Belgesel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Belgesel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Fahrenheit 451 romanı başta olmak üzere bilim kurgu ve fantezi türünde birçok eseriyle tanıdığımız Ray Bradbury, 1 Ocak 1974 tarihinde James Day'in sunduğu "Day at Night" adlı programa konuk oluyor ve hayal kurmanın öneminden, çocukluk anılarından, yazar olarak üniversitelere karşı oluşundan, mantık yerine duyguyu tercih ettiğinden, gerçek yaşamın ne olduğundan ve kitap aşkından bahsediyor. Bunların yanı sıra, din ile bilimin çatışmadığından, araba kullanmadığından, fakir gençlik çağından, radyo istasyonunda yaptığı yayınlardan ve daha nice şeyden bahsediyor.

Hemen aşağıda Piktobet tarafından bu yayından derlenen birçok güzel ana başlığı bulabilir, onun da altında yaklaşık yarım saat süren programı izleyebilirsiniz.

***

Erken yaşta, bir şey istiyorsan onun peşinden gitmen ve onu alman gerektiğini keşfettim. Çoğu insan hiçbir yere gitmiyor ve hiçbir şey istemiyor; o yüzden de hiçbir şey elde edemiyor.

10-12 yaşlarındayken yazar olma hayali kurmaya başladım ve hayatımın geri kalanı o çocukluk dönemindeki şeye uygun olarak kendimi şekillendirmekle geçti. Hayal kurmak benim için çok yaratıcı bir şey.

Hayal kurma yeteneği hayatta kalma yeteneğidir. Hayal kurma yeteneği büyüme yeteneğidir. 10-13 yaş ve üzeri kız ve oğlan çocukları günlerinin önemli bir bölümünde veya özellikle uyumadan önce geceleri kendilerinin başka bir şey olduklarının hayalini kurarlar. Yani daha çocukken kendinizi başka şekillerde hayal etmeye başlarsınız. Sonra geleceğe doğru ilerlersiniz ve o şekle uygun olmaya çalışırsınız.

Bir oğlan çocuğu her zaman söyleyeceklerinin kendisinden büyük olanın sözlerinden daha önemli olduğunu hayal eder. Tam tersinin doğru olduğunu daha sonra keşfeder.

Üniversiteye hiç gitmedim. Yazarlar için üniversiteye inanmam. Çok tehlikeli bir şey olduğunu düşünüyorum. Pek çok profesörün çok dik kafalı, çok züppe, çok entelektüel olduğunu düşünüyorum. Entelektüellik yaratıcılık için çok büyük bir tehlikedir. Korkunç bir tehlikedir; çünkü kendi temel doğrunuza sadık kalmak yerine bir şeyleri rasyonalize etmeye ve sebepler uydurmaya başlarsınız. Kimsin sen, nesin sen, ne olmak istiyorsun gibi.

25 yıllık daktilomun üstünde "Düşünme!" diye bir not var. Daktilo başında asla düşünmemelisiniz, hissetmeniz gerek. Entelektüelliğiniz her zaman o hislerin içinde gömülüdür zaten. Daktilonun başında değilken pek çok düşünce toplamışsınızdır zaten. Daktilonun başında ise yaşamanız gerekir. Bir deneyim yaşıyor olmalısınız.

Düşünürken yaptığınız en kötü şey yalan söylemektir. Yaptığınız şeyler için aslında doğru olmayan sebepler uydurabilirsiniz. Yaratıcı bir insan olarak yapmaya çalışmanız gereken şey kendinizi şaşırtmak, gerçekte kim olduğunuzu bulmak ve yalan söylememektir; her zaman doğruyu söylemektir. Ve bunu yapmanın tek yolu oldukça etkin, çokça duygusal olmak ve kendinizden kurtulmak, nefret ettiğiniz ve sevdiğiniz şeylerin listesini yapmak ve bunlar hakkında yoğun hislerle yazmaktır. Yazıp bitirdikten sonra üzerine düşünebilirsiniz. Sonra işe yarar mı yaramaz mı veya bir şey eksik mi diye bakabilirsiniz. şayet bir şeyler eksikse geriye döner, yeniden duygusal süreçten geçirirsiniz. Hepsi bir bütünün parçası.

Düşünmenin hayatımızdaki yeri düzeltici olmalıdır, düşünmek hayatımızın merkezinde olmamalıdır. Hayatımızın merkezinde "yaşamak" olmalıdır. Var olmak, çevremizde bizi tutan düzelticilerle birlikte merkezde olmalıdır. Tıpkı derimizin etimizi ve kemiğimizi bir arada tutması gibi. Oysa cildimiz yaşam denilen şeyin damarlarımızda pompalanan kan olduğunun farkında değildir. Duyumsama, hissetme ve bilme yeteneğidir bu ve entelektüellik beyne bu konuda pek yardımcı olmaz. Yaşama işiyle uyum içinde olmalısınız.

Shakespeare'i seviyorum; ama onu mantığımla düşünmüyorum. Gerard Manley Hopkins'i seviyorum; ama onu mantığımla düşünmüyorum. Dylan Thomas'ı seviyorum; oysa yazdıklarının yarısını anlamıyorum bile. Ama kulağa hoş geliyor, bir şeyler çağrıştırıyor. Bununla ilgili bir örnek vereyim:

20 yıl önceydi sanırım, kızlarımdan biri 4 yaşındaydı. Salona girmiştim. Bir Dylan Thomas kaydı çalıyordu. Sanırım karımın çaldırdığı kaydı 4 yaşımdaki kızım bulmuş ve çaldırmıştı. Ben de odaya girdim. Kızım kaydı gösterdi ve şöyle dedi: "Ne yaptığını biliyor." Harika bir şey bu. Mantıkla düşünmek değil, duygusal bir tepki vermektir.

Duygu yoksa harika bir sanat da ortaya çıkamaz. Duygu eksikse unutun gitsin, bir sanatçı olarak başarılı olamazsınız.

İnsanı harekete geçiren bir sevgi var. Shakespeare'e karşı tutku var, mantıkla düşünmek değil. Öğretmenim kendi yuvama gitmeyi, hissetmeye ve anlamsız sözcüklerle konuşmaya cüret etmemi, dili tekrar kullanabilmemi, insanların ilgisinin bende kalacağını ümit etmeyi ve senaryo hakkında endişelenmememi öğretti. Çünkü hamlet oyununa hamlet'in babasını kimin öldürdüğünü bulmak için gitmezsiniz. Olay bu değildir. Olay, aparları dinlemektir.

Sanatta her şey söylemdir. Tüm o büyük romanları okuma sebebiniz senaryoları değildir, felsefi söylemleridir. Ernest Hemingway'in veya Steinbeck'in veya Faulkner'in veya canınız kimi istiyorsa onun kim olduğunu anlamak için okursunuz. Ama her zaman ana drama ile ilgisi olmayan bir söylem vardır.

Daktilo bir ruh çağırma tahtası olmalıdır. Elleriniz onun üzerinde kaymalı ve kendiniz hakkında bilmediğiniz şeyleri ortaya çıkarmalıdır.

Kütüphaneyi tıpkı anlattığım yaratma sürecine benzer bir şekilde kullanırım. Bir yazar olarak, okunacaklar listesiyle gitmem oraya. Körlemesine giderim, raflara uzanırım, kitapları indirir ve açarım ve ona hemencecik aşık olurum. Hemen aşık olmazsam kitabı kapatırım, rafına geri koyarım, başka bir kitabı bulurum ve ona aşık olurum. Bu hayatta sadece aşkla ilerlemek mümkündür.

Görüyorsun ya, duygusal bir şey bu. İnsanları tamamen canlı olmayı, sonsuza dek yaşamayı veya yaşamdan sonra gelecek şeyi isteyecekleri şekilde ateşlemek zorundasınız. Ve duygular vasıtasıyla bundan sanat ve hayatta kalma yetisi doğar, ne olduğunun bir önemi yoktur. Dünya sizi ezebilir ve gerçeklerle yere serebilir de. Betonun içinden çıkarsınız ve lanet olsun dersiniz, ben bir ot parçasıyım ve yaşayacağım.

Duygularının zirvesinde yaşamayan insanları anlayamıyorum. Sürekli coşkularıyla, neşeleriyle, yaratıcılıklarıyla yaşamamalarını anlayamıyorum. Bunların seviyelerinin hiç önemi yok. Matematikçisiniz ve rakamları mı seviyorsunuz? Harika. anlamıyorum ben, rakamlarla aram hiç iyi olmadı. ama sen seviyorsan ve bana sevdiğini söylüyorsan. Oğlum, çok şanslısın! Hangi alan olduğu umrumda değil. Ve herkes için bir alan vardır.

Tamamen sevdiğiniz işi yapmadıkça hayatın yaşamaya değer olduğunu sanmıyorum. Yataktan kalkıp hemen o işe koyulmak istemelisiniz. Vasat işler yapıyorsanız, sırf zamanı dolduracak işler yapıyorsanız hayat gerçekten yaşamaya değer değildir. İntihar etmenizi öneririm

Otostopçunun Galaksi Rehberi ve Dirk Gently serilerinin yazarı, bilim kurgu ve mizahın en önemli isimlerinden biri olan Douglas Adams'ın ölmeden kısa bir süre önce bu gösteri, insan, evren, yaşam ve evrim ile ilgili muazzam ve eğlenceli pek çok nokta barındırıyor. Keskin zekasıyla nesli tükenmekte olan hayvanlara dair anılarından ve gezintilerinden bahseden Adams, konuşması ilerledikçe kelimenin tam anlamıyla noktaları birleştiriyor ve insanın evrimsel açıdan geldiği noktayı, tanrı ve dini inanışları nasıl icat ettiğini ve bunun sonrasında Dünya'ya nasıl davrandığını olabilecek en mizahi şekilde anlatıyor.

Blogda daha önce yer verdiğimiz "Dünya Bizim İçin Yaratılmış Olmalı" başlıklı yazının ana temasını Adams'ın kendi ağzından dinlemek sanıyorum ki evreni ve insanı anlamaya çalışan, hele ki bilim kurgu meraklısı kimseler için oldukça değerli olsa gerek.

1949 yılında yayımlanan ve daha sonrasında feminist aktivist hareketlerin oluşum ve gelişiminde önemli rol oynayan İkinci Cins adlı kitabıyla kadınların ataerkil düzen içerisinde baskı ve zulüm gördüğünü ifade eden Simone de Beauvoir, yaklaşık 25 yıl sonra (yani 1975'te) yine bu kitabı ve feminizm hakkındaki görüşleriyle televizyona çıkıyor ve kadınların toplum içinde hangi bakımlardan baskı gördüğünü, engellendiğini, gerek akademik gerekse de aile içerisinde ötekileştirilerek belli bir alana hapsedildiğinden bahsediyor.

"İnsan kadın olarak doğmaz, ona dönüşür." savından hareket eden Simone de Beauvoir, kadın ve erkek arasında biyolojik olarak bazı farklılıklar olduğunu kabul etmekle birlikte, bu farklılıklara atfedilen değerin toplum tarafından biçildiğini ve biçimlendirildiğini ifade ediyor, daha ilk çocukluk yıllarından beri kadın ve erkek olarak çocuklara belli cinsiyet rollerinin kanıksatıldığını söylüyor.

42 yıl önce gerçekleştirilen bu programda bahsedilen sorunların aslında hala varlığını sürdürüyor olması, bir bakıma güncel olması ilginç bir nokta olarak karşımıza çıkıyor. Özellikle kadına karşı şiddetin olağanlaştırıldığı Türkiye gibi ülkelerde Simone de Beauvoir'nın sözleri daha bir önemli ve dikkat çekici hal alıyor.
Michel Foucault ile Noam Chomsky'yi bir araya getiren 1971 tarihli bu tartışma, döneminin düşün dünyasında en ünlü ve önemli iki ismini karşı karşıya getiriyor. İnsanı, toplumu, devleti, kültürü ve toplumsal kurumları ele alan iki düşünür, "insan doğası" kavramı çevresinde tartışmaları yürütüyor ve "yaratıcılık" ile "adalet" gibi kavramları inceliyor.

Chomsky'nin tartışma boyunca temel iddiası, insanın özünde kültürün gelişmesi ve değişmesinin sebebi olan kısıtlı bilgiden karmaşık bilgiye geçişi sağlayan bir "yaratıcılık" olduğu yönünde, Foucault ise insanın özünün tam tersine toplum ve kültür ile şekillendiğini ve toplumsal kurumların gelişmesi ve değişmesinin sebebinin sınıflar arası çatışmaların ve egemen sınıfın baskı aracı olarak toplumu yönetecek görünüşte siyasi olmayan ama siyasi işlevi bulunun kurumları kullanmasıdır diyor.

Elbette ki akla kimin haklı olduğu sorusu geliyor tartışma bittiğinde, ancak aslında her iki düşünür de bizlere kendi bakış açılarını sunuyor ve insana, topluma, kültüre, devlete ve ürettiğimiz ya da kullandığımız kavramlara nasıl eleştirel gözle bakmamız gerektiğini aktarıyor.


Hayyam
Evrenin büyüklüğünü çoğu zaman kavramakta zorlanırız. Her biri milyarlarca yıldıza sahip milyarlarca galaksinin olduğunu söylemek kolay, ama bunun ne denli büyük bir alana tekabül ettiğini kestirmek ise zor iştir. Elbette bu büyüklük, evrenin başka zeki yaşam formları ile dolu olduğunu ispatlamaz, ancak -zeki veya değil- başka yaşam formlarının olmasının makul ve mümkün olduğunu bizlere gösterir.

Öte yandan, evren sadece çok büyük değil, aynı zamanda çok küçüktür de. Hayal edebileceğimizden bile daha küçüktür. Ve dahası, atomaltı seviyede parçacıklar sürekli bir cümbüş ve karmaşa halindedir. Sonsuzluğa uzanan devasalığıyla makro evrenin, hiçliğe yaklaşan ufaklığıyla mikro evren ile ilişkili olması, Her Şeyin Teorisi adı altında kuantum mekaniği ve genel görelilik kuramının birleştirilmesi, yani kendi kuralları olan bu iki farklı alanın bir bütün haline getirilmesi hiç kuşkusuz evreni ve dolayısıyla kendimizi anlamak adına oldukça önemli bir adım olacaktır.

Elbette ki, bilim insanlarını günümüzde zorlayan bu konuyu, bizlerin oturduğumuz yerden çözmesi beklenemez. Ancak 1977'de IBM için hazırlanan bu kısa metraj belgesel, ne ile uğraşıldığını, büyüklük ve küçüklük skalasının ne denli geniş olduğunu ve bizlerin bu yelpazede bir noktadan nasıl daha küçük yer kapladığımızı ortaya koyuyor. Sabit bir noktadan 10'un katları şeklinde büyüyen ve sonrasında küçülen kamera, içinde yaşadığımız evrenin nasıl bir şey olduğunu anlamamızı sağlıyor.


Hayyam
20. yüzyılın en önemli filozoflarından biri olan Bertrand Ruseell, analitik felsefenin kurucularından biri olmanın yanı sıra mantık, matematik, bilim felsefesi ve etik üzerine yaptığı çalışmalarla tanınmaktadır. Öte yandan kuşkuculuğun önde gelen isimlerinden olan Russell, her zaman özgürlükçü bir bakış açısıyla felsefesini işlemiş ve din ve ırkçılık başta olmak üzere fanatik tüm görüşlerin insanlık için çok tehlikeli olduğunu ifade etmiştir.

Sadece felsefi açıdan değil, politik açıdan da etkin olan Russell, özellikle savaş karşıtı ve nükleer silahsızlanma yanlısı tutumu, gösterileri ve yazılarıyla hem bir parça aktivist olmuştur hem de döneminin siyasetinde önemli bir yere sahip olmuştur.

İfade ettiği fikirler toplumun muhafazakar tabanında olumsuz karşılanmasına rağmen, insan haklarını ve düşünce özgürlüğünü savunduğu yazıları dolayısıyla 1950 yılında Nobel Edebiyat Ödülü'ne layık görülmüştür.

1959 yılında yayın hayatına başlayan Face to Face adlı röportaj serisi şeklinde olan dizinin 1. sezon 2. bölümünün konuğu olan Bertrand Russell, yaklaşık 30 dakikalık videoda kendi ağzından kendi hayatını anlatıyor. Özellikle "gelecek nesillere not" şeklinde ifade ettiği görüşleri ayrıca yazıya aktarmakta fayda var gibi görünüyor.
John Freeman: Son bir soru. Lord Russell, bu filmin Ölü Deniz Yazmaları gibi 1000 yıllık süreçte torunlarımız tarafından izleneceğini varsayın. O nesillere yaşadığınız hayat ve öğrendiğiniz şeyler hakkında ne söylemeyi uygun görürsünüz?

Bertrand Russell: İki şey söylemek isterim. Biri entelektüel, diğeri ahlaki. Entelektüel açıdan şunu söylemek istiyorum:

Herhangi bir konuyu öğrenirken veya herhangi bir felsefeyi incelerken kendinize sadece şunu sorun: Gerçekler nedir ve gerçeklerin ortaya koyduğu doğru nedir? Asla başka yola sapmayın, başka bir şeye inanmak isteseniz veya başka bir inancın sosyal etkisinin daha iyi olacağını düşünseniz bile. Sadece ve sadece gerçeklerin ne olduğuyla ilgilenin.

Entelektüel olarak demek istediğim budur. Ahlaki olarak söylemek istediğim ise çok basit. Şudur:

Sevgi bilgecedir, nefret ise aptalcadır. Gittikçe birbirine daha fazla bağlanan bu dünyada birbirimizi hoş görmeyi öğrenmek zorundayız. Bazı insanların dile getirdiği hoşlanmadığımız gerçeklere katlanmayı öğrenmek zorundayız. Yalnızca bu şekilde birlikte yaşayabiliriz. Burada birlikte ölmek için değil de birlikte yaşamak için varsak bu gezegendeki insan yaşamının devamında hayati öneme sahip olan iyilik ve hoşgörüyü öğrenmek zorundayız.
Blogda daha evvel Emil Michel Cioran'ın yapıtlarına veya röportajlarına yer verdik. Bu sefer de kendisiyle ilgili bir belgesele yer vereceğiz! Emil Cioran - A Century of WritersUn siècle d'écrivains adlı belgeselin Cioran ile ilgili olan bölümüdür.

Kendisini nihilist değil, ama şüpheci olarak tanımlayan Cioran, ne ilginçtir ki nihilizmin önemli temsilcilerinden biri sayılmaktadır.

Hayatı boyunca çok fazla kitap yazmamış, hele ki Türkçe'ye çok daha az kitabı çevrilmiştir. Bu bakımdan bu belgesel özellikle Cioran sevenleri mutlu edecek birçok özellik barındırmaktadır.

Kendisiyle yapılan arşiv görüntülerine yer verilen belgesel, kronolojik bir sırayla Cioran'ın hayatını onun cümleleriyle ele alıyor ve bizlere bu münzevinin hayatını kaba taslak dahi olsa kestirme fırsatı sunuyor.

Bilge olma yolunda maddi, manevi, soyut ve somut her türlü değeri ve bilgiyi reddeden Cioran, insanın, insanlığın ve tarihin sürekli felakete sürüklendiğini söyler. İntihar fikri olmasaydı, çoktan kendisini öldüreceğini defalarca kitaplarında ifade eden Cioran, belgeselde kullanılan röportajda da aynısını söyler. Bu dünyaya saplanıp kalma durumundan istediği an kurtulabilmesi, bu dünyaya katlanmasını kolaylaştırmıştır.

Elbette ki 50 dakikalık bir belgesel olması sebebiyle yeteri kadar derinlikli bir inceleme içeremese de, en başta da ifade ettiğim gibi, Cioran kıtlığında önemli bir yapıt olma özelliğini göstermektedir.

Hayyam

Yayınlanmaya başladığı tarihten bu yana bilim kurgu alanında önemli bir yapım olan Doctor Who, Brian Cox önderliğinde bir belgesel haline geliyor: Doctor Who'nun Bilimi!

Doctor Who'nun 5, 6 ve 7. sezonundan tanıdığımız 11. Doktor olan Matt Smith'in de belgeselde ara ara "Doctor" olarak görünmesi, yapımı ilgi çekici bir hale getiriyor.

Peki Cox, bu belgeselde tam olarak ne yapıyor?

Başlangıç noktası şu: Doctor Who'daki bilimsel kabuller ve uygulamalar bizlerin şu an yaşadığı evrende -veya yakın gelecekte- gerçekten olabilir mi? Uzaylılarla ilişki kurup, zamanda seyahat edebilir miyiz?

Işığın doğadaki yerini ele alarak anlatımına başlayan Cox, ölmüş yıldızlara, uzak galaksilere, kara deliklere ve Fermi Paradoksu'na uzanan bir yelpazeyle ve son olarak geçmişe gitmenin mümkün olup olmadığı sorusuyla bizleri Doctor Who evreni ile paralel bir yapıda yürütür.

Elbette ki belgesel, birçok anlamda bilineni tekrarlamaktan ve eğlenceli bir biçimde var olan bilgileri şematize etmekten öteye geçememiştir. Ancak belgeselin sonunda verilen mesajda olduğu gibi, amaç, tek bir kişide veya bir azınlıkta dahi olsa bilimsel merak duygusunu oluşturmaktır.

Bu bakımdan, belgesel, Doctor Who sevenlerin yanı sıra, "imkansız"ı ilgi alanında tutan izleyiciler için de çekici bir yan barındırmaktadır.

Hayyam

The Unbelievers, Richard Dawkins ile Lawrence Krauss'un bir araya gelip, inançsızlık üzerine düzenlediği konferanslarının hem öncesinin hem sonrasının hem de konferanslardaki önemli konuşmaların bir araya getirilmiş halidir.

Belgeselin henüz başında, din ve bilimin "gerçek" veya "hakikat" olarak adlandırılan "şey"e ne denli yaklaşabildiğini tartışan ikili, kendi görüşlerini aktarabilmek için farklı program ve etkinliklere katılıp, orada iki taraflı konuşma ve tartışmalara katılmak üzere seyahate başlıyorlar.

Dawkins, bir tarafta inançsız birinin, diğer tarafta ise inançlı birinin oturduğu, tartışmayı yürüten sunucunun ise sürekli araya girerek iki tarafı da "eşitleştirdiği" konuşmaların, hiç de sağlıklı olmadığını düşünüyor. Bunun üzerine, sadece kendilerini ifade edebildikleri ve böylece dertlerini daha rahat anlatabilecekleri bir iş yapmaları gerektiğine karar veren Dawkins, Krauss ile birlikte bir dizi konferans düzenlemek için kolları sıvıyor.

Belgeselde de izlenebileceği gibi, onlarca konferansa ve programa katılan ikili, gerek beraber gerekse de tek tek, inançsızlığın savunucusu haline geliyorlar. Yorucu tempoya rağmen, buna değdiğini düşünmeleri, yükselen dini görüşün yanında böyle aktivitelerin yapılması gerektiğini söylemeleri, hiç kuşkusuz, haklılık payı içermekte.

Bununla birlikte, dünyanın en büyük ateizm etkinliğinden de bölümler içeren belgesel, kimi zaman ciddi bir şekilde inanca darbe indirirken, kimi zaman da esprili bir dille mizahi bir eleştiri getiriyor.

2013 yapımı olan bu belgesel, inançsızların sayısının hiç de az olmadığını görmek ve derli toplu biçimde tanrı ve din eleştirisini tekrar etmek adına önem taşımaktadır. Sam Harris, Daniel Dennett, Ayaan Hirsi Ali, Stephen Hawking, Michael Shermer, Werner Herzog, Eddie Izzard, Woody Allen, Ricky Gervais, Cameron Diaz gibi kişilerin inançsızlık üzerine düşünceleri ile tanrı ve din üzerine eleştirilerine yer veren belgesel, inancın farklı zihin ve düşüncelerce eleştirilmesini göstermesi açısından da gayet kayda değer bir iş yapmaktadır.

Aşağıdaki alıntılar Piktobet'ten yapılmıştır, çeviriyi ise GarajımdakiEjder gerçekleştirmiştir. Bize de yüklemeyi yapmak düştü.

Lawrence Krauss: Soru sormadan hakikate ve cevaplara ulaşmanın bizi hiçbir yere götürmediğinin farkına varmak bilimin sağladığı özgürleşmenin sonucudur. 
Richard Dawkins: Bilim harikulade bir şey. Bilim çok güzel bir şey. Din harikulade bir şey değil, güzel bir şey de. Din ayağımıza dolanıyor. Dinde yanlış olan daha pek çok şey var fakat ben en çok gerçekle, gerçeğin güzelliğiyle gerçeğin şiirselliği olan bilimle ve dinin bilimsel bir açıklama gibi görülmesiyle ilgileniyorum. Rakip bir bilimsel açıklama ama fazlasıyla ruhsuz, fazlasıyla sıkıcı ve fazlasıyla değersiz. Hatalı da. 
Lawrence Krauss: Bilimsel keşifler tarafından inancımızın tehdit edildiğini düşünmektense inançlarımızı gerçekliğin kanıtlarına uyarlamaya zorlamamız gerektiğinin farkına varmalıyız, tam aksini yapmak yerine. 
Richard Dawkins: Herkesin dini tartışmayacak kadar nazik olması gerektiği konusunda uzlaşıya varmayın. Din tartışma dışı bir konu değildir. Din, yasak bölge değildir. Din, evrene ilişkin, doğruluklarının ispat edilmesi gereken, meydan okunması gereken ve gerekirse küçümsenerek alay edilmesi gereken belirli iddialarda bulunur. 
Lawrence Krauss: Bana göre en güçlü ve hayat verici düşünce şu: Evrenin varlığına işaret ettiği için, bilim ondan hoşlansak da hoşlanmasak da daha fazla önem kazanırken bizler daha önemsiz hale geliyoruz.
İyi seyirler!

Hayyam

Ruh, ölümden sonra yaşam, günah ve Tanrı'nın amacı gibi fikirler, binlerce yıldır insanlığın düşünme şekline etki etmiştir. Dini inanç ve gelenekler ise, yaşamlarımızın içine sinmiş ve kabullenilmiş durumdadır.

Sex, Death and the Meaning of Life (Seks, Ölüm ve Hayatın Anlamı) adlı bu belgesel serisinde, evrimci biyolog Richard Dawkins, dini geride bırakırsak neler olabileceği üzerine bir sorgulama yapıyor. Mantığın ve bilimin, dinin hayatımızda önemli bir yer kaplayan ruhani yönlendirmesinin yerini alıp alamayacağını inceliyor. Acaba bilim ölümle yüzleşmemizi sağlayabilir mi? Ya da, doğruyu yanlıştan ayırt etmemizi veya hayatımıza bir anlam bulmamızı sağlayabilir mi?

İlk bölümün çevirisini tek başıma, ikinci bölümün çevirisini Apatheia ile birlikte yaptık. Üçüncü bölümü çevirisini ise bizden bağımsız olarak felis agnosticus yaptı. Herkese şimdiden keyifli seyirler!

Bölüm 1: Günah

Bir Tanrı bizi izlemiyorsa, neden iyi olalım?

İlk bölümde, Richard Dawkins 'günah' kavramını ele alıyor. Eski dini kuralların, neyin iyi ve kötü olduğunu belirleyip belirleyemediğini ve bilimin bize iyi olanı bulmada yardımcı olup olamayacağı üzerinde duruyor.

Hristiyan anlayışında yetişmiş dindarların katı ahlak yapılanmasındaki yalanlar ve suçluluk duygusu üzerinde duran Dawkins, daha sonrasında, Müslüman gelinlerin plastik cerrahi ameliyatla tekrar bekaretini kazanması örneğini ele alıyor. Bu örnekler neticesinde, bir dine mensup olmanın, kişinin iyiliği veya ahlaklılığı üzerinde bariz bir etki yaratmadığını hatta kimi yönlerden olumsuz yönde etki ettiğini göstermeye çalışıyor.

Peki, bilim ve mantık bizlere ahlak hakkında ne sunabilir? Lemurları, tango dansçılarını inceleyip, eşcinsel hakları savunucusu Matthew Parris ve bilim insanı Steven Pinker ile görüşmeler yapan Dawkins, ahlakın derinlerine inerek, ahlakın aslında evrimsel geçmişimizin bir yansıması olduğunu, bugünkü ahlaksal yapımızın dini kaynaklardan ziyade, bilimsel bir açıklaması bulunduğunu belirtiyor.

Ritüelleri, cinsel kur yapmayı, iğrençliği ve tabuların etkisini araştırdıktan sonra, evrimsel bakımdan mantığımızın ve empati yeteneğimizin gelişmesi ile hayatta kalabilen türler olarak, git gide daha ahlaklı olmamızın bilimsel bir açıklamasını sunuyor bizlere.


Bölüm 2: Ölümden Sonra Yaşam

Bu bölümde, Richard Dawkins, bilimin bizlere ölüm hakkında neler söylediğini inceliyor.

Dawkins, Hindistan'daki Hindu cenazelerinden New York'daki genetik laboratuvarına uzanan bir yolculuk yapıyor bu bölümde.

Sinirbiliminin, evrimin ve genetiğin son teorilerini birleştirerek, neden ölümden sonra bir yaşam olmasını arzuladığımızı açıklamaya çalışan Dawkins, yaşlanmanın evrimi üzerinde duruyor ve insan genetiğinin atalarından bizlere ve bizden gelecek nesillere miras kalacak gerçek bir ölümsüzlük sembolü olduğunu irdeliyor.

Motor-nöron hastalığı yüzünden ölümü bekleyen bir Hristiyan ile konuşan Dawkins, daha sonra 105 yaşındaki bir borsacının anılarını dinliyor ve DNA'nın yapısını çözen James Watson ile bir görüşme yapıyor.

Dawkins, ölümünün kendisini duygusal olarak rahatsız ettiğini ifade etse de, gerçek her ne kadar zor ve acı olsa bile, onunla yüzleşilmesi gerektiğini belirtiyor.

Son olarak, belgesel için genom haritası çıkartılan Dawkins, böylece Dünya'da genom haritası çıkarılan az sayıdaki kimselerden biri oluyor ve genindeki belirtilere göre, muhtemelen hangi hastalıklardan ölebileceğini öğreniyor.


Bölüm 3: Hayatın Anlamı

Bir ateist, her sabah uyanmak için nasıl bir sebep bulabilir?

Bu soru ile yola çıkan Richard Dawkins, dini inancı bir köşeye atarak, hayatını anlamlandıracak olan üzerine bir arayışa giriyor.

Las Vegas'ın kumarhanelerinden Himalayalar'daki Budist rahiplerin tapınaklarına uzanan bu yolculukta, Dawkins, dindar olan ve dindar olmayan kimselerin hayatlarına nasıl bir anlam kattıklarını inceliyor.

Var oluşumuzun içindeki şansı ele alıyor, Hindistan'daki "karma" yüzünden belli bir kaderi yaşamak zorunda olan insanlarla görüşüyor ve doğal felaketleri yaşamış yerleri ziyaret ediyor.

Bizlere neler olduğuna kayıtsız kalan bir evrende, hayatımızı nasıl anlamlı bulacağımızı araştırıyor Dawkins.

Son olarak, yedi yaşından beri ateist olan komedyen Ricky Gervais ile karşılıklı konuşan Dawkins, anlamın, bir şeyler üreterek doğabileceği üzerine fikirlerini bildiriyor.

Dawkins'e göre, bilimsel sorgulamanın insanı hem huşu içinde bırakan hem de onda merak uyandıran bir yanı var. İnsan genomunun karmaşıklığının veya Higgs Bozonu'nun görkeminin, insanın evreni anlamaya çalışması ve her sabah uyanması için yeterli olduğunu söylüyor.

İnsanın insana yaptığı zalimliğin belgelenmesi, tarihin kendisi kadar eskiye dayanır. Yine de tüm bu belgeler dünyayı, Holocaust'un (Yahudi soykırımı) zalimliklerine, insana hâlâ ürküntü veren o korkunç olaylar dizisine hazırlayamamıştır. Zamanın, hatıraları ne kadar güçlü olurlarsa olsunlar bir şekilde sildiğinin bilincinde olan sinemacı Alain Resnais (daha sonra Hiroshima, mon amour-Hiroşima Sevgilim ve L'Année dernière Marienbad-Geçen yıl Marienbad'da gibi filmlerle yönetmen olarak daha da büyük bir ün kazanır), Nazi zulmünü filme almaya karar verdi; hem bu zulüm gelecek kuşaklara aktarılabilsin hem de birbirimize neler yapabildiğimizi hatırlatan kalıcı bir yapıt olsun diye. 2. Dünya Savaşı'nın izleri, özellikle Avrupa'da, hâlâ tazeyken soykırımı tam anlamıyla ifade edebilen ilk film olan Gece ve Sis, toplama kamplarının ve bu kampların kurbanlarının siyah-beyaz arşiv görüntülerini, binaların ve mekanların on yıl sonraki hallerini gösteren pastoral renklerdeki görüntülerle arka arkaya sıralar. Üçüncü Reich'in çöküşünden on yıl sonra bile varlığını sürdüren kuşkuculuk ve yadsımanın altında yatanları açığa çıkaran Resnais, Fransa, Belçika ve Polonya'dan görüntüler kullanmasına karşın dikkat çekici bir biçimde Almanya'dan görüntü kullanmaz. İzleyiciye, ölüm kamplarıyla bağlantısı olan insanların kendi işledikleri suçlarla nasıl başa çıkacaklarını bilmediklerini ya da bilmek istemediklerini gösterir.

Yadsıma, Gece ve Sis'in itici gücüdür. Resnais, buldozerlerle toplu mezarlara taşınan ölülerin, dikenli tellere asılı cesetlerin, korkuyla donup kalmış bir deri bir kemik suratların, aşağılanmak amacıyla geçit yaptırılan iskelet gibi çıplak bedenlerin; ve kim bilir neleri, kim bilir nereye taşıyan meçhul tren ve kamyonların görüntülerini filme dâhil eder. Gaz odalarının ve krematoryumların yanı sıra Nazilerin, eşyaları, kemikleri, derileri ve kurbanlarının vücutlarını işlevsel hale getirmek yönündeki tüyler ürpertici girişimlerini de belgeler.

Resnais, kendi çektiği görüntülerde bu ölüm kamplarının ırak ve ücra bölgelerde değil, büyük şehirlerin yakınlarında bulunduğunu belirterek, olup biten her şeyin en azından belirli bir ölçüde sivillerin bir kısmının suç ortaklığıyla gerçekleştiğini ima eder. Bununla beraber kamplardan sorumlu olan Naziler bile suçlanmayı reddederler. Hepsi de ardı ardına "Ben sorumlu değilim," diye iddia eder. Peki onlar değilse, diye sorar film, kim sorumlu o zaman?

Gece ve Sis, belirli kişileri suçlu olarak öne çıkarmak yerine ortak bir suçun varlığını ortaya koymaya çalışır. Resnais, hafızanın kolay unutan doğasının savaştan bu kadar kısa süre sonra bile, Nazi dehşetini silme riski taşıdığını fark eder. Anlatıcı, "Bir krematoryum, kartpostal kadar sevimli görünebilir," yorumunda bulunur. "Bugün turistler bu binaların önünde fotoğraf çektiriyor." Soykırımdan canlı kurtulmayı başaran Jean Cayrol'un yazdığı metinlerden yola çıkan ve Hanns Eisler'ın (Hollywood'un komünistleri tasfiyesi sırasında Amerika'dan sınır dışı edilen bir Marksist ve Alman sığınmacı) garip, inişli çıkışlı müziğinden faydalanan Resnais, arka arkaya yığılmış ölüm ve dehşet görüntülerinin, bir daha böylesi zulümlere sırt çevirmeye yeltenebilecek herkese, hata yapacaklarını gösteren canlı birer kanıt olarak işlev görmesini sağlar. Eğer kısa ama etkili Gece ve Sis, sonuçta bir kartpostalın özlü üslubuyla benzerlik taşıyorsa, bunun sonsuza dek geçerli bir mesaj taşıyan bir kartpostal olduğu; kötülüğün daima yeniden su yüzüne çıkabileceği unutulmamalı.

God, the Universe and Everything Else, yani Tanrı, Evren ve Geri Kalan Her Şey, teorik fizikçi Stephen Hawking, gökbilimci Carl Sagan ve bilimkurgu yazarı Arthur C. Clarke'ın katılımı ve Magnus Magnusson'un sunumuyla gerçekleştirilen 50 dakikalık bir televizyon programıdır.

Konukların bilimle ilişkisi ve programın heybetli adı hesaba katıldığında, keyifli bir sohbetin izleyiciyi beklediği kuşkusuzdur. Konuklar Big Bang ile konuşmaya başlarlar ve oradan Zaman kavramı ve kara deliklere yönelen bir sohbet görülür. Evrenin büyüklüğü ve evrensel bir yasanın olup olmayacağı tartışmalarının ardından, dünya-dışı zeki yaşam formları üzerine bir sohbet başlar. Ve bunun üzerine de Tanrı üzerine fikirlerini söyler üç konuk da.

Seçilen konular, hemen her bilim ve sorgulama sevdalısı kimsenin ilgilendiği konulardır, ancak program süresinin çok az olması bakımından, konularda bir derinliğe gidilememiştir. En azından birkaç bölümlük bir oturum veya belgesel şeklinde olsaydı çok daha yer edici bir yapım olabilecekti, ama hem önemli isimleri barındırması hem de ele aldığı konuları bağnazlıktan çok uzak bir biçimde ve tamamen bilimsel paradigmalar ile irdeliyor oluşları, en azından izlenmeye değerdir.

Hayyam
İzlemek İçin Tıklayın...
Sivas Katliamı, 2 Temmuz 1993'te meydana gelen, toplamda 37 kişinin hayatını kaybettiği, Türkiye'nin yakın tarihteki kara lekelerinden biridir.

Ateist olduğunu açıkça ifade eden ve İslamiyet'i doğru ve akla uygun bulmadığını belirten Aziz Nesin, zaten halihazırda kökten dinci olan kesmin kin ve nefretini üzerinde toplamaktaydı. Bununla birlikte, Salman Rüşdi'nin Şeytan Ayetleri adlı İslamiyet karşıtı kitabını Türkçe'ye çevirmeye başlayınca, iyiden iyiye aşırı muhafazakar kesmin odağına yerleşmiş, açıkça hedef gösterilmiştir.

Bu hedef göstermenin ayyuka çıktığı noktada, Aziz Nesin ve içlerinde Alevi'lerin de bulunduğu yazar, düşünür ve şair birçok aydın, Sivas'ta düzenlenen Pir Sultan Abdal Şenlikleri'ne katılırlar. Şenlikler devam ederken, Sivas'taki laiklik karşıtı ve Vahhabilik seviyesinde dindar olan birçok kişi, bu aydınlara karşı toplanmaya ve açık bir biçimde canlarına kastettiklerini bildiren sloganlar atmaya başlamıştır. Devlet erkanından kimse bunu yeterince dikkate almamış veya olayların bu seyirde gitmesinden memnum olmuş ve dolayısıyla asla yeterince müdahale edilmemiştir bu kalabalığa.

10 ile 15 bin arasında bir kalabalık oluştuğunda artık iş işten geçmiştir ve Madımak Oteli'nin önünde yangın çıkarmışlardır. Bu yangın neticesinde oteldeki aydınların 33'ü dumandan boğularak veya yanarak hayatını kaybetmiştir. Bunun dışında iki otel görevlisi ve dışarıdaki kalabalıktan da iki kişi hayatını kaybetmiştir.

Aziz  Nesin ise, aslında odak noktasında olan ve katledilmek istenen kişi kendisi olmasına rağmen, şans eseri bu katliamdan sağ kurtulmuştur.

Hayyam

Surplus: Terrorized Into Being Consumers, tüketim toplumu anlayışının çevreyi yok ettiğini, teknolojinin insanları özgür kılmak yerine köle durumuna getirdiğini, video ve müzik düzenlemeleriyle ilgi çekici bir hale getirerek, bizlere sunan bir belgesel. Belgeselin odağında John Zerzan bulunmaktadır. Zerzan anarko-primitivisttir; yani, insanlığın, ilkel dönemlerin ardından sınıflara bölündüğünü ve baskıcı yönetim altında hayatını sürdürdüğünü, gerçek eşitlik ve özgürlük için ilkel dönem anarşist yapılanmasına geri dönülmesi gerektiğinin savunucularındandır.

Zerzan'ın fikirlerini odağa alarak tüketim toplumunu irdeleyen bu belgesel, özellikle çok-uluslu şirketlerin global düzende çok fazla söz sahibi olduğunu ve onların da yegane isteğinin kâr elde etmek olduğunu, dolayısıyla da gerek medya ile gerek politika ile gerekse de günlük ahlaki yapılanma ile insanları tüketime yönlendirdiğini belirtmektedir. Bununla birlikte, sürdürülebilir kalkınma gibi kavramların da işe yaramaz olduğunu, çünkü dünyadaki yüzde 20'lik kısmın, yüzde 80'lik bir tüketim gerçekleştirdiğini, yani çok açık bir eşitsizlik olduğunu ve bu sebeple de sürdürülebilirliğin anlamsızlaştığıını belirtmektedir.

Bu noktada özel mülkiyet karşıtlığı belgesel boyunca birkaç defa belirgin bir şekilde bizlere iletilmektedir. Proudhon'ın "Mülkiyet, hırsızlıktır." anlayışı kadar sert olmasa da, özellikle kitlesel başkaldırılarda ve protestolarda özel mülkiyetin önemsenmemesi gerektiğini, hatta yakılıp yıkılmasının olumlu olduğu söylenmektedir. Özellikle Zerzan'ın şu söylemi oldukça ilgi çekicidir:

Neden insanlar sokağa çıkıyorlar ve bir şeyleri protesto etmeye, bir şeyler yapmaya çalışıyorlar? Bu akılsız şiddet demek değildir. Asıl akılsızlık, orada öylece oturmak, esrar içmek, MTV izlemek, sonra gidip bir iş bulmak ve sonrasında öylesine yaşayıp gitmektir. Bana göre şiddet, işte budur.

Hedeflenmiş özel mülklere zarar vermek ya da hedeflenmiş mülkleri yok etmek gereklidir. Bu 'alışılagelmiş politika'nın sınırlarından dışarıya kaçabilmenizi sağlar. Bir pankart taşıyarak yaptığınız, 'olması gerektiği gibi' bir protestoyla ne elde edebilirsiniz ki? Ben on yıllardır bunlara şahit oluyorum. Hiçbir işe yaramıyor. İnsanlar bunlara ilgi göstermiyor. Neden göstersinler ki? Bu ilgiye layık olacak bir protesto şekli değil. Ama insanlar kavga ettiğinde, bu bir şeydir. İlgi çeker ve çekmelidir de, çünkü bu gerçektir. Bu, sembolik bir "Kendimi iyi hissediyorum. Benim pankartım var." oyunu değildir. Bu tip bir gösteri umurumda değil.

Eğer sağlamsa, eğer etkisiz değilse tabii ki barışçıl olanını tercih ederim. Kimse tehlikeye düşmesin kimsenin canı acımasın, tutuklanmasın. Kimse polis tarafından kafa üstü sürüklenmesin. Hatta hiçbir pencere kırılmasın. İdeal şekil bu. Maalesef bu şekilde olamıyor.

Bence ortak kullanıma ait mülkler en açık hedeflerdir. Bankalar, pahalı dükkanlar, Starbucks gibi zincir dükkanlar vb. İnsanlar bunun küresel sistemin bir parçası olduğunu anlıyorlar. Bu tecavüzcü, standardize, yıkıcı formun bir parçası olarak tüm farklılıklar, tüm özgürlükler silinip gidiyor.

Liberal kesimdekilerin sahip olduğu, her insanın özgür olabileceği bir serbest piyasa anlayışına karşın, bilindik bir şekilde karşılık veriyor belgesel: Bizler sadece hangi markaları seçeceğimiz konusunda özgürüz! Ve hatta bu özgürlük bile, çok az insan için sağlanmış bir özgürlük. İnsanların çok az bir kısmı istediklerini yapabilecek kadar zenginken, geri kalan tüm insanlar, yoksulluk ile mücadele içindelerdir. İnsanlara şatafatlı görünen tüm o koca alışveriş merkezleri ve günlük hayatımızı saran teknolojik gelişmeler, insanlara takılmış yepyeni tasmalardan başka bir şey değildir.

Hayyam
 
Bundan 100 yıl önce, Sigmund Freud tarafından insan doğası hakkında yeni bir teori ortaya atıldı. "Her insanın zihin derinliklerinde saklı ilkel cinsel ve saldırgan güçler" keşfettiğini söylüyordu. Bu güçler kontrol edilmediği takdirde, bireyler ve toplum kaos içinde yok olmaya sürüklenebilirdi. Bu belgesel serisi, iktidarı elinde tutanların kitlesel demokrasi çağında, tehlikeli kalabalıkları kontrol etmek için Freud'un teorilerini nasıl kullandıklarını anlatıyor. Kalabalıklar, kitle davranışı ve onları kontrol etmek adına nelerin nasıl yapıldığını çarpıcı etkisiyle ve anlatımıyla konu alan bu belgesel serisi 4 bölümden oluşuyor.

1. Happiness Machines / Mutluluk Makineleri:
Hikayenin merkezinde sadece Sigmund Freud değil, Freud ailesinin diğer üyeleri de yer alıyor. Bu bölümde Freud'un Amerikalı yeğeni Edward Bernays'den bahsedeceğiz. Günümüzde Bernays neredeyse tamamen unutulmuştur. Fakat 20. yüzyıldaki etkisi neredeyse amcası kadar büyüktür. Çünkü Bernays, Freud'un insan hakkındaki fikirlerini alıp, kitlelerin manipülasyonu için kullanan ilk kişiydi. Seri üretim mallarını insanların bilinçdışı arzularıyla ilişkilendirerek, ihtiyaçları olmayan şeyleri istemeleri için insanları nasıl ikna edeceklerini Amerikan şirketlerine ilk gösteren kişiydi. Buradan yola çıkarak kitleleri kontrol etmenin yollarına dair yeni bir siyasi fikir oluşacaktı. İnsanlar, içlerindeki bencil arzular tatmin edildiğinde mutlu olurken, aynı zamanda uslu çocuklar haline geliyorlardı. Bugün bütün dünyayı saran, sadece tüketen insan modeli böyle başlamıştı.
Yaşamın ve insanlığın tüm sorunsallarının radikal olarak kökenlerine inmekle ve çözümlemeler yapmakla hayatını sürdürmüş sevgi ve barış dolu bir filozof. Jiddu Krishnamurti 14 yaşındayken Theosophical Society tarafından "dünyanın öğretmeni" seçildi ve ileriki yıllarda adına kurulan örgüt tarafından mesih ilan edildi ancak tüm bunları reddederek örgütü ve etrafında doluşan müridleri dağıtmıştır. Çünkü hiçbir otoriteyi kabul etmediği gibi, kendisinin de otorite olarak alınmasına kesinlikle karşıydı.

Ezoterik bir topluluk olan Theosophical Society'de din ile bilimin arasını bulmaya çalışıyordu ancak Krishnamurti ilahi dinleri ve tanrıları reddettiğinden bu toplulukla da tümüyle ilişkisini kesti. Daha küçük yaşta ezoterik bir güruh tarafından kendi teozofikal amaçları ve beklentileri uğruna bir nevi kurban seçilen Krishnamurti ise; büyük vaadlerle süslenmiş bu rüyadan bir an önce uyanacak ve yaşamın derinlerindeki hakikatlerin peşinden gidecekti.

Belgeselde konuşmacı tarafından, önce Krishnamurti'nin hayatı ve geçirdiği süreçler anlatılırken, yarısından sonra kendisinin yaptığı epistemolojik, ontolojik ve sosyolojik felsefi irdelemelerden derlenen konuşmalarına yer veriyor. Zorlu ve keskin bir yaşamın öyküsü anlatılırken, izleyiciye de "bilgi"den gelen doyunulmaz derecede farkındalık ve bilinç sunuyor.

Werner Herzog'un yönettiği, 2011 yapımı, Into the Abyss (Uçuruma Doğru), 10 yıl önce Texas’da gerçekleşen ve birbiriyle bağlantılı olan 3 cinayet üzerine yoğunlaşıyor.  Filmde anlatıldığı üzere, Michael Perry ve Jason Burkett güvenlikli bir sitede yaşayan Sandra Stotler'ın Camaro marka arabasını çalmak için önce Stotler’ı, ardından oğlu Adam Stotler ve Adam’ın arkadaşı Jeremy Richardson’u öldürüyorlar. Polisle girdikleri çatışma sonrasında yakalan Perry ve Burkett’in çıkartıldıkları mahkeme Perry için idam, Burkett için ömür boyu hapis cezasına karar veriyor.

Filmin neredeyse tamamı Perry ve Burkett’in yanı sıra, her ikisinin aileleri, arkadaşları, kurbanların aileleri, infaz memuru, olayı araştıran polis memuru ve infaz sırasında idam mahkumlarına eşlik eden rahip ile yapılan röportajlardan oluşuyor. Röportajlara olay yeri inceleme vidyo kayıtları, infazın gerçekleştirdiği kurum, mahkeme sırasında verilen tanık ifadeleri eşlik ediyor. Herzog, filmin hiçbir sahnesinde görünmemesine rağmen, soruları ve yorumları ile filmdeki varlığının sürekli altını çiziyor.

Film daha başlar başlamaz, Herzog, idam edilmesine 7 gün kalmış Michael Perry ile yaptığı röportajda kendisine “ Hayat sana kötü kağıtlar dağıtmış, ama bu seni temize çıkarmaz, bu aynı zamanda seni sevmem gerektiği anlamına da gelmez. Ancak sana saygı duyuyorum ve hiç kimsenin başka bir kimsenin hayatını sonlandırmasını doğru bulmuyorum” diyerek söze başlıyor. Yani filmin ilk dakikalarında, yönetmen bize bulunduğu tarafı apaçık söylüyor. Herzog bunu yaparak, belgeselin bütün “nesnellik” ilkesini yıkıyor. Kendi duygu ve düşüncelerini bir tarafa bırakmadan, hatta konu üzerindeki görüşünü net bir şekilde ortaya koyarak taraf oluyor.

Werner Herzog, DOCNYC festivalinde verdiği röportajda yönetmenlerin tamamen tarafsız ve nesnel olması gerektiği görüşüne inanmadığını, kendisinin bir yönetmen olarak filmi “yönettiğini” zaten “yönetmesi” de gerektiğini söylüyor.

Richard Phillips Feynman, 1918–1988 yılları arasında yaşamış, 20. yüzyılın en önemli fizikçilerindendir. Kuantum elektrodinamiği üzerindeki çalışmaları nedeniyle 1965'de Julian Schwinger ve Sin-Itiro Tomonaga ile beraber Nobel Fizik Ödülüne layık görülmüştür. [1]

Feynman'ı diğer birçok fizikçiden ayıran yanı, birçok meslektaşının aksine yaratıcılığa önem vererek, öğrencilerinden kopmaması, hayata bir bütün olarak bakarak fiziği eğlenceli hale getirmesidir. Hoş, belgeselde fizik üzerine çalışmalar yapabilmek için bazı bencillikler yaptığını itiraf etse de, Feynman'ın hayatı bir bütün olarak ele alındığında bizim anladığımız bencillikten daha farklı olduğu görülebilir.

Feynman'ın düşüncelerine bir örnek olması açısından Eminim Şaka Yapıyorsunuz Bay Feynman adlı kitabından bir alıntıyı buraya aktarmak isterim:

"1940’larda Prinston’dayken İleri Çalışmalar Enstitüsü’nde çalışan büyük kafalara neler olduğunu görüyordum. (İçinde Aynştay’nın da olduğu bilim konseyi) Bu kişiler enstitü için özel olarak seçilmiş büyük beyinlerdi ve orman yanında kendilerine ayrılmış özel evlerde otururlardı. Ders vermezlerdi. Hiçbir sorumlulukları yoktu. Bu zavallı piçler öylece oturup, kendi kendilerine bol bol düşünürlerdi. Tamam mı! Bir süre hiçbir fikir üretemezler: Bir şey yapmak için her tür imkanları vardır ve hiçbir fikri üretemezler. İnanıyorum ki böyle bir durumda içinize bir suçluluk ve depresyon kurdu düşer ve fikir üretememek sizi üzmeye başlar. Bu durumu değiştirmez. Yine hiçbir fikir yoktur.

Hiçbir şey olmaz. Çünkü, hayatlarında gerçek bir etkinlik ve meydan okuma yoktur. Gerçekte iletişimde olmaları gereken deneycilerden uzaktadırlar. Öğrencilerden gelecek sorulara nasıl cevap vereceğini düşünmezler. Her şeye uzaktırlar!

Bir sınıfta ders verirken çok iyi bildiğin en temel şeyler hakkında düşünme fırsatın olur. Bunlar eğlenceli ve zevklidir. Tekrar üzerinde düşünmenin hiçbir zararı olmaz. Bu temel şeyleri daha iyi ifade etmenin yolları var mı? Bunlarla ilgili yeni problemler bulunabilir mi? Ortaya bunlara ilişkin atılabilecek yeni fikirler var mı? Temel kavramlar hakkında düşünmek kolaydır. Yeni bir fikir oluşturamıyorsan da zararı yok. Önceki düşündüklerin de sınıfı için yeterlidir. Yeni bir şey düşündüğünde mutlu olursun. Çünkü aynı olaya farklı bir yönden bakabiliyorsundur.

Neticede anladım ki öğretmek ve öğrenciler hayatı canlı kılıyor. Bana severek kabul edilecek bir iş teklif edilse dahi, öğretmek unsuru içinde yer almıyorsa bu işi reddederim." [2]

"The Pleasure of Finding Things Out", Türkçe'ye "Bir Şeyler Keşfetmenin Hazzı" olarak çevrilebilir. Aslında bu, Feynman'ın, içinde kendisine ait düşüncelerinin, yazışmalarının, konferanslarındaki konuşmalarının olduğu bir kitaptır. Bu kitapla aynı adı taşıyan belgeselde ise kitapla paralel şekilde bu düşünceler, diğer bir deyişle Feynman'ın hayata bakış açısı işlenmiştir.

Feynman, belgeselin adında olduğu gibi, bir şeyler keşfetmenin verdiği hazzı anlatıyor. Babasının dünya görüşünü nasıl şekillendirdiğini, kariyerindeki seçimlerin ahlaki seçimlerine nasıl etki ettiğini parça parça hayata nasıl baktığını da anlatarak samimi bir şekilde bizlere aktarıyor.

Burada önemli olan, dünyaya ve hatta evrene tarafsız ve doğrudan bakabilmek. Bilimselliği bırakmadan dünyanın anlaşılamayacağını, bilimin şu an için elimizdeki en iyi ve dürüst araç olduğunu anlatan Feynman, sorgulayarak öğrenmenin ne denli önemli olduğunu, bir şeyi niteliksel olarak anlayamadan niceliksel olarak açıklamanın mümkün olmadığını, okullarda yapılanın sadece niceliksel bir ezberleme ile "başarı" kriterlerine uyulması gerektiği olduğunu söylüyor.

Belgesel zaten 50 dakika. Daha uzun bilgi vermek, belgeselin tamamını buraya aktarmak olur kuşkusuz. Ancak herhangi bir sebepten belgeseli izle(ye)meyecek olanlar için de belgeselden şu alıntıyı yapmayı görev bilirim:

"Eğer bilimin, ne olduğumuz, nereye gittiğimiz, bu kainatın anlamı nedir gibi harika sorulara cevap vermesini bekliyorsanız, bence hayal kırıklığına uğrayacak ve bu sorulara mistik cevaplar arayacaksınız. Bir bilim adamı mistik cevapları nasıl kabul eder bilemiyorum, çünkü asıl mana 'anlamak'tır, neyse bunu boşverin. Ben de anlamıyorum ama, bence burada yaptığımız şey keşfetmektir. Dünya hakkında elimizden geldiği kadar bir şeyler bulmaya çalışıyoruz.

İnsanlar bana: "Fiziğin nihai kanunlarını mı arıyorsun?" diye soruyor. Hayır, aramıyorum. Sadece dünya hakkında daha fazla bilgi edinmeye çalışıyorum. Eğer her şeyi açıklayan basit nihai bir kanun varsa, varsın olsun, bunu keşfetmek çok da güzel olur. Eğer dünya soğan gibi milyonlarca katmanı olan bir şeyse ve katmanlara bakmaktan usanırsak, elden bir şey gelmez. Ama doğasından dolayı ne olması gerekiyorsa ortadadır ve öyle ortaya çıkacaktır. Bu yüzden onu araştırdığımızda hakkında daha fazla bilgi edinmek dışında ne yapmaya çalıştığımıza önceden karar vermemeliyiz.

Neden daha fazla şey öğrenmek istiyorsun diye sorarsanız, eğer daha fazla şey öğrenmeye çalışırsanız, derin filozofik sorulara cevap bulursunuz. Hatalı olabilirsiniz. Belki de doğanın karakteri hakkında daha fazla şey öğrenerek bazı sorulara cevap bulamayacaksınız. Ama ben böyle yapmam. Fiziğe olan ilgim sadece dünyayla ilgili şeyler bulmak. Ne kadar şey bulursam o kadar iyi, keşfetmeyi seviyorum.
Ortada, hayvanlara kıyasla yapabildiğimiz yüzlerce şey hakkında çok sayıda kayda değer gizemler ve sorular mevcut. Fakat bu gizemleri cevabını bilmeden araştırmak istiyorum.

Her şeye rağmen, kainatla ilişkimiz ile ilgili uydurulan özel hikayelere inanamıyorum çünkü, çok basit, çok bağlı, çok yerel, çok köylü duruyorlar.

Yeryüzü, yeryüzüne geldi, Tanrı'nın bir sureti yeryüzüne geldi, unutmayın, ve dışarıda olan şeylere bakın. Hikayeler orantılı değil.

Her neyse, tartışmanın anlamı yok, tartışamam, sadece söylemek istediğim sahip olduğum bilimsel görüşlerin inançlarımı neden etkilediğidir. Bir şeyin doğru olduğu kanısına nasıl varıyorsunuz sorusuyla ilişkili olan bir başka şey daha var. Bu şey hakkında farklı dinlerin farklı teorileri olduğunu görüyor, ve merak etmeye başlıyorsunuz. Şüphe etmeye başladığınızda, -sanki şüphe etmeniz gerekiyormuş gibi bilimin doğru olup olmadığını sormuştun- hayır, neyin doğru olduğunu bilmiyoruz. Doğruyu bulmaya çalışıyoruz ve her şey muhtemelen yanlış.

Her şeyin yanlış olduğunu düşünerek dini anlamaya çalış. Bunu yaptığın anda, geri dönüşü olmayan bir şekilde uçurumdan kaymaya başlarsın,

Bilimsel görüşe veya babamın görüşüne göre, neyin doğru olduğuna, neyin doğru olup olamayacağını görmek için bakmamız gerekiyor. Bir kere şüphelenmeye başladığınızda ki bence ruhumun en temel parçalarından biri şüphe ve sorgulamaktır, ve şüphe duyup sorguladığınızda inanmak biraz daha güçleşir.

Gördüğünüz gibi, şüpheyle, belirsizlikle ve bilmeden yaşayabilirim. Bence bilmeden yaşamak, yanlış olan cevaplarla yaşamaktan çok daha ilginçtir. Farklı şeyler hakkında yaklaşık cevaplarım, olası inançlarım ve farklı kesinliklerim var, ama kesinlikle hiçbir şey hakkında emin değilim ve hakkında bilmediğim çok şey var.

Mesela, "Neden buradayız?" diye sormak bir şey anlam ifade eder mi? Ve bu soru ne anlam ifade eder? Bunun hakkında biraz düşünebilirim ve bir sonuca varamazsam başka bir şeyle uğraşırım. Ama bir cevaba sahip olmak zorunda değilim, bir şeyleri bilmemekten korkmuyorum.

Hiçbir amaç olmadan gizemli evrende kaybolmaktan korkmuyorum, ki şu ana kadar da öyle yaşadım. Bu beni korkutmuyor."

Hayyam



[1] İlk paragraf  Wikipedia'daki Richard Feynman başlığından alındı.
[2] Eminim Şaka Yapıyorsunuz Bay Feynman'dan aktarılan kısım, Ay Evrenkenti adlı sitedeki Yaratıcılık başlığından alındı.
Jonathan Miller, 2003 yılında "Atheism, a Rough History of Disbelief" (Ateizm, İnançsızlığın Kısa Tarihi) adlı belgesel çekimine başlamıştır. Ancak bu süreçte çok fazla röportaj yapılmış ve belgesel süresini aşan birçok konuşma neredeyse çöpe gidecekmiş. İşte tam bu noktada BBC tüm bu konuşmaların boşa gidemeyecek kadar değerli olduğuna karar vermiş ve 2004 yılında ortaya The Atheism Tapes belgeseli çıkmıştır.

Jonathan Miller, toplam 6 bölüm olan bu belgeselde, ateizm felsefesi ve düşüncesi üzerine biyolog Richard Dawkins, filozof Daniel Dennett, teolog Denys Turner, oyun yazarı Arthur Miller, felsefeci Colin McGinn ve Nobel ödüllü fizikçi Steven Weinberg ile röportajlar yapmıştır. Denys Turner haricindeki diğer beş isim ateisttir ve ilk beş bölümde bu isimlerle ateizm üzerine düşünceleri hakkında konuşmalar yapılmakta ve bunu takip eden teizm eleştirilerine yer verilmektedir. Son bölümde teolog Denys Turner ile yine ateizm hakkında konuşulmakla birlikte, teistik bir bakış açısıyla ateizm ele alınmakta; daha doğrusu, Jonathan Miller ile Denys Turner birbirleriyle karşıt görüşlerini tartışma havasına girmeden paylaşmaktadırlar.

İlk beş bölümde, genel olarak işlenen ateizm hakkındaki fikirlerin yanısıra, her bir isimin kendi alanıyla ilgili deneyimlerine, yaşadıkları olaylara, kimi zaman kendi hayatlarına ve neden ateist olduklarına, ateizm için yapılan eleştiriler hakkında neler düşündüklerine, dini ve tanrıyı nasıl değerlendirdiklerine ilişkin yoğun ve bir o kadar da samimi bir sohbet geçmektedir. 

Atheism Tapes'i diğer birçok belgeselden ayıran yanı, belgesel boyunca söz konusu fikri destekleyecek kanıt sunmaktan ziyade, o fikrin sahibi insanların nasıl düşündüklerini görmemizi sağlamaları. Nitekim dindar toplumlarda ateizm ve ateistler hakkındaki önyargılar ve bunun da ötesinde, bu fikre ve bu fikri kabul edenlere karşı bir yabancılık hali söz konusudur. Bu belgesel ile hem bu aşılmaya çalışılmış hem de hali hazırda inançsız olan insanların, kendileri gibi inançsız olan ve mesleki bakımdan da ön plana çıkmış kişileri kendi cümleleriyle ve salt bir biçimde inanç üzerine sohbet ederken izleme fırsatı yaratılmıştır.

İlk 3 bölüm ile 5. bölümün çevirisi bana aittir. 4. bölümü Kuttemur ile; 6. bölümü ise Kuttemur ve Mutlukedi nickli arkadaşlar ile birlikte çevirdik. Her bölüm 30 dakikadır. Keyifle seyretmenizi dilerim.

1. BölümColin McGinn 


2. BölümSteven Weinberg


3. BölümDaniel Dennett


4. BölümArthur Miller


5. BölümRichard Dawkins


6. BölümDenys Turner

Yakın tarihin kara lekelerinden biri olan Bahriye Üçok'un katledilişinin 22. yılı bugün. Onu unuttuk. Ya da hiç tanımıyoruz. Belki yaşadığımız, belki üzerinden geçtiğimiz sokağa verilen isimden onu biliyoruz, ama kimdir, nedir pek bilgimiz yok.

Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi İslam Tarihi bölümünde doçentlik yapan Bahriye Üçok, örtünmenin günümüz şartlarında artık bir zorunluluk olmadığını dile getiren aydın insanlardan biriydi. Eleştiri ve sorgulama kabul etmeyen İslam'ı çağdaş bir düşünceyle yorumlamak gibi bir hataya düşmüştü ve bunun bedelini canıyla ödedi.

İyi derecede Arapça ve Farsça bilen Üçok, "İslam'dan Dönenler", "Yalancı Peygamberler" ve "İslam Devletlerinde Kadın Hükümdarlar" adlı üç kitap yayımlamıştır. İrtica tehlikesi ve kadın hakları üzerinde duran ve kendi yaşamını "benim hayatım, tamamıyla mücadeledir" diye ifade eden Üçok, "laikliğin savunucusu ilahiyatçı" olarak tanınmıştır. Bu yüzden düşünceleriyle mütedeyyin kesimi rahatsız etmekte gecikmemiştir. (Onları rahatsız eden de hep fikirler değil midir?)

Türban konusunun tartışıldığı TRT'deki açık oturumda bu düşüncelerini dile getirince aylarca tehdit mesajları ve telefonları alır. Polis koruması altında olmasına ve evinin önünde güvenlik beklemesine rağmen, karanlık zihniyet ona ulaşmanın yolunu bulur. Üçok'a bombalı bir paket yollanır. Ancak öyle bir sinsi plandır ki bu, bomba kimsenin şüphelenmeyeceği iki adet ince kitabın içine yerleştirilmiştir. Kızı Kumru Üçok gelen ihbarnameyle kargo şubesinden pakedi alır ve ne trajikomiktir ki, kitabı teslim ederken "bomban geldi" diye annesine şaka yollu takılmayı ihmal etmez, alınan tehditler yüzünden hep böyle bir beklenti içinde olduklarına işaret edercesine. Bahriye Üçok pakedin zor açılmasından işkillenerek kızının uzaklaşmasını söyler ve ardından kızı aşağı kata iner. O sırada yukarıdan bir patlama sesi duyulur. Şaka gerçek olmuştur. O kadar güçlü bir patlamadır ki bu, bitişik bina bile hasar görmüş, toz dumandan geriye kol ve bacağı kopmuş bir beden kalmıştır. Üçok ağır yaralı olarak kaldırıldığı hastanede hayatını kaybeder.

Turan Dursun, Muammer Aksoy ve Çetin Emeç'in kurban gittiği, o meşum 1990 yılında karanlığa bir aydın daha verilmiştir. Neden diye sormadan edemiyor insan. Neden bir insan fikirleri yüzünden canından olur? İnsanoğlu hangi şartlarda sırf kendi öğretileri doğrultusunda düşünmediği için bir kişinin canını almak isteyecek noktaya varabilir?

Sadece bir yıl içinde üç aydının suikaste kurban gittiği, nice katliam yaşandıktan sonra bu nefreti besleyen motivasyonun oluşmasında toplumun geri kalanının sanki hiç suçu yokmuş gibi davranıldığı ülkemizin bugün temize çıkması, ancak bu tür olayların nedenlerinin sorgulanması ve dogmanın gerçek yüzünün görülmesiyle mümkün olabilir. Ama biz düşünen insanları "canlı" halde pek sevmeyiz.

Soner Yalçın'ın dediği gibi "Bugün Türkiye'de niye hep ölü aydın sevilir; Nazım Hikmet, Ahmed Arif, Sabahattin Ali, Deniz Gezmiş, Musa Anter, Bahriye Üçok, Uğur Mumcu, Hrant Dink vs... Dirisini cezaevine sokuyor, nefret ediyor. Ölüye özgürlük var sadece bu ülkede. Ne karmakarışık bir düğüm."



Kaynak