Arkeoloji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Arkeoloji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Bizler, Homo Sapiens olarak, nasıl oldu da biz, yani kendimiz olduk? Diğer bir deyişle, evrimsel süreçte, atalarımız diğer canlılara kıyasla neyi farklı yaparak başka bir sapağa sapmayı başardı? Büyülü bir parmağın bizlere dokunmadığı ve böylece diğer hayvanlardan daha ayrı bir yapı kazanmadığımız ortada. Peki bu durumda, bizlerin hangi özelliği, bizleri şimdiki halimize getirmiştir?

Geçtiğimiz yüzyıl boyunca bununla ilgili çeşitli teoriler ortaya atıldı. Bilindiği üzere, canlıların, dolayısıyla bizlerin de, evrim geçirdiği bilimsel açıdan kesindir, ancak bu evrimin, yani değişimin, nasıl olduğu ve hangi yolu izlediği hala da tartışmalara sahne olmaktadır. Elbette ki her ileri sürülen teorinin destekçileri olduğu kadar, o teoriye karşı çıkanlar da olmuştur ve olacaktır.

İşte insanoğlunun nasıl insanoğlu olduğuna dair 12 önemli teori. Ve onların neden yanlış olduğu...

1. Alet Yaptık: Antropolog Kenneth Oakley, 1944'teki makalesinde, [1] "Bizleri eşsiz kılan, alet yapmamızdır." der. Ape'ler [2] buldukları nesneler ile aletler yaparak "yani dallara ve taşlara şekil vererek, insan eyleminin ilk farkındalığına ulaştı." 1960'ların başında, Louis Leakey, bu sava dayanarak, 2.8 milyon yıl önce Doğu Afrika'da yaşayan bir tür olan Homo Habilis'i (Hünerli İnsan) alet üretiminin başlangıç noktası saydı.

Fakat Jane Goodall ve başka araştırmacıların çalışmaları gösterdi ki, şempanzeler de dallara belli şekilleri verebiliyorlar, yapraklarını derindeki balıkları avlayabilmek için soyabiliyorlar örneğin. [3] Hatta kargalar bile, elleri olmamasına rağmen, oldukça hünerliler.

2. Bizler Katiliz: Antropolog Raymond Dart'a göre, atalarımızı diğer Ape'lerden ayıran özellik, öldürmeyi sorun saymamalarıdır. Etobur olan atalarımız, "şiddet kullanarak mağaraları işgal etmişler, oradakileri ölümüne dövmüşler, kemiklerini kırıp parçalamışlar, didik didik etmişler vücutlarını, aç kurt gibi kanlarını içmişler kurbanların ve diri diri derilerini yüzmüşler." Bunları şimdi bu şekilde okumak ucuz bir kurgu gibi görünebilir, ancak İkinci Dünya Savaşı'nın korkunç yıkımından sonra, Dart'ın 1953 tarihli "katil ape"in altını çizen makalesi oldukça taraftar toplamıştı kendisine. [4]

3. Yiyeceklerimizi Paylaştık: 1960'larda, katil ape'ler yerini "hippi ape"lere bıraktı. Antropolog Glynn Isaac, hayvan leşlerinin, muhtemelen tüm topluluk ile etinin paylaşılabilmesi amacıyla, bilinçli bir şekilde öldüğü yerden oraya taşındığına dair kanıtları ortaya çıkardı. Isaac'ın görüşüne göre, yiyecek paylaşımı, yiyeceğin nerede olduğu bilgisinin de paylaşılması ihtiyacını doğurmuş ve bu da dilin gelişimini ve diğer sosyal davranışların belirmesini sağlamış.

4. Çıplak Yüzüyoruz: Belgesel yapımcısı Elaine Morgan, atalarımızın suya yakın ve hatta suyun içinde, yani diğer canlılardan farklı bir çevrede evrim geçirdiği için insanların da diğer primatlardan farklı olduğunu ileri sürdü. Tüylerin dökülmesi onları daha hızlı yüzücüler haline getirmiş, bu sırada da sığ sular içerisinde dik durmaya da başlamışlar. "aquatik ape" hipotezi bilim camiasında genel olarak kabul görmeyen bir görüş. Ancak 2013 yılında David Attenborough bu görüşü tekrar gün yüzüne çıkardı.

5. Nesneleri Fırlatıyoruz: Arkeolog Reid Ferring , atalarımızın taşları hızlı bir biçimde fırlatmayı öğrenmesiyle birlikte insan olma sürecinin başladığına inanıyor. [5] Gürcistan'ın Dmanisi bölgesinde bulunan 1.8 milyon yıllık hominini yerleşiminde [6] Ferring, Homo Erectus'ların yırtıcılardan korunmak amacıyla toplu taşlamayı keşfettiğine dair kanıtlar buldu. "Dmanisi insanları küçüktü," diyor Ferring, "ve bu alan da tamamen büyük kediler tarafından sarılmıştı. Peki Hominin'ler nasıl yaşamını sürdürecekti? Taş atmak bir çözüm yolu olabilirdi." Hayvan taşlamanın aynı zamanda sosyalleşmemizi de sağladığını ileri sürüyor, çünkü ekip olarak birlikte hareket etmek gerekiyor başarıya ulaşmak için.

6. Avlandık: 1968 tarihli makalede, "Avlanmak, iş birliğinden daha fazlasını sağladı." diyor antropolog Sherwood Washburn ve C. S. Lancaster: "İdrakımızın, ilgimizin, hislerimizin ve temel sosyal yaşamımızın, kısacası evrimsel tüm kazanımlarımız, avlanma adaptasyonunun başarısının sonucudur." Örneğin, daha büyük olan beynimiz, nerede ve ne zaman bir av olacağı ile ilgili daha fazla bilgi saklama ihtiyacı ile birlikte gelişmiştir. Ayrıca avlanmanın cinsiyetler arası iş bölümüne sebep olduğu iddia ediliyor. Böylece kadınlar yiyecek aramaya yöneliyor. O halde şu soru akla geliyor hemen: Peki, kadınların neden büyük beyni var?

7. Yiyeceği Seks İle Takas Ettik: Daha net bir ifade ile, tek eşlilik ile takas ettik diyebiliriz. 1981 yılında C. Owen Lovejoy tarafından yayımlanan bir teoriye göre, insan evriminin dönüm noktası, 6 milyon yıl evvel tek eşliliğin ortaya çıkmasıdır. [7] O zamana dek, çevredeki olası talipleri kovalayan vahşi alfa erkeği en çok seks yapma şansına sahip oluyordu. Tek eşli kadınlar ise, bir şekilde, en çok yiyecek getirme ve çocuklarını yetiştirmek için orada bulunacak avantajlı erkeği seçiyorlardı. Lovejoy'a göre, atalarımız eve daha çok yiyecek götürebilmek için ellerini boşaltabilmek adına dik yürümeye başladılar.

8. Pişmiş Et Yedik: Büyük beyin daha aç olur. Beyin, normal bir kastan 20 kat fazla enerjiye ihtiyaç duyar. Kimi araştırmacılar, vejetaryen bir diyetle asla evrim geçiremeyeceklerini iddia ediyor. [8] Beyinlerimiz et yiyerek gelişmeye başladı. Protein ve yağ bakımından zengin olan bu gıda 2-3 milyon yıldır tercih ediliyor. Ayrıca antropolog Richard Wrangham, atalarımızın yemeği pişirmeyi keşfettikten sonra -ki böylece sindirimi çok daha kolay hale geliyor- eti çiğnemek veya yumuşatmak için daha az çaba harcadığını ve böylece beyinleri için daha fazla enerji kazanabildiklerini ileri sürüyor. [9] Sonuç olarak, bu beyinler vegan olmaya karar verecek bir bilinç geliştirecek kadar büyümeyi başardı.

9. Pişmiş Karbonhidrat Yedik: Geçenlerde yayımlanan bir makaleye göre, belki de büyük beyinlerimiz karbon yüklemesi sayesinde gelişti. [10] Atalarımız pişirmeyi keşfettikten sonra, yumru köklü ve nişastalı öteki bitkiler beyin için harika birer yiyecek haline geldiler, üstelik etten daha kolay bulunuyorlardı. Salyamızdaki amilaz adlı enzim karbonhidratların beynin ihtiyacı olan glikoza parçalanmasına yardımcı oluyor. University College London'da öğretim görevlisi olan evrimci genetik Mark G. Thomas, DNA'mızın amilaz için çoklu kopya barındırdığını altını çizerek, yumru köklü bitkilerin insan beyninin gelişimi için adeta birer patlayıcı olduğunu öne sürüyor.

10. İki Ayağımız Üzerine Yürüdük: Atalarımızın ağaçlardan inip de dik yürümeye başlaması insan evriminde bir dönüm noktası olabilir mi? "Savan Hipotezi" taraftarları, iklimin adaptasyonun yönünü değiştirdiğini ileri sürüyorlar. Afrika 3 milyon yıl önce daha kuru olmaya başladı, ormanlar kurudu ve her yer ova haline geldi. Ayakta durabilen ve uzun otlar arasından yırtıcıları gözlemleyebilenler avantajlı hale geldiler, daha sonrasında ise su ve yiyecek kaynakları farklı yerlerde bulunan bu açık alanın bir ucundan öbürüne daha başarılı bir şekilde geçebildiler. Bu hipotez ile ilgili tek sıkıntı, 2009 yılında keşfedilen ve 4.4 milyon yıl önce şimdiki Etiyopya'nın bulunduğu yerde yaşayan hominid Ardipithecus Ramidus. O bölge nemli ve ağaçlıklıydı, yine de "Ardi" iki ayağı üzerine yürüyebiliyordu.

11. Uyum Sağladık: "Smithsonian's Human Origins" vakfının yöneticisi Richard Potts, insan evriminin, iklimdeki tek bir değişikliğe değil, çoklu değişikliğe başlı geliştiğini ileri sürüyor. [11] Homo neslinin yaklaşık 3 milyon yıl evvel ortaya çıktığını söyleyen Potts, o dönemlere rastlayan zamanlar boyunca kuru ve nemli iklimler arasında şiddetli dalgalanmalar olduğunu belirtiyor. Sonu belirsiz bu değişiklikler karşısında ayakta kalabilen türün avantajlı konuma geçtiğini iddia ediyor. Adaptasyon, kesinlikle, insan türünün karakteristik özelliğidir diyor.

12. Birlik Olduk ve Fethettik: Antropolog Curtis Marean, içinde bulunduğumuz çağa oldukça uyan bir bakış açısı sunuyor insanın kökenine ilişkin. [12] Saldırgan bir türüz. On binlerce yılda tek bir kıtaya hakim olduktan sonra, atalarımız tüm dünyayı kolonize ettiler. Peki bunu yürüyerek nasıl başardılar? Marean, bunun kilit noktasının iş birliğine olan genetik yatkınlığımızda bulunduğunu söylüyor. Ancak bunun da özgecilikten değil, çatışmadan doğduğunu ileri sürüyor. Birbiriyle çatışan primat gruplarından, daha saldırgan olan ve dolayısıyla kazanan taraf yaşamını sürdürerek genlerini aktarmayı devam ettirdi. "Kazanan ekibe dahil olmak, atalarımızın kavramsal bilincinin gelişmesine ve yeni çevrelere daha kolay adapte olmasına yol açtı." diye yazıyor Marean: "Ayrıca, yenilikleri teşvik eden bu yapı, çatışmayı kazandıracak teknolojinin gelişmesine olanak tanıyordu: Yani avantajlı silahların."

Peki, bu teorilerde yanlış olan ne?

Aslında bir çoğu oldukça başarılı bu teorilerin, ancak ortak bir ön yargıları var: İnsanoğlunun Homo Sapiens olma yolunda sadece belli bir karakter veya grup eğilimi veya tek bir evrimsel çizgisi olduğunu varsayarak belli bir tanımlama üzerinden hareket ediyorlar.

Oysa atalarımız birer test objesi değildiler. Bir şeye doğru hedef alarak, o yöne doğru evrim geçirmediler. Sadece Australopithecus ya da  Homo Erectus olarak hayatta kalmaya çalışıyorlardı. Gösterdikleri tek bir eğilim onlar için dönüm noktası değildi, çünkü kaçınılmaz ve nihai bir son yok. Alet yapan, taş atan, et ve patates yiyen, iş bölümü yapan, büyük beyinlere adapte olan ve katil olan ape'lerin hepsi biziz; ve hala da evrimimizi sürdürüyoruz. [13]

Hayyam

Çeviri ve Diğer Kaynaklar:
[2] Ape, Türkçe tam karşılığı olmayan bir terimdir. Temel olarak "maymun" diye çevrilse de, aslında kastedilen, şempanze, bonobo, goril, insan gibi primatların ortak atasını tanımlamaktır.
[3] Daha evvel blogda yayımlanan "Şempanzeler ve Maymunlar Taş Çağı’na Girdi" başlıklı yazıyı okuyabilirsiniz.
Taş Çağı’nı erken insansı ve insanların yaşadığı bir dönem olarak görüyoruz. Fakat son yıllarda yapılan araştırmalar, bu çağı yaşayanların sadece insanlar olmadığını gösteriyor.

Arkeologlar, batı Afrika yağmur ormanlarında, Brezilya ormanlarında ve Tayland sahillerinde dikkate değer taş aletler keşfetti. Bunları ilgi çekici yapan, işçilikleri ya da çok eski olmaları değil. Hatta dikkatli bakılmazsa bir alet olduğu bile anlaşılamayabilir. Tarihleri de en fazla Mısır piramitleri kadar geriye gidiyor.

Bu aletleri özel yapan, onların insanlar tarafından değil, şempanze, kapuçin ve makaklar tarafından yapılmış olması. Aletlerin ortaya çıkarıldığı alanlar, “primat arkeolojisi” adında yeni bir dalın temelini oluşturuyor.

Aletlerin kendisi oldukça kaba. Bir maymun yaptığı taş çekiç, bir insan türünün yaptığı el baltasına hiç bir şekilde yaklaşamaz. Fakat önemli olan bu aletlerin gelişmişliği ya da sofistikeliği değil.

Bu aletler, primatların rutin olarak taş alet teknolojisinden faydalandığı bir kültür oluşturduğunu kanıtlıyor. Yani primatlar, Taş Çağı’na girdi.

Büyük Maymunlarda Alet Kullanımı

Önceki yıllarda biyologlar insanların yaygın olarak alet kullanan tek tür olduğunu düşünüyordu.

Günümüzde memeli, kuş, balık hatta böcek gibi canlıların hayatını kolaylaştırmak için alet kullandığını biliyoruz. Primatlar da alet kullanıyor. Fakat bir kural olarak primatlar, taşlardan alet yaratmıyor.

Oxford Üniversitesi’nden Primat Arkeolojisi (Primarch) projesi lideri Michael Haslam, “Orang-tanlar, bonobolar ve gorillaların bitkilerden yapılan aletler kullandığı görüldü, fakat hiç bir zaman taş alet kullanımına rastlanılmadı.” diyor. Haslam’a göre, büyük maymunların taş aletleri neden kullanmadığı bir gizem.

Fakat bunun nedeni, hayatlarının çoğunu ağaçlar içinde ve çevresinde geçiren bir tür için taşların kolayca bulunamaması olabilir. Haslam, bitkilerin ise primat ortamlarında her yerde bulunabildiğini söylüyor.

Buna göre, özellikle zeki bir büyük maymun, taş alet kullanmaya başlasa bile, çevrede bu geleneğin grubun diğer üyelerine (ve sonra gelecek nesillere) geçirilmesine yetecek kadar taş bulunmuyor.

Primat Arkeolojisi

Fakat batı Afrika’daki şempanzeler, kabuklu yemişleri açmak için kullandıkları taş alet teknolojisini, birçok nesile aktarmayı başarmış gibi görülüyor. Bu 2007’de yayınlanan bir makaleyle gözler önüne serildi.

Normal arkeolojideki, insan davranışlarını geride bıraktıkları kalıntılardan tanıyabileceğimiz prensibini primatlara uygulayan Christophe Boesch önderliğindeki “primat arkeologları”, böylece şempanze aletlerini incelemeye başladı.

Primat arkeologları, Fildişi Sahilleri’ndeki yağmur ormanlarında, orman zemininde bir alanı 1 metre derinliğe kadar kazdı. Bu kazı, taş aletler bakımından çok zengin olan 4,300 yıl öncesine kadar giden bir  tabaka ortaya çıkardı.

Batı Afrika Şempanzeleri 4,300 Yıldır Alet Kullanıyor

Bu taş aletlerin bir kısmı sadece insanların sahip olduğu bir kesinlik ve hassasiyetle yapılmıştı. Başka diğer aletlerde ise, günümüzde o bölgedeki şempanzelerin de yaptığı gibi, kabuk kırmak ve vurma aleti olarak kullanmak gibi çok daha kaba şekilde kullanıldıklarına dair izler bulundu.

Boesch ve meslektaşları daha önce bu bölgede, modern şempanze taş alet kültürünü araştırmıştı. Bu araştırma şempanzelerin kendine özgü bir alet seçme ve kullanma yöntemi olduğunu gösterdi.

Örneğin şempanzeler sıklıkla, kasıtlı olarak 1 kg ve 9 kg arasında büyük ve ağır taş çekiçler kullanmayı tercih ederken, insanlar 1 kg veya daha hafif taşlar kullanmayı tercih ediyor.

Şempanzeler ayrıca, insanların yemediği bazı kabuklu yemişleri açmak için de taş alet kullanıyor. Kazılarda bulunan taş aletlerde, bu yemişlerden gelen nişasta kalıntıları bulundu.

Bu bulgular birlikte ele alınınca, şempanzelerin Fildişi Sahili yağmur ormanlarında 4,300 yıldır taş alet kullandığı sonucu ortaya çıkıyor.

Boesch, Şempanze Taş Çağı’nın en azından 4,300 yıl önce, hatta belki de daha erken başladığını söylüyor. Fakat “Daha erken dönemleri inceleyebileceğimiz toprak tabakalarını nerede bulacağınızı kestirmek çok zor.” diyor Boesch.

Şempanze-İnsan Ortak Atası mı Alet Kullanmaya Başladı?

Şempanzeler insanın yaşayan en yakın akrabası. Onların da bizim gibi taş alet kullanabiliyor olması, insan ve şempanzenin ortak atasının taş alet teknolojisini geliştiren ilk canlı olduğunu akla getirebilir.

Fakat Haslam bunun pek mümkün olmadığını söylüyor. Eğer öyle olsaydı, bütün şempanzelerin taş alet kullanmasını beklerdik. Fakat sadece, batı Afrika’daki az sayıda şempanze topluluğunda bu kullanımı görüyoruz.

Batı Afrika şempanzelerinin, orta ve doğu Afrika şempanzlerinden ayrıldıktan sonra böyle bir taş alet teknolojisi geliştirdiklerini düşünmek daha mantıklı oluyor. Haslam, bu ayrımın 50,000 ile 1 milyon yıl önce gerçekleştiğini söylüyor.

Bu nedenle batı Afrika şempanzelerinin Taş Çağı, insan taş çağından tamamen ayrı görünüyor.

Kapuçin Maymunlarında Alet Kullanımı

Birkaç yüzyıldır Brezilya’daki sakallı kapuçin maymunlarının (Sapajus libidinosus) taş alet kullandığına dair raporlar biliniyor. 2004’teki bir araştırma da bunu kanıtladı.  Tayland’daki uzun-kuyruklu makak maymunları da 2015’teki bir araştırmaya göre taş alet kullanıyor.

Bu iki tür de primatların evrim ağacında, insanların yakınında bir yerde bulunmuyor.

Haslam “Kapuçinler, bizden 35 milyon yıllık evrimle ayrılmış olan Yeni Dünya maymunlarıdır. Makaklar bile bizden yaklaşık 25 milyon yıl önce ayrıldı.” diyor. Yani taş çağına giren primatlar evrim ağacında o kadar dağınık duruyor ki, taş alet teknolojisini birbirlerinden bağımsız olarak keşfetmiş olmaları gerekir. Haslam “Aynı davranışın çoklu olarak keşfedildiğini görüyoruz.” diyor.

Haslam şu anda, Boesch’in Fildişi Sahili’nde şempanze arkeolojisinde kullandığı teknikleri, makak ve kapuçinlerde alet kullanımını araştırmak için kullanıyor. Primarch projesi kapsamındaki araştırma henüz yayınlanmadı. Haslam “Şimdiye kadar, taş alet kullanan primatların faaliyet alanlarında, gömülmüş taş aletler ortaya çıkardık.” diyor.

Kapuçinler, taş aletlerini kabuk kırmak için, ve bir de yumru-kök yiyeceklere erişmek için kazma amaçlı kullanıyor. Haslam “Biri ne zaman sakallı kapuçinleri doğal ortamlarında gözlemlese, taş alet kullanımını görmüştür. Bu tür, insanlar dışında her yerde her zaman taş alet kullanan tek tür olabilir.” diyor.

Onlardan farklı olarak, makaklar adalarda yaşıyor, ve taşlarını deniz kabuklularını kırıp açmak için kullanıyor.

Her iki tür maymun da bu geleneği nesilden nesle aktarmış gözüküyor. Buna göre insanlar dışında en az üç tür primatta, taş alet kullanımının derin bir tarihi var. Şempanze ve maymun taş aletleri ne kadar ilkel görünse de, bizim atalarımızın kullandıkları da uzun zaman önce bunlardan çok farklı değildi.

İnsanların Yaptığı İlk Taş Aletler

Mayıs 2015’te Kenya’da çalışan arkeologlar, insanların yaptığı ilk taş aletler üzerine sonuçlarını yayınladı. Lomekwian adı verilen bu aletler 3.3 milyon yıllıktı. Keşfi yapan ekibe göre, bu aletler taş alet kullanan şempanze ve maymunların kullandığı tekniklere benzer teknikler kullanılarak yapılmıştı.

Buna göre taş alet kullanan primatları incelemek, erken insan davranışlarının doğası hakkında da bize fikir verebilir. Fakat erken insanlar şempanze ve maymunlardan oldukça farklı olduğu için sonuç çıkarmak o kadar kolay olmayacaktır.

Lomekwian taş aletlerinden yaklaşık 700,000 yıl sonra insan teknolojisi daha ilerledi. Önce küçük parçalar çıkarılarak daha keskin bir uç yaratılan taş aletlerin de dahil olduğu Oldowan teknolojisi, 1 milyon yıl sona da özenle şekillendirilmiş kesme ucuna sahip Aşölyen el baltaları ortaya çıkmaya başladı.

Peki atalarımız çok uzun zaman önce böyle gelişmiş taş aletler yaparken, şempanze ve maymunlar neden Lomekwian benzeri bir teknolojiden ileri gidemedi?

İnsan Elinin Farklılığı?

İnsan elindeki evrimsel gelişmelerin, aletleri daha ince bir şekilde manipule etmemize yardımcı olduğu düşünülebilir. Fakat Temmuz 2015’te yayınlanan bir araştırma, insan elinin son bir milyon yılda, şempanzelerin elinden daha az değiştiğini ortaya koydu.

Araştırmayı yapan Almécija, “İnsan ve şempanzenin atasının el uzunluğu oranları, insana, şempanzeye olduğundan daha yakındı (fakat eşit değildi).” diyor. “Parmak uzunluğu oranları açısından insanlar şempanzelerden daha ilkel.” diyor.

Şempanze ve maymunların daha geride kalmasının nedeni elleri değilse, sorun büyük ihtimalle beyinlerinde, diyor Almécija.

İnsan Beyni Yemek Pişirme Sayesinde Büyümüş Olabilir

Harvard Üniversitesi’nden Alexandra Rosati, “Taş alet yapma becerisinin, fazladan bilişsel yetenekler gerektirmesi olası görünüyor. Sadece neyin yararlı  bir alet olacağını bilmek değil, aynı zamanda onu yaratmak…” diyor.

İnsanların daha büyük beyni ve neticesinde gelen zekaları, daha iyi taş aletler yaratmlarını sağlamış olabilir. İnsan beyninin neden büyümeye başladığını söylemek ise zor. Primatolog Richard Wrangham’a göre beyinlerimizin büyümesi, yemek pişirmenin gelişmesiyle körüklendi. Rosati “Daha büyük beyinler için daha fazla enerji gerekiyordu. Pişirme de, çiğ yemeye göre, yiyecekten alınan enerjiyi arttırıyor.” diyor.

İnsanların ne zaman yemek pişirmeye başladığı bilinmiyor. Bu olay, beynimizin büyümesinden çok sonra da başlamış olabilir, bu da Wrangham’ın teorisinin yanlış olduğu anlamına gelir.

Şempanzelerin Pişmiş Yiyecek Tercihleri

Fakat eğer Wrangham haklıysa, Rosati ve Felix Warneken taradından yapılan bir araştırma, büyük bir önem kazanıyor. Şempanzeler ateşi kontrol etmeyi öğrenmemiş olabilir, fakat 2015'te yapılan bu araştırmaya göre, pişmiş yiyecekleri, pişmemiş yiyeceklere tercih edecek zekaya sahipler.

Yaptıkları bir dizi deneyde, Rosati ve Warneken şempanzeleri bir çeşit “fırın”la tanıştırdı. Şempanzeler yiyecekleri belli bir kaba koyduklarında, bu yiyecek daha sonra onlara pişmiş olarak geri dönüyordu. Şempanzeler patates parçalarını, yiyeceği çiğ olarak geri getiren bir kap yerine bu “fırın” kabına koymayı daha çok tercih etti.

Dahası, şempanzelere patates parçalarıyla birlikte tahta parçaları da verilmişti, ve bu tahta parçalarını “fırın” kabına koymakla da uğraşmadılar. Bu da, “fırın”ın sadece yenilebilecek şeyleri pişirdiğini anlamış olduklarını düşündürüyor.

Şempanzeler, uzak bir yerde bulunan çiğ yiyecekleri, pişirmek için “fırın”a getirmeye bile hazırdı. Bu durum, atalarımızın milyonlarca yıl önce yiyecekleri ateş başına taşımaya başlamasını da yansıtıyor olmalı.

Peki Şempanzeler Beyinlerini ve Teknolojilerini Geliştirebilecek Mi?

Doğal olarak, şempanzeler ateşi kontrol etmeyi öğrenene kadar -eğer öğrenebilirlerse-,  pişmiş et beğenilerinden faydalanamayacaklar. Fakat Rosati ve Warneken’in çalışması, atalarımızın daha gelişmiş beyinlere ve taş alet teknolojisine sahip olmasına izin veren beyin bağlantılarının şempanzelerde de olduğunu düşündürüyor.

Haslam, şempanze, makak ve kapuçin’lerin henüz teknolojik becerilerinin sınırlarına ulaşmadığının olası olduğunu söylüyor. Fakat Taş Çağı teknolojilerini geliştirmeye fırsatları olup olmayacağı belli değil.

Haslam “Avlanmayla ve yaşadıkları alanları yok ederek, nüfuslarını önemli ölçüde azaltıyoruz. Küçük topluluklar, gelişmiş teknolojileri büyük topluluklar kadar iyi yayamaz ve devam ettiremez.” diyor.

Yani şempanzeler ve maymunlar çok daha gelişmiş taş aletler yapma kapasitesine sahip olsa da, bunu başarmaya hiçbir zaman fırsat bulamayabilirler. Bunun nedeni de, başka bir grup primatın taş alet üretiminde çok ustalaşmış olması olacaktır.

Irak ve Suriye’de ardı arkası kesilmeyen terör eylemlerinde bulunan IŞİD,  geçtiğimiz yaz ayından bu yana birçok arkeolojik bölgeyi de ortadan kaldırdı. Birçok medeniyete ev sahipliği yapan ve tarihi açıdan oldukça önemli yapılar barındıran bölgede devam eden yıkımın ne yazık ki önüne geçilemiyor.

IŞİD Şubat ayı sonunda, militanların kazma ve balyozlarla binlerce eseri parçaladığı, Musul Müzesi’ni yerle bir ettiği videoyu yayınlamıştı. Bunun dışında IŞİD, UNESCO Dünya Mirası listesinde yer alan  Roma dönemi metropollerinden Hatra kentini de yıkıma uğratmıştı. IŞİD, ayrıca para kazandıran bir girişim olarak tarihi eser yağmacılığını da teşvik ediyor.

Peki neden yıkımın önüne geçilemiyor? Bölgeden yıkıma ilişkin olarak, arkeologlara raporlar gelse de kapsamlı olarak bir hasar tespiti yapılabilmiş değil. Musul Müzesi’nden video görüntüsünün dışında hasara ilişkin pek fazla bir bilgi yok. Keza Hatra ve Nimrud metropolleri için de durum bu şekilde. Alman Arkeoloji Enstitüsü Irak saha ofisi direktörü Margarete van Ess de, hasarın büyüklüğüne ilişkin bilgi eksikliğini dile getirmişti.

İşte IŞİD’in, 2014’ün temmuz ayından bu yana Irak ve Suriye’de yıkıma uğrattığı tarihi alanlar:

1- Hatra

1985 yılında UNESCO Dünya Mirası listesine alınan bu kent, M.Ö.300 yılında kurulmuş. Kent, Roma İmparatorluğu’nun hakimiyet alanı dışındaki bağımsız krallığın başkentiydi. Hatra’da, Yunan ve Roma’dan etkilenilmiş ve Doğu ile harmanlanmış bir mimari yapı göze çarpıyor. Bu özellik bölgenin İpek Yolu ticaretinde kullanılan bir merkez olduğunu gösteriyor.

Kentin, geçtiğimiz yaz aylarında IŞİD tarafından ele geçirilip cephanelik ve eğitim kampı olarak kullanıldığı söyleniyor. Hatra , Şubat ayının sonlarında buldozerle tahrip edildiği biliniyor.

2- Ninova

Asur, M.Ö.900-600 yılları arasında oldukça yayılmacı bir politika izleyen, Ortadoğu’nun büyük bölümüne yayılan ve antik dönemde imparatorluk olabilme özelliğini tam olarak taşıyabilecek tek devletti. Krallar ülkeyi Kuzey Irak’ta bulunan bir dizi başkentten yürüttü. Ninova da bu başkentlerden birisiydi. Şehir M.Ö.700 yıllarında Sinahheriba döneminde altın çağını yaşadı. Günümüzdeki modern Musul kentinin bir bölümü, bu kalıntıların üzerine kurulmuş.

IŞİD bölge de hakimiyeti ele geçirince Ninova da tehlike altına girdi ve yıkım başladı. Bu kent, ayrıca Musul Müzesi’nde sergilenen birçok eserin kaynağı konumunda.

3- Musul Müzesi ve Kütüphaneler

IŞİD’in şehri kontrol altına aldığından beri birçok el yazması eseri ortadan kaldırdığı haberlerde yer bulmuştu. Musul Üniversitesi kütüphanesi Aralık ayında yakılmıştı. Bunların içinde belki de en önemli yıkım Şubat ayında gerçekleşti. IŞİD, Musul’un simgelerinden olan 1921 yılında inşa edilmiş merkez halk kütüphanesini patlayıcılarla yerle bir etmişti. El yazması birçok eserin yanı sıra Arap bilim insanlarının kullandığı birçok araç gereç de yok olmuştu.

Kütüphaneden sonra yıkım sırası Musul Müzesi’ne geldi. Video, oldukça geniş yankı bulmuştu. Militanların, ellerinde çekiçlerle birçok heykel ve tarihi eseri yok ettiği, görüntülerde yer alıyordu. Müze, Bağdat’taki Irak Müzesi’nin ardından ülkenin en büyük ikinci müzesi olma özelliğini taşıyordu. Yıkımdan sonra, yetkililer tarafından yayınlanan demece göre, müzedeki eserlerin çoğunun kopya olduğu, orijinallerinin Irak Müzesi’nde sergilendiği belirtilmişti.

4- Nimrud

Şehir 3200 yılında kuruldu ve Asur medeniyetine başkentlik yaptı. Kazı çalışmaları bölgede 1840 yılında İngiliz arkeologlar tarafından başlatıldı. Kazılardan çıkarılan birçok heykel ve antik parça, New York’taki Metropolitan Museum of Art, İngiltere’deki British Museum olmak üzere birçok ülkeye gönderildi. Orijinal parçaların çoğu ise Irak’ta kaldı.

Arkeolojik alan, toprak bir duvarla 3.6 kilometrekarelik bir bölgeyi kapsıyor. Tamamı yeryüzüne çıkarılamayan ve geriye kalan kısımların, yeraltında korunaklı olduğu umulan kente, IŞİD’in tam olarak verdiği zararın boyutu belirlenebilmiş değil.

5- Horsabad

Horsabad kenti, Musul’a birkaç km uzaklıkta bulunuyor. Bu kent de bir dönem Asur medeniyetine başkentlik yapmış. Kent Asur Kralı Sargon tarafından M.Ö.717-716 yılları arasında yapılmış ve kabartmalar, heykeller çok iyi korunmuş. Asur, kraliyet törenlerini ve zaferlerini anlatan resimler görmek de mümkün. Kabartma ve heykellerin çoğu 1800’lerin ortasında Fransız kazı çalışmaları sırasında Chicago’daki Şark Enstitüsü ekipleri tarafından taşındı. Bazı parçalar da Irak ve Louvre Müzesi’nde bulunuyor.

IŞİD’in tarihi kentin tam olarak hangi kısmına zarar verdiği şu an için meçhul. Elde veri olarak sadece, yöre sakinlerinden ve Irak Tarihi Eserler Bakanlığı’ndan gelen bilgiler mevcut.

6- Hz. Yunus Türbesi

Yunus Peygamber Camii hem İncil hem Kur’an’da adı geçen Hz.Yunus adına yapılmış bir camii.

İslam’ın oldukça katı yorumunu benimseyen ve Hz. Yunus gibi peygamberlere saygı duymayı günah kabul eden IŞİD, 24 Temmuz’da camiyi boşaltarak patlayıcılarla yerle bir etti.

Asur kenti Ninova’yı oluşturan, iki dağdan birinin üzerine yapılmış bir Hristiyan kilisesinin tepesine kurulu olan cami, Irak tarihi açısından oldukça önem taşıyordu.

7- İmam Dur Türbesi

Samarra kenti yakınlarındaki İmam Dur Türbesi, Ortaçağ İslam mimarisi ve dekorasyonunun muhteşem bir örneğiydi. Geçtiğimiz Ekim ayında havaya uçuruldu.

8- Apamea

Kent, Roma devrinin zengin ticaret merkeziydi. Bölge aslında IŞİD’ten önce, Suriye iç savaşı sırasında yağmalanmaya başladı. Uydu görüntüleri tarihi alanlarda açılmış çukurların olduğunu gösteriyor.

Apamea’da bulunan ve daha önce varlığından haberdar olunmayan Roma dönemine ait mozaiklerin satılmak üzere söküldüğü ve IŞİD’in, satılan parçalardan on milyonlarca dolar elde ettiği söyleniyor.

9- Duro – Europos

Kent Fırat Nehri’nde bir Yunan yerleşimi olan bu kent sonraki yıllarda Roma İmparatorluğu’na bağlı bir karakol olarak kullanılmış. Europos, farklı mimarisiyle, dünyanın en eski Hristiyan kilisesine, çok sayıda tapınağa ve bir sinagoga ev sahipliği yapıyor.

Yağmacıların verdiği zararın boyutunu, kentteki kerpiç duvarların içindeki, oyulmuş halde bulunan arazinin uydu görüntüleri ortaya koyuyor.

10- Mari

Yaklaşık olarak, MÖ. 5000 yılında kurulan kent, MÖ. 3000-1600 yılları arasında, Tunç Çağı’nda, gelişmeye başladı.

Bir Sümer ve Amori kenti olan bölgede, arkeologlar tapınak, saray ve bölgedeki halkların ilk dönemlerine ışık tutacak, kil tabletlere yazılmış arşivler keşfetti.

Mari’nin kaderi de diğer yerlere benziyor. Elde edilen uydu görüntüleri ve yerel halkın verdiği bilgilere göre kent, özellikle kraliyet sarayı, sistemli bir şekilde yağmalanıyor.