Charles Darwin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Charles Darwin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Darwin’in başyapıtı, Türlerin Kökeni, iki temel noktayı kapsamaktadır. Bunlardan biri, türlerin değişmezliği öğretisine ilişkindir. Darwin çok sayı ve çeşitte olgusal kanıtlar getirerek, kilisenin resmî görüşünü de yansıtan o yerleşik öğretinin dayanaksız olduğunu gösterir. Belli doğa olgularını açıklama bir evrim kuramı oluşturmayı gerektirmekteydi. Canlı dünyada, sürekli yeni türlere yol açan ama yavaş giden değişim genel kuraldı.

İkinci nokta, Darwin’in “doğal seleksiyon” dediği evrim sürecinin düzeneğine ilişkindir. Buna göre, tüm ereksel görünümüne karşın, canlıların evrimi doğrudan ve de yalın bir biçimde hiçbir amaç içermeyen mekanik terimlerle açıklanabilirdi.

Darwin’in çalışmasını meslekten biyologlar arasında etkili kılan işte bu ikinci noktaydı. Biyologların çoğu zaten, evrim düşüncesini kabul etmeye hazırdı; ancak, 1859’dan önce hemen hiçbir biyolog evrimin oluşum düzeneği üzerinde “bilimsel” diyebileceğimiz bir düşünceye sahip değildi. O dönemin seçkin bilim adamlarından T. H. Huxley, örneğin, Türlerin Kökeni’ni okuduktan sonra, “Bunu düşünmediğim için ne kadar aptal olmalıyım!” demekten kendini alamaz. Huxley’in geriye kalan meslek çalışması Darwinciliği savunmak ile geçer.

Darwin’in evrim görüşü, 19. yüzyılın sonlarına dek biyologlar tarafından genellikle benimsenir. 1890’dan sonra su yüzüne vuran kimi kuşku ve doyumsuzluk belirtileri giderek yoğunluk kazanır; öyle ki, 1910’a gelindiğinde kimi eleştiricilerin, Darwinciliğin artık öldüğünü ileri sürdüklerine tanık olmaktayız. “Darwincilik” derken kuşkusuz evrimin doğal seleksiyon yöntemi söz konusuydu. Yoksa, 1859’dan sonra bir iki eski kafalı ya da şarlatan dışında biyologların hemen hiçbiri evrim olgusunu sorgulama yoluna gitmemiştir.

Yüzyılımızın başlarında evrim kuramına yönelik bu kuşkucu tutum iki temel nedene dayanmaktaydı. Bir kez, o zaman bilinen Darwincilik giderek salt spekülatif bir öğreti olma yoluna girmiş; doğal seleksiyon, olgusal verilere gitmeksizin de her şeyi açıklayan; doğruluğu apaçık bir ilke diye algılanmaya başlanmıştı. Sonra genetik alanında “mutasyon” denen yeni bir olay ortaya çıkmıştı. Buna göre, kalıtsal değişim, adım adım değil sıçrayarak ilerlemekteydi. Bu demekti ki, evrim Darwin’in ileri sürdüğü gibi yavaş giden bir değişim değil, büyük sıçramalar içeren bir süreçtir.

Ne var ki, evrim ve kalıtım çalışmalarında daha sonra ortaya konan çok sayıda yeni olgusal kanıtlar, Darwinciliğe yöneltilen eleştirilerin yersizliğini gösterir; dahası, dengeyi kanımca bir daha tersine dönmeyecek şekilde Darwincilik lehine çevirir. Bu kanıtlar arasında en başta mutasyonların büyük çoğunluğunun sıçramalar biçiminde değil, belki küçük adımlar biçiminde birer değişim olduğu bulgusu gelir.

Görülüyor ki, Darwinciliğin yıkıldığı savı en azından bir abartma olmaktan ileri bir şey değildi. Gerçekten, yüzyılımızda ortaya konan tüm biyolojik bulgular doğal seleksiyonu evrimin temel yöntemi olarak kanıtlayıcı niteliktedir. Öyle ki, bu yöntem şimdi Darwin’in bıraktığından daha sağlam bir dayanak üstündedir. Bir noktayı hemen belirtelim: Evrime ilişkin alternatif açıklamalar inandırıcı olmaktan çıkmıştır. Bunların başında, sonradan edinilen özelliklerin (yani bireyin yaşam döneminde çevresindeki değişikliklerin etkisiyle ya da organlarını kullanıp kullanamama nedeniyle uğradığı değişikliklerin) kalıtsallık savını içeren Lamarkçılık vardı. Bu artık geçerliğini tümüyle yitirmiş bir teoridir: Açıklamada yetersiz kaldığı birçok olgunun yanı sıra, pek çok olguya da ters düşmektedir. Üstelik açıklar göründüğü olgular da ya birtakım yanlışlıklar içermekte ya da daha doyurucu alternatif açıklamalara elvermektedir. Kaldı ki teorinin kendi içinde yeterince tutarlı olduğu bile söylenemez.

Gene inandırıcılığını yitiren bir başka açıklama da “orthogenesis” denen, evrimin önceden konmuş belli bir yönde ilerleyen bir süreç olduğu görüşüdür. Gerçi fosiller üzerindeki incelemeler evrimin çoğu kez doğrusal bir çizgi izlediğini göstermektedir. Bunun çok iyi bilinen bir örneği, atın koşma hızına, tek tırnaklı ayağa, ot çiğnemede oldukça etkili diş yapısına yönelik kararlı evrimdir. Ne var ki, evrimin nerede daha etkili bir organ ya da organsal işleve yönelik olduğu görülmüşse, orada doğal seleksiyonu bulmaktayız. Kaldı ki filler ile bir maymun türü olan şebekler (baboons) örneğinde olduğu gibi evrimin doğrusal bir çizgi izlemediğini, tersine, zaman zaman yön değiştirdiğini gösteren pek çok gözlem verisi vardır.

Evrimi açıklamada bir de Bergson’un “élan vital” türünden gizemli yaşam gücü ya da bilinçaltı ereksellik içeren teorilere başvurduğunu biliyoruz. Öyle bir teori çarpıcı olsa da, gerçek anlamda bir açıklama olmaktan uzaktır. Yaşamın élan vital denen gizemli atılım gücüyle evrimleştiğini söylemenin, uçağın élan uçak olduğu için uçtuğunu söylemekten farklı yoktur.

Durum yalnızca sözünü ettiğimiz alternatif açıklamaların geçersizliklerini yitirmesiyle değil, aynı zamanda doğal seleksiyon kuramını destekleyen pek çok yeni kanıtın toplanmasıyla da Darwincilik için güvence sağlamıştır. Darwin’in kendi kuramına ilişkin sıkıntılarından biri (ki bu sıkıntı onu istemeyerek de olsa bazı noktalarda Lamarkçılığa sığınmaya itmiştir), bizim şimdi “küçük mutasyon” dediğimiz ufak çapta kalıtsal varyasyonların, çiftleşmeye karşın, nasıl korunabildiğini görememesiydi. Bu o sıra yaygın olan “kalıtsal kaynaşma” düşüncesine bağlı olmasından ileri gelen bir sıkıntıydı. İki farklı tip arasındaki çiftleşmede, iki tarafın kalıtım özelliklerinin yavruda kaynaştığı (tıpkı ayrı renkteki iki mürekkep damlasının kaynaşması gibi) varsayılıyordu. Öyle ki, yeni bir özelliğin çiftleşme nedeniyle bozularak çok geçmeden ortadan silineceği beklentisi vardı. Oysa Mendelciliğin özü, genlerin ya da kalıtım birimlerinin (çok az rastlanan mutasyonları hesaba katmazsa) öbür genlerle birleşme biçimleri ne olursa olsun değişmeden kaldığıdır. Mutasyonla oluşan genlerin birçoğunun, koşullar elverip çoğalma olanağı buluncaya dek, üreme hücresi plazmasında etkisiz olarak kaldığı bilinmektedir. Mutasyonla oluşan yeni bir gen çekinik (recessive) ise, yani belirgin etkinlik göstermesi için çift dozda ortaya çıkması gerekiyorsa, azıcık zararlı da olsa, tek dozda uzun süre kalabilir.

Darwinciliğin özü doğal seleksiyon ilkesinde saklıdır; öyleyse, öncelikle bu ilkeyi anlamamız gerekir.

Darwin doğal seleksiyon teorisini gözlenebilir üç doğa olgusuyla bu olgulardan kalkan iki mantıksal çıkarsamaya oturtmuştur. İlk olgu tüm organizmaların geometrik diziyle çoğalma eğilimidir. Organizmaların bu eğilimi, yaşamlarının ilk aşamasında yavruların sayı bakımından ana-babalarını daima aştığı olgusunda yansımaktadır. Bu kural canlıların üreme biçimi nasıl olursa olsun (doğum, yumurtadan çıkma, hücre bölünmesi vb.) tüm durumlar için geçerlidir.

İkinci olgu, daha fazla çoğalma eğilimine karşın, türlerde nüfusun aşağı yukarı sabit kaldığıdır.

Bu iki olgudan Darwin ilk ilkesini, yaşam savaşımı ilkesini, çıkarsar. Şöyle ki, yaşamı sürdürebilenden daha fazla yavru üretildiğinden bunlar arasında yaşamda kama yarışımı kaçınılmazdır.

Darwin’in üçüncü doğa olgusu varyasyondu: Tüm organizmalar birbirlerinden önemli ölçülerde farklılık gösterir. Bu olguyla birinci çıkarsaması ona ikinci çıkarsaması olan doğal seleksiyon ilkesini verir. Bireyler arasında yaşam savaşımı olduğu, bireylerin de farklı özellikler taşıdığı göz önüne alındığında, yaşam savaşımında kimi özelliklerin üstünlük kimi özelliklerin de tersine yetersizlik oluşturacağı kaçınılmazdır. Öyleyse özellikleri üstünlük sağlayan bireylerin yaşamda kalma ve üreme olasılığı yetersizlik içinde olan bireylerden daha fazladır. Söz konusu özellikler çoğunluk kalıtsal olduğundan, yaşam savaşımında başarı sağlayan özellikler kuşaklar boyu birikirken, yetersizliğe yol açan özellikler, bireylerin ayıklanmasıyla, giderek yok olur. Böylece doğal seleksiyon, canlıların çevre koşullarına daha uyumlu olmalarını sağlamakta, uzun sürede türlerin evrimine yol açmaktadır.

Biyolojinin tarihsel gelişiminin ışığında, değindiğimiz noktalar biraz daha durmak, hem Darwin’in teorisine ilişkin kendi görüşünü hem de günümüzün bakışını aydınlatma bakımından yararlı olacaktır.

Darwin’in belirlediği ilk olgu herhangi bir sorgulamaya uğramadan kalmaktadır. Tüm organizmalar geometrik diziyle çoğalma gizil gücüne (potansiyeline) sahiptir. Kuşkusuz, üreyen yavruların ana babaya oranı sabit değildir; bu, yerden yere, mevsimden mevsime farklılık gösterebilir. Bununla birlikte, tüm durumlarda çoğalma eğilimi aritmetik değil geometrik artış sergilemektedir.

Türlerin nüfus sayısındaki genel kararlığına ilişkin ikinci olgu da herhangi bir kuşku ya da itiraza yol açmamıştır. Darwin’in de özellikle belirttiği gibi, nüfus kararlılık kesin değil yaklaşık bir belirlemedir; öyle ki, kimi türlerde nüfus sürekli artış gösterirken, diğerlerinde tersine bir gidiş olabilir. Ancak sürekli bir artış hâlinde bile çoğalma hiçbir zaman potansiyelin elverdiği düzeye ulaşamaz: Yavruların bir bölümü daha ilk aşamada ister istemez ayıklanır. Üstelik artan ekoloji bilgilerimize dayanarak, pek çok türün sayılarında dönersel (cyclical), çoğu kez gözden kaçmayan düzgün bir gidişle oluşan büyük çapta artış ya da azalışların olduğunu söyleyebiliriz. Ama bu durum, kimi ilginç evrimsel sonuçlarına karşın, genel ilkeyi geçersiz kılmamaktadır.

İlk iki olgu kabul edildiğinde, onlardan çıkarsanan sonucu yadsıyamayız: Canlılar dünyasında yaşam savaşımı, daha doğrusu ayıklanmaktan kurtulma savaşımı, kaçınılmazdır.

Özetlersek, Darwinciliğin günümüzde tüm canlılığıyla sürdüğünü söyleyeceğiz. Daha da ileri giderek, modern evrim kuramımızda Darwin’den daha çok Darwinci olduğumuzu söyleyebiliriz. Darwin’in evrim kuramına özel katkısı doğal seleksiyon ilkesiydi; ancak döneminin bilgi yetersizliği nedeniyle organ kullanım veya kullanımsızlık sonuçlarının, çevresel etkilerin doğrudan yol açtığı modifikasyonların kalıtsallığı gibi Lamarkçı hipotezlere başvurarak teorisini pekiştirmek zorunda kalmıştı. Bugün biz o türden ikincil destek hipotezleri gerekli görmemekteyiz. Tüm canlı dünyaya egemen doğal seleksiyonun evrimin neredeyse tek yönlendirici aracı olduğu yeterince kanıtlanmıştır, artık!

Darwin’e haklı olarak, biyolojinin Newton’u diyenler vardır. Newton gibi o da bilime, kendi uğraş alanının tüm dallarında geçerli, birleştirici bir kuram getirdi. Biyoloji her dalında evrimsel sonuçlar içermektedir. Örneğin, fizyolog insan bedenine ilişkin süreçler üzerinde son derecede ayrıntılı çözümler verebilir; ama, evrimsel tarihimizi göz önünde tutmazsa, verdiği çözümlemeler yetersiz kalmaktan kurtulamaz.

Kavramın birleştirici gücü, evrim üzerindeki çalışmaların biyolojinin çok farklı inceleme alanlarına başvurma, sorunlarını çözmede bu alanları birleştirme tutumunda da kendini açığa vurmaktadır. Karşılaştırmalı anatomi, embriyoloji, doğal tarih ile ekoloji, sınıflama, paleontoloji, genetik, davranış ve hücre bilimi, tüm bu ve benzer çalışmalar yeni evrim sentezinde birleşmekte, birbirini aydınlatmaktadır.

Öte yandan, evrim, çağdaş bilimsel görüşte giderek odaklaşan görecelik anlayışına ilk gereksinme duyan bilim dallarından biri olmuştur. Evrim açısından bakıldığında, bir organizmanın kendi başına bir anlamı yoktur; onun anlamı belli bir çevreyle, düşmanları ve rakipleriyle, geçmişi ve geleceğiyle ilişkisinde belirginlik kazanır. Tüm bu noktalar, Darwin’in kuramını ustaca işlemesinde üstü örtük de olsa vardır.

Evrim olgusuna getirdiği açıklamanın yanı sıra biyolojide pek çok soruna ışık tutan Darwincilik yıkılmadı; daha yetkin alternatif bir kuram ortaya çıkmadıkça da ayakta kalacaktır.

Julian Huxley
(Bu yazı, Prof. Dr. Cemal Yıldırım’ın “Evrim Kuramı ve Bağnazlık” adlı eserinden alınmıştır.)
Toplum dediğimizde aklımıza, birlikte yaşayan insan sürülerinin tasviri çizilir. Oysa soyut isimler çoğu zaman beynimizde olduğundan çok daha farklı işlevlere sahiptir. İnanların ürün değiş tokuşu yapmaları gerekir ve bunun için de ekonomiye ihtiyaçları vardır. Ayrıca birbirlerini anlamak için bir de dile ihtiyaçları vardır. Ticari ilişkilerden ve iletişimden kaynaklanan sorunlar belirli kuralları gerektirir. Bu kuralları çiğnemeye karşı yaptırımlar için yasalar ve kanunlara ihtiyacımız vardır. Böylece toplum, bireylerin oluşturduğu bir kalabalık olarak değil; karmaşık ilişkiler bütünü olarak tasvirlenir.
Toplumsal yapının çökmemesi ve sürdürülebilmesi için çeşitli görüşler öne sürülmüştür. Bu anlayışı öne çıkaran klasik analiz Thomas Hobbes’a aittir. Hobbes, bireylerin yapaylıkla alakalı olmayan bir “doğa durumu” sonucu toplum oluşturdukları varsayımından başlar. Doğada herkes herkese karşı savaş halindedir ve “insan hayatı yalnız, yoksul, kötü ve kısa sürer”. İnsanlığın bu durumdan kurtulması için iki görüş öne sürülmüştür. İlki; insanların bir araya gelerek ortak bir politika dahilinde yaşamalarıdır. Bu konudaki görüşünü şöyle yorumlamıştır;
“Sanki insanlar, Doğa durumundan vazgeçerek topluma girdiklerinde, biri dışında hepsinin yasaların kısıtlamaları altında olmasında anlaşıyorlar; bu biri ise artan gücü, cezadan muaf ahlaksızlıklarıyla Doğa durumunun tüm özgürlüğünü hala muhafaza edebiliyor. Bu, insanların kokarcaların veya tilkilerin kendilerine verebilecekleri kötülüklerden sakınmaya çalıştıkları halde aslanlar tarafından yenilmekten memnun olacak kadar aptal olduklarını düşünmektir.”
Hobbes’un ileri sürdüğü diğer görüş ise; onları yönetebilecek konumdaki bir egemene baş eğmeleridir. John Locke, bu konuya dair yorumunu şu şekilde açıklamıştır;
“Herkesin herkese karşı savaş halinde olduğu basit doğa durumunda… Bir ahit yapılırsa, bu ahit herhangi bir makul şüphe halinde geçersizdir… Çünkü ilk önce ifa eden taraf diğer tarafın daha sonra ifa edeceğinden emin olamaz; sözlerin bağları insanların hırsına, tamahına, öfkesine ve diğer tutkularına gem vuramayacak kadar zayıftır… Dolayısıyla, ilk önce ifa eden, kendini düşmanın ellerine bırakmakla kalır.”
Hobbes’un öne sürdüğü doğa durumunda hiçbir karşılıklı güven blunmadığı için, asgari bir toplum ilişkisinin kurulması ve sürdürülmesi olanaksız kalacaktır. Denildiği gibi “sözlü vaat sözde kalır” ama Hobbes’un toplumunda “yazılı vaat bile sözde kalır”.Şu anki toplumumuza baktığımızda ise, bizlerin Hobbes’un bahsettiği kadar vahşi ve güvenilmez bir yer olmadığını gözlemliyoruz. İnsanın doğasında var olan “kendi çıkarını düşünme” nasıl bu denli bastırılmıştır?

Kır kurtlarına baktığımızda, kendi çıkarı adına hareket edip sürü arkadaşına ölümcül bir saldırıda bulunan kurtların, olaydan diğerlerinin haberi olduğu taktirde sürüden atılarak dışlandıklarını gözlemleyebiliriz. Çünkü sürü halinde yaşamak onların avantajınadır ve buna dahil olmayanlar tehlike olarak görülür. İşte bizim dayanışmamız da aynı bu düşünceyle gelişim göstermektedir. Zamanla, vahşi bir toplumdan dayanışmacı bir topluma geçmemizin sebebi, işbirlikçi bir evrimin gerçekleşmesidir. Darwin de bu konuya dikkat çekmiştir;
“Unutulmamalıdır ki yüksek bir ahlak standardı her bir bireysel insana ve çocuklarına aynı kabilenin diğer insanları karşısında çok az yarar sağlamasına ve hiç yarar sağlamamasına rağmen, iyi donanımlı insanların sayısındaki artış ve ahlaki standartlarındaki ilerleme bir kabileye diğeri karşısında kesinlikle önemli bir avantaj sağlar. Bir kabile büyük sayıda vatansever, cesur sadık, duygudaş ve birbirine bağlı üyelere sahipse onla birbirlerine yardım etmeye, ortak iyi için kendilerini feda etmeye hazır olacaklardır; bu kabile hiç kuşku yok ki diğer kabilelere göre daha başarılı olacak ve onları yenecektir. Bu doğal seçilimdir.”
Darwin’in bu sözleri, uzun süredir savunduğu görüşleriyle çelişiyor gibi göründüğünden, birçok kez tartışma konusu olmuştur. Oysa ortada hiçbir tutarsızlık yoktur; savaşta en saldırgan ve savaşçı olanların hayatta kaldığını öne süren teori, genlerin hayatta kalmaya yönelik yatkınlığını öne süren bir eğilimdir. Daha önceleri hayatta kalmanın yolu bu savaşçı kişilik olsa da değişen zaman ve ortamarla ilgili yeni şartlar dayanışmayı ve işbirliğini gerektiriyorsa, bu durumda en kötüler elenerek gelişim devam edecektir.

O halde neden hala toplumumuzda işbirlikçi olmayanlar mevcut? Doğal seçilim, insanları bu şekilde eleyerek ilerliyorsa neden hala kendi çıkarını düşünenler var?

İnsanlığın bu güne gelmesinde aktif rol oynamış olan evrimsel süreçler, tek bir formda düşünülemez; tek bir karakteristik özelliğe sahip olamayacak kadar karmaşık bir beyin ve milyonlarca dış faktöre sahibiz. Bu nedenledir ki, insanların işbirliği kurması gereken yerde bir araya gelmişler,  fakat olması gereken bir zaman diliminde kendi çıkarlarını düşünerek diğerinden bir adım ileri geçmişlerdir. Bu şekilde işleyen “kısasa kısas” sistemi hepimizi bir arada tutabildiği gibi bunu asırlarca sürdürmeyi başarmıştır.

Neviens Nobody
Darwin'in iki yüzüncü yaş kutlamaları kapsamında BBC tarafından çekilen belgesel Darwin'i ve teorisi konu alan bir yapımdır. BBC'nin bir çok belgeseline sesiyle can veren David Attenborough'un sunumuyla öne çıkan yapım 2009 tarihlidir. Attenborough yapımda üç temel soruyu yöneltir: Darwin neden böyle bir teori ortaya atmıştır? Darwin'in teorisinin neden doğru olduğunu düşünüyoruz? Günümüzde teorinin önemi her zamankinden daha fazladır?

Attenborough, Darwin'in Kent'teki evinden başladığı yolculuğuna İngiltere'de Darwin'e dair izleri takip ederek devam etmiştir. Belgesel yayınlandığı yıl büyük bir ilgi toplamış ve İngiliz izleyicilerin %23'ünü BBC'ye toplamak başarısını elde etmiştir.

*

David Attenborough tarafından sunulan ve Evrim Teorisi'nin ortaya çıkışını, gelişimini (evrimini) ve kanıtlarını içeren özellikle sade anlatımı ile hemen herkesin Evrim Teorisi'ni anlamasını sağlayabilecek düzeyde yapılmış bir belgesel. Belgesel yaklaşık 1 saatte olabildiğince öz bir şekilde ve yararlı görseller ile derdini anlatmaya çalışmış ki çok da güzel anlatmış. Evrim Teorisi yanında Darwin'in seyahatleri sırasında tuttuğu notlar ve Evrim Teorisini şekillendirmesi anlatılmış. Belgesel teoriyi oluşturan her türlü detaydan Darwin'in Galapagos adalarına gitmesine kadar birçok bilgiyi de içeriyor.
"Bu seri, belki de şimdiye kadar insan zihninde ortaya çıkan en güçlü fikir hakkında. Fikir, doğal seçilim yoluyla evrim. Ve onu düşünen dahi Charles Darwin'di. Ben bir biyoloğum ve Darwin tüm kariyerim boyunca bana bir ilham kaynağı oldu. Onun başyapıtı "Türlerin Kökeni Üzerine", 150 yıl önce yayınlandı. Ve dünyaya bakışımızı ve onun içindeki yerimizi sonsuza kadar değiştirdi. Darwin'in yaptığı şey, tüm yaşamın karmaşıklığını ve çeşitliliğini tam olarak açıklamaktan hiç de az değildir. Hal böyleyken, herhangi birinin şu ana kadar sahip olduğu en basit fikirdir.

Bu seride, sizi, evrimin herhangi bir dinsel hikayeden çok daha zengin ve göz alıcı bir hayat görüşü önerdiğine ikna etmek istiyorum. Bu benim tanrıya inanmama sebeplerimden biri. Size, Darwin'in, gözlerimizi dünyamızın olağanüstü gerçekliğine nasıl açtığını göstermek istiyorum."

Richard Dawkins'in hazırladığı Charles Darwin’in Dehası adlı bu üç bölümlük belgesel Darwin'i ve evrimi bugünkü mikrobiyolojik ve genetik bilimin geldiği boyutuyla aydınlatıyor. Ayrıca evrim üzerine yaptığı bu bilgilendirici sunumuyla herkesin anlayabileceği bilimsel bir üslupla karşımıza çıkıyor.

1. Bölüm: Life, Darwin and Everything



2. Bölüm: The Fifth Ape



3. Bölüm: God Strikes Back

Başrolleri Paul Bettany ile Jennifer Connelly'nin paylaştığı, Jon Amiel tarafından yönetilen film, Darwin'in 1859'da yayımlanan başyapıtı Türlerin Kökeni Üzerine adlı kitabını hazırlama sürecinde inanç ile bilimsel gerçeklik arasında ‘Tanrı mı, evrim mi? sorusu içinde yaşadığı ikilemleri ve 10 yaşındaki kızını kaybetmesinin öyküsünü konu ediyor.


Bu yılki Toronto Film Festivali'nin açılış filmi olarak gösterilen Creation, halen ABD hariç dünyanın tüm büyük pazarlarına satılmış durumda. Filmin yapımcısı, Oscar ödüllü Jeremy Thomas, ABD'li dağıtımcıların filmi 'dindar Amerikan izleyici için fazla tartışmalı' bulduğunu ve reddettiğini açıkladı.

Hıristiyan bakış açısının hâkim olduğu Amerika’da etkili movieguide.org adlı internet sitesinde, ‘öjenik’in (Fizik ve moral bakımlardan ileri nesiller yetiştirme bilimi) babası olarak adlandırılan Darwin’in ‘Irkçı, geri kafalı ve kitle katliamını meşru kılan 1800’lerin natüralistlerinden’ olduğu, ‘çiğ teorisi’nin doğrudan Hitler’i etkilediği ve ‘barbarlığın’ sorumlusu haline geldiği yazıyor.

“2009'da Amerika'da durumun hala bu şekilde olmasına inanamıyorum” diye konuşan yapımcı Jeremy Thomas, Türlerin Kökeni’nin yayımlanmasından 150 yıl sonra bunların konuşulmasını ve Amerika'da pek çok kişinin hala Dünya'nın altı günde yaratıldığına inanmasını şaşırtıcı bulduğunu söyledi.

İzlemek İçin Tıklayın