Bilim Felsefesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Bilim Felsefesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Belki zamanı sözcükler ile işgal etmek mümkün olabilir.

Bilinmez Gibi Görünen Sahte Sahtelik

Sahte sahte, gizlenmiş gerçektir. Gerçek gözlerimizin önündedir. Tek gerçek, bildiğimiz zaman akışında geleceğin gelmekte olduğudur. Başka hiçbir gerçeklik olmamalıdır. Buradaki sahtelik, bilinmez gibi görünüşüdür geleceğin. Gelecek bilinir, o her şeyden çok bilinendir. Gelecek hakkında bilinmesi gereken tek gerçeklik, onun geleceğidir - daima bir şeylere bağlı olarak. 

Buradaki sahtelik ise, öznenin geleceği en bilinmez olan olarak nitelendirip, eylemlerinde sorumluluk almamasıdır. Kader, kısmet, nazar, ve hatta kaza sözcükleri, öznenin çıkarım yapabilen aklına yapılan hakarettir. Zaman ve eylem ilişkisi hiçe sayılır. Neden - sonuç ilişkisi hiçe sayılır. Eylemlerin "kısmet" denerek kaçılan sonuçları, sahteliktir. Gerçeği omuzlanamamaktır. Öznenin en büyük kendini kandırışıdır "kısmet." 

Kaza yoktur, neden-sonucu kurulamamış beklenmedik eylem ve olay vardır.

Gelecek benden bağımsız gibi görünür, fakat zaman ve uzamdır insanın ani ölümü
Bir kaza yalnızca "o zamanda o yerde olmak"tır. Bu bizzat insana bağlıdır.
Özneye bağlı olmayan fakat özneyi etkileyebilen kazadan nasıl söz edilebilir?

Bu satırlar yazılırken veya okunurken binlerce 'kaza' meydana geliyor. Fakat bu yazı rahatlıkla yazılabiliyor. Okuyan gözler rahatlıkla okuyabiliyor. Çünkü zaman ve uzam ilgisizliğidir rahatlık. Bana dokunmayan yılan, benimle eş zaman veya uzamda olmayan yılandan başka bir şey değildir. Kolaya alışmış ezber zihinli özne, aynı zaman ve uzamda olmadığı hiçbir olayı hiçbir şeye yormaz. Bu düşünsel emeğe tenezzül bile etmez..  "Kısmet" ve "nazar" cephanelerini ancak kendine dokunan anlarda savunmak için harcayacaktır.

Zaman ve uzam üzerine tuz tanesi kadar düşünmeyenin zaman ve uzam üzerine en rahat konuşanlar olması da bundandır. Onların cephaneleri hep hazırdır. Silahları ise hep aynıdır. Ancak birbiri ardına kazanılmış hiçbir iki savaş yoktur ki, farklı ve daha üstün silahlar kullanılmamış olsun.


Geçmiş, şimdi, gelecek
Hepsi birbirine dönüşecek.

Gelecek geçmişe hükmeder
Geçmiş geleceğe hükmeder
Şimdi, ikisinin kavgasıdır.

Geçmiş, iki kafalı yılandır. Yakın ve uzak geçmiştir başları.
Belki de iki kafalı "bana dokunmayan yılan"dır. Fakat geçmişi, öznenin kendisinden o kadar da bağımsız değildir. Özneyi özne yapan elementlerin başında geçmiş geliyorken üstelik.

Geçmişin bükülmesi, 
Umulmadık anda zihinde beliren acıklı bir "Ne yaptım ben"e bakar
Yılmadan çekiştirir hafızayı ardından, geçmişteki halatlar.

Geçmiş, geçmişi de şekillendirir
Özne geçmişte yaptığı bir hatayı "tam şimdi" aptalca bulabilir. Pişmanlık hissi mumyalar bedenini. Artık pişman bir "şimdi"dir özne. Ve o an hemen geçmişe katılır. Böylelikle az önce, yani pişmanlık duymadan hemen önce gururla hatırladığı o eylemleri, pişmanlık duyduğu andan hemen sonra yeni bir şeye dönüşmüştür artık. Gururlar pişmanlıklardır.
İşte, az önce en yakın geçmişe dönüşmüş olan "en son şimdi", en uzak geçmişleri bile şekillendirmiştir. Geçmiş bu yüzden en çok ve en kolay dönüşendir.

Yakın geçmiş, uzak geçmişe hakim olabilir:
-Dün yaptığım bir şey, bütün geçmişimi yok edebilir.

Uzak geçmiş yakın geçmişe hakim olabilir: 
-Uzun süredir bir özelliğiyle ün yapmış bir kimsenin yakın geçmişte yaptığı bazı şeylere inanmaz bazen insanlar.  
"O yapmaz öyle şey. O yapmamıştır. O değildir." gibi  kabullenemeyişler, uzak geçmişte inşa edilmiş karakterin yakın geçmişi güvenceye almasıdır.

Geçmiş, birikmiş şimdilerdir. Şimdi, gelecekten kucağıma akandır. 
Bu yüzden geçmiş, birikmiş geleceklerdir. Geleceğin geçmiş-leşme anı, bu sebeple işten bile değildir.
Sürekli biriken taze-geçmişlerin oluşturduğu bir çizgidir yaşayış. Her şey geçmişten mi ibarettir?

Aklın mekaniği nerede işler? Geçmiş mi, şimdi mi, gelecek mi kurar aklı? Her şey iç içeyse, benim bu sıkışmışlık içinde karşılığım nedir? Bir illüzyon denizi haricinde hiçbir karşılık görünmüyor.

Geçmiş, şimdi, gelecek
Hepsi birbirine dönüşecek.


Her şey, Her Şey.

Geçmişim geleceğimi belirler.
Bireyin karakteri nöronal sapmalar olmadıkça belirli bir çember içerisinde gidip gelmektedir. Bu çemberin yapılanışı çocukluk ve ondan önce öznenin içerisine fırlatıldığı aile, kültür, toprak, ulus, etnisite, din, dil ve ambiyanstır.

Gelecek şimdi-mle şekillenir.
"Karar veren ben" hangisidir? O, şimdi-deki öznedir. Geçmişteki özne karar veremez. Fakat şimdi-de karar verecek olan özneyi yapan odur. Nihayetinde daima şimdi-deki karar verir. Yeni şimdi-ler yaratır, dolayısıyla da sonsuz yeni geçmiş-ler.

Şimdi-m geçmişimle oluşur. 
Hemen üstteki "karar veren", kararlarını rastgele vermeyecektir. Onun zihninde gömülü bir geçmiş vardır. Şimdi-nin sarmallarında kıvranan özne, öyle bir karar arafındadır ki bir sonraki adımını çekiştirip duranlardan biri de geçmiştir. Geçmişinden bağımsız kararlar verdiğini sanan ve radikal bir eylem yarattığına inanan insan cüceler adasındaki Gülliver kadar büyük yanılgılar içindedir. Hafıza, yeni bir şey yaptığını sandığı anda içindeki geçmişleri öylesine bir çalkalayıverip yerlerini değiştirmekten öteye gitmemiştir aslında.

Şimdi-m geleceğimin tutsağıdır.* 
Şimdi-m, genel bir uğraş içindedir şekil vermek için inandığı geleceğe. Aslında ufukta duran o sahte gelecek ışığı, zaten ellerimde olmayan her anımı zincirlemiştir. Özne işte bu denli akıl almaz bir işkence görür her koldan. Varlığı zamanın işkenceleri arasında kavrulan "tek" geçimlik bir yoldur.

Gelecek geçmişimi dönüştürür. 
Gerçekleşmesi beklenen bir şey, geçmişi sorgulamaya itebilir özneyi. Hiç yapmadığım, yaptığımdan en çok emin olduğumdan bana.

Geçmiş geçmişi büker. 
(Bkz : yazının girişi.)

Geleceğim, şimdi-m ile kırılabilir. 
Ani bir ölüm şimdiyi ağzına kadar son bir kez doldurur. Gelecekten söz edilemez artık.

Gelecek, geleceği ortadan kaldırır. 
İki seçimli bir yol varken, asla aynı 'eş zamanda' ikisinden de gidilemez. Birinin varlığı ötekini yok kılacaktır. Bunlar öznenin hemen önündeki gelecekteki iki opsiyondur ve hem birbirlerine bağlı, hem tezat içindedirler.

Her şey bu kadar iç içe, ve öznenin sorabildiği en mütevazı soru "Ben kimim?" 

Yazık düşünen varlığa
Yazık asla cevap alamayacak olmasına.
Daha ilk mesafesinde düşünüşünün
Çoktan örülmüş dev acı duvarlarıyla
Yaşayacağı kaçınılmaz çarpışmaya
Ne yazık. 

( *Schopenhauer bu sonsuz çaba ve Budist mutluluğunu özetlemiştir. Aşkın Metafiziği & İnsan Doğası Üzerine)
“Birey olarak insan, hatıralarından ibarettir. Kendini ve yaşantısını her gün yeniden hatırlamak ve ona göre hamleler yapmak zorundadır. O, doğanın kendisine sarhoş bir ihtiyarın havaya saçılan şarkıları kadar gelişigüzel bahşettiği genlerin mahkumudur. Algısından çok önce şekillenen kişiliği üzerine inşa ettiklerinin an be an takibini yapmak zorunda olan bir makinedir. Toplum olarak insan ise, zaman kayığında mahsur kalmış küçük bir hayvandır. Ne gittiği yönü bilir, ne geldiği yeri. Dahası umutsuz bir rüyadadır: Her zaman bir geçmişi ve geleceği olduğu rüyası. Kendine en uzak olan da, kendine en çok muhtaç olan da odur. Tekil veya çoğul, insanın varoluşu büyük bir çıkmazdadır.” -Buranuna
İçimdekiler

Buğulu çağlardan ve tozlanmış uzak bir geçmişten bu yana, insanın kontrol etmekte en çok zorlandığı temel nitelikleri, diğer hayvanlar ile benzer köklere dayanan içgüdüleri olmuştur. Bu hazır gelen (default) içgüdülerin başında beslenme, üreme (günümüzde bu ilkel gayeden ayrılarak sekse duyulan kanalize arzu halini almış birleşme isteği) ve barınma yer alır. İşte üzerinde neredeyse hiçbir dönemde söz sahibi olamadığımız bu üç anahtar yönelim, varlığın bütününü kuşatmış haldedir. Örneğin acıkma hissini kontrol edemezsiniz. Sizi tok tutan şeyler yedikten sonra besine ihtiyacınız olmadığını sanmak bir yanılgıdır. Zira ‘tok olmak’ ile ‘beslenmek’ çok farklıdır. İki gün yiyeceğe ulaşamadığınız bir periyotta motor sistemlerinize erişiminiz kısıtlanır; açığa çıkarabileceğiniz maksimum enerji / kuvvet oranı düşüş gösterir ve dışarıya fazlasıyla açık hale gelirsiniz.

İkinci güdü seks evrenidir ki insan mekanizması üzerindeki anlık etkilerini konuşmaya gerek olmadığını düşünüyorum. Libido depoları dolu bir kişi (siz değil tabi ki, bir arkadaşınız) sıkı kalçalı bir kadın veya dev omuzlu bir adam gördüğünde karar verme–planlama–strateji üretme işlemlerinde merkezi komutaya sahip bölge olan prefrontal lobun işleyişindeki sekteleri gözlemlemişsinizdir. Arzuladığı bir partnerin karşısında sağlıklı bir insanın bilişsel pek çok işlevi gözle görülür değişimler geçirecektir. Evrim, düzeneğin bu şekilde çalışmasını belirlemiş ve hayvanların çoğunda benzer sistem komünün tekil üyelerini bu yolla soylarını devam ettirmeye yöneltmiştir (zorlamıştır). Denklem basittir: Cinsel çekimin başladığı partner tam odaktaysa, kendini bütünüyle denetlemeye kararlı kişiyi zor anlar bekliyor demektir. Belki de bu üç öz-güdü arasında kontrol etmesi en zor olanı bu sebeple egzersiz ve tatmin amacıyla seks / çiftleşme (üreme)dir. Çünkü bu dürtüye dair kendi vücudunuz ya da bir partnerinki ile aklınıza yoğun biçimde gelen herhangi bir şey, vücudunuzda çok farklı hormonların salgılanmasına yol açar. Hormonlardaki düzensizlik ve dalgalanmalar ise oto-denetimi tamamen ortadan kaldırabilir. (Bkz: kortizol, serotonin, endorfin, dopamin, adrenalin, melatonin ve daha nicesi)

Dürtülerden üçüncüsü ve sonuncusu barınmadır. Aslında barınma, geniş bir gerekliliği kapsar. İnsan ırkının ekosistemde sağlamış olduğu hiyerarşinin ve hatta kendisini doğaya kafa tutabilecek bir tür olarak görebilmesini sağlayan niteliklerinden bir tanesinin, bu denli geniş bir coğrafyaya yayılabilmesi olduğunu itiraf etmek gerek. Fakat ona bu avantajı sağlayan, aslında hiç de elinde olmayan ve kontrol edemediği bir yönelimidir. Bir sığınak inşa etmek. Bunu prehistorik dönemlerde bir ‘inşa etme’den daha çok bir ‘meydana çıkarma’ olarak görebiliriz. Bir kayanın oyulması, sonraki dönemlerde toprakla (fakat toprağa bütünleşik) oluşturulan formlar ve bunu izleyen komplike yapılar, insanlara her çağ ve dönemde bir öncekinden daha geniş iklim ve coğrafyada yaşayabilme fırsatını sunmuştur. Bunlara destek olarak ateşin manipülasyonu, hayvan postlarının kullanımı ve daha ileri gidilerek çevrenin bu içgüdüye göre düzenlenmesi, atalarımızın hünerli elleriyle (aslında hiçbir zaman kontrol edemedikleri bu temel ihtiyaçla) ortaya çıkan tarihsel gerçeklikler (phenomena) olmuştur.

Gayemiz insan doğasının görece daha ilkel olan iskeletini oluşturan bileşenlerini anlamak ise, elbette birden çok gözlem noktasına ihtiyacımız var. İlerleyen bölümlerdeki tartışmalar, defalarca ‘kontrolsüz’ olduklarını öne sürdüğüm bu güdülerin denetimlerinin günümüzde ne kadar karmaşık ve hatta artık üzerinde oynanabilir hale geldikleri üzerine olacak. Bunun için öncelikle yaşam kavramının tarihsel seyrine kısaca göz atmak gerektiğini düşünüyorum.

Kişi, yaşayışında topluma daha entegre veya görece daha yalnız bir çizgiyi tercih edebilir. Bugün bu seçimi öyle ya da böyle yapabiliyor. Fakat geçmişte işler her konuda olduğu gibi ‘yaşayış’ söz konusu olduğunda da farklıydı.


Toplumsallık ilkel, bireysellik ise daha gelişkin ve girift bir yaşam modelidir. Peki ama neden? Tarım devrimi sonrasında git gide daha ‘sıkış tepiş’ yaşam formlarıyla baş etmek zorunda kaldığımız su götürmez bir olgudur. Tarihin bizi içine ittiği bu sosyal evrim ve kalabalıklaşma, birbirine her zamankinden daha bağlı ilişkiler anlamına gelmekteydi. Küçük gruplara aşina olan donanımlı insan ırkının, kendini bir kabile düzeninden çok daha farkı bir şeyin ortasında buldu: "daha sıkı ilişkiler". Bu sıkı ilişkilerin hüküm sürdüğü ilkel gruplar içinde, grubun sürerliliğini oluşturan kurallar bireyin hareket alanını denetlemeye başlar. Yargılar belirgin ve bağlayıcıdır. Denge her zaman negatif kutupta değildir; sırtındaki baskının ödülü olarak tekil üye başına düşen yük çok daha azdır ve görev paylaşımı gözlemlenir. Yiyeceğe ulaşmak (beslenme) ve dış tehlikelerden korunmak (barınma) daha kolaydır. Ek olarak toplumsallık bireye eş bulma ve üreme açısından zengin bir kaynak sunar. Bireyselliğin ön planda olduğu yaşayışta ise kişinin istek, plan ve öznel ahlakı merkezdedir. Grup / topluluk normları çok daha az etkilidir. Kişi birçok alanda kendi kendine yetme zorunluluğunun yükünü omuzlarında hisseder. Besinini kendi almalı, barınağının ihtiyaçlarını kendi karşılamalı, fiziksel – psikolojik sorunlarıyla çoğunlukla kendi baş etmelidir. En önemlisi, eş seçimi artık ona kalmıştır. Tercih edilen olmak için kendi imajını yaratmak durumundadır. Dolayısıyla tekil bireyin dürtüler evrenine ortağı da, karışanı da pek yoktur.

Akla büyük bir soru geliyor. Bu ayrım nasıl oluşabildi? İnsan bu denli bel büken ve sınırlayıcı yönergelerin olduğu toplumsallıktan (örn. Avrupa’da orta çağ ve doğu toplumlarında son yüzyıllardaki zincir modellerden) bireyselliğe nasıl adım atmış olabilir ? Aslına bakılırsa bunun aksine bir ihtimal düşünmek mümkün görünmüyor. Çünkü burada “Aferin!” dendiğinde sahibinin fırlattığı ve koşup getirdiği sopayı ağzından bırakan sadık ve efendisine muhtaç bir evcil köpekten değil, benliğinin ve öleceğinin farkında olan bir hayvandan bahsediyoruz. Yaptıkları ve yapabilecekleriyle bugüne kadar görülmüş en tehlikeli ihtimal – sonuç eşlenimini doğurmuş bir hayvandan. Bildiniz.

Değişmeyen Tek Şey, Değişimin Efendisidir: “Zaman”

Tarih, hiçbir aralıkta aynı seyretmemiştir. Bu savı başka bir zaman yazısında açacağız. Tarihin tekrarladığı sanrısı, söz konusu dahi olamayacak bir imkansızlıktır. Bir analoji: Yaydan çıkan bir ok, aynı yolu tekrar katedebilir mi ? Tabi ki bu önermeler, ilk kez burada ortaya atılan şeyler değildir. Birileri bu işe el atacaktı. Elbette “Aynı nehirde iki kez yıkanılmayacak” –tı.

İnsanlık her defasında, zihninde beliren ve somut dünyada karşılık bulacak şeyleri önce tasarlayıp daha sonra onlarla baş etmek zorunda kalmıştır. Her fikir, bir eylemin ön aşaması olarak zamanla yoğrulmuş ve eylemsel bir olguya (phenomenal act) dönüşmüştür. Bu yoğrulma, fikirlerimizin birer sorun olarak yeniden ve yeniden karşımıza çıkması demektir. Biliyoruz, çok iyi biliyoruz ki yarattıklarımızı zamana borçluyuz. Hepimizden önce o’nun olduğunu biliyoruz. Bizden sonra da hiçbir yere gitmeyeceği için, ondan korkuyoruz. İyi irdelenirse, korkulanın ölüm değil zaman olduğu bilgisine varılabileceğini düşünüyorum. Bu korku, asla bitmeyecek bir şeyin (zaman), sınırlı bir varoluşa sahip akıllı hayvanda asla bitmeyecek olan korkudur. Zaman, bu korkudan asla etkilenmeyecektir. Beslenmeyecek veya küçülmeyecektir. Aktıkça akacaktır. Uygarlıklar bu yolla kurulup yıkıldılar. Uygarlıklar, toplumlar ve devletler içindeki insan, hiç olmadık çabalar ve uğraşlar içine girdiği için korkusunu unutur. Dahası komün ona güven verir. Yalnız ve çürüyor olduğu çıkar gider aklından.

Dikkate değer bir süre boyunca, çok az sayıda insan bunları tartışabildi. Çok az sayıda insan, fikir tezgahını canına malolabileceğini bildiği halde insanların yargılarına sunmaya kalkışabildi. Bunun sebebi, filozofun, yığınların desteğiyle çoğulcu kültürün bulanık dogmaları arasında sindirilmesidir. Kalabalığın ardı arkası kesilmez yargılarının tozunu nesiller boyu yutmak zorunda kalmış olmasıdır. Ancak tarihin sayılardan oluşan bir serüven olduğunu biliyoruz. Her macerada olduğu gibi, tarihte de birçok sürpriz baş gösterdi. Aralarda bir yerlerde, Epiküros gibi bir adam doğdu ve insanın içinde uyumakta olan öz farkındalığı bir adım ileri taşıdı. “Haz” diyecekti. “Seni mutlu eden, iyidir. Seni sınırlayanı değil, mutlu eden şeyi ara.” Binyılarca çağlayan ‘toplumsal biraradalık ırmağı’nın önünü tıkamaya başlayan çokça fikir içinden, uyanış niteliğinde kritik bir örnektir bu. Hazza yönelimden asırlar sonra günümüze yakın bir yerlerde, bireyselliğe geçişin toplumun muazzam kesimlerini kucakladığı eşsiz bir şey daha meydana geldi. Tehlikeli hayvan bu eşsizliği şöyle adlandırdı : Rönesans.

Tarihte çoğu köklü değişimin kan, soykırımlar ve yıkımlarla olduğunu gözlemlemek zor değildir. Sanıyorum ki bu değişimlerde başrol oynamış olan şiddet, korku ve yok edici silahların tesirinden söz etmeye gerek yoktur. Ancak Rönesans’a ayna tuttuğumuzda farklı silahların kullanıldığı bir değişim bizi karşılıyor. Yeryüzündeki belki de en etkili silahlar: Düşünce, mizah ve sanat. Biraz önce bahsettiğimiz tehlikeli hayvan, nasıl ki mızrak, kılıç, yay veya tüfeklerle korkunç bir canavara dönüşebiliyorsa, aynı hayvan Rönesans’ın silahlarıyla bu kez kendi sınırlarını aşma ve geçmişinden sıyrılarak eşine rastlanmamış keşiflere tanıklık etmenin şafağında dikilmiştir. Bu silahları kuşanmış bireylerin, dönemin Avrupa toplumuna ve özgür düşünme/ifade çağının başlangıcında yaptığı iki devasa etki bulunur. Bunlardan ilki, ayrışma sürecine yaptığı büyük bir katkıdır. Bu katkı, asırlardır kitleleri sabana sürülmüş hayvanlar gibi denetleyen ve baskıcı kültür kabullerinin sürerliliğinin gözetildiği kilise - toplum döneminden, artık tek tek ‘birey’lerin varoluşsal gerçekliğine inilmeye başlanmasıdır. Belki sosyoloji değil, ancak psikolojinin esaslı araştırmalarının köklerini bu dönemde bulabilirsiniz. Zira kilise Avrupa için dikteci bir ‘baba’ figürüydü ve evde oturacağınız kanepeye kadar eylemlerinizi belirlemeye kalkan bu baba figürünün, büyümekte olan ergen çocuğun mantık ve sanatla bezeli argümanlarına karşı koyamaz hale gelmesi, çocuğun bu asi tavrının bütün evin havasını değiştirmeye başlaması demektir (sözüm meclisten içeridir, tüm dini siyasi otoriteyi bu merkeze oturtmak mümkündür).

Dönemin hayat verdiği ilk etki, kendi özünde ikincil etkiyi doğuran bir aşamalılık taşır. Tam bu eşikte, Rönesans şöleninin göz kırptığı bu ‘normlardan kurtuluş’, bireyselleşen ve kendini başlı başına bir sistem olarak algılamaya başlayan sapiens sapiensin önünde uzanan sonsuz değişimin gerçek ve kalıcı başlangıcı olmuştur.


Yazının başında açımladığım “içgüdünün denetimden muhaflığı” ilkesi, Rönesans sonrasında ilk olarak Avrupa bireyinde, sonra ise bu uzun balodan bir etkilenmiş diğer tüm toplumların tek tek bireylerinde (ve büyük ölçekte toplumun kendisinde) bambaşka bir forma evriliyor. Son yüzyıllarda, giderek daha çok bireyselleşebilmiş modern insanı ele alırsanız onun sosyal ve kültürel gelişkinliği, defalarca dallanmış ve mezhepleşmiş inançları, tabuları, toplumsallığa veya toplumdışılığa eğilimleri, ritüelleri ve statü çılgınlığı sonucunda bu denli köklü içgüdülerini dahi nasıl yamultmuş olduğunu görebilirsiniz. İşte tarih içindeki kırılma anları, bugün rahatça (aynada bile) gözlemleyebileceğimiz en farklı formu karşımıza çıkarıyor: İlkelliğinden sıyrıldığını sanan ‘yeni insan’.

Benim Nefsim Kuvvetlidir...

İnsanın felsefede aldığı yol, onu kendi dürtülerini de yeniden düşünmeye ve sorgulamaya yöneltmiştir. Bugün bu yazıyı okuyan formatınızı düşünün. Benliğinizde onbinlerce yıl önceki ilkel dürtülerinizin makyajlanmış hallerini bulacaksınız. Bugün biyolojik gereksinimlerimize karşı beynimizde beliren sinyallere karşı tepkilerimiz, karanlık dönemlerdekilerden biraz farklıdır. Standart bir kent insanının, bir tek gününü ele alması yeterli olacaktır. Kurt gibi aç halde, bitmek bilmez bir toplantıdasınız ve patron ağzından salyalar saçarak konuşuyor. Açlık içinde geçen her yeni dakika sonunda beyniniz evrimsel olarak yok olma alarmları veriyor fakat çık(a)mıyorsunuz. Bu kararı birtakım nedenlerle destekleyerek kendinizi ikna ediyorsunuz. İşte, beslenme gibi son derece temel bir dürtüyü dizginlediniz. Aşık olduğunuzu hisseder ve soğukta / yağmurda kovulduğunuz bir kapıda saatlerce bekleyip eli boş döner ve günlerce hasta olursunuz (zamanında bir arkadaşımın başına geldi). Barınma içgüdünüze karşı koymuşsunuzdur. Bir rahipsinizdir ve evlenmeme yemini edebilirsiniz. Ya da itikatlı bir müslümansınızdır ve içiniz kavrulsa da evlilik dışı hiçbir birliktelik yaşamamaya gayret edersiniz. Çifleşme / Seks güdünüzle baş ediyorsunuzdur.


Görüldüğü gibi dürtülerin her biri için belirli manipülasyonlar, uzun süredir insan hayatında olan bir gerçekliktir. Aslında elde tek bir şey var. Gizli bir trajikomedi. Bulduğu her fırsatta, varlığıyla övüneduran bir canlının çığlıkları. Varlığının zamanın sarkacında her şeyden daha hızlı yitip gittiğini göremeyen bir hayvan. Halbuki zamanın kızgın ateşi, en çok onu eritiyor. Zaman, üzerinde söz sahibi olduğu bir şekle bürünebileceği istenciyle kavrulan bu hayvanın tutkularına kahkahalar atıyor. Bu hayvan, dayanıklı ve geçici olmayan bir yapıya sahip olmayı dilediği her an, hiç bilmediği kuyularda sıkışıyor, hep yeni afallamalara gark oluyor. İnsan, belki de en ‘istemediği’ yönde değişiyor. Avuçlarında, eşsiz ve dönüşü olmayan çaresiz bir evrilmeden başka hiçbir şey yok. O ise her konuda olduğu gibi değişimde de en farklı olmaktan gurur duyuyor ve daha fazla değişmiş olmayı talep ediyor. Endişelenmelerimiz yersiz, olduk da. Geriye dönüp bakılırsa, gerçekten zaman hiçbir canlıyı bu kadar değiştirmemiştir; ne olduğuna yabancılaşacak kadar.

Buranuna
Ülkemde hiçbir şey akılsızların egemenliği kadar beni bedbinliğe ve üzüntüye sürüklemiyor. Cumhuriyet Gazetesi'nde yeni bir haber, bir Anadolu şehrimizde Millî Eğitim Bakanlığı izni ile verilen bir konferansta aklievvel konferansçının Darwin'i ve fikirlerini küçümsemek için şöyle bir benzetme yaptığını bildiriyordu: Konferansçı, dinleyicilerine evrim fikrinin sözüm ona tutarsızlığını göstermek için bir çöl farz edin demiş, ortasında mükellef bir ev; birisi de gelip size bu ev kendi kendine oluştu desin. Buna inanabilir misiniz? Bu zatın vardığı sonuç; mutlaka evi birisinin yapmış olduğu, yaratmış olduğu. Mantık şu: Her varlık yaratılmıştır. Kim yaratmıştır? Tanrı! Peki, dinleyicilerden birisi de kalkıp deseydi ki: “Efendim, verdiğiniz örnek ne kadar çarpıcı! Çöl ortasındaki evin gerçekten bir yapıcısı olmalı. Bu mantığa göre, kâinatı yarattığını iddia ettiğiniz Tanrı'yı acaba kim yapmış? Öyle ya, evi birilerinin yaptığı mantığı, her varlığın bir yaratıcısı olması kabulüne dayanıyor. Tanrı da ‘var olan' olduğundan, aynı mantığa göre onun da bir yaratanı olmalı.”

Gerçi bahis konusu konferansçı gibi insanların dünyasında böyle bir sual sorulamaz bile ama, haydi sorulduğunu kabul edip, Tanrı'yı da bir yaratanın, yani bir üst-Tanrı'nın da varlığını kabul edelim. Bu sefer onu kimin yarattığı sorusu ortaya çıkacaktır; yani bu soru-cevabın sonu olamaz. Bu da aklen kabul edilebilir bir yöntem değildir, çünkü çözümsüzlüğe gider. O zaman bu kişiler diyorlar ki, Tanrı’nın varlığına inanalım da bu iş bitsin. Ancak fark etmedikleri, burada mantıken gereksiz bir adımın varlığı: Kâinatın varlığını bilimsel olarak irdeleyebiliyoruz, yani varlığı konusunda ciddî bir kuşku yok. Kâinatın hiç yaratılmamış, sonsuzdan gelip sonsuza gidiyor olması, sonsuz sorgulamaya neden olmadığından, kendi içinde tamamen tutarlı bir tezdir. Bu tez bir çözümdür, zira sonsuz sorgulamaya gitmeden soruna çözüm getirir. Böylece görmediğimiz, duymadığımız, varlığı hakkında bilimsel olarak kontrol edilebilecek en küçük bir verinin olmadığı bir varlığı kabul etmek gibi, mantıken ve aklen gereksiz bir adıma duyulan ihtiyaç ortadan kalkar. Böyle kendi içinde tamamen tutarlı bir düşünce silsilesinin dinî inanca vereceği zararı bir düşünün! Halbuki bahis konusu konferansçı aklınca Tanrı’nın canlıları yarattığı tezini savunuyordu!

Modern bilimin yaratıcısı olduğu kabul edilen bizim Milet’li Anaksimandros, daha milâttan önce 6. Yüzyıl’da bilimsel irdelemelerde Tanrı veya Tanrılar varsayımının gereksizliğini görerek, kâinatın zamanda ve mekânda sınırsız olması gerektiği tezini geliştirmiş ve bu sınırsızlığa Yunanca “apeiron'’ (=sınırı, çevresi olmayan) adını vermiştir.

İlginç olan, Anaksimandros’un tarihte bildiğimiz ilk bilimsel evrim kuramının da babası olmasıdır. Anaksimandros, Milet çevresindeki fosillerden oraların bir zamanlar deniz altında olmuş olması gerektiğini düşünmüş, bundan da belki dünyamızın ilk devrelerinde tamamen sularla kaplı olmuş olabileceğini çıkararak, ilk varlıkların dolayısıyla insan olamayacaklarını, insanın daha önceki su varlıklarından türemiş olması gerektiğini yazmıştır.

Bilimin, Anaksimandros’tan sonra gösterdiği gelişme, insanlık tarihi için bir iftihar ve mutluluk vesilesi olan tek öyküsüdür. Bunu anlamadan, bilmeden, kendi içlerinde tutarsız olan, insanlığın en cahil dönemlerinde icat edildikleri detaylı olarak belgelenen ve amaçları tamamen ahlâkî olan dinsel efsaneleri bilimden üstün göstermeye çalışma çabası, ancak son derece akılsız insanların yapabileceği bir teşebbüstür. Sırf cahil değil, akılsız diyorum, zira günümüzde her yerde bilgiye ulaşma imkânları daha birkaç on yıl önce hayâl bile edilemeyecek düzeylere ulaşmıştır. Bu bilgiye ulaşmak yerine ilk ve Orta Çağların efsanelerinden medet umarak yaşamak insanlığa yakışmaz.

Türkiye’deki korkunç durum ise, böyle insanlığa yakışmayacak, halkımızı dünyadaki en cahil, en zavallı toplumların düzeyine iteleyecek, bizzat dini inançlara da zarar verecek akılsızlıkların bizzat bakanlık eliyle okullarımıza pazarlanmasıdır. Bu nedenle burada birkaç kez tekrar ettiğim bir iddiamı yinelemek istiyorum: Sayın Milli Eğitim Bakanımız ve kurduğu ekibi, şu anda Türkiye’nin başındaki en büyük tehlikedir ve behemehâl bertaraf edilmesi ulusal bekamız için bir zarurettir. Eğitimi zehirlenen nesillerin tedavisi uzun on yıllar alır ve belki de ülke ve ulus tamamen elden çıkmadan gerçekleştirilemez. Filhakika, bu korkunç tehdit karşımıza her gün yeni bir marifetiyle çıkmakta, çok kıymetli olan vakit kaybedilmektedir. Aklımızı başımıza alalım, yoksa içinde ve uğrunda o aklımızı kullanabileceğimiz bir vatanımız ve bir ulusumuz kalmayacaktır!

Celal Şengör
Aptalı Tanımak
Birlikte yaşamaya çalışırken ortaya çıkan “ahlak” olgusuyla ilgili hep “Ahlak bilime dayandırılamaz” denildi. Peki, neye dayandırılır? Bu sorunun cevabı yok ve bu anlayış kesinlikle doğru değil. Çünkü “Ahlak bilime dayandırılamaz” demek, aynı zamanda “Ahlakın hiçbir temeli yoktur” demektir.

Peki, ahlakın temeli din olabilir mi? O da mümkün değil, çünkü din başka bir adamın lafıdır. Birileri çıkmış, o dinin otoritesini sağlamak için bir şeyler söylemiş. “Bana bunu birileri söyledi, bizi yaratan söyledi” demiş. Peki, bu birileri bunları bana niye söylemiyor? Bu yaratan bu kadar güçlüyse niçin bir elçi kullanıyor? Hepimize tek tek söylesin rahat edelim. Dolayısıyla dinin ahlakın temeli olması söz konusu değildir. Gazali, “Nedenselliği temellendiremiyoruz, o zaman vahiye inanalım” derken ve nedenselliği temellendiremezken, vahiy dediği şeyin de nihayetinde bir adamın lafı olduğunu düşünmüyor; peki bu lafa nasıl inanıyor? Kendi gözüyle gördüğünü temellendiremiyor ve bir başka adamın lafına sığınıyor. Olacak iş değil bu. Ben tanrının elçisiyim, ruhlarla konuşuyorum, gökyüzünden mesaj alıyorum, tanrının oğluyum vs. Bunları bugün söyleyen biriyle karşılaşıldığında ilk yapılacak iş bir psikiyatrı aramak olur. Zaten aklı başında insanlar bu tür iddialarda bulunanlara artık akıllı bir insan muamelesi yapmıyorlar. İlk Çağın büyük medeniyetinin temsilcisi Roma’da da bu böyleydi. Mesela Judea’nın Roma genel valisi Pontius Pilatus da, İsa’ya öyle muamele etmiş, kendisiyle akıl çerçevesi içinde bir anlaşmaya varmanın mümkün olmadığını görerek eyaletteki asayişin zarar görmemesi adına onu Yahudi cellatlarına teslim etmiştir.

Bence güzel bir noktaya geldik. Peki, Yunan’da neden peygamber çıkmıyor? Her ne kadar birkaç peygamberlik heveslisi olmuşsa da orada da, Yunanlı, “Bak kardeşim bu dediğin zırvalık vs.” diyerek bu iddiaları reddetmiş. Yunanlının bu peygamberlere zırva diyebilmesinin sebebi, Yunanlının ilk bireysel eleştiriyi icat etmesiyle ilgilidir. Bireysel eleştiriyi icat eden, daha doğrusu bunu sistemli bir hale getiren bu insanların kim olduğunu biliyoruz: Thales ve Anaksimander. Bunların şöyle bir iddiaları var: “Fırtına çıktığı zaman Zeus yaptı diyoruz, deprem olduğu zaman Poseidon yaptı diyoruz, bunlara mani olmak için Zeus’a büyük boğalar, Poseidon’a atlar kurban ediyoruz ama bu felaketler durmuyor. O halde bu işte bir keyfilik var. Sağlık tanrısı Asklepios bazı hastaları iyi ediyor, bazılarını etmiyor. Sokrates ölüme giderken; “Ben bu hayat denen hastalıktan kurtulduğum için Asklepios’a bir horoz kesiverin” diyor. O halde, “Horoz kesen ile kesmeyen arasında bir fark olmadığına göre, ortada keyfi bir durum var.”

Thales, Mısır seyahatinde müthiş bir keşifte bulunarak, Nil Nehri’nin baskınlarına mani olabilmek için kadastro ustalarının benzer üçgenler gibi belirli kurallar dahilinde hesap yaptıklarını görmüş. Kadastro ustalarına bildiklerini nasıl öğrendiklerini sormuş, “Ustalarımızdan” cevabını almış. “Peki bunun bir kitabı yok mu?” diye sormuş, “Yok” demişler. Thales burada şunu fark ediyor: “Bu ilişkiler her yerde doğru, nerede benzer üçgen varsa aralarındaki ilişkiler aynı. Kesin bir doğruluk var ve tanrıya sormadan bunları kendi başımıza öğrenebiliriz. Demek ki, tanrılara kurban vermeden, tanrılara yakarmadan gerçeğe ulaşabiliyorum.” Çok büyük bir keşif bu. Teoremleri ispat etmeye başlamış ardından. Sonra arkadaşı Anksimander’le birlikte, “Öteki soruları da böyle cevaplandırabilir miyiz?” sorusunun peşine düşmüşler. Fırtına niye oluyor, deprem niye oluyor, insanlar niye ölüyor? Sonra fark ediyorlar ki, bu soruların cevapları geometrik soruların cevabına benzemiyor, çok karmaşık bir sistemin gözlemine dayanıyor. Fakat sonsuza kadar gözlem yapmaları mümkün değil, dolayısıyla “Gözlem yapalım ardından da bu gözlemlerle tutarlı bir hipotez, varsayım ortaya atalım” demişler. Tesadüfen doğruyu bulabiliriz, bulamasak dahi varsayım, gözlemlerimizi yönlendirir, başka yerlere gideriz. Dolayısıyla ilk defa eleştirel bir güçle bilgi edinmeye başlamışız. 

Daha önce sorduğumuz gibi, ahlak buna dayanır mı, dayanmaz mı? Toplumu bilimsel olarak incelediğimiz zaman en önemli ve altın kuralın şu olduğunu görüyoruz: “Kendine yapılmasını istemediğini başkasına yapma.” Bu kural üzerine bir ahlak inşa edilmeye çalışılmışsa da bunun yetmediği görülmüş. Çünkü insan kendisine yapılmasını istemediği şeyi başkasına yapmamayı düşünüyorsa da yapmayı da çok istiyor. Bu yüzden ilave kurallar icat etmeye başlanılmış. Mesela, “O benim babamı öldürdüyse ben de gidip onun babasını öldüreyim” gibi. Bir adam birini öldürdü, o birinin ailesinden biri onun çocuğunu öldürdü, böyle devam eden bir kan davası ortaya çıkıyor. Mesela Tevrat buna izin veriyor: “Göze göz, dişe diş.” Bu, her ne kadar yanlış bir anlayış olsa da o dönem insanlarını tatmin ediyor. İnsan kötü bir işi ahlakın içine çekmeye çalışıyor ve bunu yaparken de arkasına Tanrı dediği hayali varlığın otoritesini alıyor. Ama sonra bunun da iyi bir yere gitmediği görülüyor ve değişik şekillerde sınırlamaya çalışıyorlar. “Babamı öldüren bu alçağı ben öldürmeyeyim, ama bir hakim öldürsün, hadiseler bizden bağımsız gelişsin,” ve böylece idam cezası icat ediliyor. Sonra bakıyorlar ki idam cezası da bir işe yaramıyor. Bu şekilde hukuk dediğimiz kurallar gelişmeye başlıyor. Hukukun ilk otoritesini hep dinler sağlamıştır. Fakat bunlar bilimsel temelleri olmadığı için insanları yanlış yere götürüyorlar. Mesela bir engizisyon mahkemesini düşündüğünüzde, suçlu olduğunu varsaydıkları bir kişiden işkenceyle itiraf alıyorlar, sonra da bunu yapan bir papaz olduğu için Allah söyletti diyorlar. Tabii böyle bir zırvalığın, böyle bir zulmün toplumda uzun süre kabul görmesi mümkün değildir ve olmamıştır da.

Celal Şengör,
Dahi Diktatör
Günlük yaşamımızda, çevremizle uyum sağlayabilmek, tüm nesne ve olaylarla başa çıkabilmek, onları anlamlandırabilmek için zihnimiz, bu olay ve nesneleri; birbirleriyle olan ilişkilerine, şekline, rengine, gölge durumuna, parlaklığına, ağırlığına, hafifliğine veya sevindirici, korkutucu, kızdırıcı, kaygı verici olup olmadığı ve bunların derecesine göre nihayetinde benzeri binlerce nedene bağlı olarak sınıflandırır. Bu tür bir sınıflandırma olmazsa, bir varlık olarak çevremize uyum sağlamamız son derece zor olur, belki de bu uyum hiç olmazdı. Yanımızdan geçen, üstü başı yırtık ve kirli bir kişiyi, eğer diğerkâm (özgeci) bir kişi isek mağdur olarak, günlük hayatın koşuşturmacası arasında bir kişi isek dilenci konumunda değerlendirebiliriz. Sözgelimi gündelik hayatımızdaki bir masa; üzerinde yemek yediğimiz, ders çalıştığımız bir nesne iken, bir iş yerinde masayı, büyüklüğüne göre, patronun gücünü, saygınlığını gösterecek şekilde algılar ve sınıflandırılabiliriz. Sınıflandırma, aslında, çevremizdeki nesne, olay ve davranışları sadece benzerlerini veya benzer tarafları olanları yan yana getirmek değildir. Duygusal olarak da anlamlandırırız, sınıflandırırız. Bu sınıflandırma muhtemel ki beynimizde var olan bilgilerle ilişkilendirilerek yapılır. Bir bakıma bu sınıflandırma, bizi tehlikelerden, tehdit ortamından uzak tutmak ve yaşamımıza daha az riskli devam etmemizde fayda sağlar. Aksi halde neyin tehdit neyin bize fayda sağlayan şey olduğu hakkında bilgi sahibi olamazdık. Zaman zaman aynı şeyin farklı durumlarını da zararlı ve faydalı olarak sınıflandırabiliriz. Örnek olarak elektrik, bize, aydınlanmada fayda sağlarken, daha doğru bir ifade ile zihnimiz elektriğin bu konumunu fayda unsuru ile ilişkilendirerek sınıflandırırken, aynı elektriğin var olduğu prize, parmağımızı sokmamamız gerektiğini, diğer bir ifade ile elektriğin bu halini bir tehdit olarak algılar, ilişkilendirir ve sınıflandırır. Belki de algılama ile sınıflandırmanın zihnimizde eş zamanlı olarak yapıldığını, hatta ikisinin aynı şey olduğunu ve dolayısıyla aynı terimle ifade etmek gerektiğini de söyleyebiliriz. Çünkü algı; o anki nesne ve olayı, geçmiş dönem her türlü birikimlerimizle (genetik, çevre, deneyim vb.) ilişkilendirerek benzerlerinin, daha önce sınıflandırılmışlarının yanına, küçük farklılıklarla koymak demektir.

Özetle sınıflandırma, hayatımızı büyük ölçüde kolaylaştırır, alacağımız kararlar için uzun uzadıya düşünmemize gerek bırakmaz. Tabii ki, bu kolaylıklar yanında, bu sınıflandırmaların, dogmalara, ön yargılara, kalıp yargılara (stereotip) yol açtığını da hatırlamamız gerekir.

Peki, karşımıza hiç bilmediğimiz bir şey çıkarsa ne olur? Bu durumda ne yaparız? Gittiğimiz bir yerde o zamana kadar görmediğimiz bir cihaz çıkarsa, onu bildiklerimizle karşılaştırmaya, boyutuna, üzerindeki gösterge ve düğmelere bakarak bir bilgisayara, bir televizyona, bir ütüye, bir elektrik süpürgesine benzeterek daha evvelki bildiklerimizle ilişkilendirmeye (sınıflandırmaya) çalışırız. Keza, Afrika’nın bilinmeyen bir yerinde bizim bilmediğimiz bir çiçek gördüğümüzde, onun güzel görünümünden, renginden dolayı elimizle dokunabileceğimiz, koklayabileceğimiz veya dokunduğumuzda cildimizi tahriş edecek, belki de küçük bir salgısı veya poleniyle bizi zehirleyecek bir bitki olup olmadığını sorgularız (sınıflamaya çalışırız). Tabii ki bu sınıflandırma, tecrübelerimiz ve bilgi birikimimizin ölçüsüne göre farklı olacaktır. Bu örnekler de göstermektedir ki, sınıflandırma; bir anlamda olay veya nesneyi tehditten nötre, nötrden faydaya kadar derecelendirmeyi ve çevreye bu algı çerçevesinde tepki vermeyi gerektiren kolaylaştırıcı bir unsurdur.

Şimdi şu şekilde bir deney düşünelim ve irdeleyelim. Karşımızda, bir çocuğun Lego parçacıklarından yaptığı minyatür bir ev olduğunu düşünelim. Lego’nun çeşitli renk ve parçacıklarından yapılmış bu minyatür ev, beynimiz tarafından sınıflandırılır. Bu sınıflandırmada, bunun bir çeşit oyuncak olan Lego parçacıklarından meydana geldiğini; yaratıcı, oyalayıcı bir oyun olduğunu, bir çocuk tarafından yapıldığını ve nihayetinde bu parçacıklardan ortaya çıkan şeklin bir ev olduğunu veya en azından çocuğun becerisine bağlı olarak bir eve benzediğini düşünürüz. Şimdi de, aynı çocuğun evi oluşturan parçacıkları yavaş yavaş söktüğünü, söktüğü bu parçalarla, Lego’dan yapılan evden bir metre uzakta başka bir şey yapmaya başladığını düşünelim. Veya evin üzerinden söktüğü her parçayı, yine evin üzerinde bir yerlere eklediğini ama ev şeklini değiştirerek başka bir şey yapmaya giriştiğini düşünelim. Çocuğun, evi bozup da ne yapmak istediği aklında biçimlenmişken, çocuğa sormadığımız müddetçe ne yapmak istediği bizim için belirsizdir. Çocuk, giderek, Lego parçalarından başka bir şey oluşturmaya başladığını ama bizim onun ne olduğunu henüz çıkartamadığımız (sınıflandıramadığımız) hatta biraz da merak ettiğimiz (merak nedir diye de sormamız gerekir) bir ara durum süregelmektedir. İşte bu ara durum “değişim”dir. Değişimde, belirsizlik vardır, sınıflayamama sıkıntısı vardır. Bir başka deyişle, belirsizliği ortadan kaldırmak için sınıflandırma çabası/ihtiyacı vardır. Çocuk ne zaman ki, amaçladığı şekli ortaya çıkarmaya başladığında, yine, ebeveynlerimizden aldığımız genetik miras, deneyimlerimiz, bilgilerimiz, çevremizin de (kültürümüz) etkisiyle, şeklin ne olduğunu tahmin etmeye başlarız (sınıflandırırız). Çocuk, kendine göre şekli tamamladığında ve varsayalım ki ortaya Lego’lardan yapılmış bir gemi çıktığında, zihnimizdeki ilişkilendirme artık yerini bulmuştur. İşte bu da kelimenin tam karşılığı ile “dönüşüm”dür.

Şu halde, değişim, dönüşümler arasındaki, zaman zaman belirsizliği de içeren henüz sınıflayamadığımız/sınıflamakta nispeten zorlandığımız, hatta, zaman zaman da bu değişimin nasıl olduğuna kafa yorup mistik duygular kattığımız süreçlerdir. Değişim daha dinamik; dönüşüm ise; bizim onu sınıflandırabileceğimiz kolaylıkta yani daha stabildir, daha durağandır. Temel bir benzetme olarak, elimizdeki bir pet şişenin, fabrika ortamında tekrar eritilerek varsayalım ki aynı malzemeden bir pet bardak yapmak gibidir. Burada, Pet şişe, artık onu “pet şişe” olarak isimlendirdiğimiz sınıflandırmadan çıkarak, fabrikada yaşadığı DEĞİŞİM süreci nedeniyle bir “pet bardağa” DÖNÜŞMÜŞTÜR. Tabii ki değişim ve dönüşümün, algılayan için (insan) izafi bir kavram olduğunu da burada hatırlatmak gerekir. Söz gelimi, başka bir algı düzeyi için, “değişim”in bir safhası, dönüşüm olarak da değerlendirilebilir.

Buraya kadar özetlersek, DÖNÜŞÜM; zihnimizde sınıflandırdığımız ve o nesne, olay, davranış ile ilişkilerimizin ne olacağına dair karar verdiğimiz bir durum iken DEĞİŞİM; bir BELİRSİZLİK, bir GEÇİŞ durumudur. Yine burada, dünün belirsizliği olan süreçlerin, bugünün sınıflandırması dâhilinde olabilecek durumları da göz ardı etmemek gerekir. Muhtemel ki belirsizlikleri ortadan kalkan durumlardaki değişimleri de zihnimiz ayrı sınıflamaya tabi tutuyor olabilir diye düşünebiliriz.

Kelimeyi biraz daha irdelersek “değişim” kelimesinin bizatihi kendisi bir dinamikliği, bir süreci çağrıştırmakta bu da değişme algısı ile örtüşmektedir. Buna mukabil “dönüşüm” kelimesi bir anlamda; değişmiş, bitmiş, nihai yapısına, konumuna ulaşmış anlamı ile stabiliteyi, durağanlığı çağrıştırması gerekirken “dönüşüm” kelimesi de değişim kelimesi gibi bir SÜRECİ çağrıştırmaktadır. Belki de, değişim ile dönüşüm aynı sürecin ortak kısmı olarak da görülebilir. Bununla denilmek istenen şudur. Yukarıdaki, Lego evi bozup da aynı Legolardan gemi yapmaya başlayan çocuk örneğine tekrar dönelim. Örnekte, henüz ne yaptığını bilmediğimiz ve bizim için belirsiz olan safhaya “değişim” diyebileceğimizi ifade etmiştik. Ev şeklinin bozulup da, gemi şekli henüz tamamlanmasa bile, onun bir gemi olabileceğine/olduğuna dair zihnimizde ilk defa (tamaaaamm, çocuk bir gemi yapıyooorr!) diye sınıflandırmaya başladığımız andan itibaren, geminin tam olarak ortaya çıkması (nihai durum) arasındaki duruma DÖNÜŞÜM demek daha mı doğru olur? Çünkü, artık nihai şekle gelen bu durumu (gemiyi) hala bir dönüşüm içine koymamak gerekir. ÇÜNKÜ ARTIK O BİR GEMİDİR. Eğer gemi, o şekilde kalacaksa başka bir şey olmayacaksa bu stabil durum için DÖNÜŞÜM diyemeyiz. DÖNÜŞÜM SÜRECİ BİTMİŞTİR, SONLANMIŞTIR: Öyle kalacaktır. Başka bir şeye dönüşmemektedir. (Tabii ki bunları söylerken, Lego parçalarından oluşan şeklin tam olarak “gemi” olduğu andan itibaren yeni bir şeye dönüşmek için hazır beklediğini, örnek olarak, çocuk tarafından bir uçağa dönüştürülebileceğini veya en azından Lego parçalarının her birinin eskimesi bile bir şeylere dönüşeceğini unutmuyoruz). Buna göre, değişim ile dönüşüm belli süreçler için aynı anlamda kullanılabilir. Ancak şunu da söyleyebiliriz ki “değişim” ile yüklenmeye çalışılan “dinamiklik” kavramı, “dönüşüm”ün içindekinden daha fazla olabilir.

Peki, bu tür bir zihinsel sınıflamayı sadece insanlar mı yapar? Bir an için insanlığın yeryüzünden yok olduğunu, silindiğini düşünelim. Acaba, yeryüzünde, geri kalan canlılar için mesela bir şempanze, bir kedi, bir kurt, bir aslan için değişim ve dönüşüm hala mevcut mudur? Yoksa sadece insanlar olduğu müddetçe idrak edilen bir şey midir? Eğer öyleyse, değişim ve dönüşümün sadece ve sadece akla, zekâya dayalı bir idrak olduğunu mu söylemeliyiz? Bir an için, aslanın, avı olarak kestirdiği bir ceylanı gözlediğini, avlamak için uygun bir zamanı beklediğini hayal edelim. İnsanlığı bir an için yeryüzünden kaldırabilme kurgu ve hayal gücümüzden faydalanarak, bu defa da ceylanın yavaş yavaş değişmeye başladığını, ceylan diyebileceğimiz tanımın ortadan kalktığını (tabii ki aslana göre) başka bir hal almaya başladığını düşünelim. Bu durumda aslan, geçmiş dönem tecrübelerinden, avı olarak gördüğü ceylanın bu değişimi sonucunda henüz ne olduğu belli olmayan görüntüyü “av” sınıfından çıkartmaya başlayacaktır. Zihninde nereye sınıflandıracağını bilmediği bir şeyin, bir av mı, ondan kaçması gereken bir şey mi, yoksa kendisine zarar vermeyen bir şey mi olduğunu anlayana, idrak edene kadar bekleyecektir. Ceylanın, değişim sonucunda, varsayalım ki bir ağaca dönüştüğünü gören aslan, artık ağacı, bir av olarak değil, gölgesinden faydalandığı, ara sıra da sırtını kaşımak için sürtündüğü bir şey olarak sınıflandıracaktır. Garip gelebilecek bu örneği, koşullandırma için yapılan bir deney ile somutlaştıralım. Yapılan deneyde, ekranda, bir köpeğe çember gösterildiğinde ve arkasından da bir düğmeye basmasıyla, bir kanaldan yiyecek elde edeceği öğretilmiştir. Köpek, çember gördüğü zaman bir delikten  yiyecek çıkacağına koşullanmıştır. Ancak, çember şekli yavaş yavaş elipse döndüğünde ve köpek düğmeye bastığında köpeğin bulunduğu zeminden elektrik çarpmaktadır. Böylece köpek, ekranda çember gördüğünde düğmeye basması ve karşılığında yiyecek alacağını buna karşılık elips gördüğünde düğmeye basarsa kendisine elektrik çarpacağını öğrenmiştir ve düğmeye basmayacaktır. Peki, öyle bir an var mıdır ki, köpek ekranda gördüğünün ne bir çember ne de bir elips olduğuna karar verebilsin? Köpek o kadar açtır ki, düğmeye basıp basmamakta kararsızdır. Çünkü ortada, düğmeye basmazsa aç kalacağı veya basarsa elektrik çarpabileceği BELİRSİZ yani sınıflandıramadığı bir durum vardır. İşte bu safha DEĞİŞİM safhasıdır. 

Şu halde dönüşüm, değişime göre daha fazla idrak edilebilir, sınıflandırılabilir, daha stabil, belirsizliği daha az, hayatımızdaki konumu daha fazla belli bir durumdur. Tabii ki, işin özüne, “değişmeyen tek şey değişimdir” anlayışıyla bakarsak, bu son tanımımız yetersiz olmasa da izafi kalacaktır. İnsanoğlu olarak tanımlarımızı, evrenin 13-14 milyar yıllık yaşına göre kısacık bir süre olan 70-80 yıl için yaptığından; binlerce, milyonlarca yıldaki değişikliği göremiyor, kısacık ömründeki zaman parçası içinde değişmez olarak anlamlandırıyoruz. Buna güzel bir örneği şu şekilde verebiliriz. Yakın zamana kadar, yeryüzündeki kıtaların aynen bugün olduğu gibi bir dağılımda olduğu, bu dağılımın değişmediğine inanılıyordu. Ta ki, 1930’lu yıllarda Wegener adında bir Alman’ın çıkıp da, bugünkü kıtaların daha evvel birbirleriyle birleşik olduğunu söyleyene kadar. (Yeryüzünün, kıtalardan çok daha büyük ve mağmanın üzerinde yüzen plakalardan meydana geldiği ve depremlerin nedeni oluşu. Levha/Plaka tektoniği). Buna göre, dünyamız hala şekillenmektedir Bu arada şekillenmek ile ne demek istendiği de tam olarak açık değildir. Yani dünyanın belli bir şekle ulaşmak gibi bir amacı yoktur. Böylece birkaç yüz milyon yıl sonra kıtalar, bugünkü şeklinden bambaşka bir şekil alacak, sonraki zamanda da şekillenmeye devam edecektir. Dolayısıyla böyle bir durum dönüşüm müdür, değişim midir sorusu ortaya çıkmaktadır. Yoksa, değişim ve dönüşüm, bizim o olay veya nesneyi, algılayışımızı kolaylaştırmak için zamana bağlı olarak ortaya koyduğumuz bir aldatmaca, bir izafi durum mudur? Değişim bir hareket, dönüşüm, varacağımız bir durak mıdır?

Konuya biraz daha devam edersek şunları söyleyebiliriz. Değişimdeki belirsizlik (varsa) bizde tedirginlik/şaşırma hali de yaratır. Bildiklerimizle mukayese edip ilişkilendiremediğimiz şeyler bir tehdit unsurudur. Ancak, gerek bilgi birikimimiz, gerek ihtiyaçlarımız, gelişen teknoloji vb gibi faktörler ile beraber bazen, değişimin bazı safhalarının sebep-sonuç ilişkileri gibi bağlantılar kuruldukça, o an için bize faydası olmasa da gözleyerek, deneyimleyerek, akıl yürüterek bir tanım geliştirmeye ve bu belirsizlikten kurtulmaya çalışırız.

Nihayetinde; zekâ olsun, duygu olsun, içgüdü olsun, değişim ve dönüşüm karşısında bir tepki verdiği (belki de tepkisiz kaldığı), değişim esnasında o anki durumun ne olduğunu sınıflandıramadığı düşüncesinden hareketle, değişim ve dönüşümün sadece insanoğluna değil, hayvanlar âleminin de algı alanı içinde kalabileceğini söyleyebiliriz. Söyleyebiliriz çünkü, bize korkmamızı, kaçmamızı veya saldırmamızı söyleyen beynimizde korku ve kaygılarımız ile ilgili amigdalaya ait bilgiler atalarımızdan genler vasıtasıyla geçmekte, çevre de bunu işlemektedir. Hayvanlarda zekâ olmadığını (!) düşünsek de, onların da amigdalası olması, değişim ve dönüşüme tepki vermek için insan olmak gibi bir zorunluluğu getirmemektedir.

İnsan, dönüşüm ve değişim sürecindeki tüm safhaları, bu süreçteki belirsizliği kavramış da olsa, anlamlandırmış da olsa, insan zihninin kendisini daha rahat ettiği durumlar, değişime göre durağan olan (dönüşüme uğramış) ortamlardır. Çünkü, dönüşmüş (bir anlamda stabil olmuş) hallere göre değişim, insanı daha fazla tehdit eder görünmektedir. Dönüşmüş bir hal, insan tarafından sınıflandırılmış, yani zihnindeki diğer bilgilerle ilişkilendirilmiş ve belirsizliği büyük ölçüde kaldırılmış olan nesne ve olaylardır. Böyle bir durumda insanın ne tür tavır alacağına, o şeye yaklaşması gerektiğine mi, tehdit olduğu için uzaklaşması gerektiğine mi veya o şeyin kendisi için nötr olduğuna mı karar verecektir? Buna karşılık, değişim, dönüşüme göre daha fazla kontrol edilmesi, daha fazla zihinsel faaliyet harcanması, belki de dönüşüm hallerine göre bizi daha fazla tehdit eden ve değişkenliğin nedeni olan argümanların sayısının durağanlığa göre daha fazla oluşu, biz insanoğlunu daha fazla kaygılandıracak, korkutacak, tedirgin edecektir. Olayları kontrol edebildiğimiz ölçüde, yaşam bizim için daha rahat olacaktır. Değişkenliğe göre durağanlık bizim için daha az tehdit edici, daha anlamlıdır. Çünkü, durağanlıkta o şeyi meydana getiren argümanların birbirleri ile ilişkilerini anlamak, o şeyin bütününü çevremizdeki bir konuma anlamlandırarak koymak daha kolaydır. Dinginliğin olduğu ortamda, o şeyden yeni bilgiler edinmek, o şeye yeni değerler atfetmek, dingin olan o şeyi sembol haline getirip yaşantımız içinde kullanmak bizi daha az rahatsız eder ve hatta bize rahatlık ve güven sağlar.

Bir reklam sloganı ve buna getirdiğim yorumla yazıma son vereyim. “Kontrolsüz güç, güç değildir.” Tabii ki bu düşünce tamamen, insanı merkeze alan, yani kendi varlığımızın çıkarını düşünerek, korkularımızı da içinde barındıran bir slogan bir söz olmalı. Çünkü doğanın bir şeyi kontrol etmek gibi bir derdi olduğunu, kontrolsüz güçten(!) de rahatsız olduğunu hiç sanmıyorum. İnsanoğlu, yüzyıllardır, kontrol edebildiklerini hayatında var etmek, edemediklerini ise yok etmek anlayışı ile yeryüzünde var olmuş, çeşitli kültürler oluşturmuştur. Durgunluk ve değişmezlik daha kolay algılanabilir ve yönetilebilir olduğundan, değişim onun için daima bir tehdit unsuru olmuştur. Böylece değişmez olarak gördüklerine inanmaya, bu inancın alışkanlıklara dönüşmesine, çevresine bu inancı aşılamasına, böylece dogma ve bağnazlığı da yaymasına neden olmuştur.

Erol
Bilim meraktan doğdu... Hani insana mevlâsını da, belâsını da bulduran "merak" var ya? İşte, ondan...

Merak, durdurak bilmeyen, sınır tanımayan bir öğrenme arzusudur. Cansız maddelerde bulunmayan, üstelik canlıların yalnızca bir bölümünde görülen bir özelliktir. Bu yüzden, yaşayıp da "merak duymayan" yaratıklara "canlı" demeye kolay kolay dili varmaz insanın...

Örnek olarak ağacı alalım. Ağaç, içinde bulunduğu, içinde yeşerip dalbudak saldığı çevre hakkında merak duymaz. Hasbelkader oradadır. Sünger de, midye de öyle... Nelere gereksinmeleri varsa, rüzgar, yağmur, akıntılar getirir onları... Onlar da alabildiklerini alırlar, bu doğa olgularından... Ama, gün olur, doğa, onlara, yangın, zehir, deprem, etobur ve asalakları da getirir. İşte, o zaman, yaşadıkları gibi, gösterişsizce, tantanasız biçimde, öte âleme göçüp giderler.

Varoluşun ilk aşamalarında canlı yaratıklar hareketsizdi, doğaya kuldu. Ama, neden sonra, bazı canlılar bağımsız ve serbest hareket edebilme yeteneğini geliştirdiler. Bu yaratıkların doğayı, çevrelerini denetim altına alabilmelerinde önemli bir adım oldu bu... Yiyecekleri şeylerin ayaklarına gelmesini beklemek yerine, onları aramaya, onların peşine düşmeye başladılar böylece...

"Macera" dünyaya böyle ayak bastı. Macerayla birlikte de "merak" doğdu. Kıyasıya, acımasızca sürdürülen besin avında çekingenlik gösterenler, macerayı göze alamayanlar, doğayla ve çevreleriyle ilişkilerinde "tutucu" olanlar yaya kaldılar, ölüp gittiler. Kısacası, çevreye, çevrede olup bitenlere "merak duyma" varoluşun kaçınılmaz bedeli olup çıktı.
En sevdiğim öykülerden biri (hiç kuşkusuz yakıştırma bir öykü bu, yoksa nasıl anımsardım?) Profesör Niels Bohr’un çalışma masasının arkasındaki duvarda asılı at nalına ilişkin olan öyküdür.

Bir ziyaretçi nala şaşkınlıkla baktıktan sonra sormadan edememiş: “Profesör Bohr, siz dünyanın en büyük bilim adamlarından birisisiniz. Bu nalın size uğur getireceğine inanıyor olamazsınız.”

“Elbette inanmıyorum,” diye cevap vermiş Bohr, gülümseyerek, “böyle saçmalıklara bir an olsun inanmam. İnanana da, inanmayana da uğur getirirmiş dediler de, onun için astım nalı oraya.”

Benim de tatlı bir zaafım vardır, hiç vazgeçemediğim bir alışkanlık: Tahtaya Vurmak. Esaslı bir laf ettiğimde, ya da şansımın yaver gittiğine ilişkin bir söz söylediğimde üç kez vurmak için telaşla tahta aranın çevremde.

İyi ve kötü talihi belirleyen cinleri ve ruhları uygun biçimde yatıştırmayı ihmal ederek şansıyla öğünmeye kalkacak gafiller için pusuya yatmış bekleyen şeytanı tahtaya vurmakla uzaklaştırabileceğime bir an için bile olsun inanmıyorum elbet. Ama yine de bir düşünelim: Ne kaybederiz tahtaya vurmakla?

Sonuçta, tahtanın bir yapı gereci olarak gittikçe daha az kullanılır olmasından, bu yüzden de böyle acil durumlarda gittikçe daha zor bulunur olmasından huzursuzluk duymaya başladım. Bu durum beni ciddi bir sinir bozukluğuna doğru götürüyordu. Neyse ki bir dostumun geçenlerde farkında olmadan söylediği bir söz beni kurtardı.
Derler ki, insanlık tarihi boyunca insan üç büyük ve gurur kırıcı şok yaşadı. Kopernik devrimi ve ardından gelen gelişmeler sonunda insan, yaşadığı yerin evrenin merkezinde olmadığını hayal kırıklığı içinde öğrendi. Meğer hiç de önemli bir özelliği olmayan bir köşesinde yaşıyormuşuz uçsuz bucaksız evrenin. Darwin ise bize aslında hayvan kökenli olduğumuzu öğretti. Maymunlarla yakın akraba imişiz meğerse. Freud’a gelince, o da bu hayvanın “ruh hastası” olduğunu anlattı bize! [1]

Aslında insan kendine atfettiği önemi küçültücü başka şoklar da yaşadı özellikle yakın tarih boyunca. Örneğin annelik, aşk, şiir, sanat, vatan sevgisi, ahlak, hatta dindarlık gibi yücelttiğimiz duygular, eserler ve ilişkiler meğer birtakım genler, hormonlar ve beyin kimyasallarından kaynaklanıyormuş. [2] Bunlar belki önceki üçünden biraz daha küçük çaplıydılar ve içerimleri henüz insanlık tarafından tam olarak sindirilmedi. Kapıda başka şoklar da olabilir. Belki Benjamin Libet’in deneyleri [3] türünden deneyler insanların o hep güvendiği, varsaydığı ve ceza, ödül, övme, yerme, hukuk gibi kurumlarını dayandırdığı “özgür irade” denen şeyin gerçekte var olmadığını, bir illüzyondan ibaret olduğunu şüpheye yer bırakmayacak şekilde ortaya koyacak. Hele bu sonuncusu kafalarımıza iyice girdiğinde esaslı şok dalgaları yaratmaya aday.

Bizi başka çok büyük şoklar da bekliyor olabilir. Benim aklıma olası adaylardan biri olarak insanın dünyayı ziyaret edecek dünya dışı çok ileri bir uygarlıkla karşılaşması geliyor. O kadar uzak bir yerden geldiklerine göre, düşünün bir kere ne müthiş bir zekâları, bilimsel ve teknolojik düzeyleri, dünyaya bakışları olmalı… Onlar karşısında bir yaprak bitinin bizim karşımızda hissettiklerini hissedebiliriz: alabildiğine basit, ilkel ve önemsiz. Bu karşılaşma sonunda “insanın yüceliği” sözlerine artık ne sanatta, ne felsefede, ne de başka bir yerde rastlar hale geliriz. Öz-güveninden eser kalmaz insanın. Ontolojilerinde, ahlak teorilerinde insanı veya insan toplumunu ve tarihini merkeze alan, örneğin “her şeyin ölçüsünün insan olduğunu” söyleyen Protagoras felsefesi gibi, pragmatizm gibi, Hegelcilik gibi antroposentrik felsefeler de gülünç duruma düşer. [4] Buna karşılık bunalımcı-egzistansiyalist felsefeler patlama yapabilir. Depresyon ilacı kullanımı da. İnsanların dinleri ve mezhepleri de büyük sarsıntı geçirir, eğer o ET’lerin bambaşka dinleri varsa veya hiçbir dinleri yoksa. Biz bir yaprak bitinin dinsel inançlarını ciddiye alır mıydık?

Aslına bakarsanız, insanlarda bu tür şokları atlatma veya bilinç altına itme konusunda birtakım güçlü mekanizmalar olduğunu düşünmek çok makul. Hatta böyle mekanizmaların evrimin insana bir hediyesi olması da çok muhtemel —aksi halde insan bu tür şokların altında ezilir, bu da hayatta kalmasını zora sokardı. Birçoğumuz bize aşağılık duygusu ve hayal kırıklığı veren olayları zamanla atlatırız. Tabii atlatamayanlarımız da olur, kronik bunalımlara sürüklenirler.

Böyle öz-güven sarsıcı durumlarda, insanlığın kişisel ve toplumsal düzeyde ne gibi psikolojik tepkiler ve korunma mekanizmaları oluşturacağını düşünmek gerekiyor. Aslında sözünü ettiğim (daha doğrusu Freud’un sözünü ettiği ve benim de bazı eklemeler yaptığım) şoklar soyut bir “insanın” ya da “insanlığın” yaşadığı şoklar. Falanca filanca bireysel insanlar ya da insan topluluklarından ziyade insan yaşamış ya da yaşayabilir o şokları. Peki nedir, kimdir bu soyut insan ya da insanlık? Realitede neye karşılık gelir? O soyut “insan” kavramının derin bir analizini yapmak amacında değilim şimdi, ama bu soyut insan tüm reel insanların istatistiksel bir ortalaması, yani “ortalama insan” olmasa gerek. Soyut “insan” en çok felsefecilerin, sanatçıların (özellikle şairlerin ve diğer edebiyatçıların) ve Freud gibi düşünürlerin bahsetmekten hoşlandıkları bir kavram. Peki o soyut insan böyle şoklar yaşadığında somut, yani tek tek reel insanlar ve insan toplumları ne yapıyor? Ve bu somut insanlar bu şokları nasıl savuşturuyor ya da savuşturabiliyor mu?

Öz-güvenimize kişisel düzeydeki tehditlerin iki şekilde üstesinden gelmeye çalışırız.

(1) Bizden üstün gibi görünen biriyle karşılaştığımız zaman mümkünse onunla yarışır ve onu geçmeye çalışırız. (Kıskançlığın sağlıklı bir dozu motive edicidir ve bu şekilde evrimleşmiş olduğumuzu düşünmek mümkün.)

(2) Eğer onu geçemeyeceğimiz kesinse türlü savunma mekanizmalarımızı harekete geçiririz. (Bu da bunalıma düşmememiz için evrimin bize kazandırdığı bir özellik olabilir.) Çok zeki ve akıllı bir insanla, örneğin Einstein veya Aristo ile aynı evde yaşamak zorunda olduğunuzu düşünün. Onun zekâca üstünlüğünü kabul eder ama içinizden onda başka kusurlar bulmaya çalışırsınız. “O çok büyük bir zekâ, ama ben de daha sanatsal duyarlılığı olan bir insanım,” ya da “O müthiş bir teorisyen olabilir ama ben de günlük pratik işlerde daha iyiyim” dersiniz. Olmadı, “Ben daha şık giyiniyorum,” ya da “Ben ağzımı şapırdatmadan yemek yiyorum” diyerek eziklik duygusuna kapılmamaya çalışırsınız. Ama içten içe kıskançlığınız sizi kemirir, özellikle siz de o ev arkadaşınız gibi entelektüel bir alanda söz sahibi olmaya çalışan biriyseniz ve o tam da o alanda bir dâhi ise.

Öz-güvenimize tehditler toplumsal/klansal düzeyde de olabilir. Bir zamanlar Türk vatandaşları çok gelişmiş Avrupa ülkelerine veya Amerika’ya gittiklerinde bir miktar aşağılık duygusu ve eziklik hissederlerdi, o ülke ile kendi ülkelerini karşılaştırdıklarında. (Bu psikoloji şimdilerde azalmakla birlikte birçok vatandaşımız bunu hâlâ yaşıyor muhtemelen.) Batılılarla kendimizi karşılaştırır ve “Biz adam olmayız”, “Alem aya biz yaya” derdik 60’lı 70’li yıllarda. [5] Onlara gıpta eder, kendi halimize üzülürdük. Peki bu durum bizi yiyip bitirir, bunalımlara sürükler miydi? Yo-o-o... Ziyaret ettiğimiz çok kalkınmış bir ülkede ilk eziklik duygusunu atlattıktan sonra çoğumuz savunma mekanizmalarını harekete geçirirdi. “Onlar çok ileri olabilir ama bizdeki insanlık yok onlarda” ya da “Aile bağları bizimkinden zayıf” ya da “Komşuluk nedir bilmiyorlar” der ya da hiç bir kusur bulamazsak, “Bizim yemeklerimiz daha güzel” diyerek öz-güvenimizi tekrar kazanıverirdik. Tarihimizle, geçmişte kurduğumuz imparatorluklarla övünür, günün birinde geri kalmışlığımızdan silkinip kurtulacağımızı düşler, geri kalmışlığımızı birtakım mazeretlerle açıklamaya çalışırdık.

Ama mümkündür ki, bizim ET’lerle karşılaşmamız bütün bu savunma ve hafifletme mekanizmalarını boşa çıkaracak şekilde olabilir. Öncelikle şunu tekrar vurgulayayım: İnsanlar ancak kendilerinin de iddialı ya da istekli olduğu bir konuda kendilerinden daha üstün başkalarını görünce kıskanırlar, eziklik hissederler. Eğer ben de iddialı bir koşucuysam benden daha iyi bir koşucu görmek moralimi bozar, ama koşma benim iddialı olmadığım bir alansa, benim iddialı olduğum alan örneğin fotoğrafçılıksa, hiç de umursamam. Şimdi, biz insanlar aklıyla, zekâsıyla dünyadaki diğer canlılara üstünlük sağlamış, akıl ve bilgi konularında “iddialı” yaratıklarız. Bizden çok çok daha zeki ve entelektüel açıdan bize taş çıkartacak başka yaratıklar karşısında hiç de umursamazlık yapamayız. Hele ET’ler bizim acizliklerimizle etkili bir şekilde alay etmenin de yolunu bulmuşlarsa! [6]

Eğer böyle çok zeki yaratıklar bize kendilerini tanıttıktan ve bizi hayranlık ve kıskançlık içinde bıraktıktan kısa bir müddet sonra gezegenimizden çekip giderlerse biz gene psikolojimizi toparlarız, onları unuturuz, moral bozukluğumuz bir müddet sonra küllenir. Ama bu ET’ler kalıcı olarak gelmişlerse ve bizim yaşantımızın her yanına girmişlerse, onların muhteşemliği her an karşılaştığımız bir olguysa, o zaman onların yanında kendimizi her an bir yaprak biti gibi hissetmekten kaçınamayız. Tabii eğer bizim için tehlike de yaratırlarsa sadece aşağılık duygusuna kapılmakla kalmaz dehşet içinde kalır veya can derdine de düşebiliriz. Ama bu ET’ler bize zarar vermek niyetinde olmasalar, hatta birçok konuda bize yardımcı olsalar bile onların varlığı bizim psikolojimizi derinden yaralar. İşte böyle bir durumda, hem somut anlamda hem de soyut anlamda “insan” bertaraf edemeyeceği esaslı bir şok yaşar.

Önceki şoklarımızı aklımız ve zekâmızın üstünlüğünü hissetmemiz sayesinde bertaraf edebildik. Evrenin merkezinde yer almadığımızı öğrendik ama bilimde, teknolojide öyle ileri gittik ki, insan aklının bu başarıları ona evrenin merkezinde olmadığı bilgisinin getirdiği üzüntüyü telafi edebildi. Kökenlerimizin hayvan olduğunu öğrenmek de hayvanlara karşı sağladığımız ezici akılsal üstünlük sayesinde fazla sarsmadı bizi —“Hayvansak bile diğerlerinden çok üstün bir hayvanız” diyebildik. Yani şoklarımızı kısa sürede kompanse edecek şeyler bulduk, kendi başarılarımızdan kaynaklanan. Hiç de ezilmedik.

Ama artık içli dışlı yaşamak zorunda olduğumuz süper zeki, süper başarılı ET’lerin yaşattığı şoku ve aşağılık duygusunu “insanlığın bilimsel ve entelektüel zaferleriyle” gidermek gibi bir çözümümüz olamaz. Çünkü onlar bizim bu en iddialı olduğumuz alanda, tam da bizim koştuğumuz kulvarda, bizden fersah fersah öndeler. Bizden çok daha zekiler, bilim ve teknolojileri bizden çok daha ileri, bizim aklımızın ermediği ve aklımıza bile gelmeyen felsefe ve matematik problemlerini çoktan çözmüşler, evrenle ilgili en derin gerçekleri keşfetmişler, hatta sanatları bile bizimkine göre öyle başdöndürücü ki bizimkiler onlarınki yanında gayet yavan ve ilkel kalıyor. Onlar bizimkinin 100 misli karmaşık bir satranç oynayabiliyor, bizim koca bir kütüphanedeki kitaplarımızı birkaç günde okuyup bitiriveriyorlar. Ve biz her gün bu realiteyle yaşamak zorundayız. Bu durum kolektif akıl sağlığımız için hiç mi hiç iyi olmaz, tarihimizde hiç yaşamadığımız kadar travmatik olur “insanlık” için.

Dünya dışı olağanüstü zeki ve bilgili varlıklarla karşılaştığımızdaki olası toplumsal psikolojimizi şöyle bir analojiyle daha iyi hayal edebiliriz belki. Diyelim ki, birtakım sağlam bilimsel araştırmalar Türk toplumunun ortalama IQ’sünün falanca milletin ortalama IQ’sünden epeyce daha düşük olduğunu açıkça ortaya koydu. Böyle bir durumda ne hissederdik Türk toplumu olarak? Hemen IQ testinin zekânın iyi bir göstergesi olmadığını savunmaya çalışırdık. Ama ya insanların zekâ+diğer akılsal kapasitelerini çok güvenilir ve tartışmasız bir şekilde ölçen bir test (ya da direkt olarak beyni inceleyerek ortaya çıkarma metodu) bulunmuş olsaydı? Ve bu test de Türk halkının ortalama zihinsel kapasitesinin o diğer toplumdan hatırı sayılır bir şekilde düşük olduğunu gösterseydi? [7] Bunun şokunu Türk toplumu kolay kolay atlatamazdı herhalde. Düşünün, o falanca toplum kalkınmışlık, refah, teknolojik ve bilimsel düzey, felsefi ve düşünsel ilerlemişlik konularında bizimle arasını her geçen gün daha fazla açıyor ve bizim bu arayı kapamak konusunda çaresiz kaldığımız gayet açık. (Allahtan bu sadece hayalî bir senaryo.) Türk halkı bunun vereceği aşağılık duygusunu azaltmanın bir takım yollarını yine de bulmaya çalışabilirdi, “Biz de güreş sporunda daha iyiyiz” ya da “Tarihimiz daha şanlı” falan diyerek. Ama bu tür avunmaların da bir sınırı olurdu ve toplumumuzu gittikçe derinleşen bir kendine güvensizlik ve aşağılık duygusu sarardı. Özellikle o falanca toplum güreş sporunda da bizden daha iyiyse ve onların tarihi de en az bizimki kadar “şan ve şerefle” dolu ise.

Sonuç olarak, eğer bir gün evrenin başka bir köşesinden gelen çok ileri bir uygarlıktan ziyaretçilerimiz olursa, onların üstünlüğü karşısında öz-güvenimizin alacağı ağır yaralar zamanla kapanır mıydı? Belki evet ama belki de hayır —bahsettiğim, onlarla sürekli içli-dışlı yaşama senaryosunda, örneğin. Hepimizin bildiği gibi, çok büyük öz-güven kayıpları ve hayal kırıklıklarının getirdiği travmalar karşısında bazı kişisel trajediler yaşanabiliyor. Eğer bireysel somut insanlardan değil de soyut bir “insan”dan bahsediyorsak, o “insan”ın büyük şoklara epeyce dirençli olduğu şüphesiz doğru. Ama, dediğim gibi, bir noktaya kadar… [8]

Dipnotlar:
[1] Bkz. Donald Palmer, Does the Center Hold? (Mayfield, 1991), s.63. Palmer bunları Freud'un benzer sözlerinden esinlenerek söylüyor. Buradaki üçüncü şok Freud’un söylediğinin Palmer tarafından espirili bir kılığa büründürülmüş hali. İnsanlığın yaşadığı bu üç imaj zedeleyici devrim hakkında detaylı bilgi için bkz. Friedel Weinert, Copernicus, Darwin and Freud (Wiley-Blackwell, 2009).

[2] Bir dine inanma eğiliminin insanlarda genetik olarak programlanmış olduğu iddiası için bkz., örneğin, Dean Hamer, The God Gene: How Faith is Hardwired into Our Genes (New York: Anchor Books, 2004).

[3] Benjamin Libet, “Unconscious Cerebral Initiative and the Role of Conscious Will in Voluntary Action,” Behavioral and Brain Sciences, 8(1985), s.529-566. ("Tanrı Var Mı?" blog sitesinin dipnota eklemesi: Konu hakkında daha geniş çaplı bilgi edinmek için Benjamin Libet Deneyi / Özgür İradeye Sahip Miyiz? adlı  makaleyi inceleyebilirsiniz.)

[4] Zeki ET’lerin olanaklılığı düşüncesinin tarihi çok eskidir. Bu düşünceyi açık ya da örtük bir şekilde onaylayan sayısız düşünür arasında Lucretius, Plutarch, Cusa’lı Nicholas, Bruno, Kepler, Galilei, Mersenne, Descartes, Leibniz ve Kant da vardır. Bu bilgi ve Hegel’in bu konuda niçin suskun kaldığı konusunda bir makale için bkz. Karim Akerma, “Hegel’s Silence on Extraterrestrial Intelligence,” Prima Philosophia, cilt 12, sayı 2, yıl: 1999, s.19-34. Bu makalenin internetteki versiyonu şu adreste bulunabilir: http://www.akerma.de/Akerma_Hegels%20Silence%20on%20Extraterrestrial%20Intelligence.html

[5] İlginçtir, bu tür sözleri artık pek duymaz olduk. Bu tabii iyi bir işaret. Gerçi ülkemizdeki bazı olumsuzlukları gördüklerinde zaman zaman “Biz kim Avrupa Birliğine girmek kim!” diye hayıflananlarımız olmuyor değil.

[6] Eğer ET’ler insana dış görünüş olarak da nisbeten benzerlerse, aşağılık duygumuz daha derin olur diye düşünüyorum.

[7] Bir bakıma Homo sapiens yanında neandertallerin zekâca konumu gibi örneğin.

[8] Bu yazı “SahipsizKent” adlı blogda yazdığım bir yazının genişletilmiş biçimidir (http://www.sahipsizkent.com/denemeler/15-insanligin-Karsilasmasi-Muhtemel-4uncu-Asagilayici-Sok.html). O yazıya yaptığı yorumla konu üzerindeki düşüncelerimi genişletmeme yol açan Gizem Mert’e teşekkür ederim.

Erdinç  Sayan
ODTÜ Felsefe Bölümü Öğretim Üyesi
Felsefe ve Sosyal Bilimler Dergisi, 2013 Bahar, sayı: 15, s. 53-58 
Videonun Metni
(Video, metnin en altında bulunmaktadır...)

Bugün size ilim ve insani değerler arasındaki ilişkiden bahsetmek istiyorum. Şimdi, genelde düşünülen şudur: Ahlaki konularla neyin iyi veya kötü ya da neyin doğru veya yanlış olduğuna ilişkin konularda, bilimin bir hükmü yoktur. Bilimin, bizim değer verdiğimiz şeyleri elde etmeye yaradığı düşünülür, ama bizim neye değer vereceğimizi söyleyemez. Bu nedenle çoğu insan -sanıyorum ki buradaki çoğu insan- insan hayatındaki en önemli sorular olan "Ne yaşamaya değer?" "Ne ölmeye değer?" "İyi bir hayat nelerden oluşur?" gibi sorulara bilimin yanıt veremeyeceğini düşünür.

Bu nedenle burada size bunun bir yanılsama olduğunda bahsedeceğim -bilim ve insani değerler arasındaki ayrım bir yanılsamadan ibarettir. Ve bu ayrım, insanlık tarihinde içinde bulunduğumuz bu noktada oldukça tehlikeli bir ayrım. Şimdi, genelde bilimin bize insani değerler ve ahlak hakkında bir temel sağlayamayacağı söylenir çünkü bilim gerçeklerle ilgilenir. Ve gerçeklerle değerler farklı iki aleme ait gibi görünürler. Genelde dünyanın içinde bulunduğu bir anda aslında nasıl olması gerektiğini anlatan bir tanımın olmadığı düşünülür. Ancak bence bu oldukça ve açıkça yanlış. Değerler bir çeşit gerçekliktir. Bilinçli yaratıkların sağlıkları ile ilgili gerçeklerdir.

Eski bir şarkı vardır, bilirsiniz, şöyle der: “Kuş olup uçsam sevgilimin diyarına.” Uzaklardaki sevgilisine kavuşma özlemi duyan aşığın, önüne geçilmez isteğini anlatır bu şarkı. Bir kuş olmak; karlı dağları, ovaları aşmak, yükseklerde üşümek, yorgun düşmek ve bunca çaba sonunda sevdiğine kavuşmak. Peki, söz konusu âşık, sevgilisine ulaşmak için kuş olduğu süre içinde bir insan gibi algılayacak, bir insan gibi hissedecek, yol boyunca sevgilisini bir insan gibi düşüne(bile)cek midir? Biraz garip gibi gelen bu sorunun başka türlüsünü, Thomas Nagel, 1974 yılında yazdığı ünlü makalesinde şöyle sormuş: “Yarasa olmak neye benzer?”. (What is it like to be a bat? The Philosophical Review, Vol. 83, No. 4. (Oct., 1974), pp. 435-450.)

Thomas Nagel, felsefe ve hukuk dallarında araştırma yapan Amerikalı bir profesör. New York Üniversitesinde 1980’den beri ders veriyor. Esas araştırma alanı, akıl felsefesi, politik felsefe ve etik.

Garip ve belki biraz saçma gibi görünse de, aslında bu tür sorular ve benzetişler aklın, zihnin, algının sınırlarını irdeleme ve bir insan olarak evrene bakışımızı anlamlandırma açısından ilginç sorulardır.

Şimdi, Thomas Nagel’in “Yarasa Olmak Neye Benzer?” isimli makalesinde ne demek istediğini, neyi irdelemeye çalıştığını, dilimizin döndüğü kadar ve ağdalı ifadeler kullanmamaya gayret ederek anlatmaya çalışalım. (Felsefecilerin, nedense, ağdalı bir dil kullanmak gibi bir gayretleri vardır.) Bu yazıdaki bazı satırların, kaynak yazılardan yapılan kısa alıntıları da içerdiğini söylemeden geçmeyelim.
Blog içerisinde Ali Demirsoy'un çeşitli yazılarına yer vermekteyim. Gericiliğin Yok Edilmesi Temel Bilimlerle Olacaktır adlı yazısı da yine bizlerin asıl uğraştığı sorun olan olan evrene ve canlılığa 'şöyle bir bakıp' tanrıyı görenleri eleştiren bir yazıdır.

Aşağıda yazıyı okuyabileceğiniz link mevcuttur. Ancak yazıya paralel olarak eklemem gereken birkaç şey var: Yaratılışçılar canlılığın mükemmel olduğunu ve basite indirgenemeyeceğini düşünmekte; bir saatin kendi kendine oluşamayacağını, bir ustasının olması gerektiğini, dolayısıyla da insanların da bir ustası yani tanrı olduğunu iddia etmektedirler. Oysa evrimsel süreçte canlılık ele alındığında -aşama aşama geriye gidildiğinde- canlılığın basitten karmaşığa doğru evrildiği görülebilmekte; bu evrimsel işleyişin ve dinamiğin organik ve inorganik evrim için geçerli olduğu; yani canlılar için en basit bakterilerden en karmaşık yapılara ya da en basit elementlerden en karmaşık elementlere doğru bir ilerlemenin olduğu anlaşılabilmektedir.

Ali Demirsoy bu yazısında ilk önce tanrıların evriminden bahsetmektedir. Basit tanrı anlayışından daha komplike ve güçlü tanrı anlayışına geçişi göstermektedir. Daha sonra göz gibi karmaşık olduğu ve basite indirgenemeyeceği ileri sürülen bir organın evrimini, bir binanın yapımı ile karşılaştırarak yine basitten karmaşığa kuralına uygun olarak açıklamakta; daha sonra ise elementlerin de basit hidrojenden -hatta onun da Cern'de araştırılan daha basit atomaltı parçacıklardan- meydana geldiğine dayanarak tüm bu karmaşıklığın bilimsel ilerleme ve süreçlerle açıklanabileceğini belirtmektedir.

Asıl sorunun bilimsel açıklamaların halk tarafından kavranmasının zor olduğunu; çünkü bunun emek istediğini, oysa yaratılışçı bir açıklamanın 'ol dedi ve oldu' gibi tembel bir düşünce üzerine kurulu olup, bu düşüncenin de bir gelenek olarak nesilden nesile geçtiğini belirten Ali Demirsoy, yazısının sonunda bugün Türkiye'de bilimin ve bilimsel anlayışın geldiği ürkütücü durumu eleştirmektedir.

Söz konusu yazı kapsamlı bir açıklama veya bilimsel ya da felsefi anlamda güçlü bir makale olmaktan uzaktır. Ancak yine de bilim yanlısı olan, bütün bilimsel gelişmeleri tanrısal bir açıklama ile kestirip atanlardan olmayanlar için derli toplu bir şekilde meseleyi anlatan güzel bir yazıdır.

Hayyam
Yazıyı Okumak İçin Tıklayın...

Evrenin boyutları karşısında çaresiz kalan insan, çözümü, çok defa, daha kolay bir yol olan doğmatizme kaymakla bulmuştur. Bunun sonucu olarak da '' O vardır ve var olacaktır; evrendeki her şey insan için yaratılmıştır; ne görüyorsak, ne algılıyorsak doğru olan odur'' mantık silsilesiyle, bilimsel düşüncenin en önemli öğesi olan ''merak'' duygusunu bastırmaya çalışmıştır.

Çeşitli kültürlerde değişik şekillerde ortaya çıkan öykülerle, bu merak duygusu bastırılmaya, insanlar geçici olarak mutlu edilmeye çalışılmış ve bunda uzun yıllar başarılı da olunmuştur.

Fakat doğmatik düşüncenin, yani bu tarihsel rahatlığın faturasının, doğaya ve pozitif bilimlere yabancılaşma gibi ağır bir bedelle ödendiğini, bu konuda yanlış yola girildiğini erken farkeden toplumlar, hızla tornistan edip, toplumları doğmatik düşüncelerden uzaklaştıracak yolları aramaya başlamışlardır.

Bunun ilk uygulaması olarak da her olayın ve oluşumun bir fiziksel ve kimyasal açıklaması olması gerekeceği düşüncesine ulaşmışlardır. Bu aşamayı yapmış toplumlar gelişmiş ve kalkınmış sanayi toplumlarına dönüşebilmiştir, yapamayanlar ise eski öykülerle avunmalarını sürdürmüşlerdir. Doğal olarak bu gecikmenin ve vurdumduymazlığın bedelini ödeyerek...