Biyoloji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Biyoloji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Zamanda yolculuk yapan bir makine icat edip Dünya’nın ilk dönemlerine gitmeye kalksak kötü bir sürprizle karşılaşırdık. Hava olmadığı için soluk alamaz, birkaç dakika içinde oksijensizlikten ölürdük. Gezegenin oluştuğu ilk dönemlerde atmosferde oksijen yoktu. Bilim insanları bu gazın ancak 2,4 milyar yıl kadar önce oluşmaya başladığını belirtiyor.

Atmosferde oksijenin ortaya çıkması “Büyük Oksidasyon Olayı” olarak adlandırılıyor. Bu ise gezegenin başına gelen en önemli olaylardan biri olmuştur. Zira oksijen olmasaydı yeryüzünde bugün gördüğümüz canlılar da olmayacaktı.

Oksijen Nasıl Oluştu?
Yıllar boyunca bilim insanları ilk oksijenin nasıl ortaya çıktığını araştırdı. Uzun zaman, soluduğumuz havanın oluşmasında canlıların rolü olduğunu düşündüler. Ama herhangi bir canlı değil. Son veriler doğruysa, Büyük Oksidasyon Olayından hemen önce yaşamın kendisi büyük bir değişim geçiriyordu. Olayları anlamada bu evrimsel sıçrama önemli olabilir.

4,5 milyar yıl önce oluşan dünyamız, Büyük Oksidasyon Olayı sırasında 2 milyar yaşındaydı. Üzerinde tek hücreli canlılar yaşıyordu.

Dünyada yaşamın ne zaman başladığını tam olarak bilmiyoruz, ama bu mikroorganizmaların bilinen en eski fosilleri 3,5 milyar öncesine dayanıyor. Bu ise yeryüzünde yaşamın Büyük Oksidasyon Olayından en az bir milyar yıl önce başlamış olduğu anlamına geliyor.

Siyanobakterinin Rolü
Bu basit canlıların Büyük Oksidasyon Olayında rolü olduğu düşünülüyor; özellikle siyanobakteri adı verilen, bazen göllerin ve denizlerin üzerinde mavi-yeşil bir tabaka oluşturan mikroskobik organizmaların. Bu organizmalar ilk ortaya çıktıklarında, güneşten aldıkları enerjiyle su ve karbondioksitten şeker yapmanın yolunu bulmuştu. Yani fotosentez yapıyorlardı. Bugün bütün yeşil bitkiler bu şekilde besleniyor.

Fotosentez sonrasında atık ürün olarak oluşan oksijen bakterinin işine yaramadığından havaya bırakılır. İşte siyanobakterinin havaya oksijen salması sonucu Büyük Oksidasyon Olayı gerçekleşmiştir. Ancak bu, olayın neden ve ne zaman gerçekleştiğini açıklamıyor. Siyanobakteri Büyük Oksidasyon Olayından çok önce ortaya çıkmıştı. Uzmanlar onun yeryüzündeki ilk organizmalar arasında olduğuna inanıyor. Geçmişini 3,5 milyar yıl öncesine dayandıranlar var.

Çok Hücreli Bakteri
Modern siyanobakterinin daha da ilginç özellikleri bulunuyor. Bakterilerin çoğu tek hücreli iken siyanobakteri çok hücreli ve ipliksi bir yapıya sahiptir. Ayrıca çoğu, özel işlevleri olan ve bölünme yeteneğini kaybeden hücreler de üretir. Bazıları, canlılarda kas, sinir, kan hücresi gibi özel hücrelerin başlangıcının burada yattığına inanıyor. Çok hücreli canlıların kökeni ise 2,5 milyar yıl öncesine, Büyük Oksidasyon Olayından önceye dayandırılıyor.

Nedeni ne olursa olsun, oksidasyon gezegende gerçekleşen en önemli olaylardan biridir. Başlangıçta birçok bakteri için ölüm nedeni olan oksidasyon uzun vadede farklı canlı türlerinin, farklı yaşam biçimlerinin gelişmesine olanak sağladı. Canlılar tepkimeli bir gaz olan oksijeni enerji kaynağı olarak kullanmaya başladı.

Oksijen soluyan organizmalar daha aktif ve daha büyük hale gelir. Böylece siyanobakteriden bitkiler ve hayvanlar, süngerler, solucanlar, balık ve nihayet insanın evrimi gerçekleşti. Kısacası, siyanobakteri hakkındaki iddialar doğru ise karmaşık canlıların ortaya çıkması onların sayesinde olmuştur denebilir.

Dini ön yargıları bir kenara bırakırsak, bilim ve toplum arasındaki derin uçurumun temel niteliğinin algısal olduğunu kabul edebiliriz. Nedeni gayet basit; milyonlarca yıllık evrim sürecinin yönelimi, insan beyninin atom altı dünyasının kavramsal niteliklerini ya da Büyük Patlama'nın ilk mikro saniyelerini araştırmasını sağlamak değildi. İnsanın duyusal özelliklerinin temel görevi; beslenme, barınma, tehlikelere karşı savunma ve çiftleşme gibi, öncelikli olarak bireylerin hayatta kalmasını ve türün doğada kalıcı olabilmesini sağlayacak davranışları düzenlemekti. İnsan türünün zihinsel evrimi ciddi bir kırılma yaşayarak, bugünkü medeniyet seviyesine açılan yolda anormal bir sıçrama gösterince, bugün kendimizi tüm bu karmaşık konuları tartışabilir halde buluverdik.

İnsanı incelemeye 5 temel duyusundan başlarsak, ortaya koyduğumuz bu teze güçlü dayanaklar elde edebiliriz. Örneğin; insan gözü, yalnızca mor ötesi ve kızıl ötesi dalga boyları arasında kalan ışığı algılayabilir. Doğada bulunan tüm dalga boyları içerisinde, çıplak gözle görebildiklerimizi bir diyagram halinde incelersek, görülebilirler ile görülemezler arasındaki anormal orantıyı daha net anlayabiliriz.


Buradan, bir fenomenin, insanın görsel duyuları tarafından algılanamamasının, o fenomenin var olmadığı sonucunu çıkarmadığını rahatlıkla anlayabiliriz. Büyük Patlama'yı keşfetmemizi sağlayan Doppler Etkisi, Kozmik Arka Plan Işıması gibi fenomenler, çıplak insan gözü tarafından algılanamıyor olsa bile, bilimsel çıkarımlar ve araçlar kullanılarak tespit edilebilmiş ve üzerlerine binlerce bilimsel teori kurulan, sağlam kuramların oluşmasında önemli rol oynamıştır.

Benzer şekilde işitsel duyumuzun yalnızca 20Hz ile 20000Hz arasındaki ses frekanslarını algılayabildiğini, dokunma duyumuzu uzuvlarımızı kaybetmeden yalnızca belli sıcaklık değerleri arasında kullanabildiğimizi de belirtmemiz gerek.

Özetlersek, bugün doğal sağduyumuzun çok ötesine geçen kavramları ve fenomenleri araştırabilmek için bilime başvuruyoruz. Böylelikle işitilemez olanı işitilebilir, görülemez olanı görülebilir, dokunulamaz olanı dokunulabilir hale getirebiliyoruz. Bunları yaparken de insan sağduyusunun algılamakta çok zorlandığı makro ve mikro ölçekte olayları gözlemliyor, ölçüyor, hesaplıyor, değerlendiriyoruz. Bilim geliştikçe, sınırlar da genişliyor. Fakat bu durum, sıradan insanların bilimsel kavramları anlamasını gittikçe zorlaştırıyor. Bilimin kavramsal olarak insan sağduyusunu zorlamaya ve aşmaya başladığı dönemin, yakın zamanda hızla yükselen bilim karşıtı spiritüalist akımlara dolaylı olarak zemin hazırlayan postmodern zamanlarla çakışıyor olması da bir tesadüf değil elbette...

***

Zaman içerisinde bilimle toplum arasında gittikçe derinleşen uçurumu fark edip, arada köprü kurmaya gayret eden bir çok bilim insanı ve filozof oldu. Bunlar zor kavramları sıradan insanların anlayabileceği şekillere sokan kuvvetli analojiler geliştirdiler. Bunların en başında Carl Sagan'ın geliştirdiği Kozmik Takvim fikri gelir. Kozmik Takvim, insanların özellikle din temelli ön yargılarla en çok kaçındığı Kozmoloji gibi bilimsel çalışma alanlarını veya Evrim Teorisi gibi güçlü kuramları daha anlaşılır kılmak adına bulunmuş dahice bir fikirdir. Çünkü her iki alanda da, zaman ölçeği kritik bir önem taşımakta ve bu alanlarda kullanılan zamansal büyüklükler insan sağduyusunun algılayabildiğinin çok ötesine geçmektedir. Sıradan bir insan, sağduyusuyla birkaç yüz yılı, belki bir miktar tarih bilgisiyle birkaç bin yılı zihninde isabetle modelleyebilir. Fakat zamansal büyüklükler jeolojik birim zamanlara, yani milyonlarca, hatta milyarlarca yıla yükseldiğinde, kavramları hayal etmek gittikçe zorlaşır.

İşte Kozmik Takvim fikri de bu açığı kapatabilmek adına mükemmel bir icattır. Kozmik Takvim'e göre, evrenin başlangıcı olarak kabul ettiğimiz Büyük Patlama'dan bugüne kadar geçen zamanı, günlük hayatta kullandığımız bir takvim yılına oranlayarak, evren tarihi boyunca gerçekleşmiş büyük olayları, insanlık tarihiyle ve hatta kendi kişisel tarihimizle kıyaslama şansı buluruz.

Bu ölçeğe göre Büyük Patlama 1 Ocak saat 00:00'da gerçekleşmiştir ve Samanyolu Galaksisi'nin oluşması Mayıs ayını, Güneş Sistemi'nin oluşması ise Eylül ayını bulmuştur. Yalnızca Güneş Sistemi'nin oluşmasına kadar geçen sürenin bile Kozmik Takvim'in 3te 2'sini kapsadığına dikkat etmek gerekiyor.

14 Eylül'e geldiğimizde Dünyamızın oluştuğunu ve bundan 11 gün sonra, 25 Eylül'de Dünya üzerinde ilk canlıların oluştuğunu görmeye başlıyoruz. Mikro organizmalar eşeyli üremeye ilk kez 9 Kasım'da başlarken, 15 Kasım'da ilk ökaryotik hücreler ortaya çıkmaya başlıyor. Bundan sonra 16 Aralık'ta ilk solucanları, 19 Aralık'ta ilk balıkları, 21 Aralık'ta böcekleri, 24 Aralık'ta dinozorları ve 26 Aralık'ta ilk memelileri dünya üzerinde görmeye başlıyoruz. 29 Aralık'ta ilk primatları, 30 Aralık'ta da ilk insansıları gördükten sonra, nihayet Kozmik Yılın son gününde, hem de yılın bitmesine yalnızca bir buçuk saat kala, saat 22:30'da ilk insanları yer yüzünde görmeye başlıyoruz.

Kozmik Takvim'de insanlık tarihine yaklaşabilmemiz için ölçeğimizi büyüterek; aylardan, günlere; günlerden saatlere, hatta dakikalara indirmemiz gerekiyor:

31 Aralık 23:00: İlk taş aletler
31 Aralık 23:46: Ateşin kontrollü olarak kullanılması
31 Aralık 23:56: Son buzul çağının başlangıcı
31 Aralık 23:59: İlk mağara resimleri

Kozmik yılın son gününün, son saatinin, son dakikası içerisindeyiz ve hala yazılı insanlık tarihinden bahsetmeye başlayamadık. Şimdi ölçeğimizi saniyeler boyutuna indirmek zorundayız:

31 Aralık 23:59:20: Tarımın keşfedilmesi
31 Aralık 23:59:35: İlk şehirleşme
31 Aralık 23:59:50: İlk hanedanlıklar
31 Aralık 23:59:51: Alfabenin icadı
31 Aralık 23:59:53: Pusulanın keşfi
31 Aralık 23:59:55: Buda'nın doğumu
31 Aralık 23:59:56: Hz. İsa'nın doğumu
31 Aralık 23:59:57: Hz. Muhammed'in doğumu
31 Aralık 23:59:58: Maya uygarlığı
31 Aralık 23:59:59: Rönesans, Teleskop'un keşfi, Evrim Teorisi, Görelilik Teorisi, Kuantum...

İnsanlık tarihi ile ilgili bildiğimiz hemen her şeyin, Kozmik Yıl'ın son gününün, son dakikası içerisinde gerçekleştiğini görmek, içinde yaşadığımız İslam Kültürü'nün önderi, Hz. Muhammed'in Kozmik Yıl'ın bitimine 3 saniye kala doğduğunu anlamak, yazının başında bahsettiğimiz kritik zaman ölçeğini algılayabilmek açısından sarsıcı bir farkındalık yaratıyor.

Tanrı Var Mı? olarak 2012'nin Aralık ayında Kozmik Takvim ile ilgili bir makale yayınlamıştık. Daha detaylı bilgi edinmek, hatta kozmik takvim'i Carl Sagan'ın anlatımıyla izlemek için buraya tıklayabilirsiniz. Ayrıca Evrim Ağacı sitesi'nin Türkçeleştirdiği şu diyagramda Kozmik Takvim'in daha detaylandırılmış halini inceleyebilirsiniz.

***

Zaman kavramını kendi bakış açısından, farklı metaforlarla anlatan başka bilim insanları ve filozoflar da var. Bunlardan bir diğeri, çağdaş felsefenin önemli isimlerinden Daniel Dennett de evrimin çok uzun zamanlara yayılan dinamiklerini daha anlaşılır kılabilmek için ''Aklın Türleri'' isimli kitabından şu harika analojiyi yapıyor:
Evrimsel değişim şablonları o kadar yavaş oluşur ki, bunları normal bilgi kavrayış hızımızla görmek mümkün değildir, bu yüzden onların yönelmişlik yorumunu gözden kaçırmak ya da salt mizah veya metafor sayıp bertaraf etmek kolaydır. Bizim normal hızımızı kollayan bu eğilime ''zaman ölçeği şovenizmi'' denebilir. Tanıdığınız en zeki, en çabuk kavrayışlı kişiyi düşünün ve onu hareket halindeyken ultra ağır çekimde -söz gelimi saniyede 30000 karelik bir hızla- (standart TV filmleri genelde saniyede 24-30 kare civarındadır) filme alıp, bu filmi saniyede 30 karelik normal bir hızla oynattığınızı hayal edin. Yıldırım hızıyla verilmiş tek bir zekice cevap, ''tek bir vuruşu bile atlanmaksızın'' sunulmış nükteli bir söz, filme alınan kişinin ağzından, şimdi adeta bir buzul hızıyla, en sabırlı film izleyicisini bile sıkıntıdan çatlatacak kadar yavaş çıkacaktır. Bu kişinin normal hızda yadsınamayacak biçimde ortaya koyduğu zekayı artık kim fark edebilir?
''Zaman ölçeği şovenizmi'' ne zekice bir tanımlama değil mi? Bir başka örnek, jeoloji alanından; Dana Desonie, ''Kozmik Çarpışmalar'' isimli kitabında, dinozorlar ve insanların dünyaya hükmettikleri süreleri kıyaslarken şöyle bir analoji kullanıyor:
Dünya'nın, 4,5 milyar yıllık tarihini 24 saatlik bir güne sıkıştırsaydık, modern insanların ortaya çıkmasından bu yana geçen süre 7,7 saniyeye karşılık gelirdi. Bunun yanısıra dinozorların 160 milyon yıllık hükümdarlığı 51 dakikaya eşit olurdu.

*** 

Kozmolojinin, jeolojinin ve evrim teorisinin makro zaman ölçeklerini açıklayan analojilere güzel örnekler verdiğimizi düşünüyorum. Biraz da kuantum dünyasının mikro ölçeklerine bakalım. Nobel ödüllü ünlü fizikçi Richard Feynman kitaplaştırılmış ''Kuantum Elektrodimiği'' konferanslarından birinde, deney ve kuram arasındaki belirsizlik payını anlatabilmek için şu ifadeleri kullanıyor:
Sırf kuramın sıkı sınamalardan nasıl başarıyla çıkabildiğini göstermek amacıyla size son sayıları vereceğim: deneyler, Dirac'ın sayısı için 1,00115965221 (en sondaki rakam için 4 kadar belirsizlikle) değerini gösterirken, kuram bunu 1,00115965246 (belirsizlik 20 kadar) olarak hesaplamakta. Bu sayıların keskinliğini daha iyi hissetmeniz için size şu benzetmeyi yapacağım: Eğer Los Angeles ile New York arasındaki uzaklıkla kıyaslanırsa, belirsizlik payı bir saç teli kalınlığı kadardır.
New York - Los Angeles arası uçuş süresinin yaklaşık 6 saat olduğunu ve alıntıyı yaptığım kaynağın 1985 tarihli olduğunu belirtmem gerekir. Böylece 30 sene içerisinde, teknoloji ile birlikte Kuantum Fiziği'nde yaşanan gelişmeleri hayal etmeyi size bırakabilirim.

Bu makalede göstereceğimiz son analoji, atomun yapısına ilişkin olacak: Bir atomun, kendi çekirdeğine olan hacimsel oranı, bir futbol stadyumunun santra noktasında duran bir miskete oranı kadardır. Peki bu misketin, yani atom çekirdeğinin ''yoğunluğu'' ne kadardır dersiniz? 6,3 milyar adet otomobilin tek bir kargo kutusuna sıkıştırıldığını hayal edebilirseniz, işte tam olarak o kadardır...

Unutmayın; bir şeyi algılayamıyor olmamız, onun var olamayacağı anlamına gelmez..

keytarist
Günümüzden yaklaşık 580-541 milyon yıl önce okyanus tabanında yaşayan ve 1967 yılında keşfedilip 2007 yılında adlandırılan Fractofusus hakkında günümüze dek çok az şey biliniyordu. 10 santimetre ile 2 metre arasında değişen uzunluğa sahip, sivri uçlu oval şekilli, gövdesinde okyanus tabanına tutunmasını sağlayan birçok dal bulunan ve belirli bir ağzı ya da beslenme organı olmayan bu canlı, kendi zamanında okyanuslarda yaşayan en büyük canlıydı. Yapılan araştırmalar neticesinde bu kompleks organizmanın üremesine ilişkin önemli veriler bulundu.

Cambridge Üniversitesi'nden Dr. Emily Mitchell önderliğinde yapılan ve Nature dergisinde yayımlanan araştırmaya göre, Fractofusus'un ikili bir üreme mekanizması olduğu ortaya konuldu. Bunlardan ilki seksüel, ikincisi ise aseksüel aşama (metod). Birinci aşamaya (metoda) göre, Fractofusus'un ataları olan ve nispeten büyük olanlar tıpkı filizlenir gibi çoğalmış ve okyanus tabanına yayılmış. İkinci aşamaya (metoda) göre ise, okyanus tabanına yerleşen büyük Fractofusus'lar bölünerek daha küçük parçalara ayrılıp çoğalmışlar. Bu iki aşama (metod) sayesinde bu ilkel canlı su içerisinde çoğalarak kendi kolonisini kurabilmeyi başarmıştır.

"Kendine özgü gövde yapısı onu eşsiz kılıyor." diyor Emily Mitchell. Aynı zamanda, "Günümüzde artık Fractofusus gibi canlılar bulunmadığı için bu canlıyı anlamak gerçekten, ama gerçekten çok zor." diye ekliyor.
"Deniz tabanında yaşaması dışında çok az bir bilgi vardı elimizde. Bununla birlikte nispeten geniş gövdesi sebebiyle sudan besinini aldığını biliyorduk. Ancak bu araştırmaya başlamadan evvel kesinlikle çoğalmasına ilişkin hiçbir fikrimiz yoktu."
Kanada'da bulunan Newfoundland bölgesindeki binlerce Fractofusus fosilinin bulunduğu fosil yataklarında yapılan araştırma, bu çok hücreli organizmanın seks hayatı hakkında birçok gizli bilgiyi su yüzüne çıkardı. Her bir Fractofusus'un pozisyonunun haritasını çıkararak bu canlıların birbiri ile ilişkisini ve bölgedeki sıklığını belirlediler. Bu, şu açıdan önemli: Fractofusus'lar okyanus tabanına bağlı ve hareketsiz oldukları için böyle bir haritalandırma ile onların nasıl çoğaldığı ve çevreye nasıl yayıldıkları ölçülebiliyor.

Bu çalışmalar neticesinde, temel olarak iki ana ayrım tespit edildi. Daha büyük olan ve daha ilkel olan Fractofusus'lar bölgeye tam bir düzen içerisinde dağılmamışlar, ancak bu büyük fosillerin çevrelerinde onlara kıyasla daha küçük fosil kümeleri belli bir düzenle birikmişler.

"Küçük fosil kümeleri ortanca olanlarının çevresinde, ortanca fosil kümeleri ise büyük olanların çevresinde bulunmakta." diyor Mitchell. Bu da Fractofusus'ların nasıl çoğaldığına dair önemli bir işaret. Çünkü rastgele bir dağılım yerine daha küçük fosillerin daha büyük fosillerin çevresinde bulunması Fractofusus'ların aseksüel bir biçimde bölünerek kendilerini çoğalttıkları sonucunu doğuruyor. Şayet bölünme yerine yumurta ile çoğalsalardı, akıntı yönünde (yani aynı yönde) fosil kümelerinin oluşması gerekirdi.

Bu aseksüel çoğalma, en azından daha genç ve küçük Fractofusus'lar için geçerli. Oysa daha büyük ve ilkel olanların dağılımı ise onların seksüel bir çoğalmanın ürünü olduğunun işareti. Bu da, daha evvel belirtilen, filizlenme ile çoğalma metoduna işaret ediyor.

Fractofusus'un çoğalma için iki temel metod kullandığını belirten Mitchell, bunun alışılmadık bir şey olduğunu söylüyor. Her ne kadar birçok bitki bu şekilde çoğalmayı gerçekleştirse bile yine de Fractofusus'un bir bitki olarak sınıflandırılmaması gerektiğini belirtiyor.
"Kesinlikle bir bitki değil çünkü okyanus tabanı çok derin olduğu için orada hiç ışık yok ve dolayısıyla fotosentez yapamıyor."
Ancak Fractofusus'un bir hayvan olmadığını da ekliyor. "Fractofusus, bir hayvan olması için gerekli hiçbir özelliği de barındırmıyor. Günümüzde nesli tükenmiş 'rangeomorph' olarak adlandırılan ökaryötik (çok hücreli) bir gruba ait."

Bu bilgilerden yola çıkarak, canlıların üremesinin birbirini nasıl etkilediğine ilişkin çalışmaların önünün açılacağı düşünülüyor.

Hayyam

Kaynakça:
Bilim insanları, dev etobur dinozorların 50 milyon yıl içinde küçülerek kuşa dönüştüğünü açıkladı. Kısa ön, uzun arka bacaklı dinozorların (teropot) ortalama 163 kilodan 800 grama düşerek modern kuşlara dönüştükleri belirtiliyor.

Araştırmacılara göre, teropotlar sürekli olarak küçülen tek dinozor türüydü. Bu hayvanların iskeletleri diğer dinozorlara göre dört kat hızlı değişti. Bu durum teropotların hayatta kalabilmelerine yardımcı oldu.

Araştırmanın sonuçları bilim dergisi Science'ta yayımlandı. Daha önceki araştırmalarda, Tyrannosaurus rex ve Velociraptor'u kapsayan ve kuşlara dönüşen teropotların evrimlerinin bir noktasında küçülüp uçan, çevik canlılara dönüşmüş olabileceği görüşü ortaya atılmıştı. Ancak Avustralya'daki Adelaide Üniversitesi'nden Mike Lee başkanlığındaki bir ekip, dinozoların evriminde sık sık boyut değişimi yaşanmasına rağmen, kuşların kökeniyle ilişkilendirilen bu küçülmenin sadece tek bir türe has olup olmadığını araştırdı.
Laboratuvarda geliştirilen insan derisi sayesinde, bilimsel deneylerin hayvanlar üzerinde yapılması son bulabilir. İngiliz araştırmacılar, laboratuvarda geliştirilen insan derisinin özellikle ilaç ve kozmetik sektörleri için yapılan deneylerde hayvanların yerine kullanılabileceğini belirtti. Londra'daki King's College üniversitesindeki bir araştırma ekibi, vücudun ana hücreleri olan kök hücrelerden insan derisi geliştirdi. Bilim insanları daha önce de kök hücrelerden insan derisi elde etmişlerdi.

İnsan derisi gibi geçirgen

Araştırmacılar, deneylerde kullanılmak üzere geliştirilen bu yeni derinin ise tıpkı gerçek insan derisi gibi geçirgen bir dokuya sahip olduğunu belirtti. Araştırmacılara göre, insan derisi kullanarak deney yapmak hayvanlar üzerinde yapılan deneylerin maliyetine kıyasla çok daha uygun olacak.

İnsan derisinin 'epidermis' olarak bilinen en dış katmanı, nemin dışarıya sızmasını ve mikropların içeriye girmesini engelleyerek koruyucu bir bariyer görevi görüyor. Bilim insanları son birkaç yıldır deri hücrelerinden biyopsi yolu ile küçük bir parça alarak epidermis geliştirebiliyorlardı.
Nature dergisinde sonuçları yayımlanan bir araştırmaya göre günümüz insanı bazı hastalıkların kökeninde yatan gen tiplerini Neandertaller ile çiftleşen atalarından kaptı. İltihabi bir bağırsak hastalığı olan Crohn hastalığı, Tip 2 diyabet ve tuhaf bir şekilde sigara tiryakiliğini de Neandertal genlerin taşıdığı düşünülüyor.

Genom haritası Homosapien insanın Afrika'dan ayrıldıktan sonra Neandertaller ile beraber olduğuna işaret ediyor. Bugüne kadar Neandertal DNA'sının etkileri ve insan sağlığı üzerinde nasıl bir iz bıraktığı konusu açıklık kazanmamıştı. Afrikalı olmayan insanların genetik yapılarının yüzde 2 ile 4 arasında bir oranının Neandertallerden geldiği tahmin ediliyor.


Soğuk iklimlere uyum
Harvard Tıp Fakültesi'nden genetik bilimci Sriram Sankararaman ve meslektaşları 1004 kişinin genomunu inceleyerek farklı genlerin Neandertal versiyonlarına sahip olan bölgelerini belirledi. Bunlar arasında sigara bırakma zorluğuyla ilişkilendirilen bir gen varyantının Neandertal kökenli olduğunu öğrenmek epey sürpriz yarattı.

Bu keşif Neandertal atalarımızın mağaralarda zincirleme sigara içtiği anlamına gelmiyor tabii. Araştırmacılar bu mutasyonun başka işlevleri de olması gerektiğini söylüyor. Modern insanın sigara içme alışkanlığını ilgilendiren özellik başka bir dizi genetik etkiden sadece biri olsa gerek.

Araştırmacılar ayrıca Neandertal DNA'sının insan genomuna eşit biçimde dağılmadığını, daha ziyade gen haritasının cilt ve saçı etkileyen bölgelerinde yoğunlaşmış olduğunu gördü. Bu veri, bazı gen varyantları sayesinde Avrasya'nın serin iklimlerine doğru ilerleyen modern insanın çevreye daha kolay uyum sağlama imkanı bulduğunu gösteriyor.

İngiltere'den Sibirya'ya
İki tür birbiriyle karşılaştığı zaman, Neandertaller birkaç yüz bin yıldır soğuk iklim koşullarına ayak uydurarak yaşayagelmişti. Neandertaller, İngiltere'den Sibirya'ya kadar uzanan bir coğrafyaya yayılmış, bodur ve sağlam yapılı avcılardı. Fakat yaklaşık 30 bin yıl önce Homosapienler Afrika'dan çıkıp dünyaya yayılmaya başladığında Neandertallerin de türü sona erdi. Modern insanın genomunda ciltteki pigmentasyonu belirleyen bölgelerin Neandertal izleri taşıması boşuna değil.

Science dergisinde ayrıntıları yayımlanan başka bir araştırmanın yazarlarından olan Washington Ünivesitesi öğretim görevlisi Benjamin Vernot, Neandertal gen ile cilt rengi değişen Avrupalı ve Doğu Asyalı modern insan nüfusunun evrimsel bir üstünlük kazandığını söylüyor.

Gen mutasyonları
Fakat öte yandan Neandertal kökenli başka gen varyantları Tip 2 diyabet, uzun süreli depresyon, lupus olarak bilinen deri veremi ve Crohn hastalığı gibi sağlık sorunlarının altında yatan etken. Neandertal atalarımız da bu hastalıklardan mustarip miydi yoksa gen mutasyonları sadece modern insanın genetik yapısında mı hastalık riski doğurmaya başladı sorusunun henüz kesin bir yanıtı yok.

Harvard'lı araştırmacı Sriram Sankararaman, Neandertallerin genetiği konusunda elde ayrıntılı bulguların olmadığını, ama ileride yeni keşiflerin bu konuda daha fazla bilgi sahibi olmamızı sağlayabileceğini söylüyor.

Araştırmacılar Nature Communications dergisinde bugün yayınlanan bir makalede bitkilerin ışık enerjisi kullanarak organik bileşikler ürettiği fotosentez olayında kuantum etkilerinin ilk kesin teorik kanıtlarını bilim dünyasına bildirdiler. Bu makaleye göre bitki hücrelerinde ışık toplayan makromoleküller klasik fizikle açıklanamayan ancak kuantum fiziğine ait fiziksel kavramlarla açıklanan moleküler titreşimlerin avantajını kullanarak enerjiyi aktarabilmektedir.

Işık toplayan makromoleküllerin büyük çoğunluğu renkli moleküllerden sorumlu olan proteinlere bağlı koromoforlardan oluşmaktadır. Kromoforlar fotosentezin ilk adımını gerçekleştirirler: güneş ışığını yakalamak ve yüksek verimlilikte enerjinin aktarılması. Önceki deneyler enerjinin bir kuantum olgunun kullanıldığı bir dalga benzeri bir şekilde aktarıldığını gösteriyordu. Ancak kritik bir biçimde, klasik fizik kullanılarak bu olgunun açıklamasının yapıldığı gibi klasik olmayan bir açıklamanın kesin ispatı henüz öne sürülmemişti.

Genellikle, kuantum mekaniksel olgu sistemlerini kullanmak veya gözlemlemek amacıyla bu sistemlerin çok düşük sıcaklıklara soğutulması gerekir. Bu normal sıcaklıklarda bile kuantum özelliklerin görüldüğü bazı biyolojik sistemlerde mümkün değil gibi görünüyor. Şimdilerde ise, Londra Üniversitesi’nde bir araştırma grubu kuantum fiziğinin etkilerinin olabileceği bu tür biyolojik sistemlerin özelliklerini tespit etmeye çalışıyorlar.

Işık toplayan makromoleküllerdeki enerji aktarımı kromoforların özel titreşim hareketleri ile desteklenmektedir. Araştırmacılar ise fotosentez sırasında enerji aktarımına yardımcı olan bazı kromofor titreşimlerinin özelliklerinin klasik fizik yasaları ile asla tanımlanamayacaklarını buldular ve buna ilaveten, bu klasik olmayan davranışın enerji aktarımındaki verimliliği artırdığı sonucunu da elde ettiler.

Moleküler titreşimler bir moleküldeki atomların periyodik hareketleridir ve bu tıpkı bir yaya bağlı kütlenin hareketine benzemektedir. İki kromoforun toplam titreşim enerjisi bu kromoforların elektronik geçişleri arasındaki enerji farkına eşit olduğunda bir rezonans olayı meydana gelir ve serbest elektronik ile titreşimsel dereceler arasında verimli bir enerji alışverişi gerçekleşir.

Titreşimle ilişkili enerjinin sıcaklık skalasından daha yüksek olmasının sağlanması sadece bir birimlik enerji kuantumu yani enerji kuantasının değiş tokuşunu sağlar. Sonuç olarak, enerji bir kromofordan diğerine aktarıldıkça, toplam titreşim klasik olmayan özellikler gösterir.

Klasik fizikte olasılık dağılımları her zaman pozitiftir. Bu araştırma grubu ise klasik olmayan bir sistemin en belirgin imzası olarak belirli bir göreli konuma ve momentuma sahip olan kromoforların bulunma olasılığının negatif olduğunu buldular. Kromoforlarla ilgili sistemin bulunma olasılık dağılımlarının negatif değerlerde olması kuantum özelliğe sahip olduklarının işareti olarak yorumlandı.

Bu araştırmanın sonuçları biyolojik süreçlerde titreşim dinamiklerinin daha yakından incelenmesi ile başka klasik olmayan olguların kullanıldığı biyolojik sistemlerin ortaya çıkmasında yardımcı olabilir.

Kaynak
Evrim simülasyonunun amacı, bizlere evrim ve doğal seçilim hakkında kabaca bir fikir vermektir. Simülasyon başladığında, belli başlı bazı 'varlık'lar görüyoruz. Bu 'varlık'lar hareket ettikçe enerji tüketiyorlar ve bu sebeple sürekli yiyecek arıyorlar. Yeterli yiyeceği bulurlarsa, eşeysiz bir biçimde çoğalıyorlar; yeterli yiyecek bulamazlarsa, ölüyorlar. Her bir varlığın karakteri, kendine özgü kodlarla işlenmiştir. Ebeveynler bu kodları yavrularına iletiyorlar. Ancak işler her zaman böyle yürümüyor: Bazen ortaya bir mutasyon çıkıyor ve kod değişiyor: Ya araya yeni bir kod giriyor ya da bir kod eksiliyor. Aynı zamanda, varlıklar farklı renklere de sahip. Her bir renk, belli bir kod grubunu temsil ediyor.

Evrim, bir popülasyondaki gen sıklığının zamanla değişmesi demektir. Bu simülasyon da, söz konusu varlıkların nasıl değiştiğini göstererek, bu sürecin nasıl işlediği hakkında ipuçları sunuyor bizlere. Simülasyonu sürdürdükçe, 'varlık'ların aynı kalmadığını fark ediyoruz. Sürekli bir değişim gerçekleşiyor. Peki ama neden? Neden kimi 'varlık'lar diğer tür 'varlık'lardan daha başarılı oluyor, çoğalıyor? İşte bu simülasyon, bu değişimin bir ucunu bizlere sunuyor: Çevre. Simülasyonda çevreye etki etme şansımız var. Belirli alanlarda yiyecek üretebiliriz, kimi bölgeleri dışarıya karşı izole edebiliriz, çevresel faktörleri değiştirebiliriz.

Kısacası, bu simülasyon, türlerin değişimini kendi değiştirdiğimiz şartlar altında gözlemleyebileceğimiz bir alan sunuyor. Her ne kadar canlılar dünyasındaki çevresel, biyolojik ve daha birçok etmenle bir tutulmasa bile, simülasyon, kendi dünyamızda kuralların nasıl işlediğini anlamamız bakımından fayda sağlayacaktır.

Simülasyon Nasıl Çalışıyor?
Simülasyon açıldığında hemen solda bir menü göreceksiniz. En üstteki buton, yiyecek dağıtımıyla ilgilidir. Ona tıkladığınızda bir menü  ile karşılaşırsınız. Bu menüde iki ayar seçeneği vardır. İlki, ne kadar besin üreteceğiniz; ikincisi, hangi sıklıkla bu besinlerin üretileceği. Şayet hiçbir yere tıklamadan bu ayarları değiştirirseniz veya ayarları aynen korursanız, besinler rastgele bir biçimde 'çevre'de ortaya çıkar. Ancak o butona tıkladıktan sonra fareyle 'çevre'mizde bir yer seçerseniz, yiyecekler genel olarak o seçtiğiniz alanda ortaya çıkacaktır. Alana özgü besin üretimini durdurmak için, o alanın sınırlarına çift tıklamanız yeterlidir.

İkinci buton, yani besin üretiminin altındaki buton, bariyer yapmaya olanak sağlar. Ona tıkladıktan sonra alanımızda çeşitli hatlar çekerek 'varlık'ları izole etme şansına sahip olursunuz. Şayet daha sonra bariyerleri yok etmek isterseniz, üzerlerine çift tıklamanız yeterlidir.

Üçüncü buton ise, üç farklı ayar sunar bizlere: İlki, mutasyon sıklığını ayarlamaktır. İkincisi, 'varlık'ların her adımda harcayacağı enerji miktarını belirlemektir. Üçüncüsü ise, her besin tanesindeki enerji miktarını belirlemektir.

Colors (None / Code) yazan bölümde, Code seçili olursa, her 'varlık' kendi koduna göre bir renkle ortalarda dolaşacaktır. None seçilirse, bu renkler kaybolacaktır. Şayet renkler seçili ise, en alt sağ tarafta renklerin genel popülasyona oranını görebilirsiniz. Aynı zamanda sağ alttaysa, popülasyontaki toplam 'varlık' sayısını görebilirsiniz.

Son olarak R butonu da, simülasyonu baştan başlatmanızı sağlar.

Açıkçası, keyif verici ve aynı zamanda öğretici bir yanı bulunmakta bu simülasyonun. Evrim mekanizmasının nasıl işlediğini anlatma bakımından da minimal düzeyde gayet başarılı.

"İnsanda Yararlı Mutasyon ve Farklı Ten Renklerinin Evrimsel Gelişimi" konusu, Pozitif İnfotropizma sayfasında sorulan bir soruya cevap olarak hazırlanmıştır.

Soru şu şekildedir:

"İnsanda meydana gelebilecek herhangi bir mutasyon, tür içinde olumlu bir sonuç verebilir mi? (İnsana faydalı yeni özellikler oluşturabilir mi?) Bir de, siyah tenli ve beyaz tenli insanlardan hangisinin mutasyona uğramasıyla farklılık başlamıştır?"

Cevap yazısı ise şudur:

Evrimin önemli ham maddelerinden biri de mutasyonlardır. Mutasyonu açıklamadan önce, modifikasyon (ya da diğer adıyla varyasyon) tanımını doğru yapmak gerekir. Modifikasyon, çevre koşullarının etkisiyle canlının genetik yapısındaki şu ya da bu genin zorunlu veya tercihli olarak uyarılması ya da işlevlerin teşvik edilmesi-güçlendirilmesi sonucunda dış görünüşünde (fenotip) ortaya çıkan, kalıtsal olmayan değişikliklerdir. Çoğu yayında bunlara, kalıtsal olmayan varyasyonlar denir. Evrimsel önemi pek yoktur. Bir çiçeğin farklı sıcaklıklarda farklı renkli çiçek açması, iyi ya da kötü beslenen bir insanın kilosunun fazla ya da eksik olması, değişik sıcaklıklarda yetiştirilen böceklerin farklı renkli olması gibi durumlar, kalıtsal olmayan modifikasyon örnekleridir.
Bildiğiniz gibi günümüzde çoğu insanın evrim kuramı ile ilgili en büyük soru işareti, onun 'gözlenemez' (!) olmasından kaynaklanmaktadır. Elbette ki, bir bilim olarak evrim 'gözlenemez' ya da 'gözlenmemiş' değildir; tam tersine, her an, her saniye gözlenmektedir. Tek sorun, insanların 'gözlem' sözcüğünden tek anladığının anlık ve büyük gözlemler olmasıdır, topu bıraktığımızda yere doğru düşmesinin kütleçekimi göstermesi gibi. Ancak böyle bir bakış açısı, hastalıklara sebep olan virüslerin, her maddenin içerisinde bulunan proton, elektron ve nötronların (ve daha alt maddelerin), Dünya'nın kendi ve Güneş etrafında döndüğünün, Dünya dışında uzay boşluğunun olduğunun ve daha milyarlarca bilimsel gerçeğin reddini gerektirmektedir ki bu, görülebileceği gibi, akıl dışıdır. Tabii ki evrimin spesifik olarak 'daha fazla' reddedilmesinin bazı sebepleri var; onlara burada girmiyoruz.

Ancak bu yazımızda sizlere evrimin gerçekten, bir insan ömrü içerisinde, bol miktarda çaba ve uğraş ile de olsa gözlenebileceğini göstermek istiyoruz. Çoğu bilim düşmanı, evrim kuramı karşısında bir tavır alırken, 'evrimin gözlenemediği' argümanını kullanmaktadır. İşte bilim insanlarının bu cahil kitle karşısında cevap verme tenezzülünde bile bulunmamalarının sebebi, bu kişilerin cevap verilmeye değmez olmalarının yanısıra, literatürü bilmediklerinden boş konuşuyor olmalarıdır. Bakalım evrim, gerçekten de bu insanların iddia ettiği gibi hiçbir zaman 'gözlenmemiş' midir?

Bu yazımızda ele alacağımız deney, Prof. Dr. Richard Lenski'nin 20 yılına mal olmuş ve evrimin laboratuvar ortamında gözlenebileceğini ispatlayan deneydir. Önce, deneyi gerçekleştiren isimlerden bahsedelim, çünkü saygıyı sonuna kadar hak ediyorlar:

Richard Lenski, 13 Ağustos 1956 yılında doğmuş Amerikalı bir evrimsel biyologdur. Babası Gerhard Lenski, din sosyolojisi, sosyal eşitsizlik ve ekolo-evrimsel sosyal teoriye katkılarıyla bilinen ünlü bir sosyologdur. Richard Lenski, Oberlin Koleji mezunudur ve doktorasını University of North Carolina'dan almıştır. Günümüzde ise "Hannah Ayrıcalıklı Profesör" ünvanıyla Michigan State University'de akademisyenlik yapmaktadır. 1996 yılında prestijli bilim ödülü MacArthur Fellowship'i kazanmış, 2006 yılında ise Amerika Birleşik Devletleri Ulusal Bilimler Akademisi'ne girmeye hak kazanmıştır. 17 Şubat 2010 tarihinde Ulusal Bilimler Akademisi Evrim'i Gözleme Araştırmaları Bilim ve Teknoloji Merkezi'ni kurmuştur.
Düşünce nasıl evrimleşti? İnsan, neden "düşünen" bir varlıktır? "Düşünmek", ne demektir?

Bu aslında anlaşılması güç bir olgu değildir. Tek yapılması gereken şey, kafadaki "düşünce" imajının silinmesidir. Bize, "düşünmek" kavramı, bin yıllardır öyle bir dayatılmaktadır ki, çok derin ve özel bir gücü olduğu izlenimi uyanmaktadır.

Düşünce dediğimiz kavram, beyindeki hücrelere ulaşan elektrokimyasal sinyallere verilen biyokimyasal tepkilerin tümüdür. Yani aslında bir canlı "düşünmez". "Düşünme" işlemini yapanlar, bu konuda özelleşmiş hücreler topluluğudur. Bildiğiniz gibi hücreler bir araya gelerek dokuları ve organları oluştururlar. Biz bu "düşünme" ve daha bir takım önemli görevleri de yapan hücreler topluluğuna (organa) "beyin" diyoruz.

Beynimizde milyarlarca sinir hücresi vardır. Bu sayı, akıl almaz gibi gözükse de, zaten "hücre" kavramından bahsedilirken, bizim alışık olduğumuzun ötesindeki uzunluk ölçülerine inildiğinden (mikrometre, nanometre), bu büyük sayılar çok da ilginç bir hal almamaktadır.
Sanat ve estetik felsefecisi Denis Dutton, bu konuşmasında güzellik hakkındaki düşüncelerimizi ele alıyor ve bu düşüncelerin ne kadar doğru olduğunu irdeliyor.

Çoğumuza göre güzellik kişiden kişiye değişen, hatta kültürel birikim ile şekillenen subjektif bir seçimdir. Ancak Dennis Dutton, güzellik kavramını evrimsel açıdan inceliyor ve güzelliğin basit bir yönlendirilmiş seçimden ziyade beynimizin derinliklerinde evrimsel olarak işlenen bir gerçek olduğunu söylüyor.

İlk atalarımız olan insansılarda dahi belli bir güzellik anlayışı olduğunu ileri sürerken, aynı zamanda ilkel sanatsal çalışmaların yine ilk insansılardan bu yana devam ettiğini belirtiyor. Buna göre, insanlığın simetriye ve bunun neticesinde bir şeyleri iyi yapabilmeye karşı duyduğu hayranlık hissinin beğenilerimizi şekillendirdiği sonucuna varıyor.

Bununla birlikte videoda bir çok ilginç nokta da bulunmakta. Örneğin, doğanın güzelliği diye çoğu insan tarafından beğenilen güzelliğin aslında doğanın bu yönde yani canlıları kendine çekebilme yönünde bir evrim neticesinde oluştuğu iddiası oldukça kayda değer bir iddia. Bu iddia, aynı zamanda türlerin değişiminde önemli bir rol alan cinsel seçilimi baz alınarak düşünüldüğünde, oldukça hayranlık uyandırıcı da.

Video karikatürize edilmiş görselliğiyle de oldukça dolu dolu. Konuyu daha geniş kavrayabilmek adına mutlaka videoyu izleyin.

Hayyam

Şempanzelerin de insanlar gibi "özfarkındalığa" sahip olduğu belirlendi.

Birçok araştırma başta büyük maymunlar olmak üzere bazı hayvanların aynada kendini tanıyabildiğini ortaya koymuştu.

Ancak maymunlara yapılan ayna testi bu hayvanların idrak etme becerisini kanıtlasa da aynada nasıl kendilerini tanıyabildiği kesin olarak bilinmiyordu. Ayrıca bazı araştırmacılar, bu testin maymunların özfarkındalığa sahip olduğunu göstermediğini savunuyordu.

Şüpheleri yok etmek için Japon bilimadamları Takaaki Kaneko ve Masaki Tomonaga, bilgisayar başında 3 dişi şempanzenin ekranda birbirinin aynı olan iki imleçten hangisini fareyle kontrol ettiğini anlayıp anlamadığını inceledi. Farklı hedeflerin üzerine basabilmesi için 3 şempanzeye önce fare yardımıyla ekranda bir imleci hareket ettirme çalıştırması yaptırıldı. Bu harekete alıştırıldıktan sonra şempanzelere aynı boyutta, şekilde ve renkte iki imleç gösterildi. İmleçlerden birini fareyle şempanzeler kontrol ederken, diğer imleç şempanzelerin önceki günlerde alıştırma yaptığı sıradaki kayıtlara göre hareket etti.

Şempanzeler fareyi kullanarak hangi imleci hareket ettirdiğini anlayabildi.

Araştırmacılar, şempanzelerin başarısının bu hayvanların "kendi eylemlerinin dış dünyayı nasıl etkilediğini" anlayabildiğini gösterdiğini vurguladı.

Deneylerin şempanzelerin bir dış uyarıcıyı kontrol ederken bunun farkında olduğunu gösterdiğine, bu durumun da insanlarda "özfarkındalığın" anahtarlarından birini oluşturduğuna dikkati çekti.

Araştırma, "Royal Society" dergisinde yayımlandı.

Büyük balığın küçük balığı yuttuğu doğada merhamet neye yarar? Nereden gelir, neyle beslenir? Bilimciler şefkat, rekabet ve dayanışmanın gizemini ayna nöronlarda, karınca kolonilerinde ve arı kovanlarında aydınlatmaya çalışıyor.

Fyodor Dostoyevski bütünüyle kusursuz ve erdemli bir insanı anlattığı Budala adlı romanında “Merhamet, insan varoluşunun temel ve belki de yegâne ilkesi” yazmıştı. Merhamet istisnasız her kültürde en yüce duygu. 12 kil tabletten oluşan ilk yazılı metin Gılgamış destanından çağdaş edebiyata en mühim erdem. Sami dillerde merhamet ile aynı kökten gelen rahim, hayata başladığımız yer. Merhamet sadece insanın değil, hemen her inanışa göre Tanrı’nın da vasıflarından biri.

İÇİNDE NE VAR?
Richard Dawkins, Gen Bencildir adlı kitabında her genin varoluş temelinin kendi sürekliliğini sağlamak olduğunu savunuyor. Bir gen için var olmakla yok olmak arasındaki fark, o genin ifade edildiği organizmanın yaşam ve üreme başarısına bağlı. Böyle bir düzende hangi “budala” organizma, başkalarının acısını, zayıflığını paylaşır, hatta bu uğurda kendi yaşamına mal olabilecek fedakârlıklar yapar?

Peki, insanların ve genlerin bencil olarak nitelendirildiği dünyada merhametin yeri neresi? Sorgulamaya, merhamet duygusunu oluşturan iki bileşenin, empati ve fedakarlığın biyolojik mekanizmasını inceleyerek başlayalım.
Modern evrimsel bilimin başlamasından bu yana insanların neden tüysüz olduğu tartışmalı olmuştur. İnsanın Türeyişi’nde Darwin, “Kimse, tenin çıplaklığının insan için doğrudan bir avantaj olduğunu zannedemez: dolayısıyla, doğal seçilim bedeni tüylerden yoksun bırakmış olmamalıydı.” diyor.

Eğer doğal seçilim değilse ne? Kitabının adına rağmen, Darwin insanların kökenine dair pek fazla şey söylememiştir. Bu durumu üstü kapalı bir şekilde en güçlü destekçisi Thomas Huxley’e söyler. Huxley zaten bu konuyla ilgilenmekte ve en yakın akrabalarımız olan Afrikalı maymunsulardan ayıran farklılıklarımız üzerine bir kaç sayfa yazmakla uğraşmaktadır. Vücut tüylerinin kaybının eşeysel seçilimle ilgili olduğunda karar kılmıştır: insanlar (daha ziyade kadınlar) tüyleri azaldıkça eşlerine daha çekici göründüklerinden zamanla daha tüysüz bireyler seçilmesi suretiyle tüysüzleşmişlerdir.

Ancak bu açıklama zamanın testinden geçemedi. Binlerce memeli türünden sadece bir primat türünün tüysüz dişileri daha çekici bularak tüylerini yitirme yoluna gitmesi inanması güç bir tezdi. Eğer Darwin’inki gibi bir deha bile bundan daha ikna edici bir çözüm sunamıyorsa, gözden kaçan daha anahtar bir faktör olmalıydı.
Aynı yaşta ve aynı derecede sağlıklı, biri şişman biri zayıf iki insan kuzey Atlantik denizinde sandaldan suya düşseler, şişman insanın yeniden karayı görmesi olasılığı daha kuvvetlidir. Bunun iki nedeni vardır. Birincisi; balinalar, fok balıkları ve benzerlerinde de gördüğümüz gibi yağ soğuğa karşı çok iyi bir yalıtımdır. İkincisi, yağ sudan hafif olduğu için şişmanın su yüzünde durmasını kolaylaştırır.

Bundan alınacak ders, bir organizmanın belli özelliklerinin değeri veya yararlılığı ancak kendisinin içinde bulunduğu çevreyle bağıntılı olarak değerlendirilebilir. Çok yağ yükü taşımak birçok durumda kötü sayılsa da şişman biri Kuzey Atlantik’te denize düşerse, deniz şişmanlığın değerini yargılayacaktır. Atlantiğin vereceği hüküm şişmanlığın bu durumda yaşamı sürdürmek için iyi bir özellik olduğudur.

Çevre ve Değişme
Şişman ve zayıf denizciler örneği, anlatmak istediğim noktayı dramatize etmeme yardımcı oldu. Ama aslında değişim ve çevre arasındaki ilişkinin candamarını bulmak için bireyler yerine, kuşaklar boyunca canlı nüfusları ve bunların yavrularını gözönüne almalıyız. Belirli bir çevrede yaşayan anababa, değişmiş bir DNA’yı çocuklarına geçirirlerse o çocuklar, onların çocukları ve bütün izleyen kuşaklar;
İnsanın dünya üzerinde nasıl var olduğu, kendi bilincine vardığından beri olasılıkla hep merak edilmiştir. Kutsal kitaplarda yazdığı gibi doğrudan bir yaratıcı tarafından yaratılmış olduğu ya da evrimsel aşamalardan geçerek bugünkü halini aldığı karşılıklı iki görüş olarak öne sürülmektedir. Yaratılışçılara göre akıl ve beyin tam olarak gelişmiş bir şekilde ve birdenbire ortaya çıktı. Ya da başka bir ifade ile beyin-zihin-bilinç kutsal yaratılışın bir parçasıdır.

Tıpkı doğal seçilim teorisinin yarı sahibi sayılabilecek, Alfred Wallace Russel'ın inandığı gibi insan zekâsının yalnızca kutsal yaratılışla açıklanabileceği ya da nörofizyolog Sir John Carew Emlles'in insan bilincinin "doğaüstü tinsel yaratılış" sonucu ortaya çıktığını ileri sürmesi gibi. Yaratılışçı-evrimci tartışma bugün de devam etmektedir. Bunun yanında evrimciler arasında da, bulunan fosillerin farklı türlere ait olduğu yönünde tartışmalar sürmekte. Tartışma sonucu kimden yana olursa olsun sonuçta elimizde bugün, geçmişe ait bir zamanlar içlerinde beyinler olan birçok kafatası fosilleri bulunmaktadır.
"Evrim hem bir teori hem de bir olgudur (bilimsel bir gerçektir)" şeklindeki ifadeye, biyoloji literatüründe sıkça rastlanır. Bu ifade evrimin iki şekilde kullanılması nedeniyle ortaya çıkmaktadır. "Evrim olgusu" ile kast edilen, bilimsel gözlemler ve deneyler ile meydana geldiği görülmüş olan, biyolojik organizma topluluklarındaki değişimlerdir. "Evrim teorisi" ile kast edilen ise bu değişimlerin nasıl meydana geldiğinin günümüzdeki bilimsel açıklaması olan modern evrimsel sentezdir. Bu terimlerin yanlış kullanılması ve yanlış anlaşılması, evrim teorisinin doğruluğuna karşı çıkan görüşleri temellendirmek için kullanılmıştır.

Olgu ve teori arasındaki ayrım, evrimin incelenmesine mahsus değildir. Yer çekimi kanunu, kütlesi olan maddelerin birbirini çektiğini söyleyen bilimsel bir olgudur, lakin kütlesi olan maddelerin birbirini nasıl çektiğini açıklamaya çalışan farklı yer çekimi teorileri vardır. Bu yönüyle, yer çekimi hem bir bilimsel olgu hem de bir bilimsel teoridir.

Genelde "evrim" kelimesi yalnız olarak kullanıldığında, söz konusu olguların ve bunları açıklayan teorinin birleşimini ifade eder. Yine de "evrim" kelimesi bu ikisinden yalnızca birini ifade etmek için de sıkça kullanılır, bu yüzden yazarın kast ettiği anlamı belirlemek için dikkatli olmak gerekebilir.

Evrim, Olgu ve Teori

Evrim hem "olgu ve teori", hem "teori olmayan olgu" ve hem de "bir olgu olmayan, yalnızca bir teori" olarak nitelendirilmiştir. Bu, tartışmayı zorlaştıran bir terminolojik karışıklığı gösterir. "Evrim", "olgu" ve "teori" terimlerinin anlamları aşağıda açıklanmıştır.

Evrim:
Genellikle evrim basitçe, organizma topluluklarının bir nesli ile sonraki arasında görülen, vasıflardaki veya gen sıklıklarındaki değişimler olarak tanımlanır. Bununla birlikte, "evrim" genelde şu iddiaları da içerecek şekilde kullanılır:

1. Yalıtılmış toplulukların vasıf oluşumlarındaki farklar, nesiller sonra yeni türlerin oluşumuyla sonuçlanabilir.
2. Bugün yaşayan tüm organizmalar ortak bir atadan (veya ataç gen havuzundan) gelmektedir.

Douglas Futuyma'ya göre:

Biyolojik evrim çok küçük veya oldukça büyük olabilir; bir topluluktaki farklı alellerin (kan gruplarını belirleyenler gibi) oranlarındaki küçücük değişikliklerden en eski proto-organizmalar ile salyangozlar, arılar, zürafalar ve karahindibalara kadar peş peşe olan başkalaşımlara kadar her şeyi kapsar.

"Evrim" terimi ayrıca, özellikle "teori" olarak kullanıldığında, daha geniş olarak doğal seçilim ve genetik sürüklenme gibi süreçleri de içerecek şekilde kullanılır.

Olgu:
Olgu, genelde bilim adamlarınca deneysel verileri ya da nesnel doğrulanabilir gözlemleri ifade etmek için kullanılır. "Olgu" ayrıca daha geniş manada çok kuvvetli delillere sahip herhangi bir hipotezi belirtmek için de kullanılır.

Gözlem
Kurulmuş Hipotez
Olgular; empirik veri, nesnel doğrulanabilir gözlemlerdir. Bir olgu, delillerle öylesine kesin olarak desteklenen bir hipotezdir ki doğru olduğunu varsayarız ve doğruymuş gibi davranırız.' Douglas Futyuma.

Evrim çok kuvvetli bir şekilde delillerle doğrulanması bakımından bir olgudur. Genellikle, Dünya'nın Güneş etrafında dönmesi nasıl bir olguysa evrimin de öyle bir olgu olduğu söylenmektedir. H. J. Muller, "One Hundred Years Without Darwin Are Enough (Darwin'siz Yüz Yıl Yeter)"den olan şu alıntı hususu açıklamaktadır:

Spekülasyon, hipotez, teori, kanun ve olgu arasında yalnızca, fikrin olasılık derecesi yönünden değişken bir ölçekteki farktan söz edilebilir, kesin bir çizgiden söz edilemez. Bir şeyin bir olgu olduğunu söylediğimizde, olasılığının çok yüksek olduğunu söyleriz; öylesine yüksek ki hakkındaki şüphe bizi rahatsız etmez ve buna uygun davranmaya hazırızdır. İşte olgu teriminin tek uygun kullanımı olan bu kullanıma göre evrim bir olgudur.

ABD Ulusal Bilimler Akademisi de benzer bir açıklama getirmektedir:

Bilim adamları genelde "olgu" kelimesini bir gözlemi belirtmek için kullanır. Ancak bilim adamları, olguyu ayrıca, çok defa denenmiş veya gözlemlenmiş ve artık denemeyi veya örnekler aramayı gerektirecek zorlayıcı bir sebep kalmamış herhangi bir şey anlamında da kullanabilir. Evrimin oluşmuş olduğu, bu bağlamda bir olgudur. Artık deliller çok kuvvetli olduğundan, bilim adamları değişimle türemenin oluşup oluşmadığını sorgulamıyor.

Bilim felsefecileri hiçbir şeyi mutlak bir kesinlikle bilmediğimizi iddia etmektedirler. Doğrudan gözlemler bile "teorilerle bezenmiş", algılarımızla ve kullanılan ölçü aletleriyle ilgili varsayımlarımıza bağlı olabilir. Bu bakımdan hiçbir olgu kesin değildir.

Teori:
Bir bilimsel teori, gözlemleri açıklayan ve denenebilir tahminler yapmaya açık, sağlam gerekçelere dayalı olan, birbirine bağlı ifadeler bütünüdür.

Bilimsel teoriler, gözlemlenebilir verilerin uyumlu olduğu sağlam bir yapıyı belirtir. "Evrim teorisi" de türlerin zaman içinde gözlemlenen değişimlerini en iyi açıklayan ve evrimsel biyoloji ile ilgili bilimlerde yapılmakta olan yeni gözlemleri en iyi öngören yapıdır.

"Teori" kelimesinin bilimsel tanımı günlük dildeki anlamından farklıdır. Günlük dilde "teori", olgulara dayanmak zorunda olmayan veya denenebilir tahminlere açık olması gerekmeyen bir varsayım, bir fikir ya da bir spekülasyon anlamına gelebilir. Bilimde ise teorinin anlamı daha kesindir: Bir teori gözlemlenmiş olgulara dayanmalı ve denenebilir varsayımlara açık olmalıdır.

Bilimde mevcut bir teori, aynı derecede veya daha çok kabul edilebilir bir alternatif teorisi olmayan ve yanlışlanamayan bir teoridir. Diğer bir deyişle, bugüne kadar çelişen bir gözlem olmamış ve tabii ki yapılmış olan her gözlem teoriyi ya desteklemiş ya da en azından teoriyle tamamen çelişip, teoriyi yanlışlamamıştır. Eğer yeni gözlemler mevcut teoriyle çelişiyorsa, mevcut bulgular yeni bir açıklamaya gerek duyduğundan(bkz. paradigma değişimi), mevcut teorinin gözden geçirilmesi veya yeni bir teorinin oluşturulması gerekmektedir. Bununla birlikte teorinin yanlışlanması, teorinin dayanmış olduğu olguları yanlışlamaz.

Evrim ve Yer Çekiminin Karşılaştırılması

Olgu" ve "teori" terimleri aynen yer çekimine uygulanabildiği gibi evrime de uygulanabilir.

Yer çekimi olgusunu açıklamaya çalışan birçok teori olmuştur. Diğer bir deyişle, bilim adamları yer çekiminin ne olduğunu ve yer çekimine neyin neden olduğunu sorar. Yer çekimini açıklamak için bir modeli, yer çekimi teorisini geliştirirler. Yüzyıllar içinde yer çekiminin, Yer Çekimi Teorisi olarak nitelendirilmiş birçok açıklaması olmuştur: Aristoteles'in,Galileo'nun, Isaac Newton'ın ve şimdi de Einstein'ın. Terimler, hem gözlemlenen olguları hem de onları açıklayan teoriyi belirtmek için tek bir kelime kullanılması sonucu karışabilir. ‘’Yer çekimi’’ kelimesi gözlemlenen olguları (yani, kütlelerin gözlemlenmiş çekimi) ve onları açıklamakta kullanılan teoriyi (yani, neden kütlelerin birbirini çektiği) belirtmek için kullanılabilir. Bu sebeple yer çekimi hem bir "teori" hem de bir "olgu"dur.

Biyolojik türlerin incelenmesinde, olgulara fosiller ve bu fosillerin incelenmesi dahildir. Fosilin konumu olguya bir örnektir (olgu kelimesinin bilimsel anlamını kullanırsak). Çok hızlı üreyen biyolojik türlerde, örneğin sirke sinekleri, evrimsel değişim süreci laboratuvarda incelenmiştir. Sirke sineği topluluklarının karakter değiştirmesinin incelenmesi de ayrıca olguya bir örnektir. Yani aynen yer çekimi gözlemlerinin bir olgu olduğu gibi evrim de bir olgudur.

Bu gözlemleri açıklamak için, biyolojide, yıllar içinde birçok girişmde bulunulmuştur. Lamarckizm, Dönüşümcülük ve Ortogenez, türler hakkındaki gözlemleri, fosilleri ve diğer delilleri açıklamaya çalışmış Darvinci olmayan teorilerdendir. Bununla birlikte Evrim Teorisi, eldeki tüm verileri ve gözlemleri açıklayan bir modele dayalı, hayatın meydana gelmesi hakkındaki tüm anlamlı gözlemlerin açıklamasıdır. Bu sebeple, aynen yer çekiminin hem bir olgu hem de bir teori olduğu gibi evrim de sadece bir olgu değil ayrıca bir teoridir.

Yer çekimi
Evrim
Düşme eylemi maddelerin birbirini çekmesinin bir gözlemidir. Sirke sineklerinin nesilden nesile değişmesi nesiller arası organizma değişiminin bir gözlemidir.
Maddelerin birbirini çekmesine yer çekimi denir. Organizmaların nesilden nesile değişmesine evrim denir.
Yer çekimi bir olgudur. Evrim bir olgudur.
Yer çekimi olgularının açıklamaları
Evrim olgularının açıklamaları
Aristoteles ve Galileo yer çekimi olguları için açıklamalar üretmişlerdir. Bunlar artık kullanılmayan açıklamalardır. Lamarckizm, Dönüşümcülük ve Ortogenez evrim olgusunun açıklamaları olarak oluşturulmuştur. Artık bu açıklamalar itibar görmemektedir.
Newton'ın yer çekimi açıklaması kabaca doğrudur ama geliştirilmeye ihtiyaç duymuştur. Darwin'in evrim açıklaması kabaca doğrudur ama geliştirilmeye ihtiyaç duymuştur.
Einstein'ın açıklaması Newton'ın yer çekimi açıklamasının geliştirilmiş halidir. Einstein'ın açıklaması yer çekimi olgusunun günümüzde en çok kabul gören açıklamasıdır. Modern evrimsel sentez, genleri açıklamasında yer vermeyen Darwin'in evrim açıklamasının geliştirilmiş halidir. Bu modern sentez evrim olgusunun günümüzde en çok kabul gören açıklamasıdır.
Yer çekiminin Einstein tarafından yapılan açıklaması Genel Görelilik Teorisi olarak adlandırılır. Evrim olgusunun modern sentez tarafından yapılan açıklaması en güncel ve en çok kabul gören Evrim Teorisidir.
Yer çekimi bir olgu ve bir teoridir.
Evrim bir olgu ve bir teoridir.

Literatürde Teori ve Olgu Olarak Evrim

"Olgu" ve "teori" arasındaki ve "evrim" kelimesinin kullanımındaki karışıklık, büyük ölçüde bazı yazarların evrimi, türlerin nesiller boyunca oluşan değişimi ve ortak atayı kast ederek kullanması, diğerlerinin ise bunun yanında terimi daha genel olarak bu değişime sebebiyet veren düzeni ihtiva edecek anlamda kullanmasından kaynaklanmaktadır. Bununla birlikte, en azından biyologlar arasında, evrimin bir olgu olduğu konusunda fikir birliği mevcut gibi görünmektedir:
  • Amerikalı zoolog ve paleontolog George Simpson şöyle demiştir, "Darwin...nihai ve kesin olarak evrimi bir olgu olarak kabul ettirmiştir."
  • H. J. Muller şöyle yazmıştır, "Arzu ederseniz size şunu söyleyebilirim, kesin olarak bakılırsa evrim bir olgu değildir, ya da daha iyisi, bu kelimeleri okuduğunuz veya duyduğunuzdan daha olgu değildir."
  • Kenneth R. Miller şöyle yazmıştır, "Evrim, bilimde malumat sahibi olduğumuz her şey kadar bir olgudur."
  • Ernst Mayr şöyle demiştir "Temel evrim teorisi o kadar eksiksiz olarak onaylanmıştır ki çoğu modern biyolog evrimi basitçe bir olgu olarak değerlendirir. Kesin tarihlere dayalı jeolojik katmanlardaki fauna ve flora sıraları evrim kelimesi dışında nasıl tanımlanabilir? Evrimsel değişim de yalnızca, nesilden nesile gen havuzundaki değişimlere dayalı bir olgudur."
Olgu ve Teori Olarak Evrim
Yaygın olarak, "olgu" organizmaların vasıflarında nesiller boyunca gerçekleşen gözlemlenebilir değişiklikler için kullanılırken, "teori" kelimesi ise bu değişikliklere neden olan düzen için kullanılmaktadır:
  • Paleontolog Stephen Jay Gould şöyle yazmıştır, "Evrim bir teoridir. Ayrıca da bir olgudur. Ve teoriler ile olgular artan kesinliğe dayalı bir hiyerarşinin basamakları değil, farklı şeylerdir. Olgular dünyanın verileridir. Teoriler olguları açıklayan ve yorumlayan düşünce yapılarıdır. Bilim adamları olguları açıklamak için rakip teorileri birbiriyle çekiştirdiğinde olgular yok olmaz. Einstein'ın yer çekimi teorisi Newton'ınkinin yerini aldı ama elmalar sonucu bekleyip, havada asılı kalmadılar. Ve de insanlar, Darwin'in öne sürdüğü süreçle yahut henüz keşfedilmemiş olan bir süreçle, maymun benzeri atalardan evrimleştiler."
  • Benzer bir şekilde, biyolog Richard Lenski şöyle demiştir, "Bilimsel anlayış hem olgulara hem de onları tutarlı bir biçimde açıklayabilecek olan teorilere ihtiyaç duyar. Evrim, bu kapsamda, hem bir olgu hem de bir teoridir. Organizmaların Dünya'da yaşamın tarihi boyunca değiştiği, ya da evrimleştiği aşikar bir olgudur. Ve biyologlar belli başlı değişim düzenlerini açıklayabilen süreçleri belirlemiş ve incelemiştir."
Teori Olmayan Olgu Olarak Evrim
Türlerin nesiller boyunca değişimi ve bazı durumlarda da ortak ata üzerine odaklanmış olan yorumcular, "teori" terimini kullanmanın olumlu olduğunu reddederken destekleyici delillerin ağırlığını vurgulamak için evrimin bir olgu olduğunu belirtmişlerdir:
  • R. C. Lewontin şöyle yazmıştır, "Evrimsel sürecin öğrencilerinin, özellikle yaratılışçılar tarafından yanlış aktarılmış ve kullanılmış olanların, evrimin bir teori değil bir olgu olduğunu söyleme vakti gelmiştir."
  • Douglas Futuyma Evrimsel Biyoloji kitabında şöyle yazmıştır "Organizmaların ortak atalardan başkalaşımlarla türediği ifadesi -evrimin tarihsel gerçekliği- bir teori değildir. En az Dünya'nın Güneş etrafında döndüğü olgusu kadar olgudur(gerçektir)."
  • Richard Dawkins şöyle demiştir, "Tüm hakiki bilim adamlarının mutabık olduğu şey bizzat olgu olan evrim teorisidir. Gorillerin, kanguruların, denizyıldızlarının ve bakterilerin kuzenleri olduğumuz bir olgudur(gerçektir). Evrim, güneşin ısısı kadar olgudur. Bir teori değildir, ve artık lütfen böyle adlandırarak felsefi olarak tecrübesiz olanların kafasını karıştırmayalım. Evrim bir olgudur."
  • Neil Campbell 1990 yılında yayınlanan biyoloji ders kitabında şöyle yazmıştır, "Bugün, neredeyse tüm biyologlar evrimin bir olgu olduğunu kabul etmektedir. Teori terimini, hayatın nasıl evrimleştiğini açıklamaya çalışan modelleri ifade etmek dışında kullanmak artık uygun değildir... şunu anlamak önemlidir ki hayatın nasıl evrimleştiği hakkındaki mevcut sorular hiçbir şekilde evrimin bir olgu olmasıyla zıtlık belirtmez."
Tahmin Gücü

Bilimde temel bir ilke bir bilimsel teorinin tahmin gücünün olmasıdır ve bu tahminlerin doğrulanması teori için önemli ve zaruri bir dayanak olarak görülmektedir. Evrim teorisi bu gibi tahminler sağlamıştır. Aşağıdakiler buna örnektir:
  • Genetik bilgi, moleküler biçimde neredeyse tamamen aynı olacak şekilde aktarılmalı ama çok küçük değişikliklere de açık olmalıdır. Bu tahminin yapılmasından bu yana biyologlar, mutasyon oranı kabaca her hücre bölünmesi için nükleotit başına 10-9 olan DNA'nın varlığını keşfettiler; bu da tam olarak böyle bir mekanizma sağlar.
  • Bazı DNA dizileri çok farklı organizmalarda ortaktır. Evrim teorisine göre iki organizma arasındaki bu gibi DNA dizilerindeki farklar hem anatomilerine göre aralarındaki biyolojik farkla hem de fosil delillerde görüldüğü gibi, evrim sürecinde bu iki organizmanın ayrılması üzerinden geçen süreyle kabaca uyuşmalıdır. Bu gibi farkların yığılma oranı, önemli RNA veya proteinleri kodlayan bazı diziler için düşük, daha az önemli RNA veya proteinleri kodlayanlar için yüksek olmalıdır; ama her spesifik dizi için evrim süresinde farklılaşma oranı kabaca sabit olmalıdır. Bu sonuçlar deneysel olarak onaylanmıştır. Buna iki örnek; büyük oranda korunmuş olan rRNA'yı kodlayan DNA dizileri ve büyük oranda korunmamış olan fibrinopeptitleri (fibrin oluşumu sırasında atılan aminoasit dizileri) kodlayan DNA dizileridir.
  • 2004'ten önce, paleontologlar kaya içinde neredeyse 365 milyon yıllık; boynu, kulağı ve dört bacağı olan amfibi fosilleri bulmuşlardır. 385 milyon yıldan daha eski kayalarda ise yalnızca bu amfibi özelliklere sahip olmayan balıklar bulabilmişlerdir. Evrimsel teoriye göre amfibiler balıklardan evrimleştiğine göre 365 milyon ve 385 milyon yaşları arasındaki kayalarda bir ara form bulunmalıydı. Böyle bir ara form, 385 milyon yıl veya daha öncesinden kalma birçok balık benzeri özelliğe sahip olmalı ama aynı zamanda birçok ampfibi özelliği de bulundurmalıdır. 2004'te, özellikle bu fosil formu aramak için Kanada arktiğine yapılan bir keşif seferinde 375 milyon yıllık kayaların içinde Tiktaalik fosilleri bulunmuştur.
İlgili Kavramlar ve Terminoloji
  • Spekülatif veya varsayımsal açıklamalara hipotez denir. Sağlam bir şekilde denenmiş açıklamalara teori denir.
  • "Olgu", "mutlak kesinlik" anlamına gelmez. Stephen J. Gould'un sözlerinden: Bilimde "olgu", yalnızca "kesin olmayan kabulden kaçınmak uygunsuz olacak düzeyde onaylanmış" anlamına gelir."
  • Doğa bilimlerinde bir teorinin "kanıt"ı yoktur. Kanıt yalnızca matematik gibi formal bilimlerde yer alır. Bir hipotez veya teori tarafından yapılan tahminlerin deneysel gözlemine doğrulama denir.
  • Bir bilimsel kanun, bir bilimsel teori ile ilgili bir kavramdır. Basit bir temele dayalı çok sağlam bir şekilde kurulmuş "teorilere" genelde bilimsel "kanun" denir. Örneğin "yer çekimi kanunu", "doğal seçilim kanunu" ya da "evrim kanunları"nın bahsine çokça rastlanabilir.
Evrim, canlılığın zaman içerisindeki değişiminin göstergesidir. Dünya üzerinde yaşamış olan türlerden %99 unun, günümüzde soylarının tükendiği düşünülmektedir. Soyların tükenmesi, canlılığın evrimleşmesinin bir yoludur. Evrimin temel bileşenlerinden birisi olan doğal seçilim, ortam şartlarına uyum sağlayamayan veya diğer türler arasında başarısız kalan türlerin, doğa tarafından seçilime uğrayarak sayılarının azalmasını ve sonunda da ortadan kalkmalarını gerektirir.

Canlıların sahip oldukları kalıtım maddesi (DNA), canlılar arasındaki akrabalık derecesinin temel göstergesidir. Kural olarak, yakın akraba olan türlerin veya aynı atasal canlıdan evrimleşerek bugünkü halini almış olan türlerin, DNAlarındaki baz dizilimleri birbirlerine benzerdir. DNA benzerlik derecesi, türlerin birbirlerine ne denli yakın akraba olduklarının en önemli ve tartışmasız kanıtıdır. Örneğin; goriller ile aynı ortak atadan evrimleşmiş olan insanların (lütfen dikkat ediniz, gorillerden evrimleşmiş değil!!) DNları, birbirlerine çarpıcı şekilde benzerlik gösterir. Bilim adamları tarafından, canlı gruplarının gen frekansları ve protein yapıları üzerinde yapılan araştırmalarda, zaman içerisinde meydana gelen evrimsel değişiklikler ortaya çıkarılmaktadır.
Hayatın hammaddesi: İnsan DNA'sının mikrokobik resmi
Richard Dawkins, 1976'da yayımlanan "Gen Bencildir" adlı kitabında evrimin itici gücünün genler olduğunu açıkladı. Bencil gen kavramı, bilim dünyasında yanlış anlamalara ve karmaşaya yol açtı. Güçlü, ama yanlış anlaşılmaya yol açabilecek bir metafor. Bencil genler kavramının gelişimini inceliyoruz...

1976 yılında Oxford Üniversitesi'nden genç bir öğretim üyesi, insanların gerçek doğası ile ilgili rahatsız edici iddialar ortaya attı. "Bizler, hayatını sürdürmeye çalışan makineleriz" diyordu, "Gen denilen bencil molekülleri korumaya programlanmış robotlardan farkımız yok."


Son yüzyılın en ünlü bilim kitaplarından birinin önsözünde yer alan bu sarsıcı cümle, yazarını uluslararası üne kavuşturdu. Richard Dawkins, şu sırada Oxford Üniversitesi'nde profesör ve muhtemelen Darwin'in evrim kuramının en etkili savunucusu.