal eleştirmen Zerzan'ın da ifade ettiği gibi yaklaşık onbin yıl önce ortaya çıkan tarım toplumları öncesindeki yaşam, uzunca bir süre çirkin, kısa ve hayvani bir varoluş olarak görülmüştür (Zerzan, 2009, s.46). İlkel insanın dünyasında yaşam, doğayla iç içe ve küçük topluluklar halinde olduğundan daha kısadır. Bununla birlikte zorunlu göçebelik, insanın doğayla savaşımını da olumsuz yönde etkilemiştir. Fakat bu durum, avcı-toplayıcı insanın zihin dünyasında, değer kavramını önceleyen arkaik “iyi” ve “kötü” kavramlarının oluşmasına yetecek bilinç ve zeka düzeyine erişemediği anlamına gelmez.

Comte'un “üç hal yasası” olarak bilinen teorisine göre insanın ve dolayısıyla düşüncesinin gelişimi, sırayla üç evrede gerçekleşir; teolojik, metafizik ve pozitivist evreler (Cevizci, 2009, s.906)

Bu evrelerden ilki, teolojik evredir ve kendi içinde üç alt bölüme ayrılır. Bunlardan ilki, her nesnenin kendine ait bir iradeye sahip olduğunun düşünüldüğü animizm veya fetişizm evresidir. Bu evrede nesneler, duyguları ve amaçları olan canlı varlıklar olarak değerlendirilirler (Cevizci, 2009, s.907). Edward Tylor'ın 19. yüzyılda gündeme getirdiği (Hançerlioğlu, 2006, s.40) ve Freud'un da Totem ve Tabu adlı eserinin üçüncü kısmında işlediği animizme göre ilkel insan , gelişiminin ilk etabında fiziksel nesneleri duyguları, amaçları ve daha net bir ifadeyle ruhları olan canlı varlıklar olarak tasavvur eder. Çünkü ilkel insanın doğaya bakış açısı antropomorfiktir. Nesnelere anlam vermeye kendinden yola çıkarak başlar. Bu noktada ilkel fetişizmi, yaşam istencinin/enerjisinin belirli bir nesneye karşı yoğun bir yönelimi olarak tanımladığımızda, ilkel insanın nesnelere ve olaylara karşı kendinden yola çıkarak anlamlandırma sürecini daha iyi kavrayabiliriz.

Darwin'e göre ancak yaşama istenci üstün olanlar ve bu istencin sonucu olarak yaşanılan çevreye en iyi uyum gösterebilen canlılar hayatta kalırlar ve türlerini sürdürürler (Hançerlioğlu, 2006, s.13). Yaşama, yani hayatta kalabilme istenci ise tüm canlılar için ortak bir istençtir. Bu açıdan bakıldığında ilkel insanın kendisini hayatta tutmaya yarayan nesnelere yönelik yarattığı yoğun duygulanım, bu nesnelere, onları diğerlerinden ayıran farklı bir nitelik/özellik kazandırır. Avcı-toplayıcı bir topluluktaki avcı için avı ve onu avlamaya yarayan aleti, bir tür fetiştir. Çünkü hayatta kalabilme istencinin, yaşamın enerjisinin yoğun bir şekilde yöneldiği nesne, artık onun için diğer nesnelerden ayrı ve biricik bir özellik taşır.

Yaşambilimsel evrimden insansal tarihe geçiş “emek”le başlar ve insansal emeği hayvansal “çaba”dan ayıran yegane özellik, emeğin “bilinçli” ve “amaçlı” oluşudur (Hançerlioğlu, 2006, s.15) (Bronowski, 2009, s.30). İnsanın kullanmak ve dolayısıyla hayatta kalabilmek adına yaptığı aletler, artık kendisi için bir “kullanım ve yararlılık değeri” taşır. Kısacası nesnelere yönelik atfedilen değerin kökeni, ilkel insanın fetişist duygulanımında aranmalıdır. Değer alanına dair ilksel yapılar, insanın varoluşunun erken tarihlerinde mevcuttur.

Bu noktada vurgulanması gereken konu yararlılıktır. Çünkü insan, ilk olarak kendisini hayatta tutmaya yarayan nesnelere değer vermiş ve onları fetişleştirmiştir. Örneğin İspanya'nın doğusunda, Valtorta Geçidi'nde bulunan ve Los Caballos adı verilen barınağın duvarlarına işlenen resimler, bir ren geyiği avını temsil eder. Bu mağara resminde dikkat çeken şey av ve avcının elindeki ok ve yaylardır. Çünkü ilkel insanın özellikle de avı ve av aletleri, yaşamda kalabilmesinin en temel nesneleridir (Bronowski, 2009, s.41).

3. Kant ve Nietzsche'de İnsanın Değeri ve Amacı
3.1) Değer Kavramı ve Güç İstenci
“Tanrının ölümü” düşüncesiyle tüm değerlerin yeniden değerlendirilmesi gerektiğini dile getiren 19.yüzyılın önemli filozoflarından Friedrich Nietzsche, değerler ve değer yargıları konusunda düşünce tarihinde ses getirmiş bir eleştiriye sahiptir. Kendinden sonraki yüzyılda bıraktığı etkiler göz önünde bulundurulduğunda, değer felsefesi alanındaki eleştiri ve fikirlerini yok saymak, değerlerin kökeni hususundaki bir tartışmanın sağlıklı yürümesini engeller. Çünkü Nietzsche'nin bir çok yorumcu tarafından düşüncelerinin ağırlık merkezi olarak görülen “Tanrı'nın Ölümü” düşüncesi, eski değer yargılarının yozlaşmasının ve bu yozlaşının insanı nihilizme sürükleyeceğinin bir ifadesidir. Bu bağlamda Nietzsche, nihilizmi insan varlığına büyük bir tehlike olarak görür.

“Güç İstenci” adlı eserinin başında nihilizmi “en büyük değerlerin, kendi öz değerlerini düşürmesi (Nietzsche, 2010, s.27)” olarak tanımlayan Nietzsche, bu tartışmanın da bel kemiği olan değer yargılarının kökeni konusunda da şunları söyler :

“Değer takdirlerimizin ve manevi çizelgelerimizin gerçek değeri nedir? Kuralların bize sağladığı sonuç nedir? Kimin için? Neyle ilgili? Cevap: Yaşam için. Ya yaşam nedir? Benim formülüm şöyle der: Yaşam, güç istencidir (Nietzsche, 2010, s.254)”

Daha önce de belirttiğimiz üzere Darwin, yaşamın canlılar açısından temel istencini “hayatta kalabilmek” olarak algıladığına değinmiştir. Günümüzde de biyoloji kapsamında yapılan felsefi tartışmalarda bu görüşün türevleri mevcuttur. Örneğin “Gen Bencildir” adlı eseriyle büyük tartışma yaratan Dawkins, insanı “genler adıyla bilien bencil moleküllerini körü körüne korumak için programlanmış yaşam-kalım makineleri” olarak tanımlar (Dawkins, 2004, s.5). Fakat Friedrich Nietzsche, Darwin'in canlıları kapsayan yaşam istenci açıklamasının yerine “Güç İstenci”ni koyar ve bunu evrenin en temel istenci olarak görür. Nietsche'ye göre yaşam gücün dışavurumundan başka bir şey değildir.

Nietzsche'ye göre insanın evrimi iki aşamada gerçekleşir :

1) İnsan doğa üzerine güç kazanıp ve ek olarak kendi üzerinde de belirli bir güç kazanmıştır.

2) Doğa üzerine güç kazandıktan sonra, insan bu gücü kendini özgürce geliştirmek için kullanmıştır (Nietzsche, 2010, s.271).

Değerler kapsamında ahlaklılık, Nietzsche'ye göre insanın doğa ve vahşi hayvanlara karşı ayakta kalabilmesi için gerekli olmuştur. Yani doğayla savaşım halinde olan insanın bazı eylemleri “iyi” bazılarını ise “kötü” olarak nitelendirir. Fakat Nietzsche'ye göre bu niteleme, sırf yaşamda kalabilmesi adına bir yararlılıktan doğmaz. Tersine, ilkel insanın doğayla savaşımının temelinde, doğa üzerine güç kazanmak ve “kendini gerçekleştirebilmek” amacı vardır.

İyi ve kötü olarak nitelenen değer yargılarının kökenine dair eleştirilerini sunduğu “Ahlakın Soykütüğü Üzerine” adlı eserinde Nietzsche “bencil olmayan eylemlerin onaylanması” ve “yararlılık” açısından onlara iyi denmesi fikrine karşı çıkar (Nietzsche, 2004, s.36). Nietzsche'ye göre “iyi” olan eylemi “soylu ve güçlü olanlar” belirler. Bu sebeple de değerleri yaratanlar “efendiler”dir. İlkin değerler yaratma hakkını kazanan ve sonrasında yarattıkları değerlere ad koyan “yüksek ruhlu” insanlar, ad verdikleri her şeyin sahibidirler (Nietzsche, 2004, s.37).

3.2) Antagonizm ve İnsanın Toplumdışı Toplumsallığı
Immanuel Kant, insan yeteneklerinin gerçekleşmesi için doğanın kullandığı aracı antagonizm, yani “uyuşmazlık” olarak belirler. Bu bağlamda antagonizm, “yaşamın form kazanmasını sağlayan bir uyuşmazlık” anlamında kullanılmıştır (Veysal, 2006, s.185).

Kant'a göre bu uyuşmazlık şeref, güçlülük ve mülkiyet arzusuyla harekete geçer ve insanı tahammül edemediği ama yine de vazgeçemediği diğer insanlar arasında bir mevki elde etmeye yöneltir. Bu yönelim Kant'a göre barbarlıktan insanın asıl toplum değerini oluşturan kültüre doğru ilk gerçek adımıdır (Veysal, 2006, s.185).

Bu bağlamda insanları bir arada tutan şey, bir nevi toplumdışı toplumsallıklarıdır. Antropoloji biliminin verilerine göre insanın yerleşik hayata geçmesi günümüzden onikibin yıl önceye uzanır. Fakat Homo Sapiens'in kökeni, yaklaşık olarak yüzdoksan bin yıl önceye kadar uzanır. Bu demektir ki insan, yerleşik hayata geçmeden onbinlerce yıl boyunca, küçük topluluklar halinde, göçebe ve avcı-toplayıcı olarak yaşamışlardır. Bu tarih, bize insanın toplumdışı bir doğası olduğunu gösterir. Fakat insan bu toplumdışılığını törpüleyerek barbarlıktan uygarlık aşamasına geçmiştir.

Alfred Adler'e göre insanların faaliyetlerini yöneten hedef, üstünlük, güç ve “diğerlerini aşma” dır (Adler, 2004, s.171). Bu düşünceye paralel şekilde Kant güçlülük ve mülkiyet arzusuyla harekete geçen insanın, toplumdışılığını toplumsallıkla birlikte gerçekleştirmeye çalıştığını ifade eder. Kant'a göre bu uyuşmazlık (antagonizm) doğanın, insan yeteneklerini gerçekleştirmesi için kullandığı bir araçtır.

Kant, “Dünya Yurttaşlığına Yönelik Genel Bir Tarih Düşüncesi” adlı çalışmasının 4. önermesinde bu konuya değinir. Kant'a göre insan, toplumlaşma eğilimine sahip olmakla birlikte, toplumla çatışarak toplum dışına kaçma eğilimini de taşır (Bıçak, 1995). Bu eğilimler, bizzat insanın doğasında vardır.

Kant'ın düşüncesinde, doğanın insan için belirlediği amaç ve varılması gereken ilk hedef evrensel adalet ve yaptırımını uygulayacak bir yurttaşlar toplumuna ulaşmaktır; doğa insan türünü bunun çözümüne doğru zorlamaktadır (Bıçak, 1995).

Kısacası Kant'a göre doğanın insana dair ortaya koyduğu vazife, herşeyden önce özgürlük ve gücün birleştiği toplum düzeni, tam adaletli bir yurttaşlar anayasasının yapılmasıdır.

SONUÇ:
Sigmund Freud, insanın doğasında bulunduğunu düşündüğü saldırganlık ve cinsellik dürtülerinin toplum tarafından baskılandığını ifade eder. Freud'a göre hayvani dürtülerle güdülenen insanın aynı zamanda uygar bir varlık olmaya çalışması trajik bir durumdur. Çünkü insan türünün gelecekteki kaderini belirleyecek olan soru, uygarlığın gelişiminin, birlikte yaşamın insanların saldırganlık ve öz yıkım dürtüleri tarafından bozulmasına hakim olmayı başarıp başaramayacağıdır (Freud, 1999, s.98).

İnsanın kültürel ve biyolojik evrimine Freudyen bir çerçeveden bakıldığında, yerleşik hayata geçmesiyle birlikte toplumsallığını pekiştirmek adına insanoğlunun yarattığı ahlaki değer sistemlerinin, kendisi için yararlı olmadığı, tersine uygarlık aşamasına geçen toplumlarda büyük huzursuzluklar yarattığı söylenebilir.

Her geçen dönem nesneleri ve olayları birbirinden ayırabilmek için onlara verdiğimiz adlar ve yüklediğimiz anlamlar arttıkça, kendi yaşamımızı kolaylaştıracak aletlere ve onları yapabilen aletlere daha fazla sahip olmaktayız. Fakat isim ve dolayısıyla anlam dağarcığımızın artması, değerler ve değer yargıları anlamında tam bir kargaşaya yol açmaktadır. Nietzsche'nin vurguladığı üzere tüm değerlerin yeniden değerlendirilmesi gerektiği ,insanın gelecekteki kaderini belirleyecek önemli basamaklardan biridir.