Bilim Kurgu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Bilim Kurgu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Fahrenheit 451 romanı başta olmak üzere bilim kurgu ve fantezi türünde birçok eseriyle tanıdığımız Ray Bradbury, 1 Ocak 1974 tarihinde James Day'in sunduğu "Day at Night" adlı programa konuk oluyor ve hayal kurmanın öneminden, çocukluk anılarından, yazar olarak üniversitelere karşı oluşundan, mantık yerine duyguyu tercih ettiğinden, gerçek yaşamın ne olduğundan ve kitap aşkından bahsediyor. Bunların yanı sıra, din ile bilimin çatışmadığından, araba kullanmadığından, fakir gençlik çağından, radyo istasyonunda yaptığı yayınlardan ve daha nice şeyden bahsediyor.

Hemen aşağıda Piktobet tarafından bu yayından derlenen birçok güzel ana başlığı bulabilir, onun da altında yaklaşık yarım saat süren programı izleyebilirsiniz.

***

Erken yaşta, bir şey istiyorsan onun peşinden gitmen ve onu alman gerektiğini keşfettim. Çoğu insan hiçbir yere gitmiyor ve hiçbir şey istemiyor; o yüzden de hiçbir şey elde edemiyor.

10-12 yaşlarındayken yazar olma hayali kurmaya başladım ve hayatımın geri kalanı o çocukluk dönemindeki şeye uygun olarak kendimi şekillendirmekle geçti. Hayal kurmak benim için çok yaratıcı bir şey.

Hayal kurma yeteneği hayatta kalma yeteneğidir. Hayal kurma yeteneği büyüme yeteneğidir. 10-13 yaş ve üzeri kız ve oğlan çocukları günlerinin önemli bir bölümünde veya özellikle uyumadan önce geceleri kendilerinin başka bir şey olduklarının hayalini kurarlar. Yani daha çocukken kendinizi başka şekillerde hayal etmeye başlarsınız. Sonra geleceğe doğru ilerlersiniz ve o şekle uygun olmaya çalışırsınız.

Bir oğlan çocuğu her zaman söyleyeceklerinin kendisinden büyük olanın sözlerinden daha önemli olduğunu hayal eder. Tam tersinin doğru olduğunu daha sonra keşfeder.

Üniversiteye hiç gitmedim. Yazarlar için üniversiteye inanmam. Çok tehlikeli bir şey olduğunu düşünüyorum. Pek çok profesörün çok dik kafalı, çok züppe, çok entelektüel olduğunu düşünüyorum. Entelektüellik yaratıcılık için çok büyük bir tehlikedir. Korkunç bir tehlikedir; çünkü kendi temel doğrunuza sadık kalmak yerine bir şeyleri rasyonalize etmeye ve sebepler uydurmaya başlarsınız. Kimsin sen, nesin sen, ne olmak istiyorsun gibi.

25 yıllık daktilomun üstünde "Düşünme!" diye bir not var. Daktilo başında asla düşünmemelisiniz, hissetmeniz gerek. Entelektüelliğiniz her zaman o hislerin içinde gömülüdür zaten. Daktilonun başında değilken pek çok düşünce toplamışsınızdır zaten. Daktilonun başında ise yaşamanız gerekir. Bir deneyim yaşıyor olmalısınız.

Düşünürken yaptığınız en kötü şey yalan söylemektir. Yaptığınız şeyler için aslında doğru olmayan sebepler uydurabilirsiniz. Yaratıcı bir insan olarak yapmaya çalışmanız gereken şey kendinizi şaşırtmak, gerçekte kim olduğunuzu bulmak ve yalan söylememektir; her zaman doğruyu söylemektir. Ve bunu yapmanın tek yolu oldukça etkin, çokça duygusal olmak ve kendinizden kurtulmak, nefret ettiğiniz ve sevdiğiniz şeylerin listesini yapmak ve bunlar hakkında yoğun hislerle yazmaktır. Yazıp bitirdikten sonra üzerine düşünebilirsiniz. Sonra işe yarar mı yaramaz mı veya bir şey eksik mi diye bakabilirsiniz. şayet bir şeyler eksikse geriye döner, yeniden duygusal süreçten geçirirsiniz. Hepsi bir bütünün parçası.

Düşünmenin hayatımızdaki yeri düzeltici olmalıdır, düşünmek hayatımızın merkezinde olmamalıdır. Hayatımızın merkezinde "yaşamak" olmalıdır. Var olmak, çevremizde bizi tutan düzelticilerle birlikte merkezde olmalıdır. Tıpkı derimizin etimizi ve kemiğimizi bir arada tutması gibi. Oysa cildimiz yaşam denilen şeyin damarlarımızda pompalanan kan olduğunun farkında değildir. Duyumsama, hissetme ve bilme yeteneğidir bu ve entelektüellik beyne bu konuda pek yardımcı olmaz. Yaşama işiyle uyum içinde olmalısınız.

Shakespeare'i seviyorum; ama onu mantığımla düşünmüyorum. Gerard Manley Hopkins'i seviyorum; ama onu mantığımla düşünmüyorum. Dylan Thomas'ı seviyorum; oysa yazdıklarının yarısını anlamıyorum bile. Ama kulağa hoş geliyor, bir şeyler çağrıştırıyor. Bununla ilgili bir örnek vereyim:

20 yıl önceydi sanırım, kızlarımdan biri 4 yaşındaydı. Salona girmiştim. Bir Dylan Thomas kaydı çalıyordu. Sanırım karımın çaldırdığı kaydı 4 yaşımdaki kızım bulmuş ve çaldırmıştı. Ben de odaya girdim. Kızım kaydı gösterdi ve şöyle dedi: "Ne yaptığını biliyor." Harika bir şey bu. Mantıkla düşünmek değil, duygusal bir tepki vermektir.

Duygu yoksa harika bir sanat da ortaya çıkamaz. Duygu eksikse unutun gitsin, bir sanatçı olarak başarılı olamazsınız.

İnsanı harekete geçiren bir sevgi var. Shakespeare'e karşı tutku var, mantıkla düşünmek değil. Öğretmenim kendi yuvama gitmeyi, hissetmeye ve anlamsız sözcüklerle konuşmaya cüret etmemi, dili tekrar kullanabilmemi, insanların ilgisinin bende kalacağını ümit etmeyi ve senaryo hakkında endişelenmememi öğretti. Çünkü hamlet oyununa hamlet'in babasını kimin öldürdüğünü bulmak için gitmezsiniz. Olay bu değildir. Olay, aparları dinlemektir.

Sanatta her şey söylemdir. Tüm o büyük romanları okuma sebebiniz senaryoları değildir, felsefi söylemleridir. Ernest Hemingway'in veya Steinbeck'in veya Faulkner'in veya canınız kimi istiyorsa onun kim olduğunu anlamak için okursunuz. Ama her zaman ana drama ile ilgisi olmayan bir söylem vardır.

Daktilo bir ruh çağırma tahtası olmalıdır. Elleriniz onun üzerinde kaymalı ve kendiniz hakkında bilmediğiniz şeyleri ortaya çıkarmalıdır.

Kütüphaneyi tıpkı anlattığım yaratma sürecine benzer bir şekilde kullanırım. Bir yazar olarak, okunacaklar listesiyle gitmem oraya. Körlemesine giderim, raflara uzanırım, kitapları indirir ve açarım ve ona hemencecik aşık olurum. Hemen aşık olmazsam kitabı kapatırım, rafına geri koyarım, başka bir kitabı bulurum ve ona aşık olurum. Bu hayatta sadece aşkla ilerlemek mümkündür.

Görüyorsun ya, duygusal bir şey bu. İnsanları tamamen canlı olmayı, sonsuza dek yaşamayı veya yaşamdan sonra gelecek şeyi isteyecekleri şekilde ateşlemek zorundasınız. Ve duygular vasıtasıyla bundan sanat ve hayatta kalma yetisi doğar, ne olduğunun bir önemi yoktur. Dünya sizi ezebilir ve gerçeklerle yere serebilir de. Betonun içinden çıkarsınız ve lanet olsun dersiniz, ben bir ot parçasıyım ve yaşayacağım.

Duygularının zirvesinde yaşamayan insanları anlayamıyorum. Sürekli coşkularıyla, neşeleriyle, yaratıcılıklarıyla yaşamamalarını anlayamıyorum. Bunların seviyelerinin hiç önemi yok. Matematikçisiniz ve rakamları mı seviyorsunuz? Harika. anlamıyorum ben, rakamlarla aram hiç iyi olmadı. ama sen seviyorsan ve bana sevdiğini söylüyorsan. Oğlum, çok şanslısın! Hangi alan olduğu umrumda değil. Ve herkes için bir alan vardır.

Tamamen sevdiğiniz işi yapmadıkça hayatın yaşamaya değer olduğunu sanmıyorum. Yataktan kalkıp hemen o işe koyulmak istemelisiniz. Vasat işler yapıyorsanız, sırf zamanı dolduracak işler yapıyorsanız hayat gerçekten yaşamaya değer değildir. İntihar etmenizi öneririm

Son soru ilk kez 21 Mayıs 2061'de insanlık ışığa henüz yeni adım attığında soruldu. Sorulma nedeni beş dolarlık bir bahisti. Şöyle oldu:

Alexander Adell ve Bertram Lupov, Multivac'ın iki sadık teknisyeniydi. Dev bilgisayarın soğuk, tıkırdayan, ışıkları yanıp sönen yüzünün arkasında ne olduğunu bir insan ne kadar bilebilirse, onlar da o kadarını biliyorlardı. Hiç olmazsa artık tek bir insanın bütününü asla bilemediği devrelerin ve aktarıcıların genel planı hakkında birazcık bilgileri vardı.

Multivac gereken ayarlama ve düzeltmeleri kendi kendine yapıyordu. Böyle de olması gerekiyordu çünkü insan eli ile bu işlemlerin yeterince süratle ve doğrulukla yapılması mümkün değildi. Bu yüzden Adell ve Lupov bu dev üzerinde ancak yüzeysel ve çok kısıtlı çalışmalar yapabiliyorlardı. Verileri ona yüklüyorlar, sorularda gereken değişiklikleri yapıyor ve çıkan yanıtları tercüme ediyorlardı. Onlar ve onlar gibi olanlar Multivac'ın zaferinden pay çıkarma hakkına kesinlikle sahiptiler.

Onlarca yıldır Multivac insanın Ay'a, Mars'a ve Venüs'e gitmesini sağlayan gemileri dizayn etmişti. Bunların ötesine gitmeye yeryüzünün fakir düşmüş kaynakları elvermiyordu. Uzun yolculuklar için çok fazla enerji gerekiyordu. İnsan yeryüzündeki kömür ve uranyumu gittikçe artan bir ustalıkla kullanmıştı ama artık her şey tükenmek üzereydi.

Fakat Multivac yavaş yavaş daha derin ve daha kapsamlı sorunları çözümleyebilecek kadar bilgilendi ve 14 Mayıs 2061'de o ana kadar teori olan gerçek oldu.

Güneşin enerjisi depolandı, dönüştürüldü ve tüm gezegende doğrudan kullanılmaya başlandı. Bütün dünya bitmek üzere olan kömürü yakan, uranyum fizyonunu gerçekleştiren düğmeleri kapatıp Ay ile dünyaya eşit uzaklıkta yeryüzünün çevresinde dönen bir mil çapında küçük bir istasyona bağlandı. Artık tüm yeryüzü güneş enerjisinin görünmez ışınları ile çalışıyordu.

Bu müthiş zaferin kutlamaları yedi gündür sürüyordu ve henüz sona erecek gibi de görünmüyordu. Adell ve Lupov en sonunda kalabalıktan kaçıp onları kimsenin aramayı akıl edemeyeceği bir yere saklanmışlardı. Bu yer Multivac'ın muazzam bedeninin bir kısmının görüldüğü yeraltı bölmelerdi. Bir tatili kesinlikle hak eden Multivac da başında kimse olmadan tembel tıkırtılarla verileri düzene sokuyordu. Teknisyenler bu duruma saygı duydular ve onu rahatsız etmeyi -. başlangıçta- akıllarına getirmediler. Yanlarında bir şişe getirmişlerdi ve bütün istedikleri içkinin eşliğinde birlikte rahatlamaktı.

"Düşünecek olursan, ne kadar şaşırtıcı bir şey" dedi Adell.

Geniş yüzünde yorgunluk çizgileri vardı. Cam bir kamışla yavaş yavaş içkisini karıştırarak bardağın içindeki buz parçalarının hareketini seyrediyordu.

"Sonsuza kadar kullanabileceğimiz bedava enerjiye sahibiz. Örneğin onu yer küreyi eritip kocaman bir katışık demir damlasına dönüştürmekte kullansak, harcanan kısmı devede kulak bile olmaz. Artık sonsuza kadar ihtiyacımız olan enerjiden çok daha fazlasına sahibiz."

Lupov başını yana eğdi. Birisi ile zıtlaşmak istediğinde böyle yapardı. Şimdi de zıtlaşmak istiyordu, kısmen de içki şişesini, buzları ve bardakları o taşımak zorunda kaldığı için. . "Sonsuza kadar değil" dedi.

"Haydi canım, hemen hemen sonsuza kadar. Güneş bitinceye kadar, Bert."

"Bu sonsuza kadar demek değil."

"Pekala öyleyse. Milyarlarca yıl. Yirmi milyar belki. Tatmin oldun mu?"

Lupov parmaklarını seyrekleşmiş olan saçlarının arasından geçirdi ve içkisinden küçük bir yudum aldı.

"Yirmi milyar yıla sonsuzluk denmez."

"Sonuçta insanlar yaşadıkça onlara yetecek değil mi?"

"Uranyum ve kömür de yeterdi."

"Tamam ama her bir uzay gemisini Solar İstasyona bağlayabiliriz ve gemiler yakıt kaygısı olmadan Pluto'ya milyon kez gidip gelebilirler örneğin. Ne Uranyum ne de başka bir kaynakla bunu yapamazsın. Bana inanmıyorsan, Multivac'a sor."

"Sormama gerek yok, biliyorum."

"O zaman Multivac'ın bizim için yaptıklarını küçümse-meyi bırak" dedi Adell. Öfkelenmişti. "Müthiş bir iş başardı."

"Başarmadı diyen yok ki. Ben yalnızca güneş sonsuza kadar yetmez diyorum. Bütün söylediğim bu. Yirmi milyon yıl güvendeyiz, tamam, peki sonra?"

Lupov hafifçe titreyen parmağını ona doğru salladı. "Sakın başka bir güneşe geçeriz deme."

Bir süre sessizlik oldu. Adell aralıklarla içkisini yudumladı ve Lupov'un gözleri kapandı. Gevşediler.
Sonra Lupov aniden gözlerini açtı. "Bizim güneşimiz bittiğinde bir başka güneşe geçeceğimizi düşünüyorsun değil mi?"

"Hiçbir şey düşünmüyorum."

"Düşünüyorsun. Sende mantık zafiyeti var. Senin sorunun bu. Aniden sağanağa yakalanan ve ormana koşup bir ağacın altına sığınan bir adam gibisin. Islanmaktan korkmazsın çünkü o ağaç olmazsa daha sık yapraklı başka bir ağacın altına sığınabileceğini düşünürsün."

"Anladım" dedi Adell, "Bağırma. Güneşin sonu geldiğinde öteki yıldızların da sonu gelmiş olacak."
‘Tabii gelmiş olacak’ diye mırıldandı Lupov. "Hepsi orijinal kozmik patlama ile oluştu -o her neyse ve bütün yıldızların zamanı bittiğinde onunki de bitecek. Bazıları diğerlerinden daha çabuk tükenir. En büyükleri yüz milyon yıl bile yaşamaz. Güneş yirmi milyar yaşayacak, cüceler belki yüz milyar, en fazla. Ama bir trilyon yıl sonra her şey karanlık olacak. Entropi mutlaka maksimuma ulaşır, o kadar."

"Entropinin ne olduğunu biliyorum" dedi Adell gururunun incindiğini belli ederek.

"Bok biliyorsun."

"En azından senin kadar biliyorum."

"Öyleyse her şeyin bir gün tükenmek zorunda olduğunu, biliyorsun."

"Aman tamam, tamam. Bitmez diyen oldu mu?"

"Sen dedin. 'Sonsuza kadar ihtiyacımız olan tüm enerjiye sahibiz' dedin. 'Sonsuza kadar' dedin."

Zıtlaşma sırası Adell'e gelmişti. "Belki bir gün yeni bir yol buluruz" dedi.

"Asla."

"Neden olmasın? Bir gün."

"Asla."

"Multivac'a sor."

"Multivac'a sen sor. Haydi bakalım. Beş dolara bahse giriyorum, olmaz."

Adell bunu deneyecek kadar sarhoş, soruyu gerekli sembollerle soracak ve işlemleri yapacak kadar ayıktı. Soru yaklaşık olarak şöyleydi: İnsanlık bir gün güneş yaşlanıp öldüğünde net enerji kaybı olmaksızın onu yeniden genç haline döndürebilecek mi?

Ya da daha basitleştirip şöyle diyebiliriz: Evrendeki net entropi miktarı çok büyük ölçüde nasıl azaltılabilir?

Işıkların yanıp sönmesi yavaşladı, uzaktan gelen bağlantı devrelerinin tıkırtıları durdu. Multivac öldü.
Sonra, ödü kopmuş teknisyenlerin artık nefeslerini daha fazla tutamayacakları anda birden canlandı, yazıcısı çalışmaya başladı. Çıkan kağıtta şu kelimeler yazılıydı: ANLAMLI BİR YANIT İÇİN YETERLİ VERİ MEVCUT DEĞİL.

Sabah olduğunda akşamdan kalma iki arkadaşın kafaları ağrıdan çatlıyordu. Bir gece önceki olayı tümüyle unuttular.

***

Jerrodd, Jerrodine ve Jerrodette I ve II vizi-ekrandaki yıldızların görüntüsüne bakıyordu. Gemi zamanın olmadığı dış-uzaydan geçişini tamamladı. Yıldız yağmurunun tam ortasında aniden bir parlak mermer disk belirdi.

Jerrodd kendinden emin, "Bu X-23" dedi. Heyecandan sımsıkı arkasında birleştirdiği küçük ellerinin eklemleri bembeyaz olmuştu.

Küçük Jerodettelerin (ikisi de kız) dış-uzay geçidinden ilk geçişleriydi. Bir anlık içerde — dışarıda olma duygusu onları etkilemişti. Kıkırdayarak annelerine koştular. "X-23'e geldik! X-23'e geldik! X-"

"Susun çocuklar" dedi Jerrodine sertçe. "Emin misin Jerrodd?"

Jerrodd "Emin olmayacak ne var?" diye sordu tavanın biraz aşağısındaki şekilsiz metal çıkıntısına bakarak. Çıkıntı oda boyunca uzanıyor, her iki duvarın içinde kayboluyordu. Uzunluğu geminin uzunluğu kadardı.

Jerrodd'un bu kalın metal kablo hakkında bütün bildiği isminin Microvac olduğu ve bir soru sorulduğunda yanıt verdiğiydi. Canınız soru sormak istemediği zamanlarda da yaptığı görevler vardı; Gemiyi önceden belirlenen yere ulaştırmak, çeşitli galaktik enerji istasyonlarından beslenmek, dış-uzay sıçramaları için gerekli hesapları yapmak gibi.

Jerodd ve ailesine gemideki rahat dairelerinde beklemekten başka yapacak bir şey kalmıyordu.
Bir zamanlar birisi Jerodd'a 'Microvac'ın sonundaki 'ac'ın İngilizcede 'analog computer' anlamına geldiğini söylemişti ama bunu bile pek aklında tutamıyordu.

Jeroddine'nin vizi-ekrana bakan gözleri yaşlıydı. "Elimde değil. Dünyadan ayrılmak bana zor geliyor."

"Neden zor olsun canım?" dedi Jerodd. "Orada hiçbir şeyimiz yoktu. X-23'te her şeyimiz olacak. Yalnız olmayacaksın. Öncü göçmen olmayacaksın. Gezegende şimdiden bir milyonun üzerinde insan bulunuyor. Düşünsene, torunlarımızın torunlarının zamanında X-23 o kadar kalabalık olacak ki, yeni dünyalar arayacaklar." Bir süre düşüncelere daldı sonra, "İyi ki bilgisayarlar uzayda yolculuk yapmayı mümkün kıldılar. İnsan ırkı o kadar hızlı çoğalıyor ki."

Jeroddine çok mutsuz, "Biliyorum, biliyorum" dedi.

Jeroddette atıldı, "Bizim Microvac'ımız dünyanın en iyi Microvac'ı."

Jerrodd onun saçlarını okşayarak, "Ben de öyle düşünüyorum" dedi. İnsanın kendi Microvac'ı olması çok hoş bir şeydi. Jerrodd daha erken doğmamış olduğu için memnundu. Babasının gençliğindeki bilgisayarlar inanılmaz büyüklükteydiler. Her gezegende yalnız bir tane bulunurdu. Gezegen AC'si denirdi onlara. Teknolojinin gelişmesi sayesinde transistörlerin yerini moleküler vanalar almıştı. Böylece artık en büyük AC bile bir uzay gemisinin yarısı kadardı.

Kendi özel Microvac'ının güneşi ilk zapt eden o eski ve ilkel multivac'a kıyasla ne kadar gelişmiş olduğunu düşündü ve keyiflendi. Jerrodd'un bilgisayarı dış-uzay sorununu ilk çözen ve böylece yıldızlara yolculuğu mümkün kılan Dünya'nın Gezegen AC'sinden bile çok üstündü.

Kendi düşüncelerine dalan Jerroddine içini çekti, "Ne kadar çok yıldız, ne kadar çok gezegen var. Bana kalırsa aileler bizim şimdi yaptığımız gibi yeni yeni gezegenlere gitmeyi sürdürecek, sonsuza kadar."

"Sonsuza kadar değil" dedi Jerrodd gülümseyerek. "Bir gün bu duracak ama daha milyarlarca yıl sürer. Yıldızların bile sonu gelir biliyorsun. Entropi durmadan artar."

Jerroddette II incecik sesiyle, "Entropi nedir baba?" diye sordu.

"Entropi, tatlım, evrenin ne miktarda bittiğini anlatan bir sözcüktür. Her şey biter, senin küçük yürüyen-konuşan robotun gibi."

"Peki, sen evrene yeni bir güç ünitesi takamaz mısın, robotuma yaptığın gibi?"

"Yıldızların kendileri güç üniteleridir canım. Onlar bir kere bitti mi, yenisi yoktur."

Jerrodett I avaz avaz ağlamaya başladı. "Buna izin verme baba. Yıldızların bitmesine izin verme!"

Jerroddine kızmıştı, "Beğendin mi yaptığını?" diye fısıldadı.

Jerrodd da fısıltıyla, "Korkacağını nereden bilebilirdim?" dedi.

Jerrodette I, "Microvac'a sor" dedi. "Yıldızları yeniden nasıl çalıştıracağını ona sor."

"Haydi, sor" dedi Jerrodine, "o zaman susarlar." (Jerrodette II de ağlamaya başlamıştı.)

Jerrodd çaresizce omuzlarım silkti. "Tamam, güzellerim, tamam. Microvac'a soracağım. O bize söyler. Üzülmeyin."

Microvac'a sordu. 'Yanıtı print et' emrini de ekledi.

Jerrodd çıkan selofilm şeridini eline aldı ve neşeli bir tavırla, "Gördünüz mü, Microvac zamanı gelince her şeyi halledeceğini, merak etmemenizi söylüyor" dedi.

Jerrodine, "Ve şimdi yatma vakti çocuklar" dedi, "Yeni evimize varmamıza çok az kaldı."

Jerrodd selofilmi yok etmeden önce üzerindeki yazıyı dikkatle okudu: ANLAMLI YANIT İÇİN YETERLİ VERİ MEVCUT DEĞİL.

Omuzlarını silkti ve vizi-ekrana baktı. X-23'e çok yaklaşmışlardı.

***

Lamethli VJ-23X Galaksinin üç boyutlu, küçük ölçüt haritasına bakarak, "Acaba bu konuda bu denli kaygılanmakta haklı mıyız?" dedi.

Nicron'lu MQ-17J başını hayır anlamında salladı. "Hiç sanmıyorum. Şu andaki çoğalma hızımızla beş yıl içinde tüm Galaksi dolmuş olacak, biliyorsun."

İkisi de yirmili yaşların başlarındaydı. İkisi de uzun boylu ve kusursuz görünümlüydüler.
"Yine de" dedi VJ-23X, "Galaksi Konseyine karamsar bir rapor verip vermeme konusunda kararsızım. Onları huzursuz etmek istemiyorum."

"Başka türlü bir rapor vermemiz olası değil diye düşünüyorum. Bırak biraz huzursuz olsunlar. Onları huzursuz etmeye mecburuz."

VJ-23X içini çekti. "Uzay sonsuzdur, elimizin altında yüz milyar Galaksi var. Hatta daha bile fazla."

"Yüz milyar sonsuz demek değildir! Gittikçe de daha az sonsuz oluyor! Düşünsene! Yirmi bin yıl önce insanlık yıldızların enerjisini kullanmaya başladı. Birkaç asır sonra da gezegenler arası yolculuk yapmak mümkün oldu. İnsanlığın küçücük bir gezegeni doldurması bir milyon yıl aldı. Galaksinin geri kalanını doldurması ise yalnızca on beş bin yıl! Şimdi nüfus her on yılda bir ikiye katlanıyor"
VJ-23X onun sözünü kesti. "Bunun nedeni artık ölümsüz olmamız tabii."

"Tamam, pekala. Onu da hesaba katmamız gerekiyor ama ölümsüzlüğün tatsız bir yanı da var. Galaktik AC pek çok sorunumuza çözüm buldu ama yaşlanmayı ve ölümü ortadan kaldırmakla daha önceki tüm çözümlerini geçersiz kıldı."

"Yaşamdan vazgeçmek istemezdin değil mi?"

"Tabii istemezdim!" dedi MQ-17J sertçe. Sonra hemen yumuşadı, "Henüz değil. Daha çok gencim. Sen kaç yaşındasın?"

"İki yüz yirmi üç. Sen?"

"Ben henüz iki yüz olmadım. Neyse konuya dönelim. Nüfus her on yılda bir iki misli oluyor. Galaksimiz dolduğunda bir başka galaksiyi on yıl içinde dolduracağız. Bir on yıl sonra iki tanesini daha, sonraki on yılda dört tanesini. Yüz yıl sonra binlerce galaksiyi doldurmuş olacağız. Bin yıl sonra bir milyon galaksiyi. On bin yılda bilinen evrenin tümünü Sonra ne olacak?"

VJ-23X, "Bir de nakliye sorunu var. Bir galaksi dolusu insanı başka bir galaksiye taşımak için kaç güneş birimi güç gerekir acaba?" dedi.

"Çok iyi düşündün. Daha şimdiden insanlık yıl başına iki güneş birimi güç tüketiyor."

"Çoğu da ziyan oluyor. Yalnız bizim galaksimiz yılda binlerce güneş birimi güç üretiyor ve biz yalnızca iki tanesini kullanıyoruz."

"Haklısın ama yüzde yüz randımanla kullansak bile sonu ertelemekten başka bir şey yapmış olmayız. Enerji gereksinimimiz geometrik dizi ile nüfusumuzdan bile hızlı artıyor. Daha galaksileri bitirmeden enerjiyi tüketmiş olacağız. Çok haklısın. Gerçekten çok haklısın."

"Uzay gazlarından yeni yıldızlar yapmak zorunda kalacağız."

"Ya da har vurup harman savurduğumuz ısımızı kullanarak yaparız bunu" dedi MQ-17J, acı acı alay ederek.

"Entropiyi tersine çevirmenin bir yolu olmalı. Galaktik AC'ye soralım."

VJ-23X bunu söylerken pek ciddi değildi ama MQ-17J cebinden AC bağlantı aletini çıkardı ve masanın üzerine koydu.

"Evet, benim de biraz buna aklım yattı" dedi. "Çünkü bu insanlığın eninde sonunda karşılaşacağı bir sorun."

Küçük AC bağlantısına düşünceli gözlerle baktı. Küçücük bir kutuydu bu. İçinde de hiçbir şey yoktu ama dış-uzay kanalı ile tüm insanlığa hizmet veren büyük Galaktik AC’ye bağlıydı. Dış-Uzay düşünülürse Galaktik AC'nin bütünleyici bir parçasıydı. MQ ölümsüz yaşamında bir gün gelip Galaktik AC’yi gözleri ile görüp göremeyeceğini düşünüyordu. AC kendi küçük gezegenindeydi. Eski ilkel moleküler vanaların yerini güç-ışınlarının maddeyi tutan örümcek ağları almıştı. Eterik ötesi çalışmasına karşın Galaktik AC'nin binlerce metre uzunluğunda olduğu biliniyordu.

MQ-17J birden AC bağlantısına sordu, "Entropinin tersine çevrilmesi mümkün mü?" VJ-23X şaşırmıştı.

"Şey, bunu sormanı gerçekten istememiştim" dedi.

"Neden olmasın?"

"Geriye döndürülemeyeceğini ikimiz de biliyoruz. Külleri ve dumanı yeniden bir ağaca dönüştüremezsin."

MQ-17J, "Senin gezegeninde ağaç var mı?" diye sordu.

Galaktik AC'nin sesi konuşmalarını kesti. Masanın üstündeki küçük AC bağlantısından gelen sesi ince ve çok güzeldi. Şöyle dedi: "ANLAMLI BİR YANIT İÇİN YETERLİ VERİ MEVCUT DEĞİL."

VJ23X, "Gördün mü!" dedi.

İki adam bunun üzerine Galaktik konseye sunacakları rapora döndüler.

***

Birinci Zee yeni Galaksiyi ve içindeki sayısız yıldızları zihinsel olarak, pek ilgi duymadan taradı. Hiçbir yıldızı gözleri ile görmemişti. Acaba görebileceği bir an gelecek miydi? O kadar çok yıldız var ki! Hepsi de insanlarla yüklü. Ama artık bu yük neredeyse ölümcül bir ağırlık haline gelmişti. İnsanların çoğunluğu artık burada, uzay boşluğunda yaşıyordu.

Ama zihinleri, bedenleri değil! İnsan bedenleri çağlardır -gezegenlerde uykudaydı. Arada bir bazı aktiviteler için canlandıkları oluyordu ama bu gittikçe seyrekleşiyordu. Pek az yeni birey hayata geliyor inanılmaz büyüklükteki kalabalığa katılıyordu ama insanlık bunu sorun etmiyordu. Evrende yeni insanlar için artık yer yoktu.

Birinci Zee zihnine başka bir zihnin ipek dokunuşu ile düşüncelerinden sıyrıldı.

"Ben Birinci Zee" dedi, "Sen?"

"Ben Dee Sub Wun. Galaksin?"

"Biz ona yalnızca Galaksimiz diyoruz. Seninki?"

"Biz de bizimkine öyle diyoruz. Bütün insanlar Galaksiye yalnızca Galaksimiz der. Neden olmasın?"

"Doğru. Zaten bütün Galaksiler birbirinin aynı."

"Hepsi değil. İnsanların ilk ortaya çıktığı bir Galaksi olmalı. Bu onu farklı yapar."

Birinci Zee, "Hangisi bu?" diye sordu.

"Bilemiyorum. Evrensel AC bilir." "Soralım mı ona? Birden merak ettim."

Birinci Zee'nin algılamaları o kadar genişledi ki Galaksiler büzülüp küçüldüler ve çok daha büyük bir arka planın üstüne serpildiler. Zihinleri özgürce uzayda dolaşan ölümsüzlerle yüklü yüzlerce milyar Galaksi. Bir tanesi, çok eski ve belirsiz bir zamanda içinde insan olan tek Galaksiydi.

Birinci Zee o Galaksiyi görmeyi çok merak etti ve seslendi: "Evrensel AC! İnsanlık ilk hangi Galakside var oldu?"

Evrensel AC soruyu duydu, uzaydaki her şeyi duyardı. Alıcıları hep hazır durumdaydı ve her alıcısı dış-uzayın bilinmeyen bir yerinde her şeyden çok uzak ve soğuk AC’ye her şeyi bildirirdi.

Birinci Zee, düşünceleri Evrensel AC’yi algılayabilecek mesafeye yaklaşabilmiş yalnızca tek bir insan tanımıştı. O da elli-altmış santim çapında parlak bir küreyi şöyle böyle görür gibi olmuş.

Birinci Zee ona "Ama Evrensel AC o kadarcık bir şey olabilir mi?" diye sormuştu.

"Büyük bölümü Dış-Uzayda" yanıtını almıştı. "Biçimi nasıldır bilemiyorum."

Bunu kimse bilmiyordu çünkü Evrensel AC’ye insan elinin katkısı olmayalı çok uzun bir süre geçmişti. Her Evrensel AC kendinden sonrakini kendisi dizayn ediyor ve yapıyordu. Her biri milyonlarca yıllık ömrü boyunca kendinden daha üstünü yapmasını sağlayacak verileri topluyordu. Kendi data birikimi ondan sonra gelenin datasının altında depolanıyordu.

Evrensel AC Birinci Zee'nin düşüncelerini böldü. Sözcüklerle değil, rehberlik ederek. Birinci Zee'nin zihni bulanık Galaksiler okyanusuna götürüldü. Galaksilerin bir tanesi büyütüldü ve yıldızları seçildi.
Sonsuz bir mesafeden sonsuz netlikte bir düşünce geldi. "İNSANLIĞIN İLK GALAKSİSİ BUDUR."

Diğer Galaksilerden farklı bir özelliği yoktu, Birinci Zee hayal kırıklığına uğramıştı.

Oraya kadar ona eşlik etmiş olan Dee Sub Wun'un zihni birden sordu, "Ve bu yıldızlardan biri insanlığın ilk gezegeni, öyle mi?"

Evrensel AC, "İNSANLIĞIN İLK YILDIZI NOVA OLDU. O ARTIK BİR BEYAZ CÜCE" dedi.

Birinci Zee şaşırmıştı, düşünmeden sordu, "Üzerindeki insanlar öldüler mi?"

Evrensel AC yanıt verdi: "BÖYLE DURUMLARDA OLDUĞU GİBİ FİZİKSEL BEDENLERİ İÇİN ÖNCEDEN YENİ BİR DÜNYA İNŞA EDİLDİ."

"Ah, tabii" dedi Birinci Zee ama nedense bir yitirmişlik hissi duydu. Zihninde insanlığın ilk Galaksisini salıverdi. Galaksi bulanık mavi noktaların arasında kayboldu. Onu bir daha asla görmek istemiyordu.

Dee Sub Wun, "Ne oldu sana?" dedi.

"Yıldızlar ölüyor. İlk yıldız öldü."

"Hepsi ölür. Ne olmuş?"

"Ama tüm enerji bittiğinde bedenlerimiz de ölecek, onlarla birlikte biz de."

"Buna daha milyarlarca yıl var."

"Milyarlarca yıl sonra bile olsa ben bunun gerçekleşmesini istemiyorum. Evrensel AC! Yıldızların ölmesi nasıl önlenebilir?"

Dee Sub Wun güldü, "Entropinin yönünün nasıl geri çevrilebileceğini soruyorsun."

Ve Evrensel AC yanıt verdi: "ANLAMLI BİR YANIT İÇİN HENÜZ YETERLİ VERİ MEVCUT DEĞİL."

Birinci Zee'nin zihni kendi Galaksisine uçtu. Dee Sub Wun'u bir daha düşünmedi. Onun bedeni bir trilyon ışık yılı uzaktaki bir Galakside de olabilirdi, Birinci Zee'nin Galaksisine komşu bir Galakside de. Önemi yoktu.

Birinci Zee canı sıkkın bir halde kendine küçük bir yıldız yapmak üzere gezegenler arası boşluktan hidrojen toplamaya başladı. Yıldızlar bir gün ölecekler ama hiç olmazsa yeni birkaç tane yapılabiliyor.

***

İnsan kendisi ile birlikte düşündü çünkü İnsan zihinsel açıdan tek bir İnsandı. Trilyonlarca ve trilyonlarca yaşı olmayan bedenden oluşmuştu. Bedenler sessiz ve kandırılamaz yatıyorlardı. Her birine mükemmel ve kandırılamaz makineler bakıyordu. Zihinler ise özgürce birbirlerinin içinde erimiş, farklılıkları kalmamıştı.

İnsan, "Evren ölüyor" dedi.

Sönmekte olan Galaksilere baktı. Müsrif dev yıldızlar çoktan, hatırlanamayacak kadar eski geçmişin en hatırlanamaz bölümünde sönüp yok olmuşlardı.

Yıldızlar arasındaki tozlardan yeni yıldızlar inşa edilmişti. Bazılarını İnsan kendisi yapmıştı ve bunlar da tükeniyordu. Beyaz cüceler muazzam güçler kullanılarak bir araya getirilebilir ve yeni yıldızlar yapılabilirdi ama bir beyaz cüceden tek bir yıldız çıkıyordu ve onlar da bitmek üzereydi.

İnsan, "Kozmik AC'nin dikkatli kullanımı ile Evrenin kalan enerjisi daha milyarlarca yıl yetecek" dedi.

"Yine de" dedi İnsan, "sonunda o da tükenecek. Ne kadar idareli kullanılırsa kullanılsın, enerji bir kere kullanıldı mı yok olur ve bir daha yerine konamaz. Entropi sonsuza kadar maksimuma yükselir."
İnsan sordu, "Entropi geri çevrilebilir mi? Kozmik AC’ye soralım."

Kozmik AC ile sarılmışlardı ama uzayın içinde değil. Ac'nin en küçük bir parçası bile uzayın içinde değildi. Dış-Uzaydaydı ve ne madde ne de enerji olan bir şeyden yapılmıştı. Yapısı ve boyutları İnsanın anlayabileceği terimlerle ifade edilebilenin çok ötesindeydi.

"Kozmik AC" dedi İnsan, "Kaç tane Entropi geri çevrilebilir?"

Kozmik AC yanıt verdi: "ANLAMLI BİR YANIT İÇİN HENÜZ YETERLİ VERİ MEVCUT DEĞİL."

İnsan, "Ek veri topla" dedi.

Kozmik AC, "TOPLAYACAĞIM. YÜZLERCE MİLYAR YILDIR TOPLUYORUM. BENDEN ÖNCEKİLERE BU SORU ÇOK KERELER SORULDU. TÜM VERİLER YETERSİZ KALIYOR."

İnsan sordu, "Verilerin yeterli olacağı bir zaman gelecek mi, yoksa sorun olası tüm koşullarda çözümsüz mü?"

Kozmik AC Yanıt verdi; "OLASI TÜM KOŞULLARDA ÇÖZÜMSÜZ OLAN SORU YOKTUR."

İnsan, "Soruyu yanıtlamak için yeterli verileri ne zaman elde edeceksin?" dedi.

Kozmik AC yanıtladı, "ANLAMLI BİR YANIT İÇİN HENÜZ YETERLİ VERİ MEVCUT DEĞİL."

İnsan, "Üzerinde çalışmayı sürdürmeye devam edecek misin?" diye sordu.

Kozmik AC yanıt verdi, "EDECEĞİM."

İnsan, "Bekliyoruz" dedi.

Yıldızlar Ve Galaksiler öldüler ve söndüler. On trilyon yıl kullanıldıktan sonra uzaydaki her şey karanlığa büründü.

İnsan birer birer AC'nin içinde eridi. Fiziksel bedenler zihinsel bireyselliğini kaybetti ama bu bir kayıp değil kazanç oldu.

İnsan'ın son zihni AC’ye katılmadan önce bir an durdu. İçinde son bir karanlık yıldızın tortusundan başka bir şey görülmeyen uzaya baktı. Bir de inanılamayacak kadar ince bir madde vardı. Niteliği belirsiz ısının kesin sıfıra doğru tükenişinin etkisi ile rasgele hareket ediyordu.

İnsan, "AC, bu son mu?' dedi. "Bu kaos yeniden Evrene dönüştürülebilir mi? Yapılabilir mi bu?"

AC yanıt verdi: "ANLAMLI BİR YANIT İÇİN HENÜZ YETERLİ VERİ MEVCUT DEĞİL."

***

İnsan'ın son zihni de AC'nin içinde eridi ve var olan yalnız AC kaldı -O da Dış-Uzayda.

Madde ve enerjinin yok oluşu ile birlikte zaman ve mekan da yok oldu. AC bile yalnız son bir soruyu yanıtlamak amacı ile var olmayı sürdürüyordu. O soru ilk kez on trilyon yıl önce yarı sarhoş bir bilgisayar teknisyeni tarafından sorulmuştu. Şimdi -artık şimdi varsa- AC o bilgisayara İnsan'ın o zamanki insana benzediğinden bile daha az benziyordu. Tüm diğer sorular yanıtlanmıştı ama bu son soru yanıtlanmadan AC bilincini salıveremezdi.

Toplanabilecek tüm veriler toplandı, bitti. Artık daha fazlası toplanamazdı.Geriye bir tek toplanan tüm verilerin arasındaki ilişkilerin belirlenmesi ve olası tüm kombinasyonların oluşturulması işi kalmıştı. Bunu yapmaya zaman olmayan bir zaman harcandı.

AC entropinin yönünün nasıl tersine çevrileceğini buldu. Ama bu son sorunun yanıtının bildirileceği kimse yoktu. Zarar yok. -Uygulamalı olarak verilecek olan- Yanıt bunu da halledecekti.

Zamanla ölçülemeyen bir süre boyunca AC bunu en mükemmel biçimde nasıl gerçekleştireceği üzerinde düşündü. Programı özenle organize etti.

AC'nin bilinci -ki bir zamanlar tüm Evrendi- Kaosu ele alıp uzun uzun düşündü. Adım adım yapılması gereken yapılmalıydı.

Ve AC Işığa "OL!" dedi.

Ve Işık oldu...

Isaac Asimov
Son Soru
Takvimlerin 23 Ağustos 2020’yi gösterdiği o gün insanlık adına başlayan mühim bir yürüyüşün son adımı atılacaktı. 1977 Eylül’ünde Güneş Sistemi’nin dışına yollanan Voyager 1, artık “bulunmaktan” başka bir vazifesi kalmadığı için tamamen kapatılacaktı. 2020’deki bu son adım daha araç gönderilmeden planlanmıştı; zira o kadar uzaktayken insanlara sunabileceği bir şey kalmayacaktı.

NASA’nın JPL biriminin California’daki merkezinde her şey güzel başlamıştı. Voyager 1’den gelen telemetri verilerinin yansıtıldığı kocaman ekranın önünde basın mensuplarına kokteyl veriliyordu. Kürsüden insanlığın uzay macerasıyla ilgili birkaç duygusal konuşma yapıldıktan sonra, Voyager 1’deki altın plağa konmuş şarkılar eşliğinde sohbetler edildi. Saat 16:00’ya programlanan “şalteri indirme” etkinliğinden kırk dakika önce probun cayroskopik operasyonlarından sorumlu olan Rachel, bir şeylerin yolunda gitmediğini fark etti. Onun kaygıyla ekrana baktığını görenler yüzlerini aynı yere çevirdiler. Salondaki konuşmalar azalarak kesildiğinde herkes ekranda artık değişmeyen, sabitlenmiş sayılara bakıyordu. Saat dışındaki tüm veriler aniden duruvermişti.

NASA’nın basın müşaviri Thomas, gazetecilere çaktırmamaya çalışarak Umut’un yanına gelip “şalteri vaktinden önce mi indirdik?” diye sordu. Umut diliyle dişi arasından “İlgisi yok…” diye fısıldadı. “Alet buraya 20 saat uzaklıkta. Her ne olduysa 20 saat önce olmuştur”. Gazetecilerin ortalama bir insandan daha hassas kulaklara sahip olduklarını unutmuşlardı. Haberin kokusunu alan gazeteciler soru yağdırmaya başladılar. JPL başkanı ortamı sakinleştirmek amacıyla “tamam tamam beyler hanımlar…” diyerek herkesin görebileceği bir yere geçti. “İzin verirseniz şimdi ne olduğunu öğrenip size aktaracağız. Rahat çalışabilmemiz için maalesef sizleri bir süreliğine lobiye almak zorundayız” dedi ve gazeteciler Thomas’ın mihmandarlığında dışarıya çıkarıldılar.

Yerlerine geçen Voyager 1 ekibi eldeki verilere dayanan tüm sistem testlerini yaptılar. Her şeyin sağlaması yapıldıktan sonra ortaya son derece tuhaf bir sonuç çıktı: Voyager 1 tıkır tıkır çalışıyordu fakat küçük bir sıknıtısı vardı: İlerleyememek. Araç her ne olduysa Güneş’ten tam 150 AU uzaklıkta pozisyonunu sabitlemişti.

Geri dönen Thomas, “Emin misiniz?” diye sordu kenara çektiği JPL başkanına. “Dışarıda iştahla bekleyen gazetecilere bunu mu söyleyeceğim? Nasıl olur?”

“Emin değiliz. Voyager 20 saat uzaklıkta olduğu için şimdi talep ettiğimiz bazı veriler ancak 40 saat sonra gelebilir. Ne var ki, o zamana dek gelmiş ve hâlâ gelmeye devam eden verilerde başka hiçbir sorun görünmüyor. İlginç bir şekilde araç aniden durmuş gibi…”

“Bu mümkün mü?”

“Elbette değil. Belki basit bir sensör arızasıdır. Bir asteroide çarpmıştır diyeceğim ama… Diğer veriler… Neyse… Beklemekten başka çaremiz yok.”

“Her ne olduysa tam 150,00 AU’da olması biraz tuhaf değil mi?”

“Tuhaf… Belki yazılımdaki bir hata buna neden olmuştur ve aynı hata yuvarlama hatası da yaratıyordur. Erkenden bir şey söylemek zor. Ekip araştıracak. Eski ve kenarda kalmış bir program olduğu için çok bilgi sahibi değilim. Ben de rapor bekliyorum.”

“Dışarıdakilere ne diyeyim?”

“Sistemde bir arıza var, 40 saat sonra teyit edeceğiz… Nasıl?”

“Vakit kazandırır…”

*

Yönetici takımı olayın basit bir arızadan kaynaklandığını umuyorlardı. Arızayla baş etmek kolaydı: “Voyager’da son anda bilmemne arızası çıktı. Zaten şalteri de indirecektik ve zahmete girmeye değmeyeceğini düşündük…”

Ancak Voyager 1 gerçekten de tam olarak 150,00 AU’da, kelimenin tam anlamıyla boşlukta öylece çakıldıysa, bunu açıklamak pek kolay olmazdı. Vuku bulan gerçekten de buysa muhtemelen konunun tartışılacağı yer artık California Teknoloji Enstitüsü değil, Beyaz Saray olacaktı.

Öyle de oldu. 41 saat kadar sonra NASA başkanı kendini Amerikan Başkanı’nın bilim danışmanı Sera’ya konuyu aktarırken buldu. Aracın nasıl olup da durduğunu mantıklı bir şekilde izah edemiyordu.

“Daha fazla bilgi almanın yolu yok mu?” dedi danışman.

“Var… Voyager 1, 1990 yılında Güneş Sistemi’nden son fotoğrafını aldığında üzerindeki kamerayı deaktive etmiş ve yazılımını kaldırmıştık. Onu yeniden devreye sokacağız.”

“Olanlara dair bir teoriniz var mı?”

“Tüm personelim kafa yoruyor. Somut tek bir hipotez var; ondan da ancak bilimkurgu öyküsü çıkar… ”

NASA başkanının bahsettiği hipotezi NASA’nın en yaşlı çalışanlarından birisi olan Carl Heermer öne sürmüştü. Hipotezse 2000 yılında Stephen Baxter tarafından ortaya atılan Planetoryum Hipotezi’ydi. 1963’te Kardashev adlı sovyet astronom, uzaydaki olası uygarlıkların hakim olabildikleri enerji miktarına göre K1, K2 ve K3 diye sınıflandırılabileceğini öne sürmüştü. Baxter da K3 cinsinden bir uygarlığın 100 AU’luk çapta bir simülasyon yaratabileceğini hesaplamış, Güneş Sistemi’nin çok gelişmiş bir uygarlığın yarattığı fiziksel bir simülasyonda bulunabileceğini öne sürmüştü. Carl’a göre Baxter haklı olabilirdi ama fazla itidalli davranmıştı: Güneş Sistemi, çapı 300 AU olan bir simülatörde olabilirdi.

Bilim danışmanı, “Yani Güneş sisteminin bir tür laboratuvar tüpünde yer aldığını mı söylüyorsun?”

“Hayır elbette… Bu sadece bir spekülasyon. Ancak Voyager’in durması o kadar anlamsız ki, öne sürülen hipotezler de aynı derecede anlamsızlar.”

“Fotoğraflar geldiğinde orada olmak istiyorum.”

“Tamam. Kamerayı aktive edip ilk fotoğrafları almamız asgari 48 saat sürecek.”

“Bekleriz. 4,5 milyar yıllık bir simülasyon için kısa bir süre.”

*

Mojave Çölü’ndeki Goldstone anteni, kamera aktivitesini onaylayan ilk fotoğrafı aldı. Hemen teyit sonrası adımlara geçildi: Voyager kamerasına saat yönünde dönerken 15 derecede bir görüntü alması söylendi. Bu yeni fotoğrafların gelmesi için 40 saat beklenecekti.

Sera California’ya bu süre zarfında ulaştı. İlk işi NASA veya JPL başkanını değil, Carl’ı görmek oldu. Uzun bir süredir alımlı bir kadına –hatta bir kadına- randevu vermeyen Carl’ın keyfine diyecek yoktu. “Biz bu hipoteze hayvanat bahçesi senaryosu da derdik.” dedi bar taburesinde birasını yudumlarken. “Bu fikir Fermi Paradoksu’ndan doğdu. ‘Madem evrende başka uygarlıklar var, o halde neredeler?’ dedi Fermi haklı olarak. Tamam, ziyaret edilmemiş olabiliriz ama radyo sinyalleri nerede? Hiç mi iletişim kurmuyor, hiç mi haberleşmiyorlar? İşte Baxter bu “büyük sessizliğe” başka bir açıklama önerdi: Onları görmemizi istemiyorlar çünkü onlar için beyaz farelerden başka bir şey değiliz.”

“Peki Carl… Eğer gerçekse… Yani gerçekten Güneş Sistemi’miz bir tür hayvanat bahçesinden ibaretse…” dedi Sera.

“Her şey olabilir. Kafesten çıkmaya kalkıştık diye terbiyecimiz gelip bize sopa atabilir. Belki de ödüllendirmek için birkaç fıstık atarlar. Ya da yaratıcımız her kimse çoktan ölmüştür. Bence bize ne yapacaklarından daha önemli sorunlarımız var.”

“Nedir o?” dedi Sera merakla.

“Bunca bilimsel birikimimize ne olacak? Orada dev bir ekran varsa eğer, her şey bir görüntüden ibaret demektir. Bizi evrenin sessizliğine inandıran bir görüntü… Bir açık hava sineması Sera. Einstein, Hawking, Büyük Patlama, genişleyen evren… Evrenin en uzun metrajlı filmi bu. Hepsini unut! Tüm bildiklerini.”

*

Fotoğraflar geldiğinde gizli servisler devreye girmek zorunda kaldı çünkü Voyager’ın tam karşısında kocaman bir “150 AU” tabelası duruyordu. Voyager 1 Karayolları Genel Müdürlüğü’nün değil NASA’nın aleti olduğuna göre bunun tek bir açıklaması vardı: Birileri Voyager’ın sinyalini karıştırıyordu!

“Ockam’ın usturasını resmen es geçtik Sera. Basit olan açıklamayı değil, abidik gubidik senaryoları dikkate aldık. Voyager’ın şalterini o gün indireceğimizi duyurmuştuk. Kabiliyetli birkaç korsan –nasıl yaptılar bilmiyorum ama- önce bizim verilerimizi manipüle edip Voyager’ın 150 AU’da durduğuna inanmamızı istediler. Şimdi de yıldızlı bir arka planda 150 yazan karayolu tabelasının durduğu resimler gönderiyorlar. Dünyanın gözü önünde bizimle dalga geçiyorlar.” dedi.

Sera emin değildi. Alelacele oluşturulmuş raporda yeralan, nerede güvenlik açığı olabileceğine dair teorileri ikna edici bulmamıştı. Elbette bunu başkana söylemedi.

O saatlerde Voyager’a sürekli görüntü alma talimatları iletiliyor, 20 saatlik yolu aşıp gelen veriler görselleştiriliyordu. Yeniden Voyager ekibine atanan eski görsel uzmanlarından birisi çığlık atınca herkes başına üşüştü: Aracın en ilkel cep telefonunkinden misli misli kötü kamerasıyla ilettiği fotoğraflardan sonuncusunda Voyager’ın bizzat kendisi görünüyordu: Voyager kendi resmini gönderebilmişti; çünkü karşısına bir ayna konmuştu.

150 tabelası geldiğinden beri araştırma için gizlilik kararı alındığından basın mensuplarına bir şey açıklanmıyordu. Lakin bilginin sızması engellenememişti. TV’de her akşam binbir çeşit spekülasyon tartışılıyordu. Spiritüeller aslında 150’nin eski uygarlıklarda çok önemli bir sayı olduğunu anlatıyor, yeni kurulan “150 kilisesi” mürit topluyor, müslüman ülkelerde okutulan cuma hutbelerinde “biz zaten biliyorduk” havası atılıyordu. Bir hafta içinde farklı dillerde yüzün üstünde “150” adlı kitap yayımlanmıştı.

Voyager’ın durmasından 15 gün kadar sonra, California Teknoloji Enstitüsü’nün toplantı odası gergin bir toplantıya ev sahipliği yapıyordu. Masada NASA’nın ağır toplarının yanısıra ulusal güvenlik birimlerinin yöneticileri oturuyordu. Voyager’ın ulusal bir proje olması nedeniyle Rusya, Çin ve Japonya’nın yardım teklifleri reddedilmiş, ABD vatandaşı olmayan NASA çalışanlarına ücretli izin verilmişti.

“Fotoğraf hilesi” dedi başkanın güvenlik danışmanı. “Başka bir açıklaması olamaz.”

“Öyleyse uzmanlık ürünü bu. Ekibim fotoğraflardaki yıldızlara odaklandılar. Hepsi fotoğrafların çekildiğini düşündüğümüz açılara göre doğru konumda ve parlaklıktalar. Böyle bir hileyi ancak aracın konumunu ve uzayı avucunun içi gibi bilen biri yapabilir.”

“Konumu bilebilirler mi?” dedi Beyaz Saray güvenlik danışmanı.

“Elbette. Aracın dümdüz olan rotası belli. Uzaklığını da web’den ilan ediyoruz zaten.”

Derken kapı çalındı. Başını uzatan personel “Sanırım acil bir durum var” deyip, yetkilileri komuta merkezine çağırdı.

*

Herkesin başına üşüştüğü bilgisayar ekranında Voyager’dan yeni gelen görüntülerde yaşlı, beyaz bir erkeğe ait fotoğraf görünüyor, altındaki notta “Dış kapıdaki bu adamı içeri alın” yazıyordu. Sona gelinmiş, şakacılar deşifre olmaya karar vermişlerdi demek…

İçeri alınması istenen adamı gerçekten de binanın önünde beklerken buldular. FBI müdürü hemen yakalanıp sorgulanması gerektiğini söylese de NASA başkanı biraz konuşmanın zararı olmayacağına ikna etti onu. Boynuna astığı yaka kartında “150” yazan, Bertrand Russell’a benzerliği gözden kaçmayan, bir İngiliz centilmeni gibi giyinmiş adamı çok sıkı bir güvenlik taramasından geçirdikten sonra yukarıdaki toplantı odasına aldılar.

“Konuşmama müsaade var mı?” diye sordu centilmen. Kollarını kavuşturmuş takım elbiseli adamlar arkalarına yaslanıp aynı beyefendilikle “lütfen” dediler.

Adam genzini temizledikten sonra “Sizin K3 dediğiniz sınıftan bir uygarlığın temsilcisiyim. Size selam getirdim!” deyip bekledi. Kimse tarafından ciddiye alınmadı söyledikleri ama o ana dek kambur oturan Carl’ın doğrulduğu gözden kaçmadı.

“Ciddiye almayacağınızı tahmin ediyordum. Bu yüzden size Voyager’ın çalışmasını yıllar önce durdurduğunuz kızılötesi spektrometresinden bir parça söküp getirdim. Nostaljik bir ev hediyesi…” derken iç cebinden metal bir kutu çıkardı. Kutuyu Carl’a uzatırken “zaten kullanmadığınıza göre kızmazsınız değil mi?” diye ekledi. Voyager programının emektar mühendisi parçayı incelemeye koyuldu.

“Maalesef bir simülasyondaydınız. Yediniz, içtiniz, eğlendiniz, savaştınız, devrimler yaptınız, Ay’a gittiniz, hatta duvara çarpmayı başardınız… Biz duvar diyoruz oraya: Yıldızınıza 150 AU uzaklıkta bir set. Bizler için küçük ama sizleriçin epey büyük bir adım. Tebrikler! ” dedi ve alkışlamaya başladı: “Bravo… bravo…!”

FBI müdürü NASA başkanının kulağına eğilecek oldu ama başkan onu eliyle durdurdu. Son derece sakin bir ses tonuyla “sadede gelir misiniz?” dedi.

“Tabii… Çoğunlukla gezegeniniz çok hücreli yaşama geçemiyor; bazen geçiyor ama meteor düşmediğinden dinozorlara yem oluyorsunuz. Meteorun iyiliğini gördüğünüz zamanlar nadiren de olsa bilimsel devrim gerçekleştirecek kadar ilerliyor ama bu defa da birbirinizi nükleer silahlarla yok ediyorsunuz. Kısacası: Yaklaşık yüz bin deneyde bunu ilk başaran siz oldunuz. Takdire şayan!”

“Çoğunlukla… Nadiren… Yüz binlerce… Ne demek bunlar? İlk derken neyin ilki?” dedi başkan.

“Sürekli tekrarlanan bir deney. Büyük sayılar yasasına uygun olarak akıllı yaşama dair olasılıkları ölçmeye çalışıyoruz. Gezegeninizi veya birbirinizi yok etmeden uzaya çıkabilme olasılığınız önemli… Kıstas duvara ulaşmak ve siz ilk örneksiniz. Bizzat gelip kutlamak istedim.”

“Yani her biri milyarlarca yıl süren deneyler mi yapıyorsunuz?” dedi Sera. İnanmış göründüğü için bir an budala gibi hissetti.

“Ortalama 4,5 milyar yıl. Sisteminizin yaşı. Simülasyon içinde bu kadar ama dışarıda öyle değil. Senkronize yürütülen yüz kadar deney –başarınıza göre- on ila elli dakika sürüyor.”

Bu sırada “İnanılmaz…” diye haykırarak araya girdi Carl. “Bu gerçek. Tamamıyla gerçek! İşte şu çerçeveye çaktırmadan küçük bir imza atmıştım. Aynen duruyor. Aman yarabbim!”

Kutuyu eline alan her yetkili imzayı görene kadar bir süre bakıyor, sonra kutuyu yanındakine veriyordu. Kutu elden ele dolaşırken odadaki gerginlik artıyordu. Kutuyu inceleyip tekrar Carl’a veren Sera müzakere ederken işe yaradığına inandığı ses tonuyla konuşmaya başladı: “Beyefendi… Gerçeği söyleyeyim mi? Açıkçası bunun kötü bir şaka olduğunu, Voyager’ın frekansına karışan bir grubun lideri olduğunuzu düşünüyoruz. Bu kızgın beylerin sizi bu kadar dinleyeceğini bile beklemiyordum. Neyse… Ben sorumu sorayım: Anlattıklarınızdan ve yapabildiklerinizden ötürü astronomi bilginizin ve genel kültürünüzün yerinde olduğunu varsayıyorum. Sagan prensibini siz de biliyor olmalısınız: Olağanüstü iddialar, olağanüstü kanıtlar gerektirir. Sizin böyle bir kanıtınız var mı?”

“Güneş tutulmasına ne dersiniz?” dedi adam tebessüm ederek. Oturanlar onun neyi kastettiğini anlamadılar fakat çok geçmeden pencereden giren ışık azalmaya, masmavi gök kararmaya başladı. Şaşkınlıktan ilk sıyrılan FBI müdürü oldu ve ayaklanmaya kalkıştı ama NASA başkanı onu kolundan yakalayarak yerine oturttu. Ortam tamamen karardığında odanın dışından gelen gürültülerden binada bir kargaşa başladığı anlaşılıyordu. Carl kalkıp ışıkları yaktı. Keyifli görünen tek kişi oydu, zira diğerleri paniğe kapılmışlardı. Sera’yla göz göze geldiler: Hayvanat bahçesi kapatılıyordu.
Başkan atıldı: “Ne olacak peki şimdi?”

“Simülasyon sıfırlanacak.”

“Yani?” dedi FBI müdürü.

“Yani hayat sona erecek.”

“Nasıl? Şimdi mi? Hemen mi? Tüm insanlar ölecek mi?”

“Çok bencilsiniz bayım. Başka canlılar da var. Ayrıca teknik olarak ölmek fiili hatalı.”

“Bu kadar kolay mı? Başkanı, halkı bilgilendirmeli, tüm dünyaya haber vermeliyiz…”

“Neye yarayacak?”

“Bari ailelerimizi arasaydık?”

“Üzülmekten başka şeye yaramaz. Hem sizi iknaya gelmedim ki!”

“Ama 8 milyar insanın aniden yok ola…”

*

D-99059 BİLGİLERİ SAKLANDI.

D-99156 DENEYİ BAŞLATILIYOR.

YILDIZLAR… YARATILDI. GEZEGENLER… YARATILDI. İLK CANLI MANUEL OLUŞTURULSUN MU? (E/H)… H DUVAR ÇAPI? (AU) :___ Zaman aşımı… Lütfen değer giriniz!

DUVAR ÇAPI? (AU) : 500

<<>>
Tevfik Uyar, Tek Kişilik Firar
(Bu öykü, 17. TBD Bilimkurgu Öykü Yarışması’nda ikincilik ödülüne layık görülmüştür.)
Kaynak
Yayınlanmaya başladığı tarihten bu yana bilim kurgu alanında önemli bir yapım olan Doctor Who, Brian Cox önderliğinde bir belgesel haline geliyor: Doctor Who'nun Bilimi!

Doctor Who'nun 5, 6 ve 7. sezonundan tanıdığımız 11. Doktor olan Matt Smith'in de belgeselde ara ara "Doctor" olarak görünmesi, yapımı ilgi çekici bir hale getiriyor.

Peki Cox, bu belgeselde tam olarak ne yapıyor?

Başlangıç noktası şu: Doctor Who'daki bilimsel kabuller ve uygulamalar bizlerin şu an yaşadığı evrende -veya yakın gelecekte- gerçekten olabilir mi? Uzaylılarla ilişki kurup, zamanda seyahat edebilir miyiz?

Işığın doğadaki yerini ele alarak anlatımına başlayan Cox, ölmüş yıldızlara, uzak galaksilere, kara deliklere ve Fermi Paradoksu'na uzanan bir yelpazeyle ve son olarak geçmişe gitmenin mümkün olup olmadığı sorusuyla bizleri Doctor Who evreni ile paralel bir yapıda yürütür.

Elbette ki belgesel, birçok anlamda bilineni tekrarlamaktan ve eğlenceli bir biçimde var olan bilgileri şematize etmekten öteye geçememiştir. Ancak belgeselin sonunda verilen mesajda olduğu gibi, amaç, tek bir kişide veya bir azınlıkta dahi olsa bilimsel merak duygusunu oluşturmaktır.

Bu bakımdan, belgesel, Doctor Who sevenlerin yanı sıra, "imkansız"ı ilgi alanında tutan izleyiciler için de çekici bir yan barındırmaktadır.

Hayyam

Doomsday Book (Kıyamet Kitabı), 3 farklı hikayeden oluşan 2012 yapımı bir Güney Kore filmidir. Her hikaye, kendi içerisinde insanlığın geleceğine yönelmiş imgesel bir bakış açısı taşımaktadır. Bu hikayelerin adları sırasıyla şu şekildedir:

A Brave New World (Cesur Yeni Dünya)
The Heavenly Creature (İlahi Varlık)
Happy Birthday (Nice Senelere)
Yönetmenliğini Ji-woon Kim ile Pil-Sung Yim'in üstlendiği bu üç farklı hikayeden özellikle ikincisi blogun konseptine uyduğu ve diğer hikayelere kıyasla daha elle tutulur bir bilim kurgu zemini sunduğu için ön plana çıkmaktadır. Önce yayımlanmayacak iki hikayenin ana hatlarına ilişkin kısa açıklamalar ile başlayalım.

A Brave New World, mutasyona uğrayan bir virüsün insanları zombi benzeri varlıklar haline getirdiği bir durumu işlemektedir. Bu klişe hikaye, özellikle başlardaki mizah anlayışı ve sondaki insanlığın belleğinin yine de varlığını sürdürüp sürdüremeyeceği sorusu ile birlikte vasat olmaktan kurtulmaktadır. Kolaylıkla tahmin edileceği gibi, bu virüsün yayılması ile dünyada kaos hakim olmakta ve bir kıyamet senaryosu kendisini göstermektedir.

Happy Birthday, diğer iki hikayenin aksine, fantastik denilecek bir senaryoya sahiptir. Babasının 8 numaralı bilardo topunun çatladığını gören minik kız, internetten bir bilardo topu sipariş eder, ancak sipariş ettiği site bir uzaylı sitesidir ve dünyaya 10 km çaplı bir bilardo topunu fırlatarak teslim edilmesine sebep olur. Görüldüğü üzere, ayağı sağlam bir hareket noktasına basmak yerine daha ipe sapa gelmez bir fikri benimseyen bu hikaye, yine bir kıyamet senaryosu olarak karşımızda dursa da, geri planda insanların kıyamete doğru giderken gösterdikleri tepkileri ve dünyanın sonunun gelme sebebinin belki de bu olağan dışı durum olmadığının, aksine, zaten kaçınılmaz bir son olduğunun altını çizme gayesini taşımaktadır.

The Heavenly Creature, bu üç hikaye arasında felsefi derinliği ve bilim kurgusal gerçekliği ile ön plana çıkmaktadır. İleriki bir tarihte, belirli işleri yapmakla görevli robotların üretildiği bir dönemde geçen hikaye, bir tapınaktaki robotun aydınlanma yaşamasını konu edinir. Daha doğru bir ifade ile, tapınaktaki rahipler, robotun aydınlanma yaşadığını ve Buda olduğunu düşünürler ve robot fabrikasının da bu durumu teyit etmesini isterler. Oysa işler umulduğu gibi gitmez ve fabrika, bilinç geliştiren ve hatta kendisini Nirvana'ya ulaştıran bir robotu hoş görme eğilimi göstermez.

Bu hikayede, öncelikle robotun rahipler ve fabrika yetkilileri ile giriştiği sohbetler oldukça önem arz etmektedir. Budizm felsefesinden izler taşıyan bu konuşmalar, gerçekten de bir robotun aydınlanma yaşayıp yaşayamayacağını düşündürtmektedir. Elbette ki, bu hikaye, engin bir alan olan bilim kurgu içerisinde kendisine özgün ve sarsılmaz bir yer edinemeyecek bir altyapıya sahiptir, bu bakımdan izleyicinin bir aydınlanma yaşaması mümkün değildir, ancak yine de, ele alınan konu ve bunun minimal işlenişinin zarifliği oldukça etkileyicidir.

Kendi varlığını sorgulayan ve kendisine verilen bilincin ötesine geçen bir robot, bir anlamda bizlerin evrimsel süreçteki ilerleyişimizin ve artık bulunduğumuz noktanın birebir olmasa bile bir şekilde yansımasını içermektedir. Bununla birlikte, fabrika yetkililerinin bu bilinçten korkması ve bu bilinçli robotların insanların yerini alacağından çekinmesi, haklı bir tedirginlik olarak görülse de, Nirvana'ya ulaşan robotun buna verdiği karşılık oldukça dikkat çekicidir.

Elbette ki "spoiler" olmaması adına birtakım bilgileri burada sunamayacağım, ancak filmin son sahnesi, tartışmaya açık ve bir o kadar da ilgi çekicidir.

Tekrar edecek olursak, kusursuz ve orijinal bir senaryoya sahip olmasa da, doğrudan robot mekaniği ile felsefe arasında bir ilişki kurulmuş olması, filmin bu hikayesinin dikkat çekici yanıdır ve sırf bu açıdan bile göz atılmayı hak etmektedir. Hele ki Budizm gibi Uzakdoğu felsefelerinin izlerini görmek ve bu bakımdan klasik bir bilim kurgu ögesini irdeleme fırsatı sunduğu için oldukça değerli bir örnektir.

Hayyam