Dünya Dışı Yaşam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Dünya Dışı Yaşam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi NASA, Güneş sistemi dışındaki yaşanabilir gezegenleri aramak için tasarlanan uzay aracı TESS'i yörüngesine fırlattı.

Space X firmasının Falcon 9 roketiyle Florida'dan uzaya gönderilen TESS, uzay aracı Kepler'den 400 kat daha büyük bir görüş alanını gözlemleyebilecek.

TESS'in 200 bin yıldız görebileceği tahmin ediliyor.

NASA, TESS'in Dünya büyüklüğünde 50'den fazla gezegeni, Dünya'nın iki katından daha fazla büyüklüğe sahip en az 500 gezegenin de dahil olduğu 20 bin gezegeni bulabileceğini açıklamıştı.

337 milyon Dolar'a mal oldu

TESS uzay aracının maliyetinin yaklaşık 337 milyon Dolar olduğu açıklandı. NASA'nın TESS'te görevli bilim insanı Elisa Quintana, "Araştırmalar sayesinde önümüzdeki birkaç yıl içinde, çıplak gözle bile görülebilen yıldızların yörüngelerini belirleyebileceğiz" dedi.

Görevdeki ilk 2 yılında on binlerce yıldızı incelemesi planlanan TESS’in diğer görevleri arasında çeşitli gök cisimlerini incelemek, büyük kara delikleri ve yıldızları tanımlamaya katkı sağlamak da var.

Kaynak
Harvard Üniversitesi'ndeki iki astronomun elde ettiği veriler, gizemli patlamaların ardında farklı uygarlıkların olabileceğini gösteriyor.

Evrendeki yerimizi yeni yeni keşfediyorken ve bize yakın gezegenleri bile tam anlamıyla kavrayamamışken, uzaydaki muhtemel yaşam formlarına yönelik tahminler gün geçtikçe artıyor. Teknolojinin gelişimiyle astronomi bilimi sınırsız boşlukta meydana gelen hareketleri anlamlandırmaya çalışıyor.

Araştırmacılar uzay boşluğunda meydana gelen enerji patlamalarının perde arkasında neler olabileceği konusunda çalışmalar yürütüyor. Öyle ki bu araştırmalar patlamaların sebeplerini keşfederken, içinde bulunduğumuz boşlukta nelerle karşı karşıya olduğumuzu gösterecek. Bu konuda Harvard'daki bir çift astrofizikçi, nadiren görülen fenomenlerin muhtemelen ileri bir yabancı teknolojinin kanıtı olabileceğini söylüyor.

Tespit edilebilen ve gözlemlenebilen yeni bir patlama türü var ve sadece birkaç saniyelik radyo frekansları yayarak son buluyorlar. “Fast Radio Bursts” yani “hızlı radyo patlamaları” olarak adlandırılan bu anomaliyi 2007’den bu yana sadece Porto Riko'daki Arecibo Gözlemevi ve Avustralya'daki Parkes Gözlemevi gibi büyük telsiz teleskobunun bulunduğu merkezdeki iki düzine araştırmacı keşfedebildi. Harvard Üniversitesi’nden iki astrofizikçi; Avi Loeb ve Manasvi Mingham bu patlamaları incelemeye karar verdi. İkiliye göre patlamalara sebep olan şeyler yabancı bir teknolojik kökene dayanabilir.

Peki bu patlamalar gerçekten uzaylı işi mi? 
"Hızlı radyo patlamaları son derece parlak ve biz olası bir doğal kaynak tespit etmedik. Yapay bir kaynak düşünülmeye ve kontrol edilmeye değer." 
Yukarıdaki sözler astronom Avi Loeb’e ait. Bu fikri kabul gören ikili uzak mesafelerde gerçekleşen patlamaların Dünya’ya ulaştırdığı radyo sinyallerinin söz konusu mesafeleri katetmek için ne kadar enerjiye ihtiyaç duyduğunu hesaplamaya başlayarak işe koyuldular. Ulaştıkları sonuç ise korkutucu: Patlamalar için gereken güneş enerjisi Dünya’nın yüzey alanının iki katını gerektiriyor.

Tüm bu düşünceleri destekleyen savlar ise aslında cevaplanması gereken birçok soruyu gün yüzüne çıkarıyor. Bu gücü lazer ve ya mikrodalgalarla sağlamak mümkün mü? Eğer başka bir uygarlık bu patlamaların ardındaysa teknolojileri neye benziyor? İnsanoğlu bu enerjiyi başka yollarla üretip patlamaları taklit edebilir mi?

Araştırmaları ikiliyi daha korkunç gerçeklere götürüyor: Söz konusu mühendisliğin ağırlığı bir milyon tona yakın bir yapıyı gerektirdiğini tespit ediyorlar. Yapıyı inşa etmek için mevcut teknolojimiz yeterli değil. Bu sebeple eğer patlamaların arkasında düşünüldüğü gibi uzaylılar varsa bizden çok daha ileri teknolojiye sahip oldukları da kesinleşiyor. 

Yandaki görselde bir nötron yıldızının temsili çizimini görmektesiniz. FRB'ler, bir uzaylı tahrik sisteminin sonucu olması savını destekleyen öngörüye ışık tutan çizim radyo frekanslarının gezegenimizle nasıl temas kurduğuna bir örnek olarak verilebilir. Dünya dönerken yörüngemiz de çekim alanımıza giren bu radyo sinyalleri kısa bir flaş görüntüsünü andırıyor. Işınlar gökyüzünde süpürülüyor ve yaklaşık bir dakikalığına bize vuruyor. 

Araştırmacılar bu yaptıkları çalışmaların spekülatif olduklarının farkındalar. Nitekim uzay biliminin böyle ütopik fikirlerin ardından yapılan keşiflerle dolu olduğunu biliyoruz. Söz konusu patlamar ise bize belkide bu zamana kadar dünya dışı varlıkların habercisi olabilecek en sağlam verileri sunuyor. Bu verilerin ardında yatan gizemler hala çözülmeyi beklerken bilim dünyasında yabancı bir uygarlığa yönelik artan inanç, uzay keşiflerimizin seyrini yönlendirecek.

Dış gezegenler hakkında bildiklerimizin sayısı şu aralara binleri açtı. Yeni bir keşif aleti tüm gözlemlenmiş Dünya-benzeri gezegenleri görsel haline getirdi. Görselin yayınlandığı Goldilocks ismi verilen blogda ayrıca yaşamın olabileceği gezegenler hakkında bilgiler de veriliyor. Goldilocks’a göre yaşamın olabileceği gezegenler ne çok soğuk ne de çok sıcak olmalı.

Dataları görsel haine getiren Jan Willem aynı zamanda Avrupa Uzay Ajansı’nda uzman. Görüntüleri oluşturmak için farklı kesim işlemleri yapıldı. Ancak özetle tüm gezegenler Dünya’ya benzerliklerine göre sıralandı. Yan tarafta gördüğünüz gibi.

Ayrıca aşağıda bu gezegenlerin yörüngelerini görebilirsiniz. Mavi ile gösterilen bölge ise, ortada gezegenlerin güneşi olmak üzere, yaşanabilir bölge olarak düşünülüyor. [1]


Peki Goldilocks Bölgesi Nedir?

Goldilocks Bölgesi, aynı zamanda Yaşanabilir Bölge olarak da bilinir. Bu isim, küçük bir kızın bütün eşyalar arasından aşırı olan her şeyi eleyip (çok sıcak ya da soğuk , çok büyük ya da küçük) ortada bulunanı "sadece doğru" olduğu için seçtiği Goldilicks ve Üç Ayı isimli çocuk masalından esinlenilerek seçilmiştir. [2]

Goldilocks Bölgesi yüzeyinde sıvı su tutabilmek adına yeterli atmosferik basınca sahip bir gezegen için, yıldız etrafında teorik olarak mümkün olan bölgeyi niteleyen, bilimsel bir terimdir. Kavramın önemi, sıvı suyun, yaşamın bilinen tüm formları için gerekli olmasından ve yeryüzündeki hayat için elverişli koşulların, uzaydaki benzerlerini keşfetmemiz şansını bize tanımasından gelir. Yıldızlararası yaşam bölgesi, yıldızın etrafındaki uzayı çevreleyen hayali bir küre olarak düşünülebilir. Bu kürenin içinde bulunan bir gezegenin yüzey sıcaklığı, üzerindeki suyu sıvı halde kalmasına izin vermektedir. [3]

Goldilocks Bölgesi Neyi Nitelemez, Ne Anlama Gelmez?

Goldilocks Bölgesi önceden özellikle seçilmiş ya da belirlenmiş değillerdir. Bu sınırların ya da bölgelerin oluşması, Güneş Sistemi'nin ya da söz konusu sınırların bulunduğu bir başka sistemin evrimi sürecinde devinen fiziksel yasalarca yönetilir. Bu bölgelerin oluşmasında, ana yıldız kadar, diğer bütün gezegenlerin katkısı vardır; katkısı ihmal edilebilecek hiçbir gezegen olamaz. Kütlelerinin sebep olduğu gravitasyonel kuvvet, sistemdeki yıldızlararası maddeyi ve diğer bazı maddeleri yönlendirmede önemli rol oynar. Bu sadece bir örnektir. Kısaca söylemek gerekirse, bu bölgeler zaten oluşacaktır. 

Herhangi bir yıldız düşünelim. Bu yıldız ne kadar büyük ve ne kadar sıcak olursa olsun; belli bir sınıra varıncaya kadar, ilettiği sıcaklığının ve etkinliklerinden kaynaklanan etkilerinin azalacağını biliriz. Bu sınırdan sonra ise bir "ortalama" kuşak başlar ve bunun da sonrasında, soğuk kuşak gelir. İşte bu ortalama kuşak, eğer başka faktörler söz konusu değilse (meteor kuşağının etkisi altında olan bölgeler gibi), Goldilocks Bölgesi için ilkel adaylar olarak düşünülebilir. 

Belli başlı bazı "kaynak"lar, bu bölgelerin ya da sınırların, bazı inançların kutsal kitaplarında yer alan pasajlarca bildirildiğini söyleyebilseler de, hepimizin tahmin edebileceği gibi, bunlar, mızrağı çuvala sığdırma çabalarıdır. Biz, "Bunlar bizim için oluşturuldu!" diye düşünebiliriz. Bu, bizim elimizdedir. Belli bir sonuç bulur, objektiflikten uzak bir şekilde ona nedenler uydurmaya çalışabiliriz. Ancak bilimsel yöntem, bu değildir.

Kaynak:
[1] http://popsci.com.tr/2015/12/21/bu-grafik-ile-uzayli-yasamini-kesfedebilirsiniz/
[2] https://tr.wikipedia.org/wiki/Ya%C5%9Fanabilir_b%C3%B6lge
[3] http://www.evrimagaci.org/fotograf/75/1464
University of New South Wales'de (UNSW) çalışmalar yürüten birtakım astronom, Güneş Sistemi'nin ötesinde bulunan ve yaşama elverişli olma ihtimali taşıyan en yakın gezegenin bulunmuş olabileceğini duyurdu. Ophiuchus takımyıldızında bulunan Wolf 1061 adlı kırmızı cüce sınıfında bulunan bir yıldızın yörüngesinde tespit edilen gezegen Dünya'dan 14 ışık yılı uzaklıkta bulunuyor. Böylece Dünya'ya 23 ışık yılı uzaklıkta bulunan Gliese 667Cc'den daha yakında yaşanabilir bir gezegenin izine rastlanmış oluyor.

UNSW ekibinin aktardığına göre, HARPS destekli Avrupa Güney Gözlemevi'nin Şili'nin La Silla kentinde bulunan 3.6 metrelik teleskop ile 10 yıllık bir süreyi kapsayan gözlemler gerçekleştirilmiş. Ekip, bu gözlemler için yeni teknik ve ekipmanlar kullandıklarını ve bu sayede daha isabetli gözlemler gerçekleştirebildiklerini ifade ediyor.

Wolf 1061c adı verilen gezegenin kütlesi Dünya'dan 4 kat ağır ve Wolf 1061 adlı yıldızın yörüngesinde keşfedilen 3 gezegenden biri ve diğer iki gezegenin ortasında bulunuyor. Diğer iki gezegenin kütlesi de yeryüzü oluşumu ve kaya bulunması için yeterli, ancak Wolf 1061c'nin bulunduğu konum dolayısıyla yıldıza olan uzaklığı gezegenin sıcaklığının suyun sıvı halde mevcut olmasına izin verebileceği ve bu yüzden canlı yaşam formları barındırabileceğini düzeyde olduğu için dikkat çekici görünüyor. Diğer iki gezegen ise suyun sıvı halde kalması ve dolayısıyla canlı bulunması için ya çok soğuk ya da çok sıcak.

Ekip, Wolf 1061 yıldızından daha yakında yıldız sistemlerinin keşfedildiğini, ancak bunların yaşama elverişli olmadığını, oysa Wolf 1061 yıldızındaki Wolf 1061c'nin şimdiye dek keşfedilen en yakın yaşanabilir olma ihtimali barındıran gezegen olduğunu ifade ediyor.

Hayyam
Ne gezegenimizi canlılarıyla birlikte tarumar eden icatlarımız, ne de türümüzün savaşlarının bitpazarı değeri bile olamayacağına göre, uzaylılar neyi merak eder?

Uzaydan geldiler. Bize bakıyorlar. Neyimizle ilgileneceklerini sanıyorsunuz? Günümüzde sıradan sayılması gereken bu soru hâlâ çoğumuza uçuk gelebilir. 

Musa, Muhammed, Platon, Sezar, Leonardo, Konfüçyüs, İbni Sina, Bach, Fatih... Ortak noktaları Güneş’in, Dünya’nın etrafında döndüğüne inanmaları. Bugün bile, Kopernik Devrimi’nden beş yüz yıl sonra, ABD ve Almanya’da buna inananlar nüfusun % 25’i. Hazır mıyız evrendeki yerimizi gözden geçirmeye? 

Yirmi yıl öncesine kadar gezegen sistemimizi evrende tek, dünyamızı da yaşam koşullarını haiz tek yer bilirdik.  Canlılara, dünyamıza bakışımızda, tür olarak haddini bilmez, patolojik bir benmerkezcilikten mustaribiz. Psikiyatrinin klinik vakalarında, kendini Allah sananlardan da öte bir konumdayız. 

Güneş sistemi dışında ilk gezegen (exoplanet) ancak 1995 yılında keşfedildi. Bugün, mensubu olduğumuz Samanyolu Galaksisi’nde, Dünya boyutunda 17 milyardan çok gezegen olduğu tahmin ediliyor. Evrende galaksi sayısı? 100 milyardan fazla! 

Yalnız değiliz. Diyelim geldiler. Neyimizle ilgilenecekler? 

Fizik, kimya, biyoloji gibi konularda bol keseden verdiğimiz Nobel ödülleri alanlarla değil herhalde. Bizim belki ancak asırlar sonra kullanabileğimiz teknolojilerle buraya gelebildiklerine göre, beynini incelemek için kafasından söküp laboratuvarda sakladığımız bir Albert Einstein onların ne kadar ilgisini çekebilir ki? 

Ne gezegenimizi canlılarıyla birlikte tarumar eden icatlarımız ne de türümüzün savaşlarının bitpazarı değeri bile olamayacağına göre, ne? Çeşitli dinlerimizin onlarca tanrıları mı? Belki. 

Bayraklarla, dinlerle, sınırlarla dünyayı parselleyip kendimizi taraflaştırdığımızdan, umarım gelenleri tehdit olarak görmez, alanını koruyan diğer hayvanlar gibi onlara saldırmayız. 

Türümüzü, başka türlere göre ilk kayda değer kılan, evrimimizde devrim niteliğinde sayılan 30-40 bin yıl önceki mağara resimlerinde, heykelciklerde, oymalarda ifadesini bulan kültür patlaması. Yoksa tek, çift ya da dört ayak üstünde durmak çeşitlilikten öte bir şey değil. Farklı canlıların kendilerine özgü, çoğunu çözemediğimiz, farklı dilleri var. Alet yapmak bir anlamda bize özgü olabilir, ancak uzaydan gelebilenler için ister kürek olsun, ister bilgisayar, ne önemi olabilir? 

Türümüzün tarihinde yaşadığımız her ortam sanata uygun olmamış, yaratıcılığı teşvik etmemiş. Çoğu zaman devletlerle dinler kendi hegemonyasını pekiştirmeyen, propagandasını yapmayan sanata, uzak durmak bir yana, icracılarını susturmuş, canına kıymış. Sanat adına yapılanı ayıplamış, yasaklamış, tahrip etmiş. Kabuk değiştiren, krizden krize sürüklenen, egemen düzenin meşruiyetini yitirdiği bu dönemden sanat da nasibini alıyor. 

Eğitim sistemimiz, demokrasi anlayışımız, toplumsal değerlerimiz gibi, sanatımız da genellikle aynı çöküşün, yozluğun, olumsuzluğun, para ve hırsın egemenliğinin ifadesi. En iyi anlamıyla günümüzde sanat, geçmişin taklidi değilse, toplumu, düzeni eleştirmenin kısırdöngüsünde. 

Lakin bu da tarihimizde geçici bir dönem. Türümüzü ve dünyayı yok etmeden yeni bir sürece varabildiğimizde, ‘maymun istihamız’ (aslında maymunlar bizim kadar sabırsız ve fütursuz mu, bilmiyorum) ve kapitalizmin ivmesiyle her birini devreye soktuğumuz icatlarımızın toplumsal yaşantı ve değerlerimize egemen olması sona erecek. Teknoloji ve insan arası açılan makasın kapatılmasıyla, küresel uygarlığa geçişin gelecek için basamak taşı yapılmasıyla, türümüz yaratıcılık ile duyarlılığı birleştiren vicdanı doğrultusunda yeni sanatını yaratacak. 

Ne makineler ne de savaşlar. 

Uzaydan geleceklerin tek ilgilenebileceği sanat dünyamız.

Gündüz Vassaf
Amerikan Havacılık ve Uzay Dairesi NASA’nın Mars’taki yaşam koşullarının simule edileceği bir yıllık deneyi başladı. Deney kapsamında altı kişilik ekip, Hawaii’de Mars yüzeyini andıran bir volkanın üzerinde kurulu çadırda bir yıl geçirecek.

Tecrit deneyimi, bu alanda yapılan en uzun süreli deneme girişimi olacak

Uzmanlar, Kızıl Gezegen olarak da bilinen Mars’a ilk insanlı yolculuğun bir ile üç yıl arasında gerçekleşebileceğini tahmin ediyor.

Ekibin yaşayacağı çadıra dışarıdan hava girmeyecek. Ekip üyelerin her birinin kendine ait küçük bir odası bulunacak. Bu odalarda yatak ve sandalye olacak ve görev süresince toz haline getirilmiş peynir ve konserve ton balığı gibi taze olmayan yiyeceklerle beslenecekler.


Türkiye saatiyle 30 Ağustos Cumartesi sabahı saat 03.00’de kendilerini 11 metre çapında ve 6 metre yükseliğindeki çadıra kapatan ekip üyeleri, bu tarihten sonra dışarıya çıkıp Mars yüzeyine benzeyen volkan yüzeyinde "toprak kontrolünü" gerçekleştirmeleri gerektiği takdirde sadece uzay giysisi ile bunu yapabilecekler, ayrıca internete çok sınırlı bir erişim hakları da bulunacak. Ancak tüm haberleşmeler 20 dakikalık bir gecikme ile gerçekleşecek.

Ekip, bir Fransız astrobiyoloğu, bir Alman fizikçi ve biri pilot, biri mimar, biri gazeteci ve biri toprak uzmanı dört Amerikan vatandaşından oluşuyor.

Toplam 3 erkek ve 3 kadından oluşacak ekip, Mars yüzeyinde 1 ila 3 yıl sürmesi beklenen ilk insanlı görevlere hazırlık amacı taşıyor. Bu deneyden önce 8 aylık, 6 aylık ve 4 aylık benzer deneyler gerçekleştirilmişti.

Peki Kim Bu "Marslı"lar?

Sheyna Gifford: Astrofizik, nörobilim ve psikoloji üzerine araştırmalar yapan Gifford, ayrıca NASA'nın eğitici sitelerinde yardımcı olarak çalışmış, tıp üzerine yazılar yazmış ve STEM eğitim sisteminin savunuculuğunu üstlenmiştir. Daha önceki işi, Uzay Bilimleri Laboratuvarı'nda HESSI uydusu üzerinde çalışmayı da kapsamaktaydı.

İngilizce ve nörobilim üzerine lisans mezunu olan Gifford, klinik laboratuvar, biyoteknoloji, gazetecilik ve tıp alanında yüksek lisans sahibi ve son olarak iş yönetimi üzerine de yüksek lisans eğitimi almaktadır.

Tristan Bassingthwaighte: Şu anda University of Hawaii at Manoa'da mimarlık alanında doktora öğrencisi olan Bassingthwaighte, bundan evvel de Şanghay'daki Tongji University'ye gitmiştir. Aşırı zorlu çevre koşulları altında insan yerleşimi üzerine yurt dışında çeşitli araştırmalar yapmıştır.

Doktora tezi, Mars'ın çevre koşullarına uygun tasarımlar dizayn etmek üzerinedir.

Carmel Johnston: Montana'lı toprak bilimcisi olan Johnston'ın son araştırma konusu, donmuş topraktaki gaz emilimi üzerinedir.

Küresel sürdürülebilir yiyecek üretimi hakkında yürüttüğü çalışmalar, Mars simülasyonunda yiyecek üretimi için önem teşkil ediyor. Montana State University'den toprak ve su bilimi üzerine lisans derecesine, ayrıca toprak kaynakları ve çevre bilimi üzerine yüksek lisans sahibidir.


Andrzej Stewart: Ekibin pilotu olan Stewart, Lockheed Martin'de gezegenler arası uçuş kontrolde çalışmıştır. Spitzer Space Telescope, Mars Odyssey, MRO, MAVEN, Juno ve GRAIL konsolları üzerine çalışmalar yürütmüştür.

Son olarak, NASA’nın Human Exploration Research Analog (HERA) programında uçuş mühendisi olarak görev alan Stewart, iki hafta süren asteroid 1620 Geographos uçuşunun simülasyonunu gerçekleştirmiştir.

2005'te University of Texas'dan uzay uçuşu mühendisliği lisansını aldıktan sonra, 2007'de de Massachusetts Institute of Technology'den (MIT) havacılık ve uzaycılık diplomasını almıştır.

Cyprien Verseux: University of Rome'da doktora öğrencisi olan Verseux, dünya dışı yaşam üzerine araştırmalarda astrobiyolog olarak çalışmıştır. Mars keşfi için uygun olan biyolojik yaşam destek sistemleri konusunda uzmanlığa sahiptir.

Çalışmalarının temel amacı, tıpkı Dünya'da olduğu gibi Mars'ta da bağımsız bir yaşanabilir alan yaratmak ve bu alan sayesinde insanların tüketimine yarayacak kaynakları üretmeyi başarmaktır.

Christiane Heinicke: Alman fizikçi ve mühendis olan Heinicke, özellikle deniz buzulları üzerine çalışmalar yapmış ve kutup ışınları, metal eriyiği ve Dünya mantosu üzerine uzmanlık kazanmıştır.

Uygulamalı fizik üzerine lisans diplomasını Almanya'da Ilmenau University of Technology'den aldıktan sonra, yüksek lisansı İsveç'te jeofizik üzerine Uppsala University'da yapmıştır.

Hayyam

Kaynaklar:
UFO; ''Unidentified Flying Objects'' kelimelerinin baş harflerinden oluşturulmuş teknik bir terim. Tam Türkçe karşılığı ''Tanımlanmamış Uçan Nesne'' olarak kabul edilebilir. Fakat popüler kültürde UFO terimi, uzaydan gelen Dünya dışı akıllı yaratıkları taşıyan, genellikle dairesel yapıdaki hava taşıtlarını ifade ediyor. Teknik anlamda ise, fark edildiğinde ne olduğu anlaşılamamış her türlü obje, ışık yansıması, göz yanılgısı, insan yapımı hava taşıtı vs. UFO kapsamına giriyor. Biz bu yazımızda UFO terimini, gerçek anlamında kullanacağız. Dünya dışından geldiği varsayılan uzaylılara ait hava taşıtlarına ise ''Uçan Daire'' dersek yazı boyunca oluşabilecek kafa karışıklıklarının önüne geçmiş oluruz. 

UÇAN DAİRELER

Uçan daire teriminin ortaya çıkışı da bir hayli ilginç aslında. İlk uzaylı ziyaretleri iddiaları daha eskilere dayansa da, bugün bildiğimiz anlamdaki uçan daire furyasını başlatan olay 1947 yılında yaşanmış. ABD'li sivil bir pilot olan Kenneth Arnold, Rainier dağı civarında uçarken, mavi ışıklar saçan ve hilal şeklinde dizilmiş 9 uçan cisim görür ve bunların yeni bir uçak modeli olduğunu düşünür. Cisimlerin uçuş hareketini ''suda sektirilen çay tabakları''na benzeten Arnold'la röportaj yapan gazeteciler, cisimlerin ''çay tabağı'' şeklinde olduğunu yazarak ''flying saucer'' (uçan çay tabağı, dilimizde kullanılan anlamında ''uçan daire'') terimini farkında olmadan icat etmiş olur. Kenneth Arnold olaydan 3 yıl sonra verdiği başka bir röportajda şunları söylüyor: 

''Gazeteler dediklerimi doğru aktarmadı... Gördüklerimi basına anlattığımda söylediklerimi yanlış ilettiler ve kapıldıkları heyecanın etkisiyle olsa gerek, bir iki gazete öyle çetrefilli bir anlatım kullandı ki, neden bahsettiklerini kimse tam olarak anlayamadı... Gördüğüm cisimler azgın sulardaki tekneler gibi çırpınıyor, sağa sola savruluyor gibiydi... Nasıl uçtuklarını betimlerken de, daire şekilli bir cismi alıp suyun üzerinden fırlatırcasına uçtuklarını söyledim. Gazetelerin çoğu bunu da yanlış anladı ve yanlış aktardı. Cisimlerin daire şeklinde olduğunu söylediğimi yazdılar; oysa ben cisimlerin dairesel tabaklar gibi devindiğini söylemiştim.''

Arnold'un gördüğü 9 cismin ne olduğunu tam olarak bilmiyoruz ama belki de bu tarihi yanılgı, peşinden gelecek yeni ihbarlardaki UFO'ların ve popüler kültürün sinema ve edebiyatta sunduğu ''dünya dışı akıllı yaşama ait hava taşıtlarının'' daire şeklinde tasvir edilmesinde ciddi bir psiko-sosyal etkiye sahip olacaktı. Aslında aerodinamik yasalara göre hızlı ve iyi uçmasını istediğiniz bir hava taşıtını daha farklı bir geometride tasarlamak isteyebilirsiniz ama biz burada bu konuya girmeyelim. Çünkü uzaylıların dünyamızı ziyaret ettiğini kabul edeceksek, bunu yapabilmeleri için biz insanların algılayamayacakları düzeyde bir bilgi ve teknoloji seviyesinde olabileceklerini de peşinen kabullenmemiz gerekir.

EVRENDE YALNIZ MIYIZ?

Kendimi ne zaman uçan dairelerin gerçekten var olup olmadığı, uzaylıların dünyayı ziyaret edip etmediği konularında bir tartışmada bulsam ve bu konuda gerçek bir kanıtımızın olmadığını belirtsem, peşinden gelen ilk soru her zaman ''ne yani, evrende yalnız olduğumuzu mu düşünüyorsun?'' oluyor. Halbuki, dünyanın uzaylılar tarafından ziyaret edilip edilmediği ile evrende başka yaşamların var olup olmadığı birbirinden tamamen ayrı incelenmesi gereken konular. Elimizdeki veriler şimdiye kadar gerçekleştiği iddia edilen uzaylı ziyaretlerinin tek bir tanesinin bile kanıtının olmadığını gösterse de bu, evrenin başka yerlerinde başka yaşamlar olmadığı anlamına gelmiyor. 

UFO denince akla ilk olarak ''Dünya dışı medeniyetler tarafından tasarlanmış hava taşıtları''nın gelmesi gibi, ''dünya dışı yaşam'' dendiğinde de akla ilk olarak yıldızlararası seyahat edebilen süper zeki yaratıkların gelmesi de her dem kendi mitlerini yaratan popüler kültürün ürettiği ve bu tür gizemlere bayılan bilişsel yapılarımızın iştahla beslendiği bir yanılsamayı işaret ediyor. Oysa dünya dışı yaşam araştırmalarını yürüten bilim insanlarının öncelikli beklentisi, kocaman kömür gözleri olan küçük yeşil yaratıklardan ziyade, mikroskobik düzeydeki ilkel yaşam formlarına ulaşmak. Böyle bir keşfin gerçekleşmesinin bilim dünyasında yaratacağı sarsıntı, -gerçek olsun ya da olmasın- yeni bir uçan daire vakasının ufoloji meraklıları arasında yaratacağı sarsıntıdan çok daha şiddetli olacaktır.

DÜNYA DIŞI YAŞAM İHTİMALİ

Bir sahte bilim olarak ufolojiyi incelemeden önce, inanırlarına güçlü felsefi dayanak noktaları oluşturan dünya dışı yaşam ihtimallerinden bilimsel düzeyde bahsetmemizde yarar var. Bu konuda yapılan çalışmalar henüz somut sonuçlar üretmese de, bilim insanları eldeki mevcut astronomik verileri ve matematiği kullanarak bazı tahminler yapmaya çalıştılar. Bunlardan en bilinenlerinden biri, evrende var olabilecek teknolojik uygarlıkların sayısını tahmin etmemizi sağlayan Drake Denklemi'dir. Denklem, mevcut astronomik verilere dayanarak gerçeğe yakın rakamlar verebildiğimiz galaksi içindeki yıldız sayıları ya da yaşanabilir gezegen sayıları gibi faktörlerin yanında gezegenler üzerinde yaşam oluşma ihtimali ve bu yaşamların akıllı yaşama evrilebilme ihtimali gibi tahminsel parametreleri içerir. En ihtiyatlı ihtimallerle hesaplandığında bile çıkan sonuç 4 haneli rakamlarla ifade edilir ki bu sonuç en radikal ufoloji meraklılarının bile tüylerini ürpertebilecek düzeydedir.

1971'de SETI Projesinin (Search for Extra-Terrestrial Intelligence; Dünya Dışı Akıllı Yaşam Araştırması) hayata geçmesiyle dünya dışı akıllı yaşam araştırmaları en sonunda somut bir hale büründü. Bu projenin kurucularından biri Carl Sagan'dı ve bu konuda daha sonra sinemaya da aktarılan ''Contact (Mesaj)'' isimli romanını yazdı. Proje, evrenin farklı noktalarından gelebilecek doğal olmayan radyo emisyonlarını tespit etmeyi ve bulunması halinde incelemeyi hedefliyordu fakat yıllar süren çalışmalardan dünya dışı akıllı yaşama dair herhangi bir ize rastlanamadı.

NASA ise 2009'da Kepler Projesi'ni başlatarak 100.000'in üzerinde yıldız sistemini incelemek üzere aynı isimli uzay aracını uzaya gönderdi. Bu araştırma dahilinde Kepler Uzay Aracı, Samanyolu Galaksisindeki yıldızların yörüngelerinde, suyun sıvı halde kalabildiği ''yaşanabilir'' bölgede bulunan gezegenleri saptamaya çalışıyor.

NASA'nın ''Kepler Görevi'' sitesine buradan giderek an itibariyle kaç onaylanmış gezegen olduğunu görebilirsiniz. Bu yazının yazıldığı an itibariyle onaylanmış gezegen sayısı 1019'du. Henüz bu gezegenlerde yaşam olup olmadığını bilmiyoruz. Fakat Kepler Aracı'nın yalnızca Samanyolu Galaksisinin küçük bir kısmında yapmış olduğu bu araştırmada, yaşam bulundurma ihtimali olan bu kadar çok gezegen tespit etmesi umut verici. Samanyolu Galaksisinde 200 Milyar ila 400 Milyar arası yıldız olduğu tahmin ediliyor ve Kepler bunların yalnızca 100.000 tanesini inceliyor. Bu şu anlama geliyor, eğer Samanyolu Galaksisini bir futbol sahası büyüklüğünde hayal ederseniz, Kepler Uzay Aracının incelediği alan penaltı noktasından biraz daha küçük bir alana denk geliyor. Galaksimize benzer 100.000.000.000 (Yazıyla Yüz Milyar)'dan fazla başka galaksi içeren Gözlemlenebilir Evren'i bi futbol sahası boyutunda düşündüğümüzde ise tarıyor olduğumuz alanı bir elektron mikroskopuyla bile görebileceğimiz şüpheli!


Evren o kadar büyük ki, başka bir yerinde başka bir yaşamın, hatta milyonlarcasının başlamış olması gerektiğini düşünmemek için hiçbir nedenimiz yok. Yine de bu yaşamlardan bazılarının hayatta kalmayı başararak önce ökaryotik canlılara, sonra da akıllı canlılara evrimleşmesi; bu akıllı canlıların medeniyetler kurması ve yıldızlararası seyahat edebilecek düzeyde bir teknolojik düzeye erişmesi aşamalar geçildikçe azalan ihtimallerdir. Buna rağmen binlerce teknolojik uygarlığın var olabileceğini söylüyoruz. Peki bu teknolojik uygarlıkların Dünya'yı fark etmeleri ihtimali nedir?

Evrenin Büyük Patlamadan bu yana, yaklaşık 13,8 Milyar yıldır sürekli genişlediğini düşündüğümüzde, yıldız sistemleri ve galaksiler arasındaki mesafeler hayal etmesi güç rakamlara erişiyor. Eğer başka galaksilerde yaşayan çok ileri teknolojide uygarlıklar varsa ve gezegenimizi bir şekilde fark edip, yüzeyindeki yaşam hareketliliğini görebilecek kadar gelişmiş teleskoplarıyla bizi izliyorlarsa bile gördükleri şey şu anki yaşamdan çok farklı olabilir. Örneğin, bu uygarlık bize 150 milyon ışık yılı uzaklıktaki bir gezegende yaşıyorsa, şu an gezegenimize baktıklarında görecekleri ilk şey dinozorlar olacaktır. Çünkü görüntü, aslında ışıktır ve ışık hızında ilerler. Bize en yakın galaksi olan Andromeda Galaksisinin Dünya'ya olan ortalama uzaklığı 2.5 Milyon ışık yılıdır ve oradan şu an bizi izleyen bir uygarlığın göreceği şey uzak evrimsel atalarımızdan Hominini'lerden başkası olmayacaktır. İçinde yaşadığımız Samanyolu Galaksisinin çapı yaklaşık 100.000 ışık yılıdır ve kendi galaksimizin öbür ucundan bizi gözetlemesi muhtemel bir uygarlığın görebileceği şey de henüz yazılı tarihini başlatamamış ilkel insanlar olacaktır.

Zaman boyutunu diğer muhtemel uygarlıklar için de değerlendirebiliriz. Evrende şu an var olan ya da gelecekte var olacak gelişmiş uygarlıklar olabileceği gibi, çoktan yaşayıp yok olmuş başka uygarlıklar da olabilir ve gezegenimizi keşfedebilme ihtimalleri olan zamanlarda dünyamıza baktıklarında bizler henüz var olmamış olabiliriz.

Evrenin ücra bir köşesindeki mütevazi bir galaksinin varoşlarında, sessizce devinimini sürdüren ''soluk mavi nokta'' dünyamızın başka uygarlıklar tarafından keşfedilmesi ihtimalini külliyen reddedemesek de, bu ihtimali; bireysel yaşantılarımızdaki yalnızlık kaygılarımızın kitlesel boyuttaki yansımalarına çare niyetine fazlaca abartıyor olup olmadığımızı sorgulamamızda yarar var gibi görünüyor.

SAHTE BİLİM: UFOLOJİ

Asıl konumuz olan ''sahte bilim ufolojiye'' geri dönersek, uzak yıldızlardan dünyamızı ziyarete gelen uzay araçlarına ve uzaylılara ait hikayeler, ufoloji kaynaklarının iddialarına göre tarih öncesi zamanlara kadar gidiyor. Aynı kaynaklara göre binlerce yıl öncesinden kalma mağara resimleri, heykelcikler ve daha yakın dönemde resmedilmiş bazı tablolarda bugün bildiğimiz anlamdaki uçan daire ve uzaylı imgelerini andıran örnekler mevcut. Tabi bunların doğrudan doğruya Dünya'yı ziyaret eden uzaylıların varlığına dair kanıt olarak göstermek fazla iddialı olur. 

Uzaylılar tarafından kaçırılma hikayeleri ise daha yakın dönemlere denk geliyor. 19. yüzyılın sonlarına doğru birkaç hadisenin olduğu iddiaları olsa dahi, uzaylı ziyareti ve kaçırılma vakası iddialarının ''kitlesel bir istilaya'' işaret etmeye başlaması 20. yüzyılın ortalarını buluyor. Bugün 4 milyondan fazla ABD'li uzaylılar tarafından kaçırıldığını iddia ediyor! Bunların yanında, ufoloji inanırlarının mitleştirme noktasına getirdiği Rosewell Olayı, Phoenix Işıkları, 51. Bölge ve Ekin Çemberleri gibi özel vakalar da var fakat bu olayların hepsi için yapılmış itiraflar ya da ikna edici resmi açıklamalar mavcut. Gerek vakaların gerçekleştiği ülkelerin resmi kurumları olsun, gerekse NASA, ESA, SETİ gibi dünya dışı yaşam araştırmalarının merkezindeki oluşumlar olsun, şimdiye kadar gerçekleştiği iddia edilen hiçbir uzaylı ziyaretinin gerçeği yansıtmadığını ısrarla belirtiyorlar. Dünya dışı yaşama dair bir kanıtın bulunmasının, bu kurumların bütçelerine doğrudan etki edecek olduğunu düşünürsek, konu hakkındaki görüşlerinin, beklentilerinin tersi yönde olduğunu düşünebiliriz. Bu durum da hali hazırda saygınlığı üst düzeyde olan bu kurumların konu hakkındaki görüşlerinin güvenilirliğini arttırdığı anlamına gelir.

Şimdiye kadar uzaylılar tarafından kaçırıldığını ya da uçan daire gördüğünü iddia eden milyonlarca insanın aynı anda yalan söylüyor olması mümkün mü peki? Niyeti rant, sahtekarlık ya da muziplik olanlarının belki fakat geri kalan önemli bir bölüm iddialarında dürüst ve samimi. Peki hem dürüst, hem samimi olduğumuz halde söylediklerimizin yanlış olabilmesi mümkün mü? Algılarımız bizi yanıltıyorsa neden olmasın? 

UÇAN DAİRE DEĞİLSE, O ZAMAN NE?

Aşağıdaki liste şimdiye kadar uçan daireler ve uzaylı ziyaretlerine dair yapılmış milyonlarca ihbarın gerçekte ne olduğuna dair bilim insanlarınca hazırlanmış ve Evrim Ağacı'nın UFO'ların Bilimsel Analizi isimli makalesinde yayınlanmıştır:

1- Üst Atmosfer

- Meteorlar

- Uydu girişleri
- Roket ateşlemeleri
- İyonosfer deneyleri
- Gök-kanca deneyleri
- Aurora (Kutup) Işıkları
- Noctilucent Bulutlar

2- Alt Atmosfer


- Uçaklar

  - Güneş yansıması
- Hareketli ışıklar
- İniş ışıkları
- Meteoroloji Balonları
- Işıklı balonlar
- Işıksız balonlar
- Öbek halindeki balonlar
- Bulutlar
- Arama Işıkları Yansımaları
- Yıldırımlar
- Yıldırım hatları
- Yıldırım zincirleri
- Yıldırım plakaları
- Plazma fenomeni
- Top Yıldırım Patlaması
- Uçakların bıraktıkları izler
- Yalancı Güneş (Parhelya)
- Yalancı Ay (Paraselen)
- Sis ve Pus Yansımaları
- Hareler
- Pilot hareleri
- Keşif Balonları
- Reklam amaçlı
- Işıklandırılmış
- Baloncuklar
- Lağım atıkları
- Sabun köpükleri
- Askeri test araçları
- Askeri deneyler
- Magnezyum patlamaları
- Göç eden kuşlar 
- Sürüler
- Bireyler
- Yansımalar
- Seraplar
- Üstün seraplar
- Alçak seraplar

3- En Alt Atmosfer


- Kağıt ve diğer atıklar

- Uçurtmalar
- Yapraklar
- Örümcek ağları
- Böcekler
- Sürüler
- Güveler
- Yansımalar
- Elektrik yük boşalmaları
- Tohumlar
- İpekotu tohumları
- Tüyler
- Paraşütler
- Havai Fişekler

4- Yeryüzü veya Civarındaki Cisimler


- Toz fırtınaları

- Güç hatları
- Transformatörler
- Yüksek Sokak Işıkları
- Yalıtım Araçları
- Cam Yansımaları
- Su Tankları
- Yıldırım Atımları
- TV Antenleri
- Hava Ölçüm Panelleri
- Otomobil Işıkları
- Göller ve Su Birikintileri
- Yol Gösterici İşaretlerin Işıkları
- Fenerler
- Buzullar
- Açılı ve Yansıtıcılı Çatılar
- Radar Antenleri
- Radyo Astronomi Antenleri
- Böcek Sürüleri
- Yangınlar
- Petrol Rafinerileri
- Sigara İzmaritleri

5- Diğer Cisimler ve Nedenler


- Gezegenler

- Yıldızlar
- Yapay Uydular
- Güneş
- Ay
- Meteorlar
- Kuyruklu yıldızlar
- Sonradan Görüntü (After-Image)
- Otokinezi
- Sabit olmayan yıldızlar
- Yer değiştiren yıldızlar
- Düşen yaprak etkisi
- Otostazi
- Göz Kusurları
- Astigmatizm
- Miyop
- Gözlüksüz yapılan gözlemler
- Gözlük yansımaları
- Entropik fenomenler
+ Retina hasarları
+ Göz cisimcikleri
- Halüsinasyonlar
- Psikolojik sorunlar
- Farklı kombinasyonlar ve özel efektler
- Fotoğraf kayıtlarında oluşan hatalar
- Gelişim hataları
- Kamera içi hatalar
- Radar hataları
- Anormal kırınımlar
- Saçılma etkisi
- Hayalet görüntüler
- Kuşlar
- Böcekler
- Çoklu kırılmalar
- Sahtekarlıklar

İnsan beyni duyu organlarıyla algıladığı şeyler hakkında bilgi sahibi olmadığında, yaşadığı boşluğu doldurma eğilimindedir. Zihnimizde ne olduğuna dair hiçbir veri bulunmayan bir şey gördüğümüzde, beynimiz onu veri tabanındaki en yakın nesneye ''yuvarlar''. Gün geçtikçe yayılan ve süslü teknolojik terminolojilerle beslenerek insanların gizem fetişini teslim alan UFO miti, ne olduğu bilinemeyen her türlü obje için zihinlerin başvuracağı ''ilk'' veri haline gelmiş gibi görünüyor. Sözde uçan daire ve uzaylılar tarafından kaçırılma vakalarının, uzay teknolojisinin gelişip evrene olan merakı körüklemeye başladığı bir zaman aralığında ve çoğunlukla bu teknolojileri üreten toplumların yaşadığı Kuzey Amerika ve Kuzey Avrupa bölgelerinde yaşanmış olması da bu çıkarımları destekliyor.


KAÇIRILMALAR

Uzaylılar tarafından kaçırılma vakalarına gelindiğinde ise çok daha ciddi, kitlesel bir psikoloji sapmasından bahsetmemiz gerekiyor. Sanrılar zannettiğimizden çok daha yaygın ve sadece ileri derecede psikolojik rahatsızlığı bulunan insanların başına gelmiyor. Sıradan insanların neredeyse 1/4'ü hayatları boyunca en az 1 kez sanrı görüyor. Psikiyatrik bulgulara göre bu deneyimler gerçek hayattan ayırt edilemeyecek kadar gerçekçi sahneler oluşturabiliyor. Özellikle ''Uyku Felci'' olarak adlandırdığımız, bir çok farklı kültürde farklı şekilde mitleşmiş, bizim kültürümüzde de ''karabasan'' olarak adlandırılmış fenomen, UFO'lar tarafından kaçırılma vakalarının büyük bir kısmını açıklıyor. Carl Sagan bu konuda şöyle yazıyor:

''Raporlara bakıldığında, kaçırılma olaylarının çoğunlukla uykuya dalma, uyanma ya da özhipnotik (kendi kendini hipnotize etmeye bağlı) dalgınlık tehlikesinin yüksek olduğu uzun otomobil sürüşleri sırasında görüldüğü anlaşılıyor.'' 

Bu sanrıların oluşmasında, korku duygusunun rolünü de iyi anlamak gerekiyor. Korkunun, evrimsel süreçte dış dünyanın tehlikelerinden korunmaya yönelik, hayatta kalmayı destekleyen bir özellik olduğunu düşünen bilim insanlarının sayısı oldukça fazla. Fakat modern zamanda içinde yaşadığımız medeniyette, uzak atalarımızın içinde yaşadığı vahşi yaşamdan büyük ölçüde izole olmuş durumdayız ve belki de bu evrimsel mirasımız kendine yeni muhattaplar yaratmak konusunda hiç zaman kaybetmiyor. Carl Sagan, uzaylı hikayelerinin, geçmiş dönemlerde Hristiyan dünyasında yaşanmış ''cadı'' hikayelerinin ya da İslam kültüründeki cin hikayelerinin modern versiyonu olduğunu düşünüyor. Karanlık Bir Dünya'da Bilimin Mum Işığı isimli ünlü kitabında şöyle yazıyor:

''1960'ların başlarında, UFO öykülerinin dinsel özlemlerin giderilmesi amacıyla ortaya atılmış olduğu kanısındaydım. Bilimin eski dinlere karmaşık ve sorgusuz bir bağlılığının olduğu bir zamanda, Tanrı hipotezine bir başka alternatif getirilmişti: UFO'ların derin güçleri bilimsel jargona büründürülmüş olarak, üstünkörü bir bilimsel terminolojiyle ''açıklanıyor'' böylelikle, eskinin tanrı ve iblisleri, bize geleceğe ilişkin düşler gördürmek, daha iyi bir gelecek vaadinde bulunmak üzere göklerden çıkagelerek peşimize düşmüş oluyorlardı: Bir uzay çağı, gizem dini doğmuştu.''

Yine aynı kitapta halkbilimci Thomas E. Bullard'ın şu sözleri de aktarılıyor:


''Uzaylılarca kaçırılma raporları, tanrısal varlıkların yerine uzaylıların konulduğu, eskilerin doğaüstü güçlerle karşılaşma öykülerinin yeni yorumları gibi görünüyor''

Carl Sagan'a göre, genel olarak bilimcilerin vardığı sonuç şu:


''Bilim, hayaletleri ve cadıları inançlarımızdan çıkarmışsa da onların yerini hemen, aynı işleve sahip uzaylılar aldı. Yeni olan tek şey, süslü dünya dışı mekan fantezileri. ONun dışında, korku ve ruhsal drama yaşantıları tüm hızıyla geri dönmüş durumda. Geceleri her şeyin olası olduğu efsanevi dünya, içinde yaşadığımız gerçekliğin yeniden bir parçası oldu''


Sinema ve edebiyat gibi popüler kültür araçlarının, uzay teknolojisinin yeni yeni gelişmeye başladığı ve evren merakını gittikçe derinleştirdiği bu dönemde gizemlerle dolu bu spekülatif konunun üzerine balıklama atlaması ile gün geçtikçe giriftleşen sosyolojik etkileşim, UFO hikayelerinin gittikçe artan bir çılgınlık haline gelmesinde önemli bir pay sahibi olmuş gibi görünüyor. İlk uzaylı hikayelerinin komşu gezegenler Mars ve Venüs'ü işaret etmesi, bilimsel gelişmelerle birlikte iki gezegende de yaşam olmadığının anlaşılmasıyla hedeflerin değişmesi de yine bilimsel gelişmelerin toplum üzerinde yarattığı bilgi dağarcığının, konuyu kitlesel anlamda nasıl yönlendirdiğinin güzel bir göstergesi.

CARL SAGAN

Bu yazıyı hazırlarken, Carl Sagan'ın çalışmalarından fazlaca yararlandım fakat bunun özel bir nedeni var. -Ben de dahil olmak üzere- ne kadar objektif olmaya çalışsalar da tüm insanların inandıkları ya da ikna oldukları konuların safındaki kişilere daha fazla prim vermek, karşısında olanları da daha kolay görmezden gelmek gibi eğilimler gösterebileceğini kabul ediyorum. Fakat Carl Sagan'ı bu noktada farklı kılan durum, ''uzaylıları bulmak'' için bilimin tüm imkanlarını seferber etmiş ve bu uğurda yıllarca çalışmış bir bilim insanı olması. ''Karanlık Bir Dünyada Bilimin Mum Işığı'' isimli kitabında, ufoloji iddialarına ayırdığı geniş bölümde şimdiye kadar yapılan milyonlarca ihbarın içerisinde, yanılgının, sanrının ya da muzipliğin var olmadığı tek bir vakanın olmadığını ''üzülerek'' bildiriyor. Yine aynı kitaptan bir alıntıyla, yazımın son sözünü -bana göre- konunun en yetkin ve güvenilir kişisi olarak ona bırakıyorum:

''Ziyaret edilip edilmediğimiz konusuna benden daha fazla ilgi duyabilecek birini düşünemiyorum. Dünyadışı yaşamı doğrudan ve yakından inceleyebilmek, çok uzak mesafeden dolaylı gözlem yapmaktan çok daha iyi olur ve bana zaman kazandırırdı doğrusu. Uzaylılar kısa boylu, suratsız ve cinsel saplantılı olsalar bile, eğer burada bir yerlerdelerse onları tanımak istiyorum.''

keytarist

Sahte bilimler dizisinin diğer yazıları:
1- Kendine çelme takan insan
2- Siz kendinizi yormayın gezegenler halleder