Din Felsefesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Din Felsefesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Agnostik, Tanrı'nın varlığının eldeki bilgiler temelinde kanıtlanamayacağını düşünür ama aynı zamanda Tanrı'nın var olma olasılığını da reddetmez. Agnostikler, Tanrı'nın varlığı davasını kapanmış kabul eden ateistlerden bir adım geridedir. Bir agnostik ile bir ateist, "Ben, benim," diyen yanan bir çalıyla karşılaşırlarsa, agnostik gizli kayıt cihazına uzanacak, ateistse omuz silkip şekerlemelerini atıştıracaktır.
İki İrlandalı barda içerken birden masalardan birinde kafa çeken kel ve şişman bir adam dikkatlerini çeker.
Pat: "Şşş... Winston Churchill değil mi lan bu?"
Sean: "Yok yahu. Mümkün değil.Winston böyle bir yere gelip kafa çekmez."
Pat: "Oğlum, ciddiyim ben. Bak, dikkatli bak... Vallaha Churchill bu! Var mısın bahse?
Sean: "Tamam be! Nesine?"
Pat: "On papel."
Sean: "Varım."
Bunun üzerine Pat kalkmış, kel adamın yanına gitmiş: "Sen Churchill'sin, değil mi?"
Adam terslenmiş: "Git başımdan kardeşim!"
Pat arkadaşının yanına dönmüş, "Maalesef," demiş, "asla bilemeyeceğiz."
İşte buna agnostik düşünmek denir.

Ateistler ise başka meseledir. Filozoflar inançlılarla ateistlerin tartışmasının hiçbir yere varmayacağında çok önceleri fikir birliğine varmışlardır. Çünkü her iki taraf da her şeyi farklı yorumlamaktadır. Bir tartışmada, taraflardan birinin, "Aha! Eğer X doğrudur diyorsan Y'nin de doğruluğunu kabul etmelisin," diyebilmesi için ortak zemin gereklidir. Ancak ateistlerle inananlar üzerinde anlaşabilecekleri bir X'i asla bulamazlar. Tartışma asla başlayamaz çünkü her iki taraf da her şeyi kendi bakış açısından görür. Böyle anlatınca biraz soyut kaçabiliyor ama şu fıkra meselenin ayaklarını yere bastırıyor, hatta yanı başınıza getiriyor:
Ufak tefek, yaşlı bir Hıristiyan kadın, her sabah sundurmasına çıkar, "Sana şükürler olsun ya Rabbi!" diye bağırırmış.
Ve yine her sabah komşusu derhal pencereye çıkar ve "Tanrı yoktur!" diye haykırırmış.
Her gün aynı şey tekrarlanıyormuş.Yaşlı kadın, "Şükürler olsun!" diye bağırdıkça komşusu çıkıyor, "Tanrı diye bir şey yok!" diye yanıtlıyormuş.
Gel zaman, git zaman, yaşlı kadın dara düşmüş.Yiyecek bile alamaz hale gelmiş. Bu sefer sundurmaya çıkıp Tanrı'dan yiyecek yardımı dilemeye başlamış. Gene her duasının ardından, "Sana şükürler olsun ya Rabbi!" diye bağırmayı ihmal etmiyormuş.
Derken bir sabah sundurmaya çıktığında bir de ne görsün? Merdivenlerde torbalar dolusu yiyecek! Hemen göğe bakmış ve "Sana şükürler olsun ya Rabbi!" diye bağırmış.
Aynı anda komşusu bahçenin duvarından kafasını uzatıvermiş: "Aha!" demiş, "yiyecekleri sana ben aldım.Tanrı yok işte!"
Yaşlı kadın komşusuna bakmış ve gülümsemiş. Ardından gene göğe seslenmiş: "Sana şükürler olsun ya Rabbi! Sırf dualarımı kabul edip yiyecek göndermekle kalmadın, bir de parasını şeytana ödettin!"
Sam Harris, 2005 tarihli çoksatar kitabı İmanın Sonu'nda dinsel imana ilişkin gözlemlerini bir stand-up gösterisinde kullanılabilecek biçimde sunmuştu:

"İnançlı bir Hıristiyan'a karısının onu aldattığını, ya da yoğurt yerse görünmez olacağını söyleseniz o da herkes gibi bunların doğru olup olmadığını anlamak için deliller arayacak ve bunlara herkes ne kadar inanırsa o ölçüde inanacaktır. Ama aynı adama başucunda tuttuğu kitabın, içinde yazan her türlü inanılmaz iddiayı kayıtsız şartsız kabul etmediği takdirde onu cehennem ateşinde yakacak görünmez bir tanrısal varlık tarafından yazıldığı söylenmiştir ve bu kişi göründüğü kadarıyla bunu doğrulayacak hiçbir kanıt aramamaktadır." Ama Harris, ateistliğin kötü yanını yazmayı atlamıştı: Ateistlerin orgazma ulaşırken adını haykıracak kimseleri yoktur.

On yedinci yüzyıl Fransız matematikçi ve filozofu Blaise Pascal Tanrı'ya inanmaya veya inanmamaya karar vermenin, temelde bahse tutuşmak olduğunu öne sürmüştü. Tanrı'nın varlığına inanmayı seçmemiz ve her şey bittiğinde Tanrı'nın olmadığının ortaya çıkması büyük bir sorun değildir. Eh, tabii Yedi Ölümcül Günah'ı şöyle doyasıya yaşayamadan gitmiş oluruz ama bu, diğer seçenekle karşılaştırıldığında önemsizdir. Öte yandan Tanrı yoktur der ve sonunda kendisiyle karşılaşırsak hapı yuttuk, yani ebedi saadeti kaçırdık demektir. Bu nedenle, der Pascal, Tanrı varmış gibi yaşamak stratejilerin en iyisidir. Bu tavır, akademik çevrelerde "Pascal'ın Bahsi" adıyla bilinir. Biz sıradan insanlarsa buna kısaca "neme lazım" deriz.
Pascal'dan ilham alan yaşlıca bir kadın, içinde 100.000 dolar bulunan bir çantayla bankaya girer ve bir hesap açtırmak istediğini söyler. Temkinli banka müdürü kadına parayı nereden bulduğunu sorar. "Bahisten," der kadın, "bahiste çok iyiyimdir."
Şaşıran müdür, "Ne tür bahisler?" diye sorar.
"Her tür," der kadın. "Mesela hemen burada, yarın öğlen on ikide sağ kalçanızın alt tarafında bir kelebek dövmesi bulunacağına 25.000 dolarına bahse girebilirim."
"Girerdim bu bahse," der müdür. "Ama bu kadar saçma bir bahisle paranızı almak istemem."
"Eh," der kadın, "bahse girmezseniz ben de gider paramı başka bankaya yatırırım."
"Yok, yok, acele etmeyin, canım," der müdür. "Tamam, bahse varım."
Kadın ertesi gün öğlen vaktinde, yanında tanıklık için avukatıyla gelir. Banka müdürü arkasını döner, pantolonunu indirir ve bakmalarını söyler. "Tamam," der kadın, "yalnız kesin görebilmemiz için biraz daha öne eğilir misiniz, lütfen?" Müdür iyice eğilir, kadın onaylar ve çantasını açıp 25.000 doları saymaya koyulur.
Bu arada avukat müdürün masasının karşısındaki koltuğa çökmüş, başı ellerinin arasında kara kara düşünmeye dalmıştır.
"Bunun nesi var?" diye sorar müdür.
"Kaybettiği için üzgün," der yaşlı kadın. "Buraya gelirken sizin bize saat on ikide kıçınızı açıp göstereceğinize dair 100.000 dolarına iddiaya girmiştik."
Bahiste riski düşürmekle dalavere çevirmek arasında çok ince bir çizgi vardır. Aşağıdaki yeni Paskalcı stratejiye bir göz atalım:
Adamın birisi, omzunda papağanıyla Pazar ayinine katılmış. Cemaatten birçok kişiyle papağanının ayini vaizden daha iyi sunacağına bahse girmiş. Ayin başladığında papağanın gıkı çıkmamış. Ayinden sonra eve dönerlerken adam kaybettiği paralar yüzünden başlamış papağana verip veriştirmeye. Papağan beklemiş ve adam sustuğunda, "Akılsız," demiş, "kafanı kullansana! Noel ayininde paranın hasını götürebileceğiz şimdi!"
Papağan belki de önemli bir noktaya parmak basmaktadır. Belki Pascal'ın kumarında, kutsal günlerde golf oynayacak şekilde biraz dalavere çevirip Tanrı'yı memnun edebiliriz! Varsa yani... Hiç değilse çabaladığımızı bilecektir.

Deizm ve Tarihsel Din

On sekizinci yüzyıl filozofları, eğer kuşkucu değilseler genellikle Deistti; yani uzak ve gayrı şahsi olan "filozofların Tanrısı"na, kişiden çok bir güce benzeyen, sırların itiraf edildiği bir sırdaştan çok bir saat ustası gibi olan bir Yaradan'a inanırlardı. Ortodoks Yahudiler ve Hıristiyanlar buna karşıydı. Bizim Tanrı'mız, diyorlardı, sadece bir saat ustasından ibaret değildir. O, tarihin efendisidir; Mısır'dan Çıkış'ta (Exodus), çölde yürüyüşte ve Vaat Edilmiş Topraklar'a yerleşildiğinde yanımızdaydı. Bir başka deyişle, "dertte ve tasada hep yanımızdaydı."
Yahudi bir kadın, kumsalda oynayan torununu izlerken dev bir dalga gelir ve çocuğu kaptığı gibi götürür. Kadıncağız, "Lütfen Tanrı'm," der, "tek torunum o benim. Kurtar onu, yalvarırım."
Derken kocaman bir dalga daha gelir ve çocuğu sağ salim kıyıya bırakır.
Kadın torununa bakar ve göğe seslenir: "Şapkası da vardı ama!"
Saatçiye söyleyin bakalım bunu!

Teolojik Ayrımlar

Din filozofları Büyük Sorularla uğraşırken (Mesela, "Tanrı var mı?") teologlar daha ufak meselelerle meşguldür.

Yirminci yüzyıl filozofu ve teologu Paul Tillich din felsefesiyle teoloji arasında varsayılandan daha fazla fark olduğunu düşünüyordu. Ona göre filozof, Tanrı ve Tanrı'yla ilgili şeyler hakkındaki gerçeği mümkün mertebe nesnel açıdan ararken, teolog zaten "inancın elindedir" ve kendisini bu inanca adamıştır. Başka bir deyişle din filozofu, Tanrı ve dine dışarıdan, teologsa içeriden bakar.

Teolojide, "Ruh, Baba'dan mı yoksa Baba ve Oğul'dan mı çıkar?" türü feci ağır meseleler üzerine hizipler açılmıştır. Ruhban sınıfı dışındaki kişilerin teolojik farklılıkları anlamak için ayrıntılı bir kılavuza ihtiyaç duyduğu açıktır. Tanrı'ya şükür, komedyenler her daim yardıma hazırdır. Anlaşıldığına göre, bir kişinin dini inancını belirlemede anahtar kimi tanıyıp tanımadığıdır:
Yahudiler, İsa'yı tanımaz.
Protestanlar, Papa'yı tanımaz.
Baptistler içki dükkânında birbirlerini tanımaz.
Son satır gayet faydalı bir öğüt içerir: balık tutmaya gidecekseniz bir Baptisti davet etmeyin çünkü biranızın tümünü içecektir. Ama iki Baptist davet ederseniz, biranız size kalır.

Mezhepler arasındaki ayrımı kavramanın bir diğer yoluysa kimin hangi tavrı ilahi gazap nedeni olarak gördüğüdür: Katolikler için bu, Pazar ayinini kaçırmaktır. Baptistler için dans etmek, Episkopaller içinse salatayı tatlı çatalıyla yemektir...

Ama işin ciddi tarafını atlamayalım. Mezhepler arasında çok önemli öğreti farkları vardır. Örneğin "Lekesiz Gebelik" yani Hz. Meryem'in, Tanrı'nın oğlunu doğurabilmek için ilk günahtan ari doğduğu doktrinine sadece Katolikler inanır.
İsa sokakta yürürken kalabalık bir grubun bir fahişeyi taşladığını görür. Hemen araya girer ve "Aranızda günahsız kim varsa ilk taşı o atsın!" der. Aynı anda bir taş vızıldayarak yanından geçer. Hz. İsa kalabalığa döner: "Anne?"
Mezheplerle ilgili herkesin gözdesi olan şakalarsa elbette Katoliklerin karşı reform esprileridir. Mesela şu fıkra, neredeyse herkes tarafından bilinir:
Maddi sıkıntıda iyice dibe vuran adam Tanrı'ya piyangoda kazanmak için her gün dua etmektedir. Aradan günler, haftalar, aylar geçer fakat hiçbir şey kazanamaz. En sonunda tepesi atar, "Bize 'kapıyı çalın, açılacaktır'; 'Arayınız, bulacaksınız,' diyen sen değil misin? Dua üstüne dua ediyorum şurada ama hâlâ kazanamadım piyangoyu!" diye haykırır.
Aynı anda gökten gür bir ses duyulur: "İşin hepsini bana bırakma evlâdım. Bilet al!"
Bu adam mutlaka, tıpkı sadece Tanrı'nın lütfüyle kurtulabileceğimizi, kurtuluşa erişmek için kendi başımıza hiçbir şey yapamayacağımızı düşünen Martin Luther gibi bir Protestan'dır. Yukarıdaki fıkrada Tanrı, Protestan reformuna karşı Katolik reformu gündeme taşımaktadır. Esasen bu fıkranın kökeninin 1545'te toplanan Trent Konseyi'ne dayanması çok mümkündür. Söz konusu konseyde kurtuluşun lütuf ve hayırlı işlerin, başka bir deyişle dua etmek ile bilet almanın birleşiminden geldiği kabul edilmiştir.

Mezheplerin ortak noktası, her birinin kendi teolojisinin Cennet'e giden en kestirme yol olduğuna inanmasıdır
Adam Cennet'in kapısına gelir. Aziz Peter sorar: "Mezhep?"
"Metodist," der adam. Aziz Peter elindeki listeye bakar ve "Yirmi sekiz numaralı oda," der. "Yalnız sekiz numaranın önünden geçerken sessiz ol."
Bir başka adam gelir.
"Mezhep?"
"Baptist."
"On sekiz numara.Yalnız sekiz numaranın önünden geçerken sessiz ol."

Bir adam daha gelir.
"Din?"
"Yahudi."
"On bir numaraya git.Yalnız sekiz numaranın önünden geçerken sessiz ol."

"Farklı din ve mezhepler için farklı odaların bulunmasını anlıyorum," der adam. "Ama neden sekiz numaranın önünden sessizce geçecekmişim?"
"Sekiz numarada Yehova Şahitleri var," der Aziz Peter. "Kendilerinden başkası buraya gelemiyor zannediyorlar."
Kaynak:
Thomas Cathert & Daniel Klein,
Platon Bir Gün Kolunda Bir Ornitorenkle Bara Girer,
Din Felsefesi
"Dini hükümleri" referans alarak uygulanan baskı ve şiddet politikasına geçmeden evvel, İslam Peygamberi Muhammed'in ölümünden sonraki ilk 50 yılda yaşanan kimi çarpıcı gelişmelere kısaca değinmek gerekmektedir.

İslam Peygamberi’nin ölümünden sonra halife olarak belirlenen dördüncü halife Ali ile Suriye bölgesinin yaklaşık 20 yıl valiliğini üstlenmiş ve dönemin etkin siyasal isimlerinden biri olan Muaviye arasında gerçekleşen Sıffın Savaşı önemlidir. Bilindiği üzere Ali’nin halifeliğini kabul etmeyen Muaviye gelişen süreç içerisinde, iktidar talebini savaşa kadar götürmüştür. Tarihi veriler farklılık gösterse de yaklaşık 70 bin insanın ölmesine yol açan bu savaşın devam ettiği günlerde Muaviye tarafından öneri olarak sunulan “Hakem Önerisi” “din eksenli söylem” geleneğinin önemli bir örneğini oluşturur. Öyle ki, savaşı kaybedeceğini anlayan Muaviye danışmalarının önerisiyle birden “din silahına” sarılmış ve “aramızdaki sorunu hakem olarak Kuran çözsün” önerisini getirmiştir. Bu amaçla Kuran Mushaflarını mızrakların ucuna taktıran Şam valisi, savaşın gidişatını değiştirmiş ve “düşmanlarını” bir anda hareketsiz bırakabilmiştir. Çünkü Ali'nin askerleri bu durum karşısında ilk başta ne kadar tereddüde düşmüş olsalar da bir süre sonra “Dini Kutsalın” hakemliğini kabul etmek zorunda kalmışlardır.
Bütün o gürültünün, yani dinin “post-seküler” dönüşüyle, büyübozumunun sınırları ve Kutsalı yeniden keşfetmek ihtiyacıyla ilgili bütün o gürültünün ardından, belki de gerçekten ihtiyacımız olan şey bir doz o eski, iyi ateizmden almak. Hazreti Muhammed karikatürlerinin Müslüman topluluklarda yol açtığı öfke dinsel inançların hâlâ hesaplaşmak gereken bir güç olduğunun bir başka kanıtı. [1] Müslüman kalabalıkların şiddeti keder verici bir şey belki, ama dizginsiz ve sinik Batılı liberterler bundan bir ders çıkarmayı başarabiliyor: Seküler büyübozumunun sınırları. En azından bize söylenen bu.

Yani din adına öldüren, yağmalayan ve yakıp yıkan linç topluluklarından alacağımız ders bu mu gerçekten? Uzun zaman, din var olmasa yiyeceği için birbirini yiyen, bir kurt sürüsünün ahlakına sahip egoist hayvanlara indirgeneceğimizi ve sadece dinin bizi daha yüksek bir ruh seviyesine çıkarabileceğini söylediler. Bugün, din dünyanın dört bir yanındaki canice şiddetin başlıca kaynağı olarak ortaya çıkıyor ve Hıristiyan ya da Müslüman ya da Hindu köktencilerin yaptıkları tek şeyin inançlarının soylu ruhsal mesajına hakaret etmek, onu saptırmak olduğu söyleniyor sürekli. Peki ya ateizmin, yani belki de barış için tek şansımız olan ateizmin haysiyetini iade etmek ne olacak?
Tanrı sadece ölmedi, diyor yazar: Hiç yaşamadı! Çocuk ölümlerine karşı savaşın ilaçlarla değil de inançla yapılmaya çalışmasına değinmiyor bile.

İnanç vs Gerçek: Din ve Bilimin Uyumsuzluğu kitabının yazarı Jerry Coyne lisedeyken Beatles’ın Sgt. Pepper’s Lonely Hearts Club Band albümünü dinlerken epifani (aydınlanma) yaşadı: Tanrı yok! Fikirden kendisi dahi korkmuştu. Fakat bir genetikçi ve evrimsel biyolog olarak gençliğindeki bu fikre bilimsel bir zemin buldu.

Ekoloji ve Evrim departmanı profesörü olarak çalıştığı Şikago Üniversitesinden yaptığı konuşmasında neden yeni bilimsel keşiflerin dini iddiaları geçersiz kıldığını; Jay Gould’un neden yanıldığını; ve ABD kanunlarının çocukları ailelerinin inançlarına şehit olmaktan korumak konusunda nasıl yetersiz kıldığını açıkladı.
Kadın-erkek eşitsizliği, içinde bulunduğumuz 21. yüzyılda, hâlâ insanoğlunun en önemli sorunlarından birisi. Kadınların toplumsal yaşama eşit bir şekilde katılma mücadelesi, yüzyıllardır sürüyor.

Ne var ki, bu mücadele, bugünün ileri Batı demokrasilerinde bile ancak 19. yüzyıl ortalarına doğru başlayabildi. 8 Mart 1857 tarihinde, Amerika’da dokuma işçisi kadınlar, ayrımcılığa ve insanlık dışı çalışma koşullarına isyan etti. Aradan 53 yıl geçtikten sonra, 1910 yılında 2. Enternasyonel Kadınlar Konferansı’nda Alman delege Clara Zetkin’in önerisiyle, 8 Mart, Dünya Emekçi Kadınlar Günü ilân edildi.

1977 yılında da, Birleşmiş Milletler, bu günü, Dünya Kadın Hakları ve Uluslararası Barış Günü olarak kabul etti. Burada “Uluslararası Barış Günü” ifadesi önemlidir. Çünkü çok açıktır ki, dünya nüfusunun yarısını oluşturan kadınlara eşit haklar verilmedikçe, dünyada barışın sağlanması olanaklı değildir.

Her yıl 8 Mart geldiğinde, kadınların içinde bulunduğu koşullara ışık tutuyor medya organları... Ve araştırmalar da gösteriyor ki, dünya üzerinde kadınların en kötü koşullar altında yaşadığı ülkeler, Ortadoğu, Güney Asya ve Afrika’daki İslam coğrafyasında toplanmış durumda.

Bu bölgelerde şeriatla yönetilen ülkelerde, kadınların sosyo-ekonomik, yasal ve siyasi haklar bakımından ikinci sınıf vatandaş konumuna itildikleri bir gerçektir.

Bunun nedenlerine baktığımızda, bu ülkelerle ilgili bazı önemli hususlar çıkıyor karşımıza:

1. Bu ülkelerin anayasalarında, “Kadınla erkek yasalar önünde eşit haklara sahiptir,” hükmü yer alsa bile, sonuç olarak o yasaların mutlaka şeriatla uygunluğu arandığından, uygulamada bu eşitliği gerçekleştirme olanağı yok.

2. Toplumda egemen güç olan dini liderlerin fetvaları, bütün yasalardan daha güçlü bir etki yapıyor.

3. Bu toplumlarda genel kabul gören anlayış, erkeklerin kadınlara göre daha üstün olduğu... Bunun sonucu olarak da, erkeğin birden fazla kadınla evlenebilmesi mümkün kılınıyor; mahkemelerde iki kadının tanıklığı bir erkeğinkine denk sayılıyor; erkek istediği zaman kadını boşayabilirken, kadının böyle bir hakkı bulunmuyor.

4. Erkek egemen toplum yapısı nedeniyle, kadınların görevi, evde kalıp kocasına hizmet etmek ve çocuklarına bakmak olarak algılanıyor.

5. Bu ülkelerde, halkın çoğunluğun mezhebi, devletin resmi mezhebi olarak kabul ediliyor. Bu yüzden, devletin dinini İslam olarak açıklasalar da, aralarında uygulama bakımından farklılıklar görülüyor.

Örneğin, Afganistan’da yönetimi devralan mücahitler, ülkenin resmi mezhebini Hanefi olarak ilan etti. Aynı şekilde, 1979’da Humeyni Devrimi ile İran İslam Cumhuriyeti kurulunca, halkın % 90'ını Şiiler oluşturduğu için, Şiilik resmi mezhep haline geldi. Suudi Arabistan’da ise, kraliyet ailesinin desteklediği Vahabilik resmi ideoloji oldu.

Bu nedenle de, örneğin İran’da kadın otobüs şoförü olabilirken, şeriatın en katı şekilde uygulandığı Vahabilik yüzünden Suudi Arabistan’da kadınların araba kullanması bile yasaktır.

Bu yazı dizisinde, dünyada kadın hakları mücadelesinin başladığı tarihten bir buçuk yüzyıl sonra, İslam devletlerinde yaşayan kadınların içinde bulunduğu koşulları ortaya koymak istedik. Dileriz, 21. yüzyılda din adına kadınlara karşı yapılan çağdışı ayrımcılık ve baskı, artık sona erer...
Yunus, peygamberlere özgü iki önemli özellik gösterir: Onu bir balinanın midesine kadar sürükleyecek olan görev korkusu ve kehanetinin gerçekleşmemesine hiddet. Bu son özellik, peygamberlerin en itici ve tehlikeli olan niteliğidir. Bir kez öngördükten sonra, en kötü şeyin bile olmasını arzulamak zorundadırlar. Hep haklı çıkmak zorunlulukları, onları acımasızlaştırır. Tanrının tehditlerini, kendisinden bile daha çok ciddiye alırlar. Peygamber olmak zordur: Ancak kehanetleri gerçekleştiğinde ciddiye alınırlar; bu nedenle o andan feragat edemezler. Zaferini elinden alan tanrı onu yanıltmış olur; ve en korkunç şeylerden bahseden peygamber her şeyi kabul edebilir, ama gülünç olmayı edemez. Çevresindeki insanların, tehdit ettiği kötülüğün kendi usulünde peygamberde vücut bulduğu ve onun kötülüğe sebebiyet verenler arasında olduğu duygusu tamamen asılsız değildir. Eğer onu başka bir kehanete zorlayabilirlerse, bazı şeyler farklı gelişebilirler; hep onu bu zorlamaya tabi tutmaya çalışırlar.

Elias Canetti, 1949
"Gay Byrne ile Hayatın Anlamı" adlı programa katılan Stephen Fry, kendisine sorulan "Öldükten sonra tanrı ile karşılaşsaydın, ona ne derdin?" şeklindeki soruya, birçok insanın milyonlar önünde veremeyeceği bir açık yüreklilikle cevap veriyor. Tanrının var olmadığını, ama varsa bile korkunç bir yaratık olduğunu söyleyen Fry, tanrının hiçbir şekilde saygı duyulmayı hak etmeyen bir cani olduğunu belirtiyor. Ateizmin sadece tanrıya inanmamak demek olmadığını, aynı zamanda bir tanrı varsa bile, onun nasıl bir tanrı olduğunu tartışma misyonuna sahip olduğunu ileri sürüyor.

Bu kısa video, Youtube'a yüklendiği tarih olan 28 Ocak 2015 tarihinden itibaren neredeyse 6 milyon kez izlendi ve çeşitli açılardan tartışma konusu oldu.  Özellikle Stephen Fry'ın görüşlerini açık bir biçimde ifade edebilmesi adına önemli olan bu videoya altyazı hazırlamanın da uygun olacağını düşündüm. Orijinal videoya şuradan ulaşabilirsiniz.

Videonun metnini de ayrıca alt tarafta bulabilirsiniz.

İyi seyirler.
Bugün müslümanlar arasındaki yaygın kanı, Muhammed peygamberin yüzünün açıkça göründüğü resimlerin veya tasvirlerin yasak/haram/günah olduğu yönündedir. Diğer bir deyişle, Muhammed'in yüzünün resmedilmesi dinen yanlış olmakla birlikte, İslam alemine bir hakaret ve saldırı da içermektedir. Muhammed Peygamber Tarih Boyunca Nasıl Tasvir Edildi? adlı konuda, bu yaygın kanıya paralel veya bu kanıyla çelişen düşüncelere sahip kimselerin olduğu ve onların kendi görüşlerini savunma biçimleri özet bir şekilde sunulmuştu daha önce.

Ancak, bu tartışma veya ayrık düşmelerin yanısıra, Ortaçağ müslüman sanatçılarının, Muhammed peygamberin yüzünü açık bir şekilde resmedip tasvirledikleri, bunun da aslında gayet bilinen bir durum olduğunu unutmamak gerekiyor. Aşağıda, Muhammed peygamberin yüzünün resmedildiği sanat çalışmalarından ufak bir derleme göreceksiniz. Özellikle, İslam sanatçılarının Muhammed peygamberi resmederken her dönemde yüzünün boş bırakıldığını sanısının aşılması adına önemli olan bu örnekler, Muhammed peygamberin yüzünün açık bir biçimde gösterildiği ve bunun da ne dinen yasak ne de toplumsal bir kitleye hakaret veya saldırı amacı taşımadan, tam tersine, bir sanat olarak sunulduğunu ortaya koyması açısından da önemlidir.

Her çalışmanın ayrıntılı açıklaması ve incelemesi için, en alttaki kaynak linkini ziyaret etmeniz tavsiye edilir.

Yeryüzünde milyonlarca insan hayatın ölümle son bulacağına, ölümden öte yaşamın ve tanrının olmadığına inanıyor. Bazı ülkelerde açıktan ateizm hiç bugünkü kadar revaçta olmamıştı.

California Pitzer College’den sosyoloji profesörü Phil Zuckerman, bugün hem toplam sayı olarak hem de nüfus yüzdesi olarak her zamankinden çok daha fazla ateist olduğunu söylüyor. Gallup’un 57 ülkede 50 bin kişiyle yaptığı bir kamuoyu anketine göre, 2005-2011 yılları arasında kendisini dinci olarak tanımlayanların oranı yüzde 77’den 68’e düşerken, ateist olarak tanımlayanların oranı yüzde 3’lük artış göstererek toplam nüfusun yüzde 13’üne tırmanmıştı.

Ateistlerin çoğunlukta olmadığı kesin de, bu rakamlar gelecekteki eğilimlerin mi habercisi? Dünyada bu eğilimin devam ettiğini varsayarsak dinler bir gün tümüyle ortadan kalkacak diyebilir miyiz?

Gelecek hakkında öngörülerde bulunmak mümkün olmasa da, ilk nasıl ortaya çıktığı ve bazıları inanmayı seçerken diğerlerinin neden yüz çevirdiğine dair din hakkındaki bilgilermizi kullanarak kutsal olanla ilişkimizin önümüzdeki yıllarda nasıl gelişeceğinin ipuçlarını bulabiliriz.

Bilim insanları hâlâ bireyleri ya da toplumları ateizme yönlendiren karmaşık faktörleri tespit etmeye çalışırken, bazı ortak noktaların olduğu söylenebilir. Dinin cazip yanlarından biri belirsizliklerle dolu dünyada insana güvence sunmasıdır. Bu nedenle yurttaşlarına göreceli olarak daha iyi ekonomik ve siyasal istikrar sağlayan ülkelerde ateist eğilimlerin güçlü olması şaşırtıcı değildir. Zuckerman, “Toplumda güven sağlanması dini inançların azalmasına neden oluyor,” diyor. Kapitalizm, teknolojik gelişkinlik ve eğitimin de bazı toplumlarda dini inançların törpülenmesine yol açtığını belirtiyor.
Güneşli bir İstanbul sabahında, Dilaver’le Kadıköy Beşiktaş iskelesinde buluşup Alaeddin Şenel’le yapacağımız söyleşi için bize kapılarını açan Bilim Ve Gelecek Dergisi'ne doğru yola çıktık. Sevgili Ender Helvacıoğlu ile sohbet edip çaylarımızı içtikten sonra, derginin kütüphane odasında Aladdin hocamızla söyleşimize başladık. (Tabii hemen başlayamadık, çünkü Dilaver’in merak ettiği bazı şeyler vardı, önce onları sordu, sonra başladık)

AMD: Biliyorsunuz bizim bir ateist dernek kurma girişimimiz var. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz ve şayet başarabilirsek bu girişimin Türkiye’de yaratacağı etki ne olur?

Sınıf savaşımının, sıcak savaş ve devrimler yanı sıra, ekonomik savaşım, siyasal savaşım, ideolojik savaşım gibi “soğuk savaş” biçimleri vardır. Sınıflı toplumların başından beri bu savaşımda “dinsel ideoloji” kullanılagelmiştir. Sınıflı toplumların ilk biçimi, toplumsal artının tarım emekçilerinden sağılıp aktarıldığı zamanlarda görülmüştür. İkinci evresi artının daha çok endüstri emekçilerinin sömürülmesiyle sağlandığı çağımızın kapitalist toplumlarında yaşanmaktadır.

Dinsel düşünüş, tarımcı sınıflı toplumlara cuk oturmuştur. Endüstrinin egemen üretim biçimini oluşturduğu toplumlarda ise (ister kapitalist ister sosyalist çeşitlemelerinde olsun) üretim teknolojileri de üretim ilişkileri de “bilimsel düşünüş” biçimini getirip geliştirmiştir. Ne var ki endüstri toplumunun kapitalist çeşitlemesinde egemen sınıflar sınıf ve sınıf savaşı gerçekliğini örten dinsel ideolojilere dönüş yapmışlardır. Çünkü dinsel ideolojideki tanrı-kul eşitsizlikçi ilişki modeli, eşitsizlikçi üretim ve sınıf ilişkilerini hem aklamaya hem örtmeye uygun bir “referans” sunmaktadır. Bu, yordamlamayla kavrandıktan sonra burjuvalar için, dinsel inançları kökleri tarımcı toplumlarda yatan ama emekçi kitlelerde varlığını aile içinde, tapınaklarda, dinsel okullarda sürdüregelen gelenek, görenek, değerlere seslenilerek ve demokrasi, seçim düzenekleriyle, “halkın inançlarına saygı” istemiyle sömürülmesi güç olmamıştır.

Endüstri Devrimi sonrası sınıf savaşı, örgütlenme ve bilinçlenme yolunda emekçiler, yeryüzünde yer yer emekçi düzenleri kurabilecek noktalara varmışlardı. Ancak burjuvazinin dine dönüş, Tanrıya emanet oluş politikaları, bu gibi kazanılmış (sınıf partileri, sendikal örgütlenme vb.) bölgelerin elden kaçırılmasına yol açtı. Öyle ki burjuvazi, önceki dönemlerde bilinçlenmiş emekçileri bile, örgütsel varlıklarını dağıtıp, doğar doğmaz verilen adlar, nüfus cüzdanlarındaki dini “İslam” dayatması, dinsel bayramlar, yetmedi ölünce dinsel törenlerle “geri kazanabilmektedir”. Sonuçta emekçilerin, yazgılarına boyun eğip, Tanrının önündeymiş gibi Patronun önünde el pençe divan durması sağlanabilmektedir.

Ne yapmalı?

“Üstyapısalcılık” olarak gösterilip suçlanabilmesi olasılığını göğüsleyerek, sınıf savaşımının hem altyapıda hem üstyapıda olmak üzere iki platforma birlikte yürütülmesi gereğini savunmaktayım. Öyle görülüyor ki altyapının (üretim biçiminin) değiştirilmesi üstyapıyı (ideolojiyi) “otomatik” olarak değiştirip belirlemiyor. Eski üstyapı öğelerinin aile, sosyalleşme, kültürel birikim, resmi olan olmayan eğitim kurumları, kitle iletişim araçları vb. yollarıyla yeniden üretilmesi karşısında üstyapısal savaşımdan kaçınılamayacak noktaya ulaşılmıştır. Sözü şuraya getireceğim: İdeolojik savaşım, demokrasi söyleminin ve kitle iletişim araçlarının (bilişim teknolojisi devriminin) doruk yaptığı on yıllarımızda, kısa erimlerde (kısa vadelerde) sınıf savaşının sonucunu belirleyici olabiliyor. Bu savaşımda üyeleri endüstri devrimini sindirememiş (bizimki gibi) ülkelerde, sınıflı toplumla birlikte yerleştirilen ve onunla birlikte sürdürülen “dinsel ideoloji” etkili biçimde kullanılabiliyor. Öyle görünüyor ki din, sınıflı toplum ortadan kaldırılana dek tarihin çöplüğüne atılamayacak. Ona bağlı olarak “yaratıcı ve yazgıcı” Tanrı inancı, insanlığın “sınıflı toplum sorunu” yanı sıra “ölüm sorunu” (hele savaşlar, trafik kazaları, doğal afetler, borçlanmalar, yarışmalar, erkek egemen kültür vb. ürünü doğal olmayan erken ve beklenmeyen ölümler) sürdüğü oranda varlığını sürdürebilecek. Sürdürüldüğü sürece onları sınıf savaşında kötüye kullananlar çıkabilecek. Sömürülenlere, haksızlığa uğrayanlara, yaşamları birilerinin çıkarları için cehenneme çevrilenlere, “tanrısal adalet” ile sonul yargı ve sonsuz yaşam umudunu besleyen “ötedünya” inancı, duygularına, akla ve gereksinimlerine uygun gelebilecek. Öyleyse bu inançların gerçekliğe, akla uygun olmadıkları gibi sömürülmelerin, acılarını azaltmak şöyle dursun artıracağını korkmadan, bıkmadan usanmadan anlatmak ideolojik savaşımın bir gereği. “Ya bu konulara girmeyelim, inanan emekçileri patronların, egemen sınıfın safına itmeyelim” tutumu bizi kapitalist düzenin dinsel ideolojiyle desteklendiği yönetimlere dek getirdi. Üstelik dinsel ideolojik savaşım cephesini siz (kendini emekçi sınıfların davasıyla özdeşleştirmiş aydınlar) açmasanız da onlar çoktan açmış bile.
İnşirah Suresi

Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adı yüce
Kafirlerin ahvali: “Devlere karşı cüce.”

Kıvranan ruhlarının hatırı için dinle.
Semanın ötesinden, arştan gelen bu dinle.

Bütün ayetlerimi göğsüne indiririm.
Böylelikle derdini acını dindiririm.

Biz öyle bir makamdan sesleniriz ki sana.
Dağlar taşlar dayanmaz, arz dayanmaz ki buna.

Hani bir dem, ümitsiz ve çaresiz kalmıştın.
Kendini ıstırabın denizine salmıştın.

Biz, korkma, dedik sana, o dem inşirah buldun.
İşte o dem huzurla mutluluk ile doldun.

Sana sormuştu onlar: "Yaratıcı nerede?
Hangi gizli mabette, hangi saklı derede?

Vahyettik de kalbine mana hazinesini.
Bu şekilde onlara verdin edeb dersini.

Dedin o kafirlere: "Hak apaçık aslında.
Gözünün önündeki perdenin arkasında."

Onlar bu cevap ile tatmin olmamışlardı.
Zira kalplerinde de kalın bir perde vardı.
Cehennem Suresi

Ey insan bilir misin sen ne idin evvela?
Bilir misin ben yoksam varlığın sonsuz bela.

Sen atılmış bir sıvı, bir meniydin o demler.
Şimdi inatçı düşman, içinde de matemler!

Ben sizin Rabb'inizim hem de Habib'inizim.
Sizi yaratan benim, gönül Tabib'inizim.

Fakat inkâr edenler, hep cahil cühelâdır.
Bir tanısan onları, tek bildikleri "lâ"dır.

Oysa senden önce de nebiler göndermiştim.
Onlara da sen gibi mucizeler vermiştim.

Onlar da kalplerinin marazına uydular.
Onlar da işkembeden ham sözler uydurdular.

Onlar da biliyordu Hakk'ın ayeti açık.
Öyle ise yüz çevir, aralarından da çık.

Muhammed'i tanımaz hakaret edersiniz.
Yalancının tekidir, masalcıdır dersiniz.

Oysaki şanım için, son nebidir o gerçek.
Yakında bunu herkes hem de herkes bilecek.

Ufukta belirince kızıl kıyamet o gün!
O gün bitecek şenlik ve bitecek bu düğün!
Çoğumuz günlük hayatta sayısız duyguya kapılabiliriz; mutlu olabiliriz, sinirlenebiliriz, aşık olabiliriz, sıkılabiliriz… Bunları genel bir kategoriye koyarsak halk arasında “ruh hali” olarak tanımlıyoruz. Birçok güncel cümlenin içerisinde bunu kullanabiliyoruz; örneğin, “Ruh halim çok berbat.” gibi. Peki, gerçekten bunlar bizim ‘ruh halimiz’ mi ki bu şekilde tanımlamalar getiriliyor? Bu gibi durumlarda kastedilen “ruh” nedir?

Halk arasında çok yaygın olan sanrılardan biri de bizim duygularımızı asıl ortaya koyan şeyin, bizim ruhumuz olduğudur. Bu bilginin kaynağına bakacak olursak, çok eski çağlara gitmemiz gerekir. Önceki çağlarda başlayan ruhun olduğuna dair ilk inançları, öldükten sonra dirileceklerine inanıp mezarlarını oda şeklinde yapan, atlarıyla veya değerli eşyalarıyla gömülen uygarlıkları kanıt niteliğinde ortaya sürebiliriz. Din ile bağdaşmış olan bu ruh kavramı, başlarda sadece insanlarda değil, doğanın her yerinde olabileceğini ortaya koyuyordu. Güneş tanrıları, su tanrıları, bereket tanrıları insanların bu fikirlerinin gerçek olduğunu düşünerek ortaya çıkmışlardır. Yanardağın bile bir ruhu olduğunu düşünen bu insanlar çok uzun yıllar içerisinde bunun ruhla bir alakası olmayıp, doğanın bir düzeni olduğunu ve onları tanrı olarak gördükleri nedenlerin arkasında sadece doğal nedenler yattığını gördüklerinde, doğaya ait şeylerin bir ruhu olmadığını anlamışlar ve zamanla kabul etmişlerdir.
Yok, efendim insanın aklı her şeye ermezmiş. Hadi be!

İnsan sorumlu olduğu şeylere akıl erdiremeyecek bir yetersizlik içinde ise, dini anlamdaki mesuliyeti nasıl sırtlanabilir? Sonuçta bütün dinler, muhatap olarak "akl"ı ön plana çıkarıp ona seslenirler değil mi? Hele ki "son semavi din" olarak takdim edilen İslam, bir akıl dini olarak gösterilir daima.

Ama aklını dini dogmaların garip mantığına hapseden dindar insanlar bu konuda da "akıl almaz" bir tezat içine düşmekten kendilerini kurtaramazlar. Çünkü bir taraftan, "bu din akıl dinidir" derken öte yandan zorda kalınca "insan aklı her şeye ermez" diyorlar.

Esasında bunu yalnızca kendileri değil, örnek aldıkları peygamberleri de yapmıştı çoğu kez. Örneğin, Hazret-i Muhammed, bir seferinde kendisine sorulan "kader" konusundaki açmazı şu sözleriyle çözüme kavuşturur:

"Bu mesele, insan aklının kavrayamayacağı bir meseledir, üzerinde fazla düşünmeyin."
Şu, hikmetinden sual olunmaz cümlesi, bütün dini muammaların ve açmazların üstüne örtülen kalın bir perdedir benim nazarımda.

Teoloji ile ilgili konularda konuşan hemen her insan (buna kallavi alimler de dahil) karşılaştığı ilk açmazda "hikmetinden sual olunmaz" cümlesinin rahatlığına sırtını yaslamayı bir erdem ve dini bir vecibe olarak görüyor. Tabi bu cümlenin destekleyicisi olan "bizim aklımız sınırlıdır, her şeyi aklımızla algılayamayız" cümlelerini de dile getirmeden geçmeyelim.

Ben, hikmetinden sual olunmaz, cümlesine bir soru yöneltmek istiyorum bu yazımda:

Kafirlerin sınırlı ve sonlu bir yaşamda (dünya hayatı) yaptıklarına mukabil sınırsız ve sonsuz bir ceza (ahiret hayatı) almaları, hangi hikmet, hangi adalet ve hangi merhamet ile açıklanabilir?

Gerçi Risale-i Nur adlı kaynakta, Said-i Nursi bu soruyu yanıtlamaya çalışıyor; ancak verdiği yanıt kişiyi tatmin etmekten çok uzak olduğu gibi yaptığı benzetme de oldukça kifayetsiz.

Said-i Nursi mealen şöyle diyor:

"Dünyada bir kişiyi öldüren biri, 20-30 yıl ceza çeker. Bir saniyede işlenen bir suç, trilyonlarca saniyeye tekabül ediyorsa, kâfirin cezası da bu nispette çok olmalı. Kaldı ki kâfir, inkârıyla yalnızca bir kişiyi değil 'her şeyi' öldürüyor. Zira evrendeki bütün nesnelerin, Yaratıcısı ile irtibatını koparıp onları sahipsiz görerek manen öldürmüş oluyor. Yine bu nesnelerde tecelli eden ilâhî isimleri reddettiği için onlara hakaret etmiş (yani manen öldürmüş) oluyor.

Öyleyse ortalama 60 yıl yaşayan bir kâfir sonsuz bir cezayı hak ediyor."
Dini paradigmaya sahip olan bireyler, şüphesiz ki bu soruyu abes bulacak ve en iyi olasılıkla soruyu yanıtlama cesareti gösterip: "Evet, peygamberler masumdur; çünkü onların "ismet" sıfatları var." diyeceklerdir.

Hatta, bazı mezhepler (mesela İslam'da Şia) sırf peygamberlerin değil, peygamberin yakın çevresi olarak bilinen sahabelerin veya havarilerin de ismetli olduklarını iddia ederler.

Onlara: "İyi de bizim de "İsmet"imiz var; ama hiç masum değil." şeklinde karşılık vermek yerine "örnek olay" yöntemini kullanmak daha makul bir davranış biçimi olacaktır. Şöyle ki:

Sahih kaynakların anlattığına göre, Peygamberin büyük mucizelerinden biri şöyledir:

Hazret-i Muhammed, bir çocuğun sol eliyle yemek yediğini görünce, o çocuğu uyarmış: "Evladım sol elle yemek günahtır, sağ elini kullan." demiş.

Çocuk, ama ben sağ elimi kullanamıyorum, deyince Hazret-i Muhammed, çocuğa beddua etmiş:

"Allah'ım, bu çocuk artık sol elini kullanamasın."
Din, insanların mantığını dumura uğratır ve muhakeme yetilerine set çeker; çünkü dini inanışlar, akıldan ziyade kalbe ve mantıktan ziyade hayale hitap eder.

İşin garip tarafı, din alimleri de bunun böyle olduğunu itiraf eder ve hemen hepsi şu tespitte bulunur:

"Allah, yalnızca akılla bulunamaz; hatta akıl tek başına kaldığında tek kanatlı kuşa benzer. Ve tek kanatlı kuşun uçma olasılığı da yoktur. Allah insanların kalbinde saklıdır."

Bu ortak kanaati, bir hadis-i kutsi şöyle ifade eder:

"Men ne güncem der semavat u zemin. Ez aceb güncem be kalb-i müminin."

Bu Farsça ifade şunu anlatır:

"Ben, gökyüzüne ve yeryüzüne sığmadığım halde gariptir ki mümin kulumun kalbine sığdım."
Ölüm korkusunun, saçma sapan inanışları doğurduğu bugün bilinen bir gerçek olarak karşımızda durmaktadır. İnsanoğlu, maalesef sırf daha uzun yaşayabilmek adına veya öldükten sonra da yaşayacağını düşünerek kendini rahatlatmak adına birçok hurafe ve safsata uydurmuş ve buna ilkin kendisi inanmıştır.

Daha doğrusu inanmak zorunda kalmıştır. Çünkü hiçbir mistik inanç, kişinin kendi özgür iradesi ile seçtiği bir seçim değildir. Ya toplumun mahalle baskısı ya da kendi içindeki duyguların rahatlama arzusu sebep olmuştur bu inanca.

Kısaca, bütün mistik ve metafizik inançların temelinde, "korku" vardır demek, pek de abartılı bir düşünce olmaz. Oysaki "ölüm korkusu"yla baş edebilmek ve sonsuza dek yaşama arzusunu dindirebilmek için "safsata ve hurafe" yolunu tercih etmeye hiç de gerek yoktur.

Çünkü, ölüm korkusunu bastırmak veya sonsuza dek yaşama arzusunu tatmin etmek amacıyla uydurulan hurafeler, daha vahim ve önü alınamaz korkular doğuruyor. İnsan bu noktada, adeta yağmurdan kaçarken doluya tutuluyor.
Muhammet, bütün peygamberler bağlamında istenilenlerin gerçekleşmesi gibi bir şeydir. O, yasa koyucu ve fiili iktidar sahibi olur, peygamberler ilk kez onunla gerçek iktidara kavuşabilmişlerdir; daha önce hiç kimse Tanrıyı böylesine tutarlı ve başarılı bir biçimde kullanmamıştır.

İnanç, Muhammet için itaat etmektir. Öbür dünya için vaat ettikleri, yani "Tanrının olanlar" konusunda eli açıktır, bir kral kadar cömert olmaktan hiç kuşkusuz hoşlanırdı. Muhammet, kendini "Tanrının Peygamberi" diye adlandırır: Bu ad, aslında veya daha iyisi, "Tanrının Buyruğu" olabilirdi.

Selefleri arasında yalnızca büyük başarıya ulaşmış olanları; İbrahim'i, Musa'yı ve İsa'yı tanır. Babasını hiç tanımamıştır, başkalarının malına ve mülküne duyduğu saygı, uslu bir yetim çocuğun saygısıdır; bu saygıyla zengin bir dulla evlenir ve karısı her bakımdan ona tapar.
Değerli Kardeşim,

En çok ibadet eden ülkelerin neden en çok felaket (dogmatiklerin tanımıyla kazanın) yaşadıklarını merak edebilirsiniz. Bir toplumu doğru düşündürebilmek, araştırıcı yetiştirmek, hukuka saygılı insanlar yapabilmek için hangi yolların doğru, hangisinin yararsız olduğunu öğrenmek isteyebilirsiniz. Son yaşadığımız SOMA faciasını bu açıdan değerlendirmek de isteyebilirsiniz. Bu yazı bunların yanı sıra çocuklarınızı nasıl yetiştireceğiniz konusunda da yararlı bilgiler verebilir.

Sevgiyle yoğrulmamışsa yüreğin
Tekkede, manastırda eremezsin.
Bir kez gerçekten sevdin mi dünyada
İşte o zaman
Cennetin, cehennemin üstündesin.
Ömer Hayyam


Bir bebek gelişmeye başlarken ilk kullandığı kelimeler ya anne ya da babanın çeşitli söyleniş kelimeleridir. Çünkü en önemli gereksinmesi beslenmedir. Onu da ana ya da baba karşılar. Daha sonra iletişimi parmağını uzatarak “ne” ya da “bu” kelimelerinin kullanımı izler. Çünkü merak ve öğrenme duygusu onun ikinci en büyük gereksinmesidir. Bilinçli aileler bıkmadan usanmadan çocuğa elini uzatarak ne ve bu kelimeleri ile işaret ettiği şeyi öğretmeye başlarlar. Sormak öğrenmenin ve bilinçlenmenin ilk aşamasıdır.