Ateizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ateizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yeni bir çalışma, tarihin geniş çerçevesi içerisinde pek de değinilmemiş olsalar da ateistlerin antik dünyanın çok tanrılı toplumlarında dahi varlıklarını başarılı bir şekilde sürdürdüklerini iddia ediyor.

Cambridge Üniversitesi’nden St John’s Koleji Üyesi ve Yunan Kültürü Profesörü Tim Whitmarsh’ın ‘Battling the Gods-Tanrılarla Savaş’ adlı yeni kitabının başlıca savı olan bu iddia, genellikle modern bir fenomen olarak görülen ateizmin, Antik Yunan’da ve Hıristiyan öncesi Roma’da yaygın olmalarının yanı sıra, ayrıca muhtemelen o toplumlarda, görüldüğü pek çok diğer toplumdan çok daha fazla zenginleştiğini ileri sürüyor.

Bunun sonucu olarak, bu çalışma inananlar ve ateistler arasındaki güncel tartışmaları destekleyen iki varsayıma meydan okuyor: Birincisi, ateizmin modern bir bakış açısı olduğu ve ikincisi de insanların tanrı inancına meyilli olmasının doğallığını savunan “dini evrensellik” fikri.

Whitmarsh’a göre ateizmi, yalnızca seküler Batı toplumlarında ortaya çıkan bir fikir olarak görme eğilimindeyiz ve bunu tanımlayan retorik oldukça hiper-modern. Ancak, aslında erken toplumlar ateizme normal kabul ettikleri şeyler yelpazesinde yer verdikleri için bu konuda çok daha muktedirdiler. Yargılarını bilimsel bir gerekçeye dayandırmaktan ziyade, bu ilk ateistler, dinin çelişik doğası hakkında evrensel itirazlar yapıyorlardı. Bunun binlerce yıl önce gerçekleşmiş olması, inançsızlığın çeşitlerinin tüm kültürlerde ve her zaman var olabileceğini gösteriyor.

Tepeler Kadar Eski
Kitap inançsızlığı ‘tepeler kadar eski’ olarak tanımlıyor. Kolophonlu Ksenofanes’in (MÖ yaklaşık 570-475) Ateist yazıları gibi erken örnekler ikinci tapınak dönemi Yahudiliği ile çağdaştır ve Hıristiyanlık ve İslam’dan çok daha erken dönemdedir. Hatta MÖ. 4. yüzyılda yazan Platon bile, dönemindeki çağdaşları arasında inanmayanların “tanrılar hakkındaki bu görüşlere sahip ilk kişiler olmadıklarını” belirtir.

Ateizmin antik tarihi yazılı olarak kaydedilmemiştir ancak Whitmarsh’a göre ateizmin yazılı olmayan tarihi de mevcut tek tanrılı / ateist tartışmasının her iki tarafında da bulunmuyor. Ateistler, dini, insan gelişiminin daha erken ve ilkel bir aşamasına dayandırırken, dini evrenselcilik fikri de, kısmen erken toplumların doğası gereği dindar olduğu fikrine dayanıyor, çünkü bu fikre göre tanrıya inanmak insanın doğasında yani ‘varsayılan ayarları’nda bulunuyor.

Whitmarsh’a göre ise bu iki görüş de doğru değil. Whitmarsh “inananlar, ateizmi modern batı kültürünün tuhaf bir fazının patolojisi gibi görüyorlar ve onlara göre bu geçici, ancak konu üzerinde biraz daha düşünülürse antik çağda da bu şekilde düşünülmüş olabileceği çok açıktır.” diyor.

Bin Yıllık Tarih
Kitabı, felsefi hareketler, yazarlar ve halk figürleri tarafından ifade edilen inançsızlığın çeşitli biçimlerini açıklığa kavuşturarak, bu fikri kanıtlamak için bin yıllık antik tarihi araştırıyor.

Yine kitaba göre, bu durum, özellikle çok tanrılı Yunan toplumlarının temel çeşitliliği ile mümkün oluyor zira MÖ 650 ve 323 arasında, Yunanistan’da her biri kendi gelenekleri, görenekleri ve yönetimi olan yaklaşık 1,200 ayrı şehir devleti vardı ve din bu çeşitliliği, özel kültler, köy ritüelleri ve çok sayıda ilahi varlığa ithafen şehir festivalleri olarak dile getirdi. Bu da dini tutuculuğun olmadığı anlamına geliyor. Yunanlıların birleşmiş bir kutsal yazınına en yakın olanı kaynak Homeros’un destanlarından ibarettir ve bu destanlar da tanrıların tutarlı ahlaki görüşünü sunmaz aksine onları ahlaka aykırı olarak tasvir eder. Benzer şekilde, insanlara nasıl yaşanacağını söyleyen uzman bir rahip de yoktu diye aktaran Whitmarsh, “Ne yapacağını söyleyen bir rahip fikri Yunan dünyasına yabancıdır” diye ekliyor.

Hoşgörülü Bir Bakış Açısı
Sonuç olarak, bazı insanlar ateizmi bir yanılgı gibi algılarken, nadiren ahlaki olarak yanlış görüldü. Aslında, insanların tanrılar konusunda benimseyebilecekleri bir dizi bakış açısından biri olarak kabul edildi. Yalnızca zaman zaman, MÖ 5. yüzyıl Atina’sında Sokrates’in “şehrin tanrılarını tanımaması” nedeniyle idam edilmesi gibi aktif yasalarla cezalandırıldı.

Ateizm çeşitli şekil ve boyutlarda ortaya çıkarken, Whitmarsh nesiller boyunca güçlü sürekliliklerin olduğunu da savunuyor. Antik ateistler, bugünlerde birçok kişinin hala sorduğu – kötülük sorunuyla nasıl başa çıkılabileceği ve dinin mantıksız ve inanılmaz görünen yönlerinin nasıl açıklanabileceği gibi temel sorunlarla mücadele ediyorlardı.

Bu temalar gök gürültüsü ve deprem gibi olayların aslında tanrılarla hiçbir ilgisi olmadığını açıklamak isteyen Anaksimandros ve Anaksimenes gibi erken düşünürlerin çalışmalarından ilahi nedensellikleri açıkça eleştiren Euripides’in eserlerini de içeriyor. Ancak Antik çağın en meşhur ateist grubu ise kader diye bir şey olmadığını savunan ve tanrıların insan hayatını kontrol edebileceği fikrini reddeden Epiküryanlardır.

Tek Gerçek Tanrı
Whitmarsh, antik ateizm çağının sona erdiğini belirtiyor, çünkü genellikle içinde hoşgörüyü de barındıran bu çok tanrılı toplumlar, “gerçek” tek Tanrı inancının kabulünü şart koyan tek tanrılı imparatorluk güçleri ile yer değiştirince bu hoşgörü de sona erdi. Örneğin Roma’nın 4. yüzyılda Hıristiyanlığı benimsemesi “deprem etkisi” yarattı, çünkü bu noktada dini mutlakıyet imparatorluğu bir arada tutmak için kullanıldı.

Roma İmparatorluğu’nun daha sonraki ideolojik enerjisinin çoğu, sözde sapkın inançlarla (çoğunlukla diğer Hıristiyanlık biçimleri) savaşmak için harcandı ve İmparator Theodosius, Katolikler ve diğerleri arasında ayrım yaparak diğerlerini dementes vesanoque (“delirmiş sapkınlar”) olarak sınıflandırdı. Bu tür kararlar, inançsızlığa yer bırakmadı.

Whitmarsh, çalışmalarının ateizm’in gerçeğini ispatlamak ya da kınamak için tasarlanmamış olduğunu vurguluyor. Ancak, kitabın ilk sayfasında şunları da ekliyor: “Bununla birlikte, bu kitabı araştırıp yazarken güçlenmiş olan kanım; kültürel ve dini çoğulculuk ve özgür tartışmalar, iyi bir hayat için zaruridir.”

Cambridge Üniversitesi’nden St John’s Koleji Üyesi ve Yunan Kültürü Profesörü Tim Whitmarsh’ın ‘Battling the Gods-Tanrılarla Savaş’ adlı kitabı ‘Faber and Faber’ tarafından yayınlandı.

Birlikte yaşamaya çalışırken ortaya çıkan “ahlak” olgusuyla ilgili hep “Ahlak bilime dayandırılamaz” denildi. Peki, neye dayandırılır? Bu sorunun cevabı yok ve bu anlayış kesinlikle doğru değil. Çünkü “Ahlak bilime dayandırılamaz” demek, aynı zamanda “Ahlakın hiçbir temeli yoktur” demektir.

Peki, ahlakın temeli din olabilir mi? O da mümkün değil, çünkü din başka bir adamın lafıdır. Birileri çıkmış, o dinin otoritesini sağlamak için bir şeyler söylemiş. “Bana bunu birileri söyledi, bizi yaratan söyledi” demiş. Peki, bu birileri bunları bana niye söylemiyor? Bu yaratan bu kadar güçlüyse niçin bir elçi kullanıyor? Hepimize tek tek söylesin rahat edelim. Dolayısıyla dinin ahlakın temeli olması söz konusu değildir. Gazali, “Nedenselliği temellendiremiyoruz, o zaman vahiye inanalım” derken ve nedenselliği temellendiremezken, vahiy dediği şeyin de nihayetinde bir adamın lafı olduğunu düşünmüyor; peki bu lafa nasıl inanıyor? Kendi gözüyle gördüğünü temellendiremiyor ve bir başka adamın lafına sığınıyor. Olacak iş değil bu. Ben tanrının elçisiyim, ruhlarla konuşuyorum, gökyüzünden mesaj alıyorum, tanrının oğluyum vs. Bunları bugün söyleyen biriyle karşılaşıldığında ilk yapılacak iş bir psikiyatrı aramak olur. Zaten aklı başında insanlar bu tür iddialarda bulunanlara artık akıllı bir insan muamelesi yapmıyorlar. İlk Çağın büyük medeniyetinin temsilcisi Roma’da da bu böyleydi. Mesela Judea’nın Roma genel valisi Pontius Pilatus da, İsa’ya öyle muamele etmiş, kendisiyle akıl çerçevesi içinde bir anlaşmaya varmanın mümkün olmadığını görerek eyaletteki asayişin zarar görmemesi adına onu Yahudi cellatlarına teslim etmiştir.

Bence güzel bir noktaya geldik. Peki, Yunan’da neden peygamber çıkmıyor? Her ne kadar birkaç peygamberlik heveslisi olmuşsa da orada da, Yunanlı, “Bak kardeşim bu dediğin zırvalık vs.” diyerek bu iddiaları reddetmiş. Yunanlının bu peygamberlere zırva diyebilmesinin sebebi, Yunanlının ilk bireysel eleştiriyi icat etmesiyle ilgilidir. Bireysel eleştiriyi icat eden, daha doğrusu bunu sistemli bir hale getiren bu insanların kim olduğunu biliyoruz: Thales ve Anaksimander. Bunların şöyle bir iddiaları var: “Fırtına çıktığı zaman Zeus yaptı diyoruz, deprem olduğu zaman Poseidon yaptı diyoruz, bunlara mani olmak için Zeus’a büyük boğalar, Poseidon’a atlar kurban ediyoruz ama bu felaketler durmuyor. O halde bu işte bir keyfilik var. Sağlık tanrısı Asklepios bazı hastaları iyi ediyor, bazılarını etmiyor. Sokrates ölüme giderken; “Ben bu hayat denen hastalıktan kurtulduğum için Asklepios’a bir horoz kesiverin” diyor. O halde, “Horoz kesen ile kesmeyen arasında bir fark olmadığına göre, ortada keyfi bir durum var.”

Thales, Mısır seyahatinde müthiş bir keşifte bulunarak, Nil Nehri’nin baskınlarına mani olabilmek için kadastro ustalarının benzer üçgenler gibi belirli kurallar dahilinde hesap yaptıklarını görmüş. Kadastro ustalarına bildiklerini nasıl öğrendiklerini sormuş, “Ustalarımızdan” cevabını almış. “Peki bunun bir kitabı yok mu?” diye sormuş, “Yok” demişler. Thales burada şunu fark ediyor: “Bu ilişkiler her yerde doğru, nerede benzer üçgen varsa aralarındaki ilişkiler aynı. Kesin bir doğruluk var ve tanrıya sormadan bunları kendi başımıza öğrenebiliriz. Demek ki, tanrılara kurban vermeden, tanrılara yakarmadan gerçeğe ulaşabiliyorum.” Çok büyük bir keşif bu. Teoremleri ispat etmeye başlamış ardından. Sonra arkadaşı Anksimander’le birlikte, “Öteki soruları da böyle cevaplandırabilir miyiz?” sorusunun peşine düşmüşler. Fırtına niye oluyor, deprem niye oluyor, insanlar niye ölüyor? Sonra fark ediyorlar ki, bu soruların cevapları geometrik soruların cevabına benzemiyor, çok karmaşık bir sistemin gözlemine dayanıyor. Fakat sonsuza kadar gözlem yapmaları mümkün değil, dolayısıyla “Gözlem yapalım ardından da bu gözlemlerle tutarlı bir hipotez, varsayım ortaya atalım” demişler. Tesadüfen doğruyu bulabiliriz, bulamasak dahi varsayım, gözlemlerimizi yönlendirir, başka yerlere gideriz. Dolayısıyla ilk defa eleştirel bir güçle bilgi edinmeye başlamışız. 

Daha önce sorduğumuz gibi, ahlak buna dayanır mı, dayanmaz mı? Toplumu bilimsel olarak incelediğimiz zaman en önemli ve altın kuralın şu olduğunu görüyoruz: “Kendine yapılmasını istemediğini başkasına yapma.” Bu kural üzerine bir ahlak inşa edilmeye çalışılmışsa da bunun yetmediği görülmüş. Çünkü insan kendisine yapılmasını istemediği şeyi başkasına yapmamayı düşünüyorsa da yapmayı da çok istiyor. Bu yüzden ilave kurallar icat etmeye başlanılmış. Mesela, “O benim babamı öldürdüyse ben de gidip onun babasını öldüreyim” gibi. Bir adam birini öldürdü, o birinin ailesinden biri onun çocuğunu öldürdü, böyle devam eden bir kan davası ortaya çıkıyor. Mesela Tevrat buna izin veriyor: “Göze göz, dişe diş.” Bu, her ne kadar yanlış bir anlayış olsa da o dönem insanlarını tatmin ediyor. İnsan kötü bir işi ahlakın içine çekmeye çalışıyor ve bunu yaparken de arkasına Tanrı dediği hayali varlığın otoritesini alıyor. Ama sonra bunun da iyi bir yere gitmediği görülüyor ve değişik şekillerde sınırlamaya çalışıyorlar. “Babamı öldüren bu alçağı ben öldürmeyeyim, ama bir hakim öldürsün, hadiseler bizden bağımsız gelişsin,” ve böylece idam cezası icat ediliyor. Sonra bakıyorlar ki idam cezası da bir işe yaramıyor. Bu şekilde hukuk dediğimiz kurallar gelişmeye başlıyor. Hukukun ilk otoritesini hep dinler sağlamıştır. Fakat bunlar bilimsel temelleri olmadığı için insanları yanlış yere götürüyorlar. Mesela bir engizisyon mahkemesini düşündüğünüzde, suçlu olduğunu varsaydıkları bir kişiden işkenceyle itiraf alıyorlar, sonra da bunu yapan bir papaz olduğu için Allah söyletti diyorlar. Tabii böyle bir zırvalığın, böyle bir zulmün toplumda uzun süre kabul görmesi mümkün değildir ve olmamıştır da.

Celal Şengör,
Dahi Diktatör
Bir tanrı olduğuna gerçekten inanmıyorum -hatta bir tanrının olmadığına ikna oldum. Onun var olduğuna dair etrafta en ufak bir kanıt bile görmüyorum.

(...)

Başka bir takım insanlar nasıl olup da bildiğimi iddia edebildiğimi soruyorlar. "Bir tanrı(nın var) olmadığı inancı, tıpkı bir tanrı(nın var) olduğu inancı kadar mantıksız, kibirli vs. bir yaklaşım değil mi?" diyorlar. Buna yanıtım birçok nedenden ötürü hayır olacaktır. Birincisi, bir tanrı olmadığına inanmıyor değilim. Bunun inanıp inanmamakla ne alakası var, anlamıyorum. Dört yaşındaki kızım yeri kirletenin kendisi olmadığını söylediğinde buna inanırım ya da inanmam. Ben adalete ve dürüst oyuna inanırım. Ayrıca İngiltere'nin Avrupa Para Birliği'ne üye olması gerektiğine de inanıyorum. İşin uzmanı olan biriyle etkin bir şekilde tartışabilmek için uzaktan yakından ekonomist sayılmam ama bildiğim az bir şey, güçlü bir önseziyle de birleşerek bana kuvvetle bunun doğru seçenek olduğunu söylüyor. Kolayca yanılıyor olabilirim ve bunu biliyorum. 

Bu saydıklarım bana inanmak sözcüğünün meşru kullanımları gibi geliyor. Bununla birlikte, mantıksız kavramları, mantıklı sorulara karşı koruyan, dış kabuk görevi yapan bu sözcüğün sorumluluğunu yüklenmek durumunda olduğu pek çok fesatlık olduğunu düşünüyorum. İşte bu yüzden tanrı(nın var) olmadığına dair bir inanç beslemiyorum; tanrı(nın var) olmadığına ikna oldum.

Douglas Adams,
Kuşkucu Somon, sf. 185-187
Current Biology'de yayımlanan bir araştırma, dindar ailelerce büyütülen çocukların ateist ailelerce büyütülenlere göre daha kaba ve daha az cömert olduklarını ortaya koydu. Ateist ailelerce büyütülen çocukların yabancılara karşı daha cömert oldukları görülürken, çocukların dindar ailelerce büyütüldükleri süre arttıkça giderek cimrileştikleri görüldü.

Araştırmacıların çocuklara başkalarına karşı davranışlarını ölçebilecekleri oyunlar oynattıkları ve benzer etnik gruplar, aynı okuldan çocuklar ve yabancılara karşı ne kadar paylaşımcı olduklarına baktıkları belirtiliyor.

Araştırma, dindar ailelerin kendi çocuklarını daha "duyarlı" ve "cömert" sandıklarını da ortaya koyarken, dindar ailelerde yetiştirilen çocukların başkalarını daha çok yargıladıkları ve onların cezalandırılmalarını daha çok istedikleri görüldü.

Araştırmanın ABD, Kanada, Ürdün, Güney Afrika, Çin Halk Cumhuriyeti ve Türkiye'den 1200 çocukla yapıldığı bildiriliyor. Çocukların büyük kısmının Hıristiyan, Müslüman veya ateist ailelerce büyütüldüğü, az sayıda Yahudi, Budist, Hindu ve agnostik ailelerden çocukların da bulunduğu ve çocukların yaşının 5-12 arasında olduğu aktarılıyor.

Haberi Aktaran: Sheldon Cooper
New Scientist dergisinin son sayısına konuşan Wilson, yeni kitabında insan türü olarak nereye gittiğimiz ve dünyayı nasıl adım adım yok ediyor olduğumuz konusuna eğilmeyi düşündüğünü söyledi ve "kabile yapımız" nedeniyle, bilimin gezegene verdiğimiz zararlara dair bizlere verdiği işaretleri göz ardı ettiğimiz konusunda uyardı.
"Tüm ideolojilerin ve dinlerin büyük sorular için kendi cevapları var, ama bu cevaplar genelde bir çeşit kabilenin inancıyla sınırlı. Özellikle dinler, bir diğer kabilenin -bir diğer inancın- kabul edemeyeceği doğaüstü unsurlara sahip... Ve her bir inanç, istediği kadar cömert, şefkatli, sevecen ve yardımsever olsun, yine de diğer inançları küçümsüyor. Bizi aşağı çeken şey dini inançlar."
Wilson sözlerine şöyle devam etti: "Dünyanın her yerinden insanların, bir Tanrı tarafından izlenip izlenmediklerini merak etmeye dair güçlü bir yatkınlığı var. Hemen hemen her insan, başka bir hayatı daha olacak mı üzerine kafa yoruyor. Bunlar insanlığın birleştiği ortak şeyler."

Ancak Wilson, "insan bilincinin sınırlarını aşan arayışın kabile dinlerince gasp edildiğini" belirtti:
"İnsanlığın yararı için yapabileceğimiz en iyi şey, dini inançları tamamen yok etme noktasına kadar azaltmaktır. Ama elbette, türümüzün doğasındaki arzuyu ve bu büyük soruları sormaya devam etmeyi yok etmek değil."
Wilson insanlığın geleceğine dair, dünyanın artık dengede olmayacağı bardağı taşıran son noktaya gelineceğini belirtti: "Ve bu olduğunda, her şey çökecek - ve bizde onunla beraber yıkılacağız."

Alabama'da Baptist olarak yetiştirilen Wilson, Hıristiyanlıktan uzaklaştığını ama kendini ateist olarak da adlandırmayacağını belirtti ve "Ben bir bilim insanıyım." şeklinde konuştu.

Geçtiğimiz aylarda "Dünya'da Dindarlık Azalıyor, Sekülerlik Artıyor" adlı inceleme yazısında geçmiş yıllara oranla ülkelerdeki dindarlık/sekülerlik oranını kıyaslamış, buradan yola çıkarak Dünya'da dinin etkisinin eskisine kıyasla azaldığı tespitini yapmıştık.

Peki biraz daha özele inersek, şu an Dünya'daki en az dindar olan veya bir başka ifadeyle, Dünya'nın en inançsız şehri hangisidir diye sorarsak, bunun cevabı ne olur sizce?

WIN/GIA araştırma şirketinin 2015 yılında yaptığı anketteki verilere göre, Çin, Dünya'nın en inançsız ülkesi konumunda. Çinlilerin %61'i kendisini "kesinlikle ateist" olarak tanımlıyor. Bu oran oldukça fazla, çünkü Çin'den sonra ateist sayısının en yüksek olduğu ülke olan Hong Kong'da kendisini "kesinlikle ateist" diye tanımlayanların oranı %34. Bir diğer deyişle, Çin, ateist oranı açısından en yakın rakibini ikiye katlamış durumda.

Araştırmaya göre, Japonya %31, Çek Cumhuriyeti %30 ve İspanya ise %20 ile bu ülkeleri izliyor. Yine aynı verilere göre, Tayland %94'lük dindar oranıyla Dünya'nın en dindar ülkesi konumunda. Bunu %93 ile Ermenistan, Bangladeş, Gürcistan ve Fas izliyor.

Ülkelerin durumu böyleyken, şehirlerde durum nedir acaba?

Öncelikle, nüfusu yoğun olan, ama dindar/muhafazakar oluşuyla bilinen Amerika'dan iki araştırmaya değinelim. Bu araştırma sonuçlarında ortaya çıkan inançsız şehirler, tam da beklendiği gibi, Dünya'nın "en inançsız şehri" olmaları için yeterli değil, ancak yine de incelemeye değer.

Amerikan İncil Topluluğu, 2016'da yaptığı bir araştırmayla ülkede şehirlerin ne kadar İncil okuduğunu ortaya koydu. Buna göre, New York'a bağlı Albany/Schenectady/Troy "en az İncil okuyan" yer olarak gösterildi. Buna göre, buradaki insanların sadece %10'u araştırma haftasında İncil okumuş ve hayatını buna göre düzenlemiş. Boston da %11'lik oranla bu yeri takip ediyor. Elbette bu veri, doğrudan "ateist oranını" işaret etmiyor. Diğer bir deyişle, misal Boston'da İncil okuyan %11'lik kesim varsa %89'luk ateist oranı vardır diyemesek de, dinin etkisinin diğer yerlere kıyasla daha az olduğu söylenebilir. Nitekim, aynı araştırmaya göre, Tennessee'ye bağlı Chattanooga'da İncil okuyan ve hayatını ona göre düzenleyenlerin oranı %52.

Toplumsal Dini Araştırma Derneği'nin 2016'da Amerika'da yaptığı bir araştırmaya göreyse, Portland, Seattle ve San Francisco Amerika'nın en az dindar şehirleri. Buradaki insanların %37'si gündelik hayatlarını dine göre düzenlemediklerini ifade etmişler. Aynı ankette Boston'ın 8. sırada yer aldığını da ifade etmekte fayda var.

Şimdi gelelim eldeki verilere göre gerçekten hatrı sayılır oranda inançsız olan "en inançsız şehir"lere.

2011 yılında yapılan nüfus sayımında Norwich'te "Bir dinim yok." seçeneğini işaretleyenlerin oranı %42,5 idi. Yaklaşık 130.000 nüfuslu şehirde, yine yaklaşık olarak 55.000 kişinin dinsiz olması başarılı bir oran gibi görünebilir. Aslında, öyle de! Ama bundan daha yüksek inançsız oranına sahip olan şehirler var.

Avrupa'nın "Ateist Başkenti" olarak anılan Berlin'de, kendilerini bir dine bağlı hissetmediğini söyleyenlerin oranı %60 olarak görünüyor. Yaklaşık 3,5 milyonluk nüfusa sahip olan Berlin'de, yaklaşık 2 milyon ateist olduğu söylenebilir o halde. Fena bir oran sayılmaz, ancak bu oran, Berlin'i zirveye taşımaya yetmiyor.

İşte karşınızda, Dünya'nın en inançsız şehri: Şangay!

Aslında yazının başında ifade edildiği gibi, Çin, Dünya'nın en az dindar oranına sahip olduğu için doğal olarak Dünya'nın en inançsız şehrinin de oradan çıkması şaşırtıcı olmayacaktır. Şangay, %87'lik oranla Dünya'nın en inançsız şehri. Şehir nüfusunun yaklaşık 24 milyon olduğu göz önüne alındığında, şehirdeki ateist sayısının 21 milyon olduğu rahatlıkla görülecektir.

Şangay, hem oran olarak hem de sayı olarak sahiden de Dünya'nın en inançsız şehri olmanın hakkını veriyor gibi görünüyor.

Hayyam
Agnostik, Tanrı'nın varlığının eldeki bilgiler temelinde kanıtlanamayacağını düşünür ama aynı zamanda Tanrı'nın var olma olasılığını da reddetmez. Agnostikler, Tanrı'nın varlığı davasını kapanmış kabul eden ateistlerden bir adım geridedir. Bir agnostik ile bir ateist, "Ben, benim," diyen yanan bir çalıyla karşılaşırlarsa, agnostik gizli kayıt cihazına uzanacak, ateistse omuz silkip şekerlemelerini atıştıracaktır.
İki İrlandalı barda içerken birden masalardan birinde kafa çeken kel ve şişman bir adam dikkatlerini çeker.
Pat: "Şşş... Winston Churchill değil mi lan bu?"
Sean: "Yok yahu. Mümkün değil.Winston böyle bir yere gelip kafa çekmez."
Pat: "Oğlum, ciddiyim ben. Bak, dikkatli bak... Vallaha Churchill bu! Var mısın bahse?
Sean: "Tamam be! Nesine?"
Pat: "On papel."
Sean: "Varım."
Bunun üzerine Pat kalkmış, kel adamın yanına gitmiş: "Sen Churchill'sin, değil mi?"
Adam terslenmiş: "Git başımdan kardeşim!"
Pat arkadaşının yanına dönmüş, "Maalesef," demiş, "asla bilemeyeceğiz."
İşte buna agnostik düşünmek denir.

Ateistler ise başka meseledir. Filozoflar inançlılarla ateistlerin tartışmasının hiçbir yere varmayacağında çok önceleri fikir birliğine varmışlardır. Çünkü her iki taraf da her şeyi farklı yorumlamaktadır. Bir tartışmada, taraflardan birinin, "Aha! Eğer X doğrudur diyorsan Y'nin de doğruluğunu kabul etmelisin," diyebilmesi için ortak zemin gereklidir. Ancak ateistlerle inananlar üzerinde anlaşabilecekleri bir X'i asla bulamazlar. Tartışma asla başlayamaz çünkü her iki taraf da her şeyi kendi bakış açısından görür. Böyle anlatınca biraz soyut kaçabiliyor ama şu fıkra meselenin ayaklarını yere bastırıyor, hatta yanı başınıza getiriyor:
Ufak tefek, yaşlı bir Hıristiyan kadın, her sabah sundurmasına çıkar, "Sana şükürler olsun ya Rabbi!" diye bağırırmış.
Ve yine her sabah komşusu derhal pencereye çıkar ve "Tanrı yoktur!" diye haykırırmış.
Her gün aynı şey tekrarlanıyormuş.Yaşlı kadın, "Şükürler olsun!" diye bağırdıkça komşusu çıkıyor, "Tanrı diye bir şey yok!" diye yanıtlıyormuş.
Gel zaman, git zaman, yaşlı kadın dara düşmüş.Yiyecek bile alamaz hale gelmiş. Bu sefer sundurmaya çıkıp Tanrı'dan yiyecek yardımı dilemeye başlamış. Gene her duasının ardından, "Sana şükürler olsun ya Rabbi!" diye bağırmayı ihmal etmiyormuş.
Derken bir sabah sundurmaya çıktığında bir de ne görsün? Merdivenlerde torbalar dolusu yiyecek! Hemen göğe bakmış ve "Sana şükürler olsun ya Rabbi!" diye bağırmış.
Aynı anda komşusu bahçenin duvarından kafasını uzatıvermiş: "Aha!" demiş, "yiyecekleri sana ben aldım.Tanrı yok işte!"
Yaşlı kadın komşusuna bakmış ve gülümsemiş. Ardından gene göğe seslenmiş: "Sana şükürler olsun ya Rabbi! Sırf dualarımı kabul edip yiyecek göndermekle kalmadın, bir de parasını şeytana ödettin!"
Sam Harris, 2005 tarihli çoksatar kitabı İmanın Sonu'nda dinsel imana ilişkin gözlemlerini bir stand-up gösterisinde kullanılabilecek biçimde sunmuştu:

"İnançlı bir Hıristiyan'a karısının onu aldattığını, ya da yoğurt yerse görünmez olacağını söyleseniz o da herkes gibi bunların doğru olup olmadığını anlamak için deliller arayacak ve bunlara herkes ne kadar inanırsa o ölçüde inanacaktır. Ama aynı adama başucunda tuttuğu kitabın, içinde yazan her türlü inanılmaz iddiayı kayıtsız şartsız kabul etmediği takdirde onu cehennem ateşinde yakacak görünmez bir tanrısal varlık tarafından yazıldığı söylenmiştir ve bu kişi göründüğü kadarıyla bunu doğrulayacak hiçbir kanıt aramamaktadır." Ama Harris, ateistliğin kötü yanını yazmayı atlamıştı: Ateistlerin orgazma ulaşırken adını haykıracak kimseleri yoktur.

On yedinci yüzyıl Fransız matematikçi ve filozofu Blaise Pascal Tanrı'ya inanmaya veya inanmamaya karar vermenin, temelde bahse tutuşmak olduğunu öne sürmüştü. Tanrı'nın varlığına inanmayı seçmemiz ve her şey bittiğinde Tanrı'nın olmadığının ortaya çıkması büyük bir sorun değildir. Eh, tabii Yedi Ölümcül Günah'ı şöyle doyasıya yaşayamadan gitmiş oluruz ama bu, diğer seçenekle karşılaştırıldığında önemsizdir. Öte yandan Tanrı yoktur der ve sonunda kendisiyle karşılaşırsak hapı yuttuk, yani ebedi saadeti kaçırdık demektir. Bu nedenle, der Pascal, Tanrı varmış gibi yaşamak stratejilerin en iyisidir. Bu tavır, akademik çevrelerde "Pascal'ın Bahsi" adıyla bilinir. Biz sıradan insanlarsa buna kısaca "neme lazım" deriz.
Pascal'dan ilham alan yaşlıca bir kadın, içinde 100.000 dolar bulunan bir çantayla bankaya girer ve bir hesap açtırmak istediğini söyler. Temkinli banka müdürü kadına parayı nereden bulduğunu sorar. "Bahisten," der kadın, "bahiste çok iyiyimdir."
Şaşıran müdür, "Ne tür bahisler?" diye sorar.
"Her tür," der kadın. "Mesela hemen burada, yarın öğlen on ikide sağ kalçanızın alt tarafında bir kelebek dövmesi bulunacağına 25.000 dolarına bahse girebilirim."
"Girerdim bu bahse," der müdür. "Ama bu kadar saçma bir bahisle paranızı almak istemem."
"Eh," der kadın, "bahse girmezseniz ben de gider paramı başka bankaya yatırırım."
"Yok, yok, acele etmeyin, canım," der müdür. "Tamam, bahse varım."
Kadın ertesi gün öğlen vaktinde, yanında tanıklık için avukatıyla gelir. Banka müdürü arkasını döner, pantolonunu indirir ve bakmalarını söyler. "Tamam," der kadın, "yalnız kesin görebilmemiz için biraz daha öne eğilir misiniz, lütfen?" Müdür iyice eğilir, kadın onaylar ve çantasını açıp 25.000 doları saymaya koyulur.
Bu arada avukat müdürün masasının karşısındaki koltuğa çökmüş, başı ellerinin arasında kara kara düşünmeye dalmıştır.
"Bunun nesi var?" diye sorar müdür.
"Kaybettiği için üzgün," der yaşlı kadın. "Buraya gelirken sizin bize saat on ikide kıçınızı açıp göstereceğinize dair 100.000 dolarına iddiaya girmiştik."
Bahiste riski düşürmekle dalavere çevirmek arasında çok ince bir çizgi vardır. Aşağıdaki yeni Paskalcı stratejiye bir göz atalım:
Adamın birisi, omzunda papağanıyla Pazar ayinine katılmış. Cemaatten birçok kişiyle papağanının ayini vaizden daha iyi sunacağına bahse girmiş. Ayin başladığında papağanın gıkı çıkmamış. Ayinden sonra eve dönerlerken adam kaybettiği paralar yüzünden başlamış papağana verip veriştirmeye. Papağan beklemiş ve adam sustuğunda, "Akılsız," demiş, "kafanı kullansana! Noel ayininde paranın hasını götürebileceğiz şimdi!"
Papağan belki de önemli bir noktaya parmak basmaktadır. Belki Pascal'ın kumarında, kutsal günlerde golf oynayacak şekilde biraz dalavere çevirip Tanrı'yı memnun edebiliriz! Varsa yani... Hiç değilse çabaladığımızı bilecektir.

Deizm ve Tarihsel Din

On sekizinci yüzyıl filozofları, eğer kuşkucu değilseler genellikle Deistti; yani uzak ve gayrı şahsi olan "filozofların Tanrısı"na, kişiden çok bir güce benzeyen, sırların itiraf edildiği bir sırdaştan çok bir saat ustası gibi olan bir Yaradan'a inanırlardı. Ortodoks Yahudiler ve Hıristiyanlar buna karşıydı. Bizim Tanrı'mız, diyorlardı, sadece bir saat ustasından ibaret değildir. O, tarihin efendisidir; Mısır'dan Çıkış'ta (Exodus), çölde yürüyüşte ve Vaat Edilmiş Topraklar'a yerleşildiğinde yanımızdaydı. Bir başka deyişle, "dertte ve tasada hep yanımızdaydı."
Yahudi bir kadın, kumsalda oynayan torununu izlerken dev bir dalga gelir ve çocuğu kaptığı gibi götürür. Kadıncağız, "Lütfen Tanrı'm," der, "tek torunum o benim. Kurtar onu, yalvarırım."
Derken kocaman bir dalga daha gelir ve çocuğu sağ salim kıyıya bırakır.
Kadın torununa bakar ve göğe seslenir: "Şapkası da vardı ama!"
Saatçiye söyleyin bakalım bunu!

Teolojik Ayrımlar

Din filozofları Büyük Sorularla uğraşırken (Mesela, "Tanrı var mı?") teologlar daha ufak meselelerle meşguldür.

Yirminci yüzyıl filozofu ve teologu Paul Tillich din felsefesiyle teoloji arasında varsayılandan daha fazla fark olduğunu düşünüyordu. Ona göre filozof, Tanrı ve Tanrı'yla ilgili şeyler hakkındaki gerçeği mümkün mertebe nesnel açıdan ararken, teolog zaten "inancın elindedir" ve kendisini bu inanca adamıştır. Başka bir deyişle din filozofu, Tanrı ve dine dışarıdan, teologsa içeriden bakar.

Teolojide, "Ruh, Baba'dan mı yoksa Baba ve Oğul'dan mı çıkar?" türü feci ağır meseleler üzerine hizipler açılmıştır. Ruhban sınıfı dışındaki kişilerin teolojik farklılıkları anlamak için ayrıntılı bir kılavuza ihtiyaç duyduğu açıktır. Tanrı'ya şükür, komedyenler her daim yardıma hazırdır. Anlaşıldığına göre, bir kişinin dini inancını belirlemede anahtar kimi tanıyıp tanımadığıdır:
Yahudiler, İsa'yı tanımaz.
Protestanlar, Papa'yı tanımaz.
Baptistler içki dükkânında birbirlerini tanımaz.
Son satır gayet faydalı bir öğüt içerir: balık tutmaya gidecekseniz bir Baptisti davet etmeyin çünkü biranızın tümünü içecektir. Ama iki Baptist davet ederseniz, biranız size kalır.

Mezhepler arasındaki ayrımı kavramanın bir diğer yoluysa kimin hangi tavrı ilahi gazap nedeni olarak gördüğüdür: Katolikler için bu, Pazar ayinini kaçırmaktır. Baptistler için dans etmek, Episkopaller içinse salatayı tatlı çatalıyla yemektir...

Ama işin ciddi tarafını atlamayalım. Mezhepler arasında çok önemli öğreti farkları vardır. Örneğin "Lekesiz Gebelik" yani Hz. Meryem'in, Tanrı'nın oğlunu doğurabilmek için ilk günahtan ari doğduğu doktrinine sadece Katolikler inanır.
İsa sokakta yürürken kalabalık bir grubun bir fahişeyi taşladığını görür. Hemen araya girer ve "Aranızda günahsız kim varsa ilk taşı o atsın!" der. Aynı anda bir taş vızıldayarak yanından geçer. Hz. İsa kalabalığa döner: "Anne?"
Mezheplerle ilgili herkesin gözdesi olan şakalarsa elbette Katoliklerin karşı reform esprileridir. Mesela şu fıkra, neredeyse herkes tarafından bilinir:
Maddi sıkıntıda iyice dibe vuran adam Tanrı'ya piyangoda kazanmak için her gün dua etmektedir. Aradan günler, haftalar, aylar geçer fakat hiçbir şey kazanamaz. En sonunda tepesi atar, "Bize 'kapıyı çalın, açılacaktır'; 'Arayınız, bulacaksınız,' diyen sen değil misin? Dua üstüne dua ediyorum şurada ama hâlâ kazanamadım piyangoyu!" diye haykırır.
Aynı anda gökten gür bir ses duyulur: "İşin hepsini bana bırakma evlâdım. Bilet al!"
Bu adam mutlaka, tıpkı sadece Tanrı'nın lütfüyle kurtulabileceğimizi, kurtuluşa erişmek için kendi başımıza hiçbir şey yapamayacağımızı düşünen Martin Luther gibi bir Protestan'dır. Yukarıdaki fıkrada Tanrı, Protestan reformuna karşı Katolik reformu gündeme taşımaktadır. Esasen bu fıkranın kökeninin 1545'te toplanan Trent Konseyi'ne dayanması çok mümkündür. Söz konusu konseyde kurtuluşun lütuf ve hayırlı işlerin, başka bir deyişle dua etmek ile bilet almanın birleşiminden geldiği kabul edilmiştir.

Mezheplerin ortak noktası, her birinin kendi teolojisinin Cennet'e giden en kestirme yol olduğuna inanmasıdır
Adam Cennet'in kapısına gelir. Aziz Peter sorar: "Mezhep?"
"Metodist," der adam. Aziz Peter elindeki listeye bakar ve "Yirmi sekiz numaralı oda," der. "Yalnız sekiz numaranın önünden geçerken sessiz ol."
Bir başka adam gelir.
"Mezhep?"
"Baptist."
"On sekiz numara.Yalnız sekiz numaranın önünden geçerken sessiz ol."

Bir adam daha gelir.
"Din?"
"Yahudi."
"On bir numaraya git.Yalnız sekiz numaranın önünden geçerken sessiz ol."

"Farklı din ve mezhepler için farklı odaların bulunmasını anlıyorum," der adam. "Ama neden sekiz numaranın önünden sessizce geçecekmişim?"
"Sekiz numarada Yehova Şahitleri var," der Aziz Peter. "Kendilerinden başkası buraya gelemiyor zannediyorlar."
Kaynak:
Thomas Cathert & Daniel Klein,
Platon Bir Gün Kolunda Bir Ornitorenkle Bara Girer,
Din Felsefesi
Roma İmparatorluğu’nun uzak bir vilayetinde Nazaretli İsa çarmıhta öldüğü zaman, arkasında yalnızca birkaç düzine destekçi bırakmıştı. O dönem içerisinde belki de kimse, 350 yıl sonra Hristiyanlığın Roma İmparatorluğu’nun resmi dini olacağını ve daha sonra da Dünya üzerindeki en çok inananı olan din statüsüne geleceğini düşünmemiştir.

Hristiyanlığın bu ’başarısı’ sıklıkla, barındırdığı mesajına atfedilir. Kendinden önce inanılan dinlerin aksine Hristiyanlık insanlara iyi olmayı öğütleyip, ölümden sonraki yaşamda ölümsüzlük vadetmiştir. Hristiyanlığın mesajı da birçok insan tarafından başkalarına yardım etmek, çok çalışmak, cinselliğini kontrol etmek ve bunları yapmayan insanların göreceği cezalar üzerinden kavramsallaştırılmıştır. Yani aslında Hristiyanlığın genel tanımı ahlak üzerinden yapılmıştır.

Hristiyanlık inancı yaygınlaşmadan önce inanılan dinlerin ahlak üzerinde pek de etkili olduğu söylenemez. Örneğin daha materyalist olan Greko-Romen dinlerinde genellikle ritüeller, kurbanlar ya da inanılan metafizik güce başka yalvarma yöntemleri ön plana çıkmıştır.

Aslında Hristiyanlığın yaydığı mesaj dönemi koşullarında yeni değil. Homer’in zamanında yani milattan önce 8. Yüzyılda, Yunanlılar bütün insanların öldükten sonra iyilikleri ve kötülükleri ile Hades’e gideceklerine inanıyorlardı. 5. Yüzyıldan itibaren de Yunanlılar, ölülerin yaşadıkları zamandaki fiiliyatlarına göre Hades tarafından yargılanacaklarına inanmaya başlamışlardı.

Bu süreç içerisinde toplumsal değerler de paralel olarak değişti. Homer’in İlyada’sında kahramanlar açık bir şekilde çok eşli ve sadakatsiz olsalar da, sadakat ve tek eşlilik milattan önce 1. Yüzyılda artık teşvik edilmeye başlanmıştı. Achilles ve Agamennon çabuk öfkelenen, cinsel olarak gözü doymayan ve kibirli liderler olsalar da, Roma İmparatorluğu’nun ahlakçıları nefse hakim olup kişisel zevklerden arınmayı ve alçakgönüllü olmayı savunmaya başlamışlardı.

SOSYAL YAPIŞTIRICI

Hristiyanlık 2000 yıldan fazla süredir ortaya çıkmış yeni dinler dalgasının bir parçasıydı. Fakat ne oldu da materyalist dinler yerini “toplum ahlakı” üzerinde etkili dinlere bıraktılar?

Bazı sosyal bilimciler bu durumu ahlakçı dinlerin birlikte çalışmayı teşvik etmesi üzerinden değerlendiriyorlar. Çünkü birlikte çalışmanın yaygın olduğu toplumlar, diğer toplumlara rekabette daha avantajlılar. Din bir çeşit sosyal yapıştırıcı gibidir ve toplumu bir arada tutar. Hem herkesin akraba ve aile olduğu noktasından yola çıkarak bağları kuvvetlendirirken, bedavacılığın da önünü tıkar. Ahlakçı dinlerin Mısır ve Sümer toplumlarının yükselişinden oldukça sonra ve insanlık tarihinde görece geç bir zamanda ortaya çıkmasının dışındaki konularda, bu açıklama mantıklı olabilir.

Davranış ekolojisi ve deneysel psikoloji üzerine yapılan yeni bir araştırmada ise, başka bir açıklama öne sürüyor.

Bu çalışmadaki açıklama, yaşam tarihi teorisi (life history theory) olarak biliniyor. Araştırmanın bulgularına göre; evrim programları ile donanmış organizmalar, davranışlarını çevrelerine göre düzenliyorlar. Acımasız ve ne olacağının tahmin edilmesi güç ortamlarda yani kaynakları az olan ve ölüm oranı yüksek olan çevrelerde, organizmalar ‘hızlı yaşam’ stratejisine adapte oluyorlar. Canlılar bu yaşam stratejisi içerisinde daha erken yaşlanıp daha erken ürüyorlar, yavrularıyla daha az ilgileniyorlar, düşüncesizce hareket edip agresif oluyorlar.

Örneğin; gelişme sürecinde oldukça rekabetçi bir ortamda birkaç gün için bırakılan sığırcıklarda daha düşük vücut ağırlığı ve daha düşük seviyelerde DNA onarımı gözleniyor. Fakat bu sığırcıklar daha riskli fakat yaşlanma açısından potansiyel olarak daha faydalı yatırımlar üzerinden ani ödüllere öncelik veriyorlar. Evrimsel bir bakış açısıyla bu durum değerlendirilirse daha anlamlı gelebilir; Eğer herhangi bir zaman ölebileceğinizi düşünürseniz, genlerinizi aktarabileceğiniz her ihtimale sıkıca sarılırsınız.

Yukarıdaki paragrafta açıklanan durumun tam aksine, eğer organizmalar daha tercih edilir ve ne olacağı tahmin edilebilen çevrelerde yaşarlarsa, yavaş yaşam stratejisini seçiyorlar. Daha geç olgunlaşıp daha geç ürüyorlar ve yavruları ile daha çok ilgileniyorlar. Bu organizmalar daha sabırlı ve hoşgörülü oluyorlar.

Aynı evrimsel tepkiye insanlarda da rastlamak mümkün. Yapılan araştırmaların bulgularına göre; çevre ne kadar iyi olursa, insanlar ailelerine ve romantik ilişkilerine o kadar fazla ilgili gösteriyorlar. Ayrıca daha varlıklı bir çevrede yaşayan insanlar daha az fevri ve daha az agresif oluyorlar. Örneğin varlıklı ailelerde yaşayan kadınlar daha geç yaşlarda çocuk sahibi oluyorlar. Ayrıca bu kadınların çocukları daha büyük oluyor ve daha çok anne sütüyle besleniyor. Bu iki etmen de bu kadınların yeniden hamine kalmasını zorlaştırıyor.

Aslında bulgular doğu Akdeniz bölgesinde 2500 yıl önce ne olduğunun da bir açıklaması gibi. 2500 yıl önce bu bölgede kişi başı harcanan enerji miktarı, Mısır ve Sümer medeniyetlerinde tipik günlük 15.000 kalori iken, 20.000 kaloriden daha fazlaydı. İnsanların bolluk içerisinde yaşaması, daha durağan ve  ne olacağı tahmin edilebilen bir popülasyon yapısıyla da, yavaş yaşam stratejisinin ön plana çıktığı söylenebilir. Tam bu noktada da, ahlakçı dinlerin yayılmaya başladığını görüyoruz. Acaba ahlakçı dinler ile toplumdaki yavaş yaşam stratejisinin bir bağlantısı olabilir mi?

Uzun süreçte bu faktörleri değerlendirdiğinizde, hızlı yaşam stratejisinden yavaş yaşam stratejisine geçiş ilk etapta yalnızca popülasyonun zengin kesimiyle sınırlı kalacaktır. Zengin kesim dışındaki toplumun diğer üyeleri ise hala hızlı yaşam stratejisiyle genç ölmeye devam edecektir ve elitler bu durumdan aslında çok da memnun olmayacaklardır.

Bu durum belki de insanın ahlak bilişselliğinin genel prensibiyle açıklanabilir. İnsanlar sezgisel olarak menfaatlerini tehdit eden davranışları doğru bulmazlar. Evrimsel süreç içerisinde yavaş yaşam stratejisini takip etmek, hızlı yavaş stratejisini takip edenlerin arasında bir dezavantaj olabilir. Eğer diğer bireyler toplumdaki cinsel fırsatları değerlendiriyor ve siz hâlâ vefalı davranıyorsanız, eğer toplumdaki herkes intikam alıyor ve siz affediyorsanız, eğer herkes eğlenirken siz çalışıyorsanız bu durum sizin için bir dezavantaj olarak değerlendirilebilir. Bu durumda toplumun elitleri, hızlı yaşam stratejisine sahip bireyleri ahlaki açıdan suçlayıp onların elindeki evrimsel olarak avantajlı kabul edilecek yaşam biçimlerini din yardımı ile yavaş yavaş değiştirmeyi amaçlamış olabilir.

Aynı fikir Batı Avrupa’da ve Kuzey Amerika’nın kuzey bölgelerindeki zengin bölgelerde ahlakçı dinlerin kademeli bir şekilde zayıflamasını da açıklayabilir. Bir toplum içerisinde refah seviyesi ve yavaş yaşam stratejisine adaptasyon arttıkça, ahlak açısından hızlı yaşam stratejisini eleştiren dinlere ihtiyaç da azalıyor. Eğer bu görüş doğru ise, Greko-Romen dinlerinin ortadan kaybolması gibi şimdi hakim olan dinlerin de bir gün ortadan kalkacağı çıkarımı yapılabilir.

Nicolas Baumard (New Scientists)
Dünya'da 2 milyarı aşkın Hristiyan, 1.5 milyarı aşkın Müslüman, 1 milyara yakın da Hindu yaşadığı pek çok kez tekrar edilen bir bilgidir. Oysa Dünya'da 1 milyarı aşkın ateist/agnostik/dinsiz de yaşamaktadır. [1] Diğer bir deyişle, nüfusunun çoğu kendisini dindar olarak tanımlayan ülkelerde, örneğin Türkiye'de, ateist/agnostik/dinsiz olanlar, yani sekülerler kendilerini azınlıkta hissetse de, Dünya'nın geneline bakıldığında hiç de azımsanamayacak bir çoğunluk olduğu görülebilir. Bundan daha da önemlisi, yapılan son çalışmalar ve araştırmalar, sekülerlerin sayısının ve oranının geçmişe göre arttığını ve muhtemelen artmaya devam edeceğini gösteriyor.

Pitzer College'da Sosyoloji bölümünde öğretim görevlisi olan Profesör Phil Zuckerman, aynı zamanda Seküler Çalışmalar adlı derse de öncülük ediyor. Zuckerman'ın geçtiğimiz günlerde derlediği bilgiler, günümüzde dindarların oranının azalıp sekülerlerin oranının ise arttığını ortaya koyuyor. [2]

Elbette ki refah düzeyi yüksek Batı toplumlarında sekülerlerin sayı ve oranının artma miktarı Dünya'nın diğer ülkelerine göre fazla olduğu bir gerçek, ancak öte yandan gerek Uzakdoğu'da, gerek Avustralya'da, gerekse de Afrika'da sekülerlerin geçmişe göre arttığı, en azından dinin yarattığı toplumsal baskıya karşın kendilerini seküler olarak tanımlamaktan çekinmeyenlerin sayısının umut verici bir biçimde çoğaldığı ifade edilebilir.

Her ne kadar dindarlığın etkisini nispeten kaybedip, sekülerliğin arttığının çok çeşitli sebepleri olsa da, Arthur C. Clarke'ın "Çocukluğun Sonu" adlı bilim kurgu romanında geçen, kimsenin Zeus veya Thor'un varlığını çürütmediği, ancak bu tanrıların zaman içerisinde müridlerini kaybettikleri fikrine paralel bir sürecin günümüz Dünya'sında kendine yer bulduğu söylenebilir. Diğer bir deyişle, bilimsel bilgiler ile evreni anlayışımızı şekillendirmeye devam ettikçe ve sadece ayağı yere basan yol ve yöntemleri esas almanın önemini kavradıkça, kimse doğrudan dinlere saldırıp onların iddialarını çürütmese bile, dinlerin etkileri zamanla azalmaya mahkum kalacaktır.

Şimdilik, eldeki verilerle sekülerliğin tırmanışını gösterelim ve uzak gelecekteki dinin akıbetini bir kenara bırakalım.

National Geographic'te yayımlanan son çalışmaya göre, Dünya'nın yeni yükselen trendi: "Dinsizlik". [3] Yapılan çalışmalar, özellikle Batı Avrupa'da, Kuzey Amerika'da ve Avustralya'da dinsizliğin hızla büyüdüğünü gösteriyor.

Tarihinde ilk kez Norveç'te seküler olanlar çoğunluğu oluşturmuş durumda. [4] "Tanrıya inanıyor musunuz?" şeklindeki soruya "hayır" diyenlerin oranı %39 iken, "evet" diyenlerin oranı %37'de kalmış durumda. Geriya kalan %23'lük kesim ise, buna bir cevaplarının olmadığını/çekimser kaldıklarını ifade ettiler. Bundan 2 yıl önce yapılan araştırmada, dindarlar ile sekülerlerin oranı eşitti; 1985'de ise dindarların oranı %50 iken, sekülerler sadece %20'ydi. Diğer bir deyişle, 30 yıllık bir süreçte çok büyük bir değişim yaşandığı rahatlıkla görülebilir.

İngiltere, dünyanın en az dindar oranına sahip olan ülkelerinden biri. Yapılan araştırmalara göre, nüfusun sadece %30'u kendisini dindar olarak tanımlıyor. [5] Bununla birlikte, geriye kalanların %53'ü kendisini seküler olarak tanımlarken, %13'lük bir kesim ise kendisini ateist olarak tanımlıyor ve geri kalan azınlık da çekimser kalmayı yeğliyor. Öte yandan, kendilerini dindar olarak tanımlayanların da dini ritüellere katılımın azaldığı görülüyor. Hristiyanlıkta önemli bir yer tutan Pazar ayinleri, tarih boyunca dindarlar tarafından kiliseye gidip dua etmek ve ilahi söylemek şeklinde vuku buluyordu. Oysa tarihinde ilk defa 1 milyon kişiden az sayıda kişinin Pazar ayini için kiliseye gittiği tespit edildi. [6] Bu, bize, her ne kadar %30'luk bir dindar kesim olsa da, aslında bu dindarların da "gelenek" ve "alışkanlık" sebebiyle kendilerini böyle tanımladıkları şeklinde bir sonuca götürebilir.

İzlanda, oldukça ilginç ve hızlı değişim gösteren ülkelerden biri. Yaklaşık 20 yıl önce dindar olanların oranı nüfusun %90'ını oluştururken, bugün bu oran %50'nin altına düşmüş durumda. [7] Bundan daha sarsıcı olan bilgi ise, 25 yaş ve altı İzlandalı gençlerin neredeyse hiçbirinin tanrıya inanmadığı. [8] 25 yaş ve altı İzlandalı gençlere sorulan "Evreni tanrı mı yarattı, yoksa Big Bang ile mi oluştu?" sorusuna, %94 oranında "Evren, Big Bang sonucu oluştu." cevabı verilirken, geri kalan %6'lık kısım ise "bilmiyorum" veya "diğer" şeklinde cevapladı. Diğer şeklinde cevap veren gençler ise, evrenin Big Bang ile oluştuğunu ama bunu tanrının yaptığını ifade ettiler. Gençler arasında seküler yaklaşımın bu denli yaygın olması, hiç kuşkusuz, ilerleyen dönemlerde İzlanda'nın dindarlıktan daha da sıyrılacağının bir işareti sayılabilir.

Hollanda'da yaklaşık her 3 kişiden 2'si herhangi bir İbrahimi dine inanmıyor. [9] Bundan 10 yıl önce ruha inananların oranı %40 iken bu oran %31'e kadar düşmüş durumda günümüzde. Aynı şekilde, yüksek bir gücün var olduğuna inananların oranı aynı süreçte %36'dan %28'e gerilemiş durumda. Hollanda halkının %25'i kendisini Hristiyan, %5'i Müslüman, %2'si diğer diğer dinlerin mensubu olarak tanımlıyor. Geriye kalan yaklaşık %70'lik kesim ise kendisini seküler olarak tanımlarken, eğitim ve politikanın dinden arındırılması gerektiğini düşünüyor. Öte yandan, yapılan çalışmalar, %25'lik Hristiyan nüfusunun sadece %13'ünün cennete veya İsa'nın tanrının oğlu olduğuna inandığını gösteriyor. Diğer bir deyişle, kendisini Hristiyan olarak tanımlayanların neredeyse yarısı, bunu bir "gelenek" ve "alışkanlık" olarak sürdürmekte, mensup oldukları dinin her söylediğini kabullenmemekte. Bunun bir diğer kanıtı ise, 700 protestan kilisesinin ve 1000'in üzerinde katolik kilisesinin düşük katılım ve ilgisizlik sebebiyle önümüzdeki yıllarda kapanacağının beklenmesi. [10]

Avrupa'da yaptığı anketler ile önemli bir yere sahip olan Eurobarometer'in son verileri, pek çok önemli Avrupa ülkesinde ciddi sayılabilecek oranlarda sekülerliğin kendine yer bulduğunu gösteriyor. [11] Buna göre, "Tanrıya inanıyorum.", "Bir çeşit güç veya enerji olduğuna inanıyorum." ve "Bir çeşit güç veya tanrının olduğuna inanmıyorum." şeklinde 3 temel yaklaşımla yapılan dindarlık/sekülerlik anketinin verileri şu şekilde: Fransa, %40 ile tanrıya inanmama oranının en yüksek olduğu ülke. Fransa'yı, %37 ile Çek Cumhuriyeti izliyor. İsveç %34, Estonya %29, Almanya ve Belçika %27, Slovenya %26 gibi sekülerlik oranlarına sahip. Avrupa Birliği'nde toplam olarak bir tanrıya inananların oranı %51, bir çeşit güç veya enerjinin olduğuna inananların oranı %26, herhangi bir güç veya tanrıya inanmaların oranı %20. Elbette İsviçre, İzlanda, Norveç gibi İskandinav ülkelerinin bu oranlara dahil edilmediğini ve söz konusu ülkelerde sekülerlerin oranının dindarlardan fazla olduğunu belirtmekte fayda var.

ABD'de sekülerlerin oranının arttığına dair en açık veriler gözlemlenebiliyor. Bilindiği üzere, ABD özgürlükler ülkesi olarak tanındığı kadar, muhafazakar yapısıyla da ön plana çıkıyor. Ancak yapılan son çalışmalar, 2007'den bu yana "tanrının varlığından kesin olarak emin olanların" oranının %71'den %63'e gerilediğini gösteriyor. [12] Yine aynı şekilde, "kendisini bir dine mensup bulanların" oranı 2007'den bu yana %83'den %77'ye gerilemiş durumda. Öte yandan, "dinin hayatınızdaki önemi ne kadar?", "ne sıklıkla dua edersiniz?", "ne sıklıkla dini aktivitelere katılırsınız?" gibi çeşitli soruların her birinde, 2007'den bu yana ortalama %3'lük bir dindarlık aleyhine değişim görülmekte. [13] Bir diğer deyişle, ABD'li yetişkinler arasında, %23 ile %28'lik bir sekülerlik oranı görülmekte. [14] Bunun yanı sıra, ABD'li 20 yaş civarı gençler arasında bir dine bağlı olmayanların oranı %35 olarak belirtiliyor. [15] Bu oranın, ABD'nin tarihindeki en yüksek inançsızlık oranı olduğu söylenebilir. Bu da, elbette ki, yükselen sekülerliğin bir diğer yansımasıdır.

Kanada'da Hristiyanlık en yaygın din. Yaklaşık %67'lik bir kesim Hristiyan olarak tanımlıyor kendisini. %24'lük bir kesim ise kendisini dinsiz olarak tanımlıyor. [16] Ancak bu oran, 90'ların başında sadece %16'ydı. Diğer bir deyişle, yaklaşık 25 yılda, sekülerlerin oranı %8'lik bir artış göstermiş durumda.

Avustralya'da sekülerlerin oranı %27. [17] Oldukça önemli bir orana sahip olan sekülerler, aynı zamanda dikkate değer de bir artış gösteriyor. Nitekim, 2001 yılında sadece %15'lik bir orana sahiptiler. [18] Bu da demek oluyor ki, sekülerlerin oranı yaklaşık 15 yılda, %12'lik bir artış göstermiş.

Yeni Zelanda da aynı şekilde sekülerlerin oranının yüksek olduğu bir ülke. 2001 yılında kendisini bir din ile bağdaştırmayanların oranı %30 iken, bu oran günümüzde %42'ye ulaşmış durumda. [19]

Güney Amerika'da sekülerlerin oranı elbette ki refah düzeyi yüksek Avrupa ülkelerine kıyasla biraz daha az. Meksika'da %7, Brezilya'da %8, Arjantin'de %11, El Salvador'da %12, Şili'de %16, Dominik Cumhuriyeti'nde ise %18'lik bir oran kendisini bir dine bağlı hissetmediğini ifade ediyor. [20] Uruguay'da bu oran diğer ülkelere göre epey bir farklı: %37. Sekülerlerin bu artışı, tarih boyunca bu coğrafyadaki en yüksek oranlara ulaşmış durumda. [21]

Japonya, sekülerlerin oranının en fazla arttığı ülkelerden biri. Bundan yaklaşık 60 yıl evvel, Japonya nüfusunun %70'i kendisinin bir dine bağlı olduğunu ifade ederken, bugün bu oran %20'lere düşmüş durumda. [22] 1970'de ülkede yaklaşık 96,000 Budist tapınağı varken, 2007'de yapılan çalışmalara göre tapınak sayısı 75,000'lere kadar düşmüş durumda ve bunların yaklaşık 20,000 tanesinde hiçbir görevli bulunmuyor.

Güney Kore'de nüfusun çoğunluğu bir dine inanmıyor. Güne Kore İstatistik Kurumu'nun verilerine göre, nüfusun %46'sı kendisini dinsiz olarak tanımlıyor; %29'u Hristiyan, %23'ü ise Budist. [23] Bir dine mensup olmayan %46'lık nüfusun %15'i kendisini doğrudan "kesinlikle ateist" olarak tanımlıyor. Bu oran, 2005'te %11'di. Öte yandan, 2005'te Hristiyan, Budist ve diğer dinlere mensup olanların oranı %58 iken, günümüzde bu oran %53'lere gerilemiş durumda.

Çin'de, nüfusun yaklaşık %50'si kendisini seküler olarak tanımlıyor. [24] Çin'in nüfusunun yaklaşık 1.3 milyar olduğu düşünüldüğünde, seküler olan insan sayısının fazlalılığı çok daha rahat görülebilir.

Afrika'da dindar oranında büyük bir değişim söz konusu olmasa da, küçük ilerlemeler şeklinde de olsa sekülerlerin oranı artış göstermekte. Kendisini dinsiz olarak tanımlayanların oranı Gana'da %5, [25] Madagaskar ve Tanzanya'da %9, Gabon ve Svaziland'da %11. [26]

Son olarak, yapılan çalışmalar, Botsvanalıların [27] ve Jameikalıların [28] %20'sinin kendisini bir dine bağlı olarak tanımlamadığını gösteriyor.

Bunların yanı sıra, İsrail, Macaristan, Rusya, Azerbaycan, Kazakistan gibi pek çok ülkenin halkının dindar olmaktan yavaş yavaş uzaklaştığı bilinmekte. Genel olarak, insanlık tarihi boyunca, dindarlığa karşı sekülerliğin en yüksek olduğu zamanlarda olduğu rahatlıkla söylenebilir. Ancak yine de, elbette ki, seküler olmanın her zaman çok kolay olduğu da söylenemez. Nitekim, Bangladeş'te kimi seküler blog yazarları öldürüldü, çoğu ise tehdit altında yaşıyor. [29] Öte yandan, Suudi Arabistan'da yine seküler bir blog yazarı olan Raif Badawi'ye 10 yıl hapis, 1000 kırbaç ve 266.000 dolar ceza verilmişti. [30] Bunlarla birlikte, 13 İslam ülkesinde ateizm idam ile cezalandırılıyor. [31] 

Kısacası, bir İslam ülkesinde seküler olmak ve dinin boyunduruğu altına girmemek, çoğunlukla bireyin toplum baskısıyla karşı karşıya gelmesi sonucunu doğuruyor ve bunun bir adım ötesinde, devlet eliyle ve hukuk vasıtasıyla bireyin cezalandırılmasına sebep oluyor. Ancak yine de, buna rağmen İslam ülkelerinde sekülerlerin çalışmaları devam ediyor ve sesleri yavaş yavaş da olsa artıyor. [32] İslam ülkelerinde ateizme duyulan ilgi ve merakın bir göstergesi olarak, geçtiğimiz haftalarda Richard Dawkins'in ünlü kitabı Tanrı Yanılgısı'nın Arapça tercümesinin kısa sürede internette 10 milyon fazla defa indirilmesi sayılabilir. [33]

Dünyanın çeşitli coğrafyalarında çeşitli dindarlık/sekülerlik oranları olsa da, Pew Araştırma Merkezi'nin verilerine göre, 2010'da 1.1 milyar olan sekülerlerin sayısı, 2020'de 1.2 milyara ulaşacak. [34]

Tüm bu veriler ışığında sekülerliğin/dinsizliğin arttığını söyleyebiliriz. Elbette İslamiyet'in de hızla yayıldığı bir başka gerçek olarak karşımızda durmaktadır. Yine de, günümüz dinlerinin, ileriki tarihlerde tıpkı mitolojik ögeler gibi değerlendirilip inceleneceğini düşünerek, dinler tamamen ortadan yok olmasa bile, en azından kurumsallaşmasının ve politika, eğitim, sosyal ilişkiler vb. alanlara dahil olmasının minimum seviyeye ineceğini umut ediyorum. Ve son sözü, Hermann Hesse'nin "Öldürmeyeceksin" adlı kitabından yapmak istiyorum: "Bir tanrı var mı yok mu bilmeyişiniz, iyi kötü diye bir şeyin var olup olmadığını bilmeyişiniz, bunları tastamam bilmenizden daha iyidir." (Hermann Hesse, Öldürmeyeceksin, Yapı Kredi Yayınları, Sf.94)

Hayyam
Chicago Üniversitesi’nden bir grup biliminsanının bir dine inanan ve inanmayan ailelerin çocukları arasında yaptığı bir araştırmaya göre, ateist ailelerin çocukları diğer çocuklara göre daha cömert ve fedakar.

Çocuklara oyunlar, ailelere test

Araştırmadaki ilginç detaylardan biri ise, inanan ailelerin, çocuklarının ateist ailelerin çocuklarına göre empati ve fedakarlık hislerinin daha güçlü olduğunu iddia etmesi oldu.

Radikal.com.tr’den Ezgi Başaran’ın köşesinde gündeme getirdiği araştırma Chicago Üniversitesi’nde Prof. Jean Decety öncülüğündeki gelişim psikolojisi grubu tarafından yapıldı.

Current Biology dergisinde de yayınlanan araştırmada, altı farklı ülkeden (Kanada, Çin, Ürdün, Türkiye, ABD ve Güney Amerika) beş ila 12 yaşları arasındaki 1170 çocuğun empati, adalet duygusu, başkalarını cezalandırma eğilimi gibi davranış biçimleri incelendi.

Fedakarlık duygusunun ölçümü için çocuklara ‘Diktatör Oyunu’ adı verilen bir oyun oynatıldı. Buna göre, çocuklara 10 adet çıkartma verilip, bu çıkartmaları isterlerse çıkartması olmayan başka çocuklarla da paylaşabilecekleri söylendi. Bu oyun, çocukların çıkartmalardan ne kadarını paylaşıp paylaşmayacakları, çocukların başkalarının yararını ne kadar gözeteceklerini ölçmek için kullanıldı.

Bir diğer test ise ahlaki duyarlılık üzerine yapıldı. Çocuklara bir karakterin başka bir karakteri kazara ya da bilinçli olarak ittiği kısa animasyonlar izletildi. Ardından çocuklara iten karaktere hangi cezanın verilmesi gerektiği soruldu.

İnançlı aileler ‘Çocuklarımız daha cömert’ dedi

Ardından ailelere dini inançları ve eğilimleriyle çocuklarının empati ve adalet duygularının ne kadar güçlü olduğu soruldu. İncelemede, aileleler Müslüman, Hıristiyan ve ateist aileler olarak üç büyük gruba ayrıldı.

Altı ülkeden inançlı aileler, çocuklarının günlük hayattaki empati ve adalet duygusunun inançsız ailelerin çocuklarına göre daha güçlü olduğunu savundu.

İnanç arttıkça empati ve paylaşım azaldı

Araştırma çarpıcı sonuçlar verdi. Buna göre, inançsız ailelerin çocukları inançlı ailelerin çocuklarına göre, çıkartmaları daha fazla paylaşma eğilimi gösterdi.

İnanç ve başkalarının yararını da gözetme arasında ters bir ilişki olduğu ortaya çıktı. Öte yandan bu ilişki çocukların yaşı büyüdükçe de arttı, başka bir deyişle yaşı daha büyük inançlı ailelerin çocuklarının küçüklere oranla daha az paylaşımcı olduğu fark edildi. Aileden öğrenilen dini değerler arttıkça, fedakarlık azaldı.

Çocukların cezalandırma eğilimleri de dikkat çekici sonuçlar verdi. İnançlı ailelerin çocuklarının ateist ailelerinkine göre, kötü davranışta bulunan birine daha çok ceza verme eğiliminde olduğu tespit edildi.

Araştırmanın lideri Prof. Decety, “Bulgularımız, inançlı ailelerden gelen çocukların daha fedakar ve diğerlerine daha kibar olduğu yönündeki popüler kanıyla çelişiyor. Çalışmamızda, ateist ya da inançsız ailelerin çocukları aslında daha cömert.” diye konuştu.

Din, merkezinde bazı fikirler barındırır ve biz bunları kutsal ya da mübarek diye adlandırırız ya da benzer terimler kullanırız. Bu, şu anlama gelir: "İşte hakkında kötü söz söyleme izninizin olmadığı bir fikir ya da bir kavram; tek kelimeyle, bu yasaktır." Peki, neden olmasın? Çünkü yasaktır!

Eğer birisi sizin onaylamadığınız bir partiye oy verirse bu konuda onunla istediğiniz kadar tartışmakta serbestsiniz; herkes bir görüş bildirecek ama bu kimseyi rencide etmeyecektir. Eğer birisi vergilerin artması ya da azalması gerektiğini söylerse bu konuda da yorum yapmakta özgürsünüz. Ancak diğer yandan, birisi "Bir Sebt günü ışık düğmesine dokunmamalıyım." derse ona şöyle dersiniz: "Buna saygı duyarım."

Neden Muhafazakar Parti'yi ya da İşçi Partisi'ni, Cumhuriyetçileri ya da Demokratları, şu ya da bu model ekonomiyi ya da Windows yerine Macintosh'u desteklemek tamamen meşrudur da kainatın nasıl meydana geldiği ve onu kimin yarattığıyla ilgili bir fikir beyan etmek yasaktır? Kutsal meseleler olduğu için mi?

Meseleyi mantıklıca irdelediğinizde, böylesi fikirlerin diğer fikirlerle çekişebilmesi adına en az onlar kadar serbest olmamasının bir nedeni yoktur; tabi eğer söylenmemeleri gerektiğini aramızda bir şekilde kararlaştırmadıysak.

Douglas Adams
Din/hayal gücü aşıldığında, sanatsal kurgu olarak hayal gücü, özellikle edebiyat, Badiou tarafından dört ana hakikat usulünden biri sayılır: Bilim, sanat, siyaset, aşk. Sanat bir hakikat usulüdür, yani tarihi ve olayı düşünmeye kabildir. Edebiyat, tıpkı bilim, aşk ve siyaset gibi hakikatin ortaya çıkışında bir olay mekânıdır.

"Nereye kayboldu Tanrı? … Size diyorum! Onu öldürdük, – sen ve ben! Hepimiz onun katiliyiz!"
– Nietzsche 1960, s. 167

I

Bilindiği üzere, Nietzsche’de Tanrı’nın ölümünün anlamı, dinin “gerçek” olarak kabul ettiği “öteki” dünyanın fiili gücünü kaybetmesi, inançların inanılmaz olması ve Tanrı fikriyle birlikte duyu-üstü anlamın ve gerçekliğin temelinin kaybolmasıdır. (Nietzsche 1967, s. 9) Bununla birlikte, Tanrı’nın doğal bir ölüm ölmediği can alıcı bir noktadır – onu “biz” öldürdük. Buradaki “biz” “pasif nihilizme” atıfta bulunur, özgül bir post-dinsel “modern” nihilizm formuna. Başka bir deyişle, nihilizm modernite ya da sekülerizasyonla ortadan kaybolmaz; dinsel inancın sonu otomatik olarak nihilizmin sonu değildir. Aksine, moderniteyle birlikte, ya da “Tanrı’nın ölümüyle” birlikte, kökensel dinsel nihilizm ikiye ayrılır: “radikal” ve “pasif” nihilizm. İlki bu dünyanın yadsınmasını mantıksal sınırına, fiili dünyanın imhasına götürerek aşkınlıkta ısrar eder; ikincisi fiili dünyadan hoşnut bir halde onun tutkular ve değerler gibi temel niteliklerinden vazgeçer. Nitekim Nietzsche’nin nihilist tanımı şöyledir: “Nihilist, dünyayı olduğu haliyle yargılayan insandır, zira öyle bir dünyanın ya olmaması gerekir ya da dünyayı olması gerektiği haliyle yargılar, ki öyle bir dünya da yoktur.” (Nietzsche 1967, s. 318) Var olan değerler değersizleştirilirken aynı zamanda bu dünya muhafaza ediliyorsa, karşılaştığımız pasif nihilizmdir veya “değerleri olmayan bir dünyadır” (Deleuze 1983, s. 148) “Son insan”, yani pasif nihilist için yaşam anlamdan yoksundur. Diğer yandan en yüksek değerlerinin gerçekleştirilemez olduğunu fark ettiği halde, kişi bu değerlere umutsuzca tutunuyorsa, karşılaştığımız radikal nihilizmdir: “dünyası olmayan değerler”. Bu anlamda Tanrı’nın ölümünün iki sonucu vardır – yolunu kaybetme (pasif nihilizm) ve umutsuzluk (radikal nihilizm).

İlginçtir, aynı kutupluluk Dostoyevski’nin en önemli romanlarında da vardır. Karamazov Kardeşler’i düşünelim; şeytan İvan’ın rüyasına girer, modern zamanlarda “yüce ve güzel olan her şeyi” bastırıp yüceltmenin gülünçlüğünü açıklar ve ölçülülük talep eder: “Tekrarlıyorum, taleplerinde ölçülü ol, benden ‘yüce ve güzel’ olan her şeyi talep etme, böylece huzur ve uyum içinde yaşar gideriz, göreceksin.” (Dostoevsky 2004, s. 647) Artık kötülüğün dilini konuşmayan banal ve normalleşmiş bir şeytandır bu, modern pasivitenin paradigmatik bir örneği olan kafeinsiz bir şeytan. Bununla birlikte, Dostoyevski’nin modernitesinde dahi “Ölçülü ol!” buyruğu heyecan arzusuyla, yaşamı olabildiğince coşkulu biçimde hissetme arzusuyla birlikte gider. Hedonistik pasiviteyle ekstremist tutkular arasında bir salınım. Üstelik en önemlisi, Dostoyevski’nin banal şeytanı, ayrışmalı bir ilişki içine yerleştirildiğinden daha da rahatsız edici, hatta daha rencide edici bir hale gelir:

“Gerçekten de bana kızgınsın, sana bir tür kırmızı hale içinde, ‘gök gürültüsü ve yıldırım’ içinde, ateşli kanatlarla görünmek yerine böylesine ölçülü bir halde sundum kendimi. İlkin estetik hislerin rencide oldu, sonra da gururun: ‘böylesine banal bir şeytan böylesine büyük bir adama nasıl gelir?’” (Dostoevsky 2004, s. 647)

Şeytanın aşağılayıcı bir ironiyle seslendiği “büyük adam” elbette İvan’dır, gerçek bir şer/şeytan [(d)evil] ihtirası duyan radikal bir nihilist. İvan nefret ettiği toplumdan bağlarını koparmayı arzular, ancak şiddetli ama iktidarsız eylemler dışında bunu nasıl yapacağını bilmez. Fakat bir şeyden emindir: Modern toplumun sunduğu yatıştırıcı, pasif varoluştansa hiçliği ister.

Bu bakımdan İvan ve şeytanı, Nietzsche’nin “pasif” ve “radikal” nihilizminin prototipleri olarak okunabilir. Dostoyevski’nin Nietzsche’nin en sevdiği yazarlardan biri olmasına şaşırmamak gerekir. Sanatçı ve filozof modern kültürde aynı sorunu teşhis eder.

II

Ancak benzerlik burada sona erer, çünkü Dostoyevski’nin ve Nietzsche’nin bu soruna çözümleri çok farklıdır. Dostoyevski, Hıristiyanlığa ve Rus değerlerine geri “dönüş” adına İvan’a ve banal şeytana karşı çıkıyorken, Nietzsche aksi yönde gitmeyi savunuyordu: nihilizmi sınırına, yani yaratıcı yıkım noktasına götürmek. Nietzsche bu anti-nihilizme, paradoksal biçimde, “kusursuz nihilizm” adını verdi. Buradaki önemli nokta, Nietzsche’deki nihilizm ve anti-nihilizm karşıtlığının iki değer sistemi arasında olmamasıdır; asıl mesele değerlerin hangi ilkeye göre üretildiğidir ve bu nedenle anti-nihilizmin bir yeniden değerlendirmeyi, var olan değerlerin transvalüasyonunu gerektirmesidir. Burada şunu sormalıyız: Din “değerlerin değerine” karar vermek değil de nedir? Nietzsche ateist değildi – yalnızca bu dünyayı, bu hayatı yadsımak yerine olumlayan içkin bir din istemişti. Nihilizm bağlamında en önemli kutupluluk da burada yatar: “gerçek bir dünya”nın metafiziğiyle bu dünya arasında, aşkınlıkla içkinlik arasında “bütünlüklü ve hakiki antagonizma” (Nietzsche 1969, s. 206) Nihilizm dünyanın mevcut halinden bir kaçış olduğu ölçüde Nietzsche’nin anti-nihilizmi var olan dünyayı bir kader, bir “kadercilik” olarak kabul etmeyi talep eder, ki bu da Spinoza’daki amor fati’nin (kader sevgisi) bütün değerlerin yaratıcı yeniden değerlendirmesiyle sentezidir. Nihilizmden özgürleşme, başka bir deyişle, doğaya ilişkin determizmin bilgisini, yaşamın olduğu haliyle olumlanmasını, yaşama “evet” denmesini talep eder. Bu anlamda Dostoyevski ve Nietzsche arasındaki ilişki (dinsel) inançla (ateist) inançsızlık arasında bir karşıtlığa indirgenemez; aksine, asıl mesele iki değer sisteminin olmasıdır. Bu bakımdan Nietzsche, Dostoyevski’dense Spinoza’ya daha yakındır.

III

Spinoza’nın bilgi hiyeraşisinde, üç düzey vardır: imgelem, akıl ve sezgi. İmgelem, şans eseri karşılaşmalar yoluyla algılanan tekil fenomenler ve ötelerindeki nedensellik ağını bilmeksizin algılanan işaretler baz alınarak elde edilen yetersiz, tutarsız ve belirsiz fikirlerden oluşması anlamında bilginin ilk düzeyidir (Spinoza 1993, ss. 54-61, 68) Zira dini, batıl inanç olarak tanımlayan “imgelemin hayaletleri” (Spinoza 1951, s. 4) olduğundan, dinsel batıl inanç karşısında pratik düşüncenin vazifesi, yanılsamaları ve yol açtıkları “üzüntüyü” açığa çıkarmayı içerir. Dolayısıyla bu vazife ancak ikinci türden bir bilgi tarafından üstlenilebilir, bu da akla tekabül eder, yani tekil olanın genel kategoriler vasıtasıyla diğer tekilliklerle ve yapılarla ilişki içinde konumlandığı “ortak mefhumlar”ın, kavramların bilgisine. Artık şeyler olumsal değil, zorunlu olarak kabul edilir (Spinoza 1993, s. 71) Sonuç olarak, ikinci bilgi türü temelinde erişilen neşe, anlama ve eyleme gücümüze tekabül eden aktif bir neşedir. Nihayet, üçüncü ve en yüksek bilgi formu, sonsuz olanın, virtüel olanın bilgisine eriştiğimiz sezgisel bilgidir. Artık şeyleri yalnızca fiili olarak değil, “Tanrı’ya içkin ve ilahi doğanın zorunluluğunu takip eden” biçimde tasavvur ederiz (Spinoza 1993, s. 211) Yani bilgi artık fiili olanın ötesine, şeylerin zaman ve mekândaki ilişkiselliklerinin ötesine geçmek ister. Şeylerin “özünü” kronolojik zamanın ve empirik mekânın dışında tekil olaylar olarak algılar, virtüel nedenleri Tanrı’yı ifade eden tekillikler olarak algılar. Spinoza’ya göre, burada ortaya çıkan aktif neşe “zihinsel Tanrı sevgisidir”, “kendi nedeni olarak Tanrı fikrine eşlik eden” bilgiden ileri gelen bir neşe (Spinoza 1993, s. 212)

Spinoza bu şemayı takiben vahyin (imgelem) ve felsefenin (akıl) farklı kaidelere yaslandığına inanır. İman ve akıl arasında “ne bağlantı ne de akrabalık” vardır (Spinoza 1951, s. 189) Felsefenin amacı “hakikat”tir, bu da doğayı anlamaya dayanır; diğer yandan “iman”, işaretler (vahiy) temelinde çalışır ve itaat peşindedir. İkisi de birbirine indirgenemez, imgelem ve akıl arasındaki ilişki şu âna kadar “iki yüz ya da vazo” benzeri bir paralaksa benzer. Bu yüzden “Tanrı ya da Doğa” görünürde farklı iki önermeyi birbirine bağlar: Tanrı Doğa’dır; Doğa Tanrı’dır. Bir tarafta Tanrı’nın içkin aşkınlığı, diğer tarafta Doğa’nın aşkın içkinliğinden ayırt edilemez hale gelir. Bu mantığı takiben, Spinoza’da içkinlik bizatihi aşkın bir ilke haline gelmiş gibi görünür, öte yandan aşkınlık içkinlik açısından anlaşılır. Burada mevzu yalnızca Spinoza’nın ateist olmaması değil, daha da önemlisi, sonsuzluk perspektifinde (sub specie aeternitas) ya da üçüncü tür bilgide içkinlik ve aşkınlık arasındaki farkın yok olmasıdır (Albertsen 1995, s. 161) Ateizm ve teizm, din olmayan ve gerçek din üçüncü tür bilgi dahilinde kesişir. Spinoza felsefede imanın yerini korurken, dinin “kutsallığını bozar”, Tanrı’yı da sevgiyi de, teolojinin öteki dünya dahilinde yaptığı, sahiplenilemeyen ya da aşkınlaştırılamayan kutsalı bozulmuş ilişkiler olarak içkin koşullarda yeniden tanımlar. Bu anlamda Spinoza’nın meselesi, inancı kurumsallaşmış dinlerin tekelinden söküp almak adına inancın yeniden sahiplenilmesidir. Bu sebeptendir ki, her zaman “bir dinden çıkarılacak potansiyel bir ateizm” vardır (Deleuze ve Guattari 1994, s. 92)

IV

Böyle yorumladığımızda, hem Spinoza’ya hem de Nietzsche’ye göre dinsel inanç hayali bir kurgu, bir yanılsamadır. Ancak ilk bilgi türünden ikinciye ve üçüncüye geçtiğimizde bilgimiz, dolayısıyla neşemiz artar ve “aydınlanırız”.

Yanılsamanın gereksiz olduğu anlamına mı geliyor bu? Hayır. Spinoza yol açtığı tüm sorunlara karşın imgelemin (yanılsama) gerekli olduğunu kabul eder:

“Zihin hayal kurduğu için hata yapmaz, ama yalnızca kendinde mevcut hayal ettiği şeylerin varlığını kesen fikri isteyen biçimde düşünüldüğü ölçüde. Şayet şeyleri kendinde mevcut biçimde hayal ediyorsa, bu şeylerin aynı zamanda gerçekte var olmadığını bilir, bu hayal gücünü kendi mahiyetinde bir erdeme atfeder, bir kusura değil, özellikle de bu hayal etme yetisi yalnızca kendi mahiyetine dayanıyorsa, yani .… zihnin hayal etme yetisi özgürse.” (Spinoza 1993, s. 56)

Mesele yalnızca hayal gücü (imgelem) değil, hayal edileni hakikat olarak kabul etmektir. Benzer biçimde, Nietzsche’ye göre nihilizmin tarihi bir yanılsamanın tarihidir, bugün pasif nihilizmle nihilizm çemberinin tamamından geçmiş gibiyiz, ki ancak bunun sonunda “gerçek dünya” yanılsaması yok oldu:

“Gerçek dünyayı ilga ettik: Hangi dünya kaldı? Belki de görünürdeki dünya? … Yok hayır! Gerçek dünyayla birlikte görünürdeki dünyayı da ilga ettik! Gün-ortası; en kısa gölge ânı; en uzun hatanın sonu; insanoğlunun şahikası…” (Nietzsche 1969, s. 41)

Diğer bir deyişle, bu dünyanın “gerçek dünya”yla metafizik olarak bitiştirilmesini aşmak yeterli değil. “En kısa gölge” ânı değeri ve anlamı olmayan bir dünya, virtüel boyutu olmayan bir yaşamdır. Bu yüzdendir ki Nietzsche’ye göre sanatsal “yanılsama istenci” hakikat istencinden daha derin ve daha ilahidir. Dinsel yanılsamanın yerine geçebilecek ve geçmesi gereken tek faaliyet budur. Ne de olsa yanılsamalar (kurgular) yaşamak için zorunludur. “Yanılsama” basitçe bir gerçekdışılık ya da gerçek yokluğu değildir; aksine, Latincedeki illudere’de olduğu gibi fiili “gerçeklik” üstüne bir oyundur, fiili “gerçekliğe” bir meydan okumadır (Baudrillard 1993, s. 140) Ancak, yanılsamalar nihilizmin yaptığı gibi soyut hakikatler olarak alınmamalıdır.

Yanılsama olduğunu bilen bir yanılsama sanatsal kurgu değil de nedir? Sanat toplumsal dünyanın hakikatini kurgu kılığında söyler. Çağdaş kuramda sanatı dinin yerine koyma peşinde olan, aynı zamanda sanat ve felsefe arasındaki farkları tanıyan bir çifte hareket görürüz. Örneğin Badiou dinin siyasi arenaya sözümona “dönüşü” karşısında Tanrı’nın öldüğünde ısrar eder: “Bu konuda sıkı bir Nietzscheciyim. Gerçekten Tanrı’nın öldüğünü düşünüyorum.” (Badiou 2013, s. 30) “Dinin dönüşü” der, geç modernitenin tipik özelliği olan depolitizasyon süreci için bir maskeden başka bir şey değil. Fakat diğer yandan din/hayal gücü aşıldığında, sanatsal kurgu olarak hayal gücü, özellikle edebiyat, Badiou tarafından dört ana hakikat usulünden biri sayılır: bilim, sanat, siyaset, aşk. Sanat bir hakikat usulüdür, yani tarihi ve olayı düşünmeye kabildir. Edebiyat, tıpkı bilim, aşk ve siyaset gibi hakikatin ortaya çıkışında bir olay mekânıdır.

“Aslında zamanımızın en zor sorunu kurgu sorunudur. Kurgu ve ideolojiyi birbirinden ayırmalıyız. Çünkü genel anlamda ideoloji bilime, hakikate ya da gerçekliğe karşıdır. Fakat Lacan’dan beri bildiğimiz üzere, hakikat bizatihi bir kurgu yapısı içindedir. Hakikat süreci aynı zamanda yeni bir kurgu sürecidir.” (Badiou 2012, s. 77)

Dolayısıyla felsefe dört farklı hakikat usulünden ortaya çıkan hakikatleri, kendi çağının hakikatlerinin “uyuşurluğunu” [compossibility] birlikte düşünmeyi sağlayandır (Badiou 2012, xx) Bütün hakikat usulleri sonuçta duyumsal olanın verili düzenine müdahalelerdir. Bu yüzdendir ki Marx ekonomi-politiğin eleştirisine, eşitliğin tek bir anlamına, verili dünyada dağılım sorusuna takıntılı olduğunu göstererek başlar ve bu anlamın yanına başka bir anlam daha ekler, egalitaryen düstur olarak eşitlik. Böylelikle dünyayı “yorumlamak” ve “değiştirmek” arasındaki fark en sonunda bu iki anlam arasındaki farkta temellenmiş olur (Marx 1998, s. 569) Benzer biçimde, anlamın yaratımı olarak sanat, nihilizm sorununa karşı nihai isyandır, temel panzehirdir (Nietzsche 1967, s. 452)

Bülent Diken