Elias Canetti etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Elias Canetti etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İslam, açık bir biçimde savaş dinine özgü bütün özellikleri sergilemektedir; ama yine de bir kolu, başka hiçbir yerde bulunamayacak ölçüde kesif ve aşırı bir ağıt dinidir; bu kol, Şii inancıdır.

Şiilik İran ve Yemen'in resmi dinidir; Hindistan ve Irak'ta da oldukça yaygındır. Şiiler, "imam" adını verdikleri ruhani ve dünyevi bir lidere iman ederler. İmam'ın konumu Papa'nınkinden daha önemlidir. İmam kutsal ışığın taşıyıcısıdır ve yanılmazdır. Yalnızca İmam'a bağlanan inananlar kurtulacaktır. "Her kim ki kendi zamanının gerçek İmam'ını tanımadan ölürse, kâfir olarak ölür." İmam, doğrudan peygamber soyundan gelir.

Muhammed'in damadı, başka bir deyişle kızı Fatma'nın kocası olan Ali'nin ilk imam olduğu kabul edilir. Peygamber, diğer inananlardan sakladığı özel bilgileri Ali'ye emanet eder, Ali de bunları ailesine aktarır. Peygamber bariz bir biçimde Ali'yi gerek öğretisinin hocası, gerekse yönetici olarak kendi halefi tayin etmiştir. Peygamber'in buyruğuyla o seçilmiş insan olmuştur; yalnızca onun "müminlerin yöneticisi" unvanını taşımaya hakkı vardır.

Ali'nin oğulları Hasan ve HÜseyin, Peygamber'in torunları olarak, görevi Ali'den devralmışlardır; Hasan ikinci, Hüseyin de üçüncü İmam'dır. Müminler üzerinde egemenlik iddiasında bulunan başka herkes gaspçı sayılır. İslam'ın, Muhammed'in ölümünden sonraki siyasi tarihi Ali ve oğulları etrafında bir efsanenin oluşumunu beslemiştir.

Ali hemen halife seçilmedi. Muhammed'in ölümünü takip eden yirmi beş yıl boyunca, "sahabeden" üç kişi peş peşe bu en yüksek mevkiyi ellerinde tuttu. Ali ancak üçüncünün ölümünden sonra iktidara geldi; kendi yönetim dönemi de çok kısa sürdü. Bir cuma namazı sırasında, Irak'taki küfe camiinde, fanatik bir düşman tarafından zehirli bir hançerle öldürüldü. En büyük oğlu Hasan, haklarını milyonlarca dirhem karşılığında satıp Medine'ye çekildi; birkaç yıl sonra sefahat hayatının etkileri yüzünden öldü.

Hasan'ın küçük kardeşi Hüseyin'in çektikleri, Şii inancının özünü oluşturur. Hüseyin, Hasan'ın tam zıddıdır; içine kapanık ve ciddi biri olarak Medine'de sessizce yaşar. Kardeşinin ölümüyle Şiilerin başına geçmesine karşın, uzun süre bütün siyasi faaliyetlerden uzak durur. Ancak halife Şam'da ölüp de oğlu, yönetimi almak isteyince, Hüseyin ona biat etmeyi reddeder. Çalkantılı Kûfe şehrinin sakinleri ona yazıp Hüseyin'in gelmesini isterler. Hüseyin'in halife olmasını isterler; Kûfe'ye gelirse, herkesin onun sancağı altında toplanacağını söylerler.

Hüseyin ailesi, eşleri, çocukları ve az sayıdaki bağlılarıyla, çöl boyunca sürecek uzun yolculuğuna çıkar. Şehrin civarına varana kadar, şehrin sakinleri onun davasından çoktan dönmüşlerdi. Şehrin valisi Hüseyin'e karşı güçlü bir süvari birliği yollayıp teslim olmasını ister. Hüseyin bunu reddedince, su yollarını keserler. Hüseyin ile etrafındaki az sayıda insan kuşatılır ve miladi 680 yılında, muharrem ayının onuncu gününde, Kerbela düzlüklerinde, kendilerini cesurca savunmalarına rağmen öldürülürler. Kendisinin ve kardeşinin ailesinden pek çok kişi de dahil olmak üzere, Hüseyin'le birlikte seksen yedi adamı ölür. Cesedinde otuz üç mızrak darbesi ve otuz dört kılıç yarası sayılır. Düşman birliğinin komutanı Hüseyin'in cesedinin atların ayakları altında çiğnenmesini emreder. Peygamberin torununun başı kesilip Şam'daki halife'ye gönderilir. Halife sopasıyla bu başın ağzına vurur; ama orada hazır bulunan yaşlı bir "sahabe" karşı çıkarak, "sopanı çek" der; "çünkü ben peygamberin ağzını bu ağzı öperken gördüm."

"Peygamber ailesinin çektiği azap" Şii kendini helak etme edebiyatının gerçek temasıdır. "Gerçek Şiiler, vücutlarının yoksulluk içinde zayıflamış, dudaklarının susuzluktan çatlamış ve gözlerinin sürekli ağlamaktan şişmiş olmasından tanınıyor olsa gerek. Gerçek bir Şii, haklarını savunduğu ve uğruna azap çektiği aile kadar zulme uğramış ve perişandır. Kısa sürede, çile ve zulmün peygamber ailesinin çağrısı olduğu fikri egemen olur."

Bu ailenin tarihi Kerbela'daki yas gününden itibaren, sürekli acı ve azapla doludur. Bu aile hakkında nazım ve nesir biçiminde yazılmış öyküler zengin bir şehadet edebiyatı şeklinde elden ele dolaşmıştır. Bu öyküler Şiilerin, 10. günü aşure günü olan, Kerbela trajedisinin yıl dönümünü andıkları muharrem ayının ilk on gününde yaptıkları toplantıların konusudur: "Anımsanacak günlerimiz ağıt toplantılarımızda."

Şii şehzade, Peygamber ailesinin çektiği birçok azabı anımsattığı şiirini bu sözlerle bitirir. Ali ailesinin talihsizliği, çektiği azaplar ve şehadeti için ağlama, ağıt yakma ve yas tutma gerçek inananın temel ilgi alanıdır. Arapçada "Şii gözyaşından daha dokunaklı" şeklinde bir deyiş vardır; bu inanca bağlı olan modern Hintlilere göre: "Hüseyin için ağlamak yaşamımızın ve ruhumuzun ödülüdür; aksi takdirde cümle mahlukatın en nankörü oluruz. Cennette bile Hüseyin'in yasını tutacağız. Hüseyin için duyulan keder İslam'ın bir göstergesidir. Bir Şii için, ağlamamak imkânsızdır. Şiinin başı canlı bir mezardır, başı kesilen şehidin başının gerçek mezarı."

Elias Canetti
Tarihin çok daha derinlerde yatan ve çok daha özgün nitelikteki itici gücünden, başka deyişle insanların daha yüksek bir hayvan türü olan kitle ile birleşmek ve bu kitle içerisinde kendilerini, sanki tek bir insan bile hiç yaşamamışçasına yitirmek içgüdülerinden haberleri yoktu. Çünkü okumuş kişilerdi; okumuşluk ise, bireyin kendi içindeki kitleye karşı kullandığı bir güvenlik kuşağıydı.

Adına yaşama kavgası denen kavgayı, karnımızı doyurmak ve sevebilmek uğruna olduğu kadar, içimizdeki kitleyi öldürmek uğruna da veririz. Kimi koşullar altında bu kitle, bireyi bencillikten tümüyle uzak, dahası kendi yararlarına aykırı davranışlara dek götürebilir. “İnsanlık”, bir kavram olarak bulunmazdan ve sulandırılmazdan çok önce, kitle olarak vardı. Bu kitle vahşi, coşkun, kocaman ve sımsıcak bir hayvan gibi hepimizin içinde, anasal etkilerin uzanabildiğinden çok, çok daha derinlerde bir anafor gibi kaynar. Kitle, yaşına karşın, dünyanın en genç hayvanı, en öz yaratığı, ereği ve geleceğidir. Onun üzerine hiçbir bilgimiz yok; hâlâ birer birey olduğumuz varsayımıyla yaşamaklayız. Kimi zaman kitle, gök gürültülerinden örülü bir fırtına, içinde her damlanın yaşadığı ve aynı şeyi istediği coşkun bir okyanus gibi saldırır üzerimize. Bu saldırının hemen ardından parçalanıp gitme alışkanlığını henüz koruduğu için, fırtına geçince yine biz olarak, zavallı ve bırakılmış şeytancıklar olarak kalırız. Bir zamanlar bu denli çok, bu denli büyük ve bu denli bütün olduğumuzu anılanınıza sığdıramayız bir türlü. İş bu noktaya vardığında, aklın boyunduruğunda yaşayanlar, sorunu “hastalık” sözcüğüyle açıklarlar; alçakgönüllülüğün bayraktarlığını yapmak isteyen ise, yanılgısının gerçeğe ne denli yaklaştığının bilincine varmaksızın, havayı “insanın içindeki hayvan” diyerek yumuşatır. Kitle ise bu arada yeni bir saldırı için hazırlanır. Bir gün gelecek, kitle artık parçalanmaz olacak; belki önce bir ülkede başlayacak bu gelişme, sonra orayı çıkış noktası yapıp çevresinde ne varsa yutarak ilerleyecek; ta ki artık Ben, Sen, O kavramları değil, ama yalnızca kitle var olacağından, kitlenin varlığına ilişkin tüm kuşkular ortadan kalkana dek.

Elias Canetti,
Körleşme,
[Sel Yayıncılık, Sf. 500-501]
Yunus, peygamberlere özgü iki önemli özellik gösterir: Onu bir balinanın midesine kadar sürükleyecek olan görev korkusu ve kehanetinin gerçekleşmemesine hiddet. Bu son özellik, peygamberlerin en itici ve tehlikeli olan niteliğidir. Bir kez öngördükten sonra, en kötü şeyin bile olmasını arzulamak zorundadırlar. Hep haklı çıkmak zorunlulukları, onları acımasızlaştırır. Tanrının tehditlerini, kendisinden bile daha çok ciddiye alırlar. Peygamber olmak zordur: Ancak kehanetleri gerçekleştiğinde ciddiye alınırlar; bu nedenle o andan feragat edemezler. Zaferini elinden alan tanrı onu yanıltmış olur; ve en korkunç şeylerden bahseden peygamber her şeyi kabul edebilir, ama gülünç olmayı edemez. Çevresindeki insanların, tehdit ettiği kötülüğün kendi usulünde peygamberde vücut bulduğu ve onun kötülüğe sebebiyet verenler arasında olduğu duygusu tamamen asılsız değildir. Eğer onu başka bir kehanete zorlayabilirlerse, bazı şeyler farklı gelişebilirler; hep onu bu zorlamaya tabi tutmaya çalışırlar.

Elias Canetti, 1949
Muhammet, bütün peygamberler bağlamında istenilenlerin gerçekleşmesi gibi bir şeydir. O, yasa koyucu ve fiili iktidar sahibi olur, peygamberler ilk kez onunla gerçek iktidara kavuşabilmişlerdir; daha önce hiç kimse Tanrıyı böylesine tutarlı ve başarılı bir biçimde kullanmamıştır.

İnanç, Muhammet için itaat etmektir. Öbür dünya için vaat ettikleri, yani "Tanrının olanlar" konusunda eli açıktır, bir kral kadar cömert olmaktan hiç kuşkusuz hoşlanırdı. Muhammet, kendini "Tanrının Peygamberi" diye adlandırır: Bu ad, aslında veya daha iyisi, "Tanrının Buyruğu" olabilirdi.

Selefleri arasında yalnızca büyük başarıya ulaşmış olanları; İbrahim'i, Musa'yı ve İsa'yı tanır. Babasını hiç tanımamıştır, başkalarının malına ve mülküne duyduğu saygı, uslu bir yetim çocuğun saygısıdır; bu saygıyla zengin bir dulla evlenir ve karısı her bakımdan ona tapar.
Ölümü sanki yokmuş gibi işlemek. İçinde her şeyin sanki kimse ölümden haberdar değilmişcesine yürüdüğü bir topluluk. Bu insanların dilinde ölüm kelimesi yok; ama bilinçli bir tanımlama da yok. İçlerinden biri bile yasaları ve özellikle bu ilk yazısız ve ağza alınmamış yasağı çiğnemeye kalkarak ölümden söz edecek olsa, bunu başaramayacak, çünkü bunun için, başkalarının anlayacağı bir kelime bulamayacak. Hiç kimse gömülmüyor ve hiç kimse yakılmıyor. Hiç kimse bir cenaze görmemiş. İnsanlar yok oluyor, kimse nereye gittiklerini bilmiyor, bir utanç duygusu onları ansızın uzaklaştırıyor; yalnız olmak günah sayıldığından, orada bulunmayan hiç kimsenin adı anılmıyor. Çoğu zaman geri geliyorlar, biri yeniden orada olduğunda seviniyorlar. O uzakta oluş ve yalnızlık zamanı, hesap vermek zorunda olunmayan kötü bir rüya olarak sayılıyor. Bu tür seyahatlerden, gebeler çocuk getiriyorlar, kendi kendilerine doğuruyorlar, doğum sırasında evde ölebilirlerdi. Çok küçük çocuklar bile ansızın yola çıkar kaybolurlar.

* * *

Çok kolay ölünüyor. Aslında çok daha güç ölmeliydi insan.

* * *

Hayatın en cesur yanı, ölümden nefret etmesidir, ve bu nefreti silen dinler hor görülmeye layık ve zavallıdırlar.

* * *

"Kültür," onu destekleyenlerin kibirlerinden oluşmuştur.

* * *

Savaşta insanlar, sanki her biri bütün atalarının ölümünden intikam alıyormuş gibi, sanki onlardan hiçbiri kendi yatağında ölmemiş gibi davranırlar.

* * *

Bazen ben ölümü kabul eder etmez dünya hiçliğe gömülecek sanıyorum.

* * *

Ölümsüz bir dünyanın rasyonel sonuçları bile asla sonuna kadar düşünülmemiştir.

* * *

İnsanların, ölümü dünyadan siler silmez neye inanabileceklerini kestirmek mümkün değildir.

* * *

Hayatta kalmam için beni hiç kimse zorlamıyor. Bu nedenle onu böylesine seviyorum.

* * *

Ölülerin ruhlara başkalarındadır, geride kalanlarda ve orada yavaş yavaş tamamıyla ölürler.

* * *

Ölümsüzlük heveslisi iki kişi arasındaki konuşma: Biri süreklilik ister, öteki belli aralıklarla tekrar tekrar dünyaya gelmek. 

* * *

Yararlı olan, bunca güvenilir ölçüde yararlı olmasaydı eğer, bunca tehlikeli de olmazdı. Aslanda yararlı olanın çok sık teklemesi gerekirdi. Tıpkı canlı bir varlık gibi, ne yapacağı önceden kestirilememeliydi. Çok daha sık ve çok daha şiddetli biçimde insana karşı çıkmalıydı. İnsanlar, hala ölmek zorunda olmalarına karşın, yararlı olan aracılığıyla kendilerini Tanrı atadılar. Bu gülünç zaaflarından yararlanan iktidar, onlara yararlı olan hakkında yanıltmakta. Böylece insanlar, hayal dünyalarında gittikçe daha zayıf düşmekteler. Yararlı olan, çoğalıyor, ama insanlar, sinekler gibi düşüp ölüyorlar. Yararlı olan, daha ender yararlı olsaydı eğer; ne zaman kesinlikle yararlı olacağını, ne zaman kesinlikle olmayacağını kestirebilme olanağı bulunmasaydı; sıçramalar, gelişi güzellikler, keyfilikler sergilemeseydi, o zaman kimse de onun kölesi olmazdı. İnsanlar daha çok düşünür, daha çok hazırlık yapar, daha çok şeyi göze almaya hazır olurdu. Ölümden gelip ölüme uzanan çizgiler silinmez, bizler de ölüme körü körüne yargılı olmazdık. Ölüm, kendimizi en güvende hissettiğimiz zamanlarda, sanki birer hayvanmışız gibi, bizi kötücül alaylarına hedef kılamazdı. Oysa bu durumda yararlı olan ve ona beslediğimiz inanç, bizleri birer hayvan olarak bıraktı; hayvanların sayısı çoğalıyor ve bizler de çok daha acizleşiyoruz.

***

Teselli edici dinlerden birine dahil olmadan ölümü hep hissetmek: Ne cesaret, ne korkunç cesaret!

***

Herkese yazık. Aslında hiç kimse ölmemeliydi. En ağır suç bile ölümü hak etmemiştir ve ölüm tanınmasaydı o zaman en ağır suç diye bir şey de olmazdı.

***

İnsan en önemli olanı söylemeye cesaret etmeden, kırk ya da elli yıl boyunca iç dünyasında taşır. Sırf bunun için tahmin bile edilemez, erken yaşta ölenlerle nelerin kaybolup gittiği. Her ölüm erkendir.

***

Öleceğimizi bildiğimiz için kötü olmak zorundayız. Ne zaman öleceğimizi bilsek daha da kötü olurduk.

***

Bir kimse, en sevdiği insanın ölümüne sebep olan bir hastalık o kişinin ölümünden sonra tedavi edilebilen bir hastalık haline geldiğinde seri katil oluyor.

***

Ölüler için yapılan ağıt, hayata döndürmeye yöneliktir, ağılın amacı budur. Ağıt, gerçekleşene kadar uzamalıdır. Ama vaktinden önce kesilir: Yeterince tutku yoktur.

***

Öldürmeyi kendine yasaklayan insana sonunda her türlü özgür kararın yasaklanmış olması mümkündür.

***

Ona, pratik tavus kuşu. T., diyorum ve bir süre her şeyi onun gözüyle görmek istiyorum.
T., bütün mezarlıkları yok etmek istiyor; çok yer kaplıyorlarmış.
T. bütün listeleri silmek istiyor, eskiden kimlerin yaşadığı bilinmesin diye.
T. tarih dersini kaldırıyor.
T. soyadlarını ne yapmalı, karar veremiyor, bunlar babaların, büyük babaların ve benzer ölülerin hatıralarını canlı tutuyor.
T. miraslara karşı değil, bunlar yararlı şeyler, ama eski sahipleriyle ilişkilendirilmemeli.
T., Çinli filozof Mo-çe'den de ileri gidiyor: O, sadece cenaze masraflarına değil, tüm cenaze törenlerine karşı.
T., yeryüzünü yaşayanlar için istiyor, ölüler defolsun, çıplak ay bile ona göre ölüler için fazla, ama bir geçiş dönemi olarak mezarlık yerine kullanılabilir. Ölü olan her şey zaman zaman Aya postalanır. Ay çöp yığını ve mezarlık yeri. Anıtlar? Ne için? Bunlar meydanları ve caddeleri bozuyor. T. ölülerden, kapladıkları yerlerden nefret ediyor, her yere yayılıyorlar çünkü.
T. 'nin sevgilileri hep genç. Ciltleri gevşemeye başladığında def ediyor onları.
T. diyor ki: "Sadakat mı? Sadakat tehlikelidir, ölülerde son bulur."
T. elinden geldiğince her yerde iyi bir örnek olarak başı çekiyor ve hep tüyler ürpertici saygısızlıklar icat ediyor.
T. gazete sansürlüyor: Böyle olmalı gazete. Ölüm ilanı yok. Ölü hakkında yazı yok!
T. çok zengindir, bütün mumyaları satın alıp onları kendi elleriyle açıkça tahrip ediyor.
T. ama öldürmekten yana değil, o yalnızca ölülerin öldürülmesinden yana.
T. İncil'i kendi modem amaçları için değiştirerek yazıyor. Öteki kutsal kitaplarla da ilgileniyor ve hepsini, kendi anlayışına göre sadeleştiriyor.
T. ölüleri asla hatırlatmayacak tarzda giyinir.
T. ölülerden geldiği bilinen eşyalara evinde yer vermez.
T. ölmüş insanların bütün mektuplarını ve resimleri daha o saat yırtar.
T. etkili bir unutma sanatı icat eder.
T. hastaları ancak tekrar iyileşirlerse ziyaret eder. Ölmek üzere olanlar için kimsenin tanımadığı gizli yerler ya da onlarla uğraşmakla görevlendirilmiş kişiler vardır.
T. hayvanlara iyi davranmadığımızı düşünüyor. O, yalnız ölü ev hayvanlarıyla ilgili meseleleri reddeder ve bunlarla mücadele eder.
T. doktorların eğitimlerinin değişmesini ister.
T. 'nin kendine özgü duası. Bu duada benimsediği Tanrının özellikleri vardır. İsa'yı bir şarlatan sayar.
T. farklı yürüyor, sanki ölüleri hiç tanımıyor.
T., bizlerin bir ölüyü görmekle ebediyen hastalanıp bir daha asla iyileşemeyeceğimizden emindir.
T., ölülere aldırmadığı için asla yaşlanmayacağını iddia eder.

***

İnsan, ölümle yitirdiğini tanır, tüm yaşamakta olanları ise yanlış tanır.

***

Mümkündür ki yalnızca mutsuz kişi mutlu olmayı gerçekten bilir, ve bu neredeyse adalet gibi görünür.

***

İnsan bütün sorularını dürüstçe cevapladığında onu ölümden azad edecek bir makam olmalıydı.

***

Hayatın en büyük çabası, ölüme alışmamaktır.

***

Bir insanın en son noktada ne planladığı çok önemlidir. Bu, onun ölümünün haksızlığının ölçüsüdür.

***

Ölüm üzerine konuşmamak. - Buna ne kadar dayanırsın?

***

İnsanların ölmesi yetmiyormuş gibi, bir de birbirlerinin ölümüne yardımcı oluyorlar.

***

Uzun zamandır görmediğim insanların öldüklerini unutuyorum.

***

O, en sevgili ölüsünün önünde durmuş, "Tanrı iyidir" diyordu. Bunu tekrarlayıp durdu, bin kez, yüz bin kez: Ölü dirilmedi. Tanrı iyidir, diyor hala ve ölü rüyasında bile gelmiyor.

***

Ölmek zorunda olduğuma hala inanmıyorum, ama bunu biliyorum.

Elias Canetti
Ölüm Üzerine