Epistemoloji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Epistemoloji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Bir şeyi ‘yapmak’ ve bir şeyi ‘yıkmak’ arasında fark var mıdır? Bu iki sözcük tamamıyla zıt kutuplarda ele alınmış ve dinamik günlük dil kullanımında kendi kaderlerine terk edilmişlerdir. Oysa bu iki eski ahbap, ortak bir noktada buluşurlar: Değişim. Tam bu noktada, gözlemlenen ve seyri betimlenmek istenen bir oluşun geçirdiği değişimleri ortaya koyabilmek için kullanılan oldukça eski bir ölçüm sistematiğine (aslında belki de zihnimizin bize oynadığı bir oyuna) değineceğiz: Zaman. 

Şunu çok açıkça belirtmeliyim ki bu yazının sonunda, okuyucunun zihninde birden fazla büyük soru, hatta oyuk oluşması amaçlanmıştır. Bu yüzden zamanı irdelemekteki temel gayem, oldukça geniş ve bir o kadar da işgalci kavramlara değinerek zamanı etraflıca ele almak ve onun en fazla ‘ne olabileceğini’ masaya yatırmaktır.

Zaman, evrimsel çizgide tarih öncesi dönemlerden bu yana tüm canlılar için yaşamın esaslarından biri olmuştur. İnsan ırkı da dahil olmak üzere ekosistemde hayvan ve bitki hücreli üyeler için acıkma-beslenme dönemleri, çiftleşme–üreme mevsimleri, gece ve gündüzü ayırt edebilme, yılın belirli dönemlerine göre birçok yaşam biçimi oluşturma, göçler, yaz ve kışa hazırlık (su kaynağı arama/besin depolama) gibi sayısız yönelim, zamana ve onu fark etmeye bağlı gerçekleşmiştir. Bugün yaşadığı çevrenin ve kendisinin en çok ‘farkında’ olan, en komplike ve en planlı davranışları sergileyebilen organizmanın insan olması, acaba onun yeryüzünde zaman ile en çok uğraşmış varlık olmasıyla ilintili olabilir mi?

Duran bir zaman bize neyi sunar?
İlk Çağda evren, çoğunlukla belirsiz ve anlamsız bir yığın iken kendisine şekil verilmiş bir tasarı (tam formuna erdirilmiş taslak) olarak düşünülmüştür. Platonun mutlak idealı tanrı dönemini de bu çemberde düşünebiliriz. Önceleri bir “The Creator” imajına sahip olmayan tanrı, Orta Çağda palazlanan Kilise doktriniyle artık yaratılan bir tözün mimarı olarak revize edilmiş ‘değişmez, mutlak yaratıcı’ sıfatlarına kavuşmuştur. Hemen birkaç soru daha doğacaktır: Ya tanrı? Tanrı değişir mi? Zaman, tanrı için işlemekte midir Tanrı zamanın dışındaysa zamana bağlı olan eylemleri nasıl gerçekleştirebilir? Eğer tanrı mutlak ve değişmez olan ise tanrı için zaman yoktur demek gerekmez mi? Varlık, değişim esasına dayanmaz mı? Kendisi için zamandan söz edemediğimiz bir kavram için ‘vardır’ denebilir mi? Varlığı ne ile sınanacaktır?

Değişim yoksa zamanın önemi var mıdır?
Bir tasarı, boyut ya da fenomen, nasıl ele alınırsa alınsın, zaman hiçbir dönemde basit ve alelade tasarlanabilmiş, sınırları çizilebilmiş bir fikir olmamıştır. Tıpkı sonsuzluk veya hiçlik ideleri gibi, zaman için sorulan sorular da daima son derece büyük sorular olmuştur. Erken 20. Yüzyıl fiziğinde, zamanın dördüncü boyut olarak ele alınıp alınamayacağı tartışılmaya başlanmıştır. Tarihsel seyrinde zaman algılarından bahsetmeden önce, materyal (somut) varlığın boyutlarından ilki olan noktaya değineceğiz.

Temel geometrinin bir uzunluğa, biçime veya ölçüye sahip olmayan birimi noktadır. Nokta, ayrıca sıfır boyutludur ve ölçümsel metrik sistemde herhangi bir aralığa veya değişkenliğe sahip değildir. Buradan, üç uzanıma sahip doğrunun oluşturacağı üç boyutlu nesnelerin tamamının orijinlerinin bu doğruları oluşturan noktalar olduğuna ulaşırız. Noktanın bu tersine döndürülemez temel ve öz yapısına karşın, doğada noktaların kombinasyonları ile oluşmuş iki ve üç boyutlu kurulumlardan söz edebilmekteyiz. Bu kombinasyonlar arasında üç boyuta sahip insan, varlığı dogmatik olmayan ve sürekli olarak değişen, kendi gibi üç boyutlu çevreleri doğrudan algılayabilen bir kurulumdur. Sınırlılıkları ise insanı dört boyutlu yapıları doğrudan algılamaktan daha çok onları tasarlamaya iter. İnsanın tüm zihinsel tasarıları, kültürünü üzerine kazıdığı dili ile kendini belli etmiştir. Bu kodlara bakacak olursak, yaşam süresi içerisinde insanın zamana ilişkin tasarlayabildiği en küçük ve durağan bileşen, dilde ‘an’ sözcüğüyle kendine yer bulur. Burada bu sözcüğe ilişkin esaslı bir problemden söz etmek mümkün. Doğum ve ölümümüzü bir süre olarak ele alırsak, insan bu en küçük bileşenlerden yani an-lardan meydana geliyor olmalıdır. Peki ‘an’ denen minimal birimi zamana dahil etmeli miyiz? Düşünen adamlar arasından ünlü bir tanesi bu soruya ‘hayır’ diyecektir: Aristoteles.

Zamanı, Aristoteles’in ekseninde yalnızca hareket ve değişim ile bağıntılı bir kavram olarak ele alırsak, Zaman Kavramı kitabında alıntılanan şu sözüne ulaşırız:
 “ …‘şimdiki an’ zamanın bir parçası değil, çünkü parçanın bir ölçüsü vardır, bütünün parçalardan kurulması gerekir, oysa zaman ‘şimdiki an’lardan bir araya gelmiş görünmüyor. Kaldı ki geçmiş ile geleceği ayırır gibi görünen ‘şimdiki an’ acaba hep bir ve aynı mı kalıyor, yoksa hep başka, hep değişir bir şey mi, bunu görmek kolay değil…”
– Aristoteles
Aristoteles, şimdinin ve akışkan zamanın çatışıklığını bu sözlerle ortaya koymuştur. Felsefede algı ve anlamaya yönelik en yaygın aksiyom, bir şeyi ‘anlayan, idrak eden’ insan ve onunla idrak edilen arasındaki süje-obje ilişkisidir. Buna göre objeler algılanan şeylerdir ve ancak onları algılayacak olan süjeler yoluyla var olurlar. Bu yaklaşım birçok platformda “Görmediğim dağ orada değildir.” şeklinde basitleştirilmiştir. Platon, bu göreceli bilmenin karşısında durarak, her kavramın süjenin algıladığı objelerden öte ve üstün değişmez bir ideaya sahip olduğunu, kavramlara ilişkin ‘gerçek bilme’nin ancak ve ancak bu idealara ulaşmak ile mümkün olacağını öne sürmüştür. Tam bu aşamada, Kıymetli öğrencisi Aristoteles ile hocası Platon’un ayrıldıkları noktalardan biri, belki de zamandı. Çünkü değişmez ideaları merkeze alan, tam bu sebeple materyal olanın birer yanılsama ve illüzyon olduğunu öne süren hocası Platon’un aksine Aristoteles, gerçek olana duyu ve mantık çarklarıyla ulaşılabileceğinden söz eden ilk kişi olmuştu. Bu iki düşünürün savları, algılayışlarında ortaya çıkmıştı: Aristoteles’in mantık savları, birbiri ardına işlem ve çıkarımları gerektiren, tümdengelim ve tümevarım gibi akıl metodolojilerini şart koşan, hatta Aristo Kıyası gibi düşünce tarihinde oldukça önemli bir yere sahip tasarılar halinde sıralı ve planlı düşünme edimlerini kapsamaktaydı. Öte yandan sıralı ve planlı düşünme, Aristoteles’in düşlediği gerçeğe ulaşma yöntemlerinde zaman veya akış gibi kavramların varlığını kaçınılmaz kılıyordu.

Zaman, zaman-dışı bir durgunlukta düşünülebilir mi?
Sicim kuramında zaman, varlığın belirli bir ‘zaman aralığı’ kadar önce, belirli bir noktadaki hali ile onun şimdiki (ele alınan rastgele güncel bir noktadaki) hali arasındaki bir doğru olarak kabul edilir. Doğrunun iki ucunda yer alan post noktadan, doğrunun diğer ucundaki meta (son) noktaya uzanan bir akış ise zaman içerisindeki vakit olacaktır. Buna ‘süre’ de denebilir. Dilimizde periyot, müddet, devre, dönem, devir, çağ, aralık gibi sözcükler bulunur. Bunların nüansları için ise başlı başına bir yazı gerekiyor. Zaman algılarından sonra şimdi geleceğimiz nokta, zamanın işlevidir. Üç boyutlu olan insan, dördüncü boyut olarak kendine entegre halde bulunan zaman yoluyla üç boyutlu halinin seyrini ve değişimlerini fark edebilir. Dolayısıyla zamandan bir tür değişim betimleme aracı olarak da bahsedebiliriz.

Bu bilgiler ışığında, yazının teması olan yapmak ve yıkmak eylemlerini ele alacağız. Özünde nesnenin zamana bağlı hallerini sunan bu iki sözcük, bizlere sürekli olarak yeni hal bildirir. Yukarıda çizmiş olduğum formülde, son derece asgariye indirgenmiş bir düşünce tarzı bulunmaktadır. X noktasında, dikkatimizi verdiğimiz bir “şey” bulunur. X’in üzerinden kaşınılmaz olarak zaman geçecektir. Artık X’in konumu uzay-zaman içinde X+z (zaman)'dır. Buna göre zaman, sonsuz bir kesinlikle değiştiricidir. Ya yıkacaktır, ya da yapacaktır. Önce genellikle olumsuz nitelikler atfedilen yıkmak/yıkılmak eylemini ele alacağız.

Zamanın ana niteliği, bize kendimiz de dahil olmak üzer varlıkların durumları arasında kıyaslama yapabilme fırsatı verir. Bugünkü X ile dünkü X arasında özlüğe ilişkin değişimler, zaman yoluyla ifade edilir. Bir şeyin yıkılışı, onun sıfır boyutlu X noktasındaki halinin X + z haline geçişinden başka nedir? En nihayetinde, varoluşuna eklenen tek şey zamandır. Bir cama bir taş fırlattığımız anda, camı kıran şey taş değildir. Onu kıran zamandır. Aslolan zaman değil de ‘an’ ise ne olacaktır? Bu noktada Zeno, Aristoteles’e yakın bir fikri, ondan çok önceleri ortaya atar. Hareket bir yanılsamadır. Ok paradoksunu, az önce cama attığımız taşa uyarlayalım. Eğer “an” denilen şey, belirli tekil noktalar ise, attığımız taşın hareket edecek zamanı yoktur. Bu sebeple durağan haldedir. Takip eden “an”ların hepsinde de aynı halde olacaktır. Öyleyse hareket imkansızdır. Birbiri ardına sıralı durağanlıkları çizgiselleştiren göz (beyin), bu en büyük yanılsamaya tutulmuştur. Burada, paradoks içinde paradoks oluşuyor: Camı, taşın durağan olan nihai hali (noktası) kırmıştır. Camın bütünlüğünün yıkılışı, onun herhangi bir noktadaki durağan bir “an”da, taşın herhangi bir noktadaki durağan bir “an”daki haliyle buluşması ile gerçekleşmiştir. Beynimiz ısınmaya başladığına göre, şimdi bu eylemi tersine düşünmenin sırası geldi.

Cama fırlattığımız taşın hareketini izliyoruz. Yaklaşık olarak iki saniye sonra camı tuzbuz edecek diyelim. Bu basit fiziksel etki-tepkiyi kayda almış olalım. Şimdi teknoloji üstü bir kamera yoluyla bu hareketi milyonlarca defa yavaşlattığımızı hayal edelim. Taşın ilerleyişi muazzam bir hız kaybına uğruyor. Yavaşlatmayı devamlı olarak arttırıyoruz. Cama yaklaştıkça hızı daha da azalıyor. Taş bir yerde öylesine yavaşlıyor ki hareketleri seçilemez olmaya başlıyor. Bir noktadan sonra gözümüz onu duran bir nesne olarak görüyor. Ancak biliyoruz ki hala “durdur” tuşuna basmadık ve taş hareket halinde. “Durdur”a basmadan, videoyu sonsuzluğa uzanan bir yolda yavaşlatmaya devam ediyoruz diyelim. Elbette taşın seyrini ayırt edebileceğimiz noktayı çoktan geçtik. Burada tek bir nokta önemlidir: Taş hala ilerleme halindedir, ve video sonsuza kadar yavaşlamaya devam edecektir. Bildiğimiz şey ise, mevcut evren mekanizması içinde, videomuz yirmi milyar yıl boyunca yavaşlamaya devam etse bile taş asla ama asla geri gitmeyeceğidir.

Zihinlerimizde yıkmak eyleminin tam karşısında yapmak eylemi bulunur. Yukarıdaki şemanın aynısını bu eylem için düşünmek mümkündür. Yapmak, yıkmak/yıkılmak eyleminden bir noktada farklıdır. Bunun sebebi, bir şeyin yıkılması için yapılmış olmasının (var halde ve mevcut bir oluşa sahip olmasının) gerekmesidir. Bir duvar düşünürsek, onun yapılışı da ancak ve ancak zamana bağımlıdır. Zorluk ise duvarın oluşum aşamasında ortaya çıkıyor. Duvar nedir? Üst üste dizilmiş tuğlalar mı? Yıkılanın, yapılmış (ve tamamlanmış) bir ‘duvar’ olduğuna nasıl karar veririz? X ve [X + z] arasındaki gerçek fark nedir? Duvar yıkılmış mıdır?

Aslında bu sorulara karşılık gelebilecek nitelikli savlar, “Ahlak Ötesi Anlamda Doğru ve Yalan Üzerine” adlı eserinde F. W. Nietzsche tarafından ortaya atılmıştır. Nietzsche bu esaslı problemlerin kökünde dilin yattığını vurgular. Bir şeyin yapılması veya yıkılmasının altında, adlar uzanır. Adlandırma, nesnenin varlığının dondurulmasıdır. Bir hamur, pişene kadar kek olamaz. Belirli işlemlerden geçer, masaya konur ve o “kek” sınıfına girmiştir. “Kek” yapılmış olur böylece. Peki ya unutulup fırında yanan hamur? Diğer bir deyişle fazla “kek” olmuş hamur? Dilin doğasında, kendisine bir ad vermediğimiz hiçbir şeyin varlığından söz edemediğimiz gerçeği uzanır. Duvar ve kek gibi, süreç-tamamlanış içeren tüm sözcük modellerinde zihinsel şemalar devreye girer. “Duvar” imgesi, bir insanın zihninde çoğunlukla iki tuğladan oluşmaz. Çünkü iki tuğladan oluşmuş bir bütüne herhangi bir ad vermemişizdir. ‘Duvar’dan söz edilirken, zihnimizde söz gelimi yirmi tuğlanın dikey bir şekilde tümleşik halde oluşturduğu bir yapı canlanır (fakat bu yapı yatay olursa bir duvar değildir). Ancak kırk metrelik tek parça halinde blok bir taşa da ‘duvar’ diyebiliriz. Can alıcı nokta ise nesnelerin (nesnelerin adlarının), henüz durağan olan kendi varoluşsal hallerinde dahi bir sorun niteliğinde olduklarıdır. Tıpkı bir ‘süre’nin ne zaman başlayıp bittiği onu sonsuz anlara böldüğümüzde bilinemiyorsa, insan zihninde de ‘duvar’, ‘kek’ sözcüklerin nitelediği gerçek nesnelerin tam olarak neyi kapsayıp kapsamadığı, bu sınırların nerede başlayıp bittikleri belirsizdir. Nesnelerin varoluşlarını etiketlediğimiz adlar, onları zamanla birlikte düşünmekten çok daha önce, daha kendi içlerinde birer açmaz halindedir. Bu, insanın her biri birer çıkmaz sokak olan adlar yoluyla, değişimlerden ibaret olduğunu iddia ettiği ve mütemadiyen genişleyen evreni zaman ve akış içerisinde niçin asla kavrayamayacağının kanıtıdır.

Son bir hamleyle yazının ortalarına geri döneceğiz. Biraz serüven tadında olmuş olsa da, artık sonuca yakınız.

Bir taşı alır ve yere dikeriz. Çoğumuza göre bu bir duvar değildir. Belki veya üç taş için durum aynıdır. Çok daha fazla taşı simetrik şekillerde üst üste koyar ve bir bütünlük veririz. O artık bitmiş(!) bir duvar gibidir. Fakat günün birinde gelir ve bir kat daha çıkabiliriz. İşte o, hala bir duvardır. Peki insan? Gerçek kendisi hangisidir? Tıpkı bir duvar gibi, başladığı ve bittiği, özünün denk geldiği o tekil an asla bilinemeyecekken, insanın bu kesinlik arayışı trajediktir. Bu sebeple Wittgenstein’a göre sorulmuş en büyük sorulardan biri “Ben neyim?” sorusudur. İnsan ki, ömrü (bilinçli bulunduğu varlığı) süresince sonsuz ‘an’lar tecrübe eden, bu kesik kesik bileşenlerden meydana gelir, işte bu insan, kalbinin sonsuza dek duracağı o son ‘an’a kadar tüm belirsizliklerini yanında taşımayı sürdüren bir noktalar yığınıdır. Bu tespitin bizleri sürüklediği içinden çıkılmaz varoluş sorunu, sözünü ettiğimiz sonsuz durağan noktaların hangisindeki “benlik”in gerçek “benlik” olarak ele alınacağıdır. İşte bonus paradoks: Her ‘an’ başka bir benlik demek ise, sonsuz benlikten söz etmemiz gerekecektir. Eğer aksini düşünür ve anların oluşturduğu tek bir “son benlik” konusunda ısrar edersek, bu kez “İnsan tek bir andan oluşur.” noktasına varırız. Oracıkta bir nokta oluveririz. Bu da bizi sonsuz bir sıkışmışlığa sokar. Hangi perspektifi benimsersek benimseyelim, insanın zaman felsefesi ile dil aracılığıyla boğuşması, onun varoluşunu tehlikeye atan boyutlara uzanmaktadır. Belki de bu yüzden binyıllardır süregelen doğu doktrinleri, hakikat olduğu iddia edilen değişmeze ulaşılacak yolda en son basamağın zaman olduğunu söylemişlerdir, kim bilir?

Yukarıda bahsettiğimiz neredeyse her şey, özünde büyük meselelerdir. Çünkü zamanın “akan bir şey”olarak kabulü, ona bir hareket biçmek demektir. Bizzat devinimleri algılamak ve ölçümlemek için kullanılan bir aracın hareket ettiğini tasarlamak, pamuk ipliğine bağlı aklımızın çökmesi için yeter de artar gibi görünüyor.

Son olarak, geniş çaplı bir karşılaştırma yapılmak istenirse zamanın sıralı oluşları betimleme aracı olarak ele alınmasını tavsiye eden Newton kanatlı görüşün karşısında onun bir hiçlik olduğunu ortaya atmış Kant okunabilir. Ancak hiçliği tartışmak hiçliği büyütür. Burada yüzlerce düşünürün yüzlerce fikrini paylaşmak mümkün tabi ama bunun yerine önerim, tam şimdi şu zamanda oturup kendi kendimize zamanı düşlemektir. Yanlış sorular yanlış yanıtlar doğurur aforizmasından hareketle, ‘zaman nedir’ sorusunu ‘zaman ne olabilir?’ olarak değiştirebilirsek, zamanı hep birlikte konuşmaya başlayabiliriz. Olur da bir gün kendimizi varoluşsal sorunların batağında bulursak, şunu anımsayabiliriz:
“İnsanın ölçüsü ya zamandır, ya da hiçbir şeydir. Bu sebeple, varlığını başı ve sonu bilinmeyen en büyük nehir olan zamanın yataklarında ve yine bizzat zamanın refakatinde arar. İnsan zamanı anlayamaz. Çünkü o, olsa olsa kısa bir ‘süre’dir.”
Buranuna
Uzun yıllardan beridir, hatta son birkaç yıldır özellikle daha da şiddetlenerek İslam'ın ne olduğu, bir müslümanın neler yapabileceği tartışılmaktadır. Mesela kendini İslam'ın gerçek temsilcileri sanan IŞİD mi var olan dini doğru algılamakta, yoksa Bahriye Üçok veya Yaşar Nuri Öztürk gibi İslam'ın oldukça ılımlı temsilcileri mi gerçekleri görmektedir? En basit anlatımıyla, İslam adlı dini disiplinin içeriği ve sınırları nasıl belirlenebilir?

Hiç kuşkusuz İslam'ın ne olduğunun tartışılması çok daha uzun ve aslına bakılırsa nihai bir sonuca varmaktan biraz da uzak bir yapı içermektedir. Nitekim, İslam'a sadece Kur'an'ı mı kaynak alınması gerektiği yoksa hadis ve hatta rivayetlerin de İslam mefhumunun olmazsa olmazı olup olmadığı birçok alim ve hatta alim olmayanlarca sürekli tartışma konusu olmuştur. Ancak bu yazının konusu bu belirsizliği ortadan kaldırmak değil, bu belirsizliğe dayanarak sıkça yapılan bir "mantık hatası"nı ya da diğer bir deyişle "safsata"yı ortaya koymaktır.

Bizim ülkemizde daha çok "Yanılmışım Tanrı Varmış" adlı kitabıyla bilinen İngiliz filozof Antony Flew, aslında 1971'deki "An Introduction to Western Philosophy" (Batı Felsefesine Bir Giriş) ve 1975'deki "Thinking About Thinking" (Düşünmek Hakkında Düşünmek) adlı kitaplarında bahsettiği ve daha sonra literatüre "No True Scotsman" (Gerçek İskoçyalı Değil) şeklinde giren "mantık hatası" ile tanınmaktadır. Bu mantık hatasının temelinde, ileri sürülen iddiayı doğru veya yanlış olarak değerlendirmeden, onu gerçekleştiren kişiyi sürekli değişen tanımlara göre tanımlamak yatmaktadır. Diğer bir deyişle, sınırları belirsiz bir X grubu vardır ortada ve X grubuna tâbî olan biri, o an için uygun bulunmayan bir davranış sergilediğinde o kişinin aslında X grubuna tâbî olmadığı, onun "gerçek bir X grubu üyesi olmadığı" söylenerek aslında X grubuna ve üyelerine yönelik eleştiri veya iddiadan kaçınılır ve tartışma özünde sağlıksız olmayı sürdürür.

Bunu daha iyi anlamak için Antony Flew'nun "Thinking About Thinking" (Düşünmek Hakkında Düşünmek) adlı kitabında verdiği örneğe bakalım:
İskoçyalı Hamish McDonald adlı birinin elinde Glasgow gazetesiyle oturduğunu ve "İngiliz Tecavüzcü Tekrar Saldırdı" adlı bir haber okuduğunu düşünün. Hamish dehşete düşer ve "Hiçbir İskoçyalı böyle bir şey yapmaz." der. Ertesi sabah tekrar oturur ve Glasgow gazetesini okumaya koyulur. Bu sefer gazetede İskoçyalı birinin İngiliz tecavüzcüden kat kat daha kötü şeyler yapmış olduğuyla ilgili bir yazı okur. Bu gerçek, Hamish'in dünkü görüşünün yanlış olduğunu ortaya koyar, ama Hamish bunu kabul eder mi? Hiç de bile. Bu sefer o şöyle der: "Gerçek bir İskoçyalı olsa böyle şeyler yapmazdı."
Görüldüğü üzere, sınırları belirsiz bir X vardır ortada. Bu X, genellikle bir milliyet veya din olma eğilimindedir. Nitekim hem kalabalık bir üyeye sahiptir din ve milliyetler hem de tanımlarının neye tekabül ettiği asla tam olarak bilinmez. İnsanların sık sık başvurduğu "gerçek X değil" safsatası, aslında hiçbir tartışmaya girmeden ve X'in değerlerini ortaya koymaksızın sürekli X'i aklama çabasının bir ürünüdür. Bu şekilde X'i savunan kimse görüşlerinde yanılmadığı gibi, aynı zamanda X'in doğru/gerçek/iyilik/güzellik gibi olumlu özelliklerini de savunmuş olur.

Bu mantık hatasını daha adım adım inceleyen Bradley Dowden'in örneğine bakacak olursak:
A Kişisi: "Gerçek İskoçyalı yulaf ezmesine şeker katmaz."
B Kişisi: "Ama amcam Angus yulaf ezmesini şekerli seviyor."
A Kişisi: "Olabilir, 'gerçek İskoçyalı' yulaf ezmesine şeker katmaz."
Bu mantık hatasında kişinin yanılma payı neredeyse yoktur, çünkü kişi ileri sürdüğü iddiayla çelişen her veriyi "gerçek X olsa böyle olmaz" diyerek saf dışı bırakmaktadır. Diğer bir deyişle, Karl Popper'ın "yanlışlanamazlık tezi" ile benzer bir süreç işlemektedir. Durumu daha da somutlaştırırsak, "kafa kesmek" veya cihad adı altında "intihar saldırıları" yapmasıyla bilinen ve aslında kendilerini "gerçek müslüman" olarak gören IŞİD üyelerinin İslam adına yaptığı tüm bu eylemleri "Gerçek İslam bu değil." diyerek reddetmek, aslında İslam'ın böyle şeylere yol açma nedenlerini de tartışmaya kapatmak anlamına gelir. Bir diğer deyişle, hoşumuza gitmeyen veya günümüz koşullarında X ile artık uyumluluğu kalmadığı için çağ dışı görünen her eylem için "gerçek X değil" demek, sürekli sorunun kaynağını görmezden gelmek demektir. Örneğin, hırsızlık yapan bir adamı yakalayan mülkiyet sahibi, o hırsızın elini kesse ve "Müslüman olduğum için böyle yapılmasını doğru buldum." dese ve kanıt olarak da Maide suresinin 38. ayetini ("Hırsızlık yapan erkek ve kadının ellerini kesiniz.") gösterse, ne yapılması gerekir? Hiç kuşkusuz, artık bu cezanın çağ dışı olduğu bilinmekte ve genellikle kabul görmektedir. Bu sebeple, hırsızın elini kesenin "gerçek müslüman olmadığı" çünkü "müslüman olanın çağa ayak uydurması gerektiği" söylenecektir. Oysa Kur'an'da açıkça ifade edilen bir duruma rağmen artık günümüz koşullarına uymadığı için İslam'a göre yanlış olmayan bir eylemi "uygunsuz" saymaya başlarız.

Elbette bu, sadece İslam için geçerli bir mantık hatası değildir. "Gerçek Türk vatanını terk etmez.", "Gerçek erkek kadına el kaldırmaz.", "Gerçek komunist kiliseye gitmez.", "Gerçek ateist UFO'lara inanmaz.", "Gerçek Beşiktaşlı holiganlık yapmaz." gibi günlük hayatta ve Dünya'nın hemen her yerinde çeşitli şekillerde bu mantık hatası ile karşılaşırız.

Peki bundan kurtulmanın, bu safsata ile baş etmenin bir yolu var mıdır? İşin özü, yoktur. Sadece sağlıklı bir tartışma yürütülebilen kişilerle adım adım X grubunun temel prensipleri/kuralları ve X grubuna tâbî olduğu söylenen kişinin eylemlerinin bu prensip/kurallar ile ne denli bağdaştığı üzerine bir konuşma yapılabilir. Ancak yine de, X grubunun genellikle "en iyi" olduğu ön kabulüyle hareket edildiği için herhangi birinin X grubunun imajını zedeleyecek davranışının X grubuna mâl edilmesinin oldukça zor olduğunu tahmin etmek de güç değildir.

Hayyam

Bizler, "bilgi" dediğimiz kavramın genelde; kitaplarda, bilgisayarlarda ve değerlendirmek, işlemek, düşünceye ve davranışa dönüştürmek üzere zihinlerimizde taşıdığımız ve sonradan öğrendiğimiz kalıplar, değerler, şemalar vb. olduğunu düşünürüz. Hâlbuki bilgi dediğimiz kodların temel taşıyıcıları hatta bizi öğrenmeye sevk eden temel bilgiler genlerimizdedir.

Bir tayın, bir geyiğin doğduktan en fazla yarım saat sonra yürüyebiliyor olması, öğrenme değil genetik kodlarındadır. Bir annenin çocuk sahibi olmayı istemesi (!) de genetik kodlarındadır. Keza insan ve hatta hayvanlarda da olan merak davranışı öğrenilmez, doğuştan diğer bir ifade genetik kodlarımızla gelir. "Kediyi öldüren meraktır" derler.

Hiç kırlangıç yuvası gördünüz mü? Birinden dişi, diğerinden erkek kırlangıç çıkacağından emin olduğunuz iki kırlangıç yumurtası alınız. Hiç bir kırlangıcın olmadığı fakat kırlangıçların yaşayabileceği bir ortamda, yavruların çıkmasını bekleyiniz. Kırlangıçlar, yetişkin olup da yuva yapmak istediklerinde, görmediği ve öğrenmediği halde yuvasını bildiğimiz çalı çırpıdan değil, balçıktan yapar. Ve de çok sağlamdır. Peki bu bilgiyi nasıl elde etti? Buna verilecek uygun cevap "içgüdü" olacaktır. Olacaktır olmasına da, içgüdü, bir insan annesinin çocuk doğurma isteğinin de nedeni değil midir? Nihayetinde, kırlangıca yuva yaptırmaya yönelten içgüdü, insan annesini de çocuk sahibi olmaya yöneltmiyor mu?

Her ne kadar basit bir şekilde söyleyip geçiyorsak da, içgüdü dediğimiz kompleks mekanizmanın bizatihi kendisi, gördüğü göreve göre (annelik içgüdüsü, cinsellik içgüdüsü vb.) "bilgi" ile donanmıştır. Hatta her bir içgüdüde farklı bilgiler farklı beyin bağlantıları ile bir araya gelmiş olmalı ki bu farklı bilgilerden aldığı yönergelerle farklı görevleri yerine getirmektedir. Nihayetinde söylenmek istenen, içgüdünün, bilgi içerdiğidir. Aynısıyla rutin işler yapmak üzere programlanmış bir bilgisayar gibi.

Bir kişinin, kırlangıçların yuvasının benzerini yapması ile, bir kırlangıcın kendi yuvasını yapması arasındaki fark nedir? Aynı yuvanın nasıl yapılacağına dair bilginin, insan tarafından görülerek ve öğrenilerek yapılması ile, kırlangıcın bu bilgiyi genleri vasıtasıyla edinmesi arasındaki kanalların diğer bir deyişle bilgiye sahip olma yöntemlerinin farklı oluşu mudur? Kırlangıcın yaptığı yuvanın hemen her zaman aynı, buna karşılık insanın, bu yuvayı zekasıyla daha da geliştirebileceği düşünülebilir. Ancak bu, kırlangıcın kendi ihtiyacını giderecek kadar bir ortamı kendi adına yaratırken kullandığı yönergeler bilgi değil midir? Ve yine, kırlangıcın her defasında aynı yapıyı tekrarladığı ve bu yapının diğer bir deyişle yuvanın yapılış şeklinin ve malzemesinin hep aynı olduğu yani değişmediği, bir kalıp gibi kaldığı söylenebilir. Peki bu durumda bizim, 2+2=4 ifadesine ihtiyaç duyup her tekrarladığımızda bu kalıp, bilgi olmaktan çıkacak mıdır?

Bu yazıda öne çıkarılmak istenilen, bilginin azlığı çokluğu, bir bilginin diğerine üstünlüğü, komplike olup olmadığı veya akla gelebilecek ve bilgi adına sorulacak benzer sorular değil, en temeline inildiğinde, bilginin ne olduğudur.

Bilgisayardaki programları çalıştıran bilgi değil midir? Bilincimizin farkında bile olmadığı, kalbimizin hangi ritimde çalışacağını, beyin sapımızdan gönderilen düzenleyici kodlar bilgi değil midir? Gözümüze doğru gelmekte olan bir taştan, gözümüzü korumak adına gözkapağımızı, daha bilincimiz dahi farkında olmadan kapatan ve adına refleks denilen, yine beyin sapından çıkan bu talimat bilgi değil midir?

Bilgiyi, bugünün içinde yaşadığımız teknolojisi ile yorumlamaya ve kavramaya çalışmak bizi yanıltır. Çünkü, bundan yüzbinlerce yıl evvel, daha insanoğlunun konuşmayı bile bilmediği zamanda davranışlar veya değişik sesler çıkartarak birbirlerini tehlikeden uyarması veya mevcut avın yerini işaret ederek diğerine göstermesi bilgi değil midir?

Videodaki dokumacı kuşları, daha yumurtadan çıkmadan, kendi benzerlerinin olmadığı bir yerde yetişse bile, öğrenecek, taklit edecek bir başkası olmadığı halde aynı yuvayı, işlemleri aynı sırada ve aynı şekilde yapar. Yaptığı yuva da, genelde kuşların kullandığı bilindik malzeme ve yöntemle değildir. Kuşun adına verilen isimle özdeşleşecek şekilde, yuvasını neredeyse dokuyarak yapar.


Görülüyor ki bilgi dediğimiz kavram her yerde olup sadece insan beynine ait bir olgu değildir. Eğer, insanın dışındaki diğer canlıların davranışlarının da (hatta cansızların) bilgi içerdiğini ve hatta bilinçten bile bağımsız bir kavram olarak kabul edersek, bilgi, sadece insan aklına ve zekasına bağımlı olarak tanımlanmaya mecbur bırakılmayan bir kavram olmalı.

O zaman şunu sorabilir miyiz? Yeryüzünde ve dolayısıyla evrende insan dediğimiz tür olmasa  ve eğer varsa, evrende bizim gibi düşünebilen  canlılar olmasa, geri kalan her şey olduğu gibi varlığını devam ettirse, (hayvanlar bitkiler vb.) yine de bilgi denilen bir kavramdan bahsedilebilir mi?

Peki, bilgi nedir?

Erol

Doğrular vardır. Doğrularımız vardır. Peki, ortak olanlar mı doğrulardır; yoksa ortaklık değerine sahip olmayan göreceli şeyler doğruluk değerine sahip midirler? “Senin için doğruysa, doğrudur.” Sözü ne derece doğrudur?

Felsefede neredeyse bir kuraldır: Taraflar böylesine kolayca hizaya geldiğinde, paylaştıkları bir hata olup olmadığından şüphelenmek gerekir. Bazı durumlarda, iki düşünce çok farklı yaklaşımlarda bulunmasına veya taban tabana zıt olmasına rağmen eşdeğer güdümde algılanılmaktaysa, gözden kaçırılan –belki de görülemeyen- büyük bir hataya sahip olabilmektedir. Doğruluğu ele alacak olursak; hakikat, hatta “mutlak hakikat” nosyonunda bu denli çığır açıcı tartışmalara ya gerek yoksa? Ya doğruluk (ya da hakikat) bir savaşı taşıyabilecek kadar “yüce” bir kavram değilse?

Bu görüşü benimseyen birçok çağdaş filozof bulunmaktadır. Doğrunun teorik olarak “deflasyona” uğratılması yani içeriğinin daraltılması gerektiğini savunan bu düşünürlere “deflasyonistler” denir. Düşüncelerini açıklamak isteyecek olursak; örneğin ben köpeklerin havladığına inanıyorum. Bunu size söylüyorum ve siz de “Evet, bu doğru.” diyorsunuz. Tabi bu cümleyi “Evet, köpekler havlar.” diyerek de belirtebilirdiniz. İki cümlede de aynı şeyi söylediğiniz gibi, aralarında derecesel bir farklılık yoktur. Bilişsel anlamda ifade edecek olursak, herhangi bir P önermesi hakkındaki düşüncelerimizi, P önermesinin doğruluğu ile söylediklerimiz ve P önermesiyle ilgili söylediklerimiz arasında hiçbir fark yoktur. “Doğruluk” bu önermeye ek bir şey ilave etmez. Bu nedenle “doğruluk sanıldığının aksine bir sırra sahip değildir.

Bunun yanı sıra “mutlak bilgi”nin temsilciliğini sahiplenmiş olanlar içinde ‘muhafazakar’ bir grup vardır. Bilginin kesinliğinden öte ona olan ihtiyaçtan bahsederler. Örneğin Papa, yeryüzünde Tanrı’yı temsil eder ve tek otoritenin kendisi olduğunu iddia etmektedir. Bu görüş çerçevesinde verilen vaazlar “mutlak bilgi” olmalıdır. Göreli bir bilgi bu otoriteyi sarsacağı için aksi kabul edilemez. Bu nedenle akılsallığı, nesnelliği ve hakikati öne sürerek hakikatin değişmezliğini destekler.

Her iki grubun sentezlenmiş olması pek önem arz etmiyor gibi görünse de, toplumda yaşayan her bireyin uzlaşım noktası açısından yüksek değere sahiptir. Örneğin “ölüm cezasının verilip verilmemesi” konusunda girişilen bir tartışmada, mutlakçı ya da muhafazakar, bu cezaya karar vermenin güç bir konu olduğunu söylemekte haklıdır. Bu “otorite”, “intikam”, “yasa”, “devlet”, “caydırma” gibi birçok konunun tartışmasını beraberinde getirmektedir. Göreci kişinin bu tür bir mesele üzerindeki kararını, geçmişindeki –örneğin taktir, iğrenme, utanç- birçok etkilere bağlı olacağını söyleyen mutlakçılar, bu konuda da haklıdırlar. Çünkü göreci, vereceği kararda fark edemeyeceği bir şekilde kişisel normlarıyla hareket eder. Ama her ikisi de doğruluk meselesi üzerinde düşünülmüş, ikinci dereceden bir düşünümün – yani doğruluk meselesinin ahlaki bir platformda tartışılmasından çıkan ürünlerin- ölüm cezasına izin verilmesi konusundaki hiçbir iddiasında haklı değildir. Çünkü bu noktada doğruluk değerinin ikinci dereceden tartışılmasının hiçbir pragmatik değeri yoktur.

Daha açık söyleyecek olursak, doğruluk değerinin ölçütlerini kendi açılarından belirten mutlakçılar ve göreciler, “ölüm cezasının uygulanması” konusunda hiçbir uzlaşıma varamadıklarında, tartışılan konunun değerini yitirmiş olurlar. Bu konuda “Ölüm cezasına izin verilmemelidir.” diyebilirsiniz. Ya da bununla aynı anlama gelecek şekilde “Ölüm cezasının verilmemesi doğru olur.”ya da “Ölüm cezasının verilmemesi iyi olur.”diyebilirsiniz. Bunların hiçbiri ilk cümlenizden farklı bir şey ifade etmez ve ilave değer katmaz. Bu tıpkı yükselen bir merdivene benzetilebilir. Aslında bu yatay bir şekilde yerde duran bir merdivendir ve sizi hiçbir yere götürmez.


Daha fazlasını isteyen mutlakçılar ve muhafazakarlar, deflasyonistlerin koltuğunu sarsmaya çalışır. Bu bağlamda “doğruluk” fikrini bir norm ya da araştırma ideali olarak muhafaza etmenin gerekliliğinden söz ederler. Keza, deflasyonistin bu hamleye cevabı, bir fikirde değerli ne varsa bunun zaten kendisinin koruduğunu söylemektir. Bunun yolu ise genelleme yapmaktan geçer. Ancak ve ancak odamda bir masa varsa, odamda bir masa olduğuna inanabilirim. Ancak ve ancak ikinin karesi dört ediyorsa, ikinin karesinin dört ettiğine inanabilirim. Bu türden iddialar “doğruluk” değerine gereksinim duymazlar, ama isterseniz bu önermelerin ikisinin de doğru olduğunu söyleyebilirsiniz. Böylece deflasyonist, doğruluğun, genelleme yapılarak ifadelerin özetlenebileceğini ve hiçbir değer kaybetmeyeceğini gösterir.

Eğer muhafazakarlar hala bir şey istiyor ise, belki de bu, kaygının ifadesi ve ya bir fikrin anlatımı olmaktan çok teşhis ve tedavi edilmesi gereken bir şeyin ifadesidir. Papa, otoritenin sarsılmaması için bu söyleminde ısrarcı olmak ve muhafazakarlar kendi inançlarını savunmak durumda kalacaklardır. Öyle ki tek kitap vardır ve bu kitap tartışılsaydı, herhangi bir ses olarak karşımıza çıkacaktı. Mutlak hakikat özelliğinin yitiminde, savundukları ve inandıkları görüş, sadece ‘keyfi’ olarak nitelendirilecektir. Bu, bütün çabalarının ve ideolojilerinin temek çıkış noktasıdır.

Zira göreciler de bir zafer kazanmış değillerdir. Çünkü onların tek bir “Bu senin görüşün.”ünlemi bile, büyük tartışmalara bile nokta koyabilmektedir. Herkesin farklı görüşleri olduğu bu durumda  “Bu senin kanaatin.” ile biten bütün tartışmalar, çözümsüz kalmış sorunları beraberinde getirecektir. Bu görüşleri birbirimizle paylaşmamıza rağmen toplumsal alana bir kazanımda bulunduramıyor isek, fikirlerimizi beyan etmiş olmaktan öte konuma gidemeyiz.

Eğer bir kabilenin, bir halkın ya da kişinin rastgele söylediği her şeyin doğru olduğunu kabul ediyorsak, bunda saygıdeğer bir şey yoktur. Aynı şekilde, bir görüşe sıkıca tutunup onu savunuyorken, diğer görüşleri sorgusuzca reddediyorsak bunda da saygıdeğer bir şey yoktur. Bu nedenle, farklı görüşleri sentezleyip kendi görüşlerini oluşturabilmek son derece önemlidir. Gruplaşmaya dahil olunduğunda, yeni hiçbir fikir ortaya çıkamadığı gibi ilerleme de kaydedilemez. Ve unutulmamalıdır ki “doğrular” toplumsal bir ehemmiyet içerdiği gibi öznel fikirlerden meydana gelir.

Neviens Nobody
Beyin ikiye bölünürse, her kafadan bir ses çıkan iki insan mı oluruz? Yoksa, biri diğerinin emrine mi girer? Belki de değişen bir şey olmaz.

Bu yazımızda uzun uzadıya bir şey anlatmayacağız. Amacımız sadece bir video paylaşmak. Ancak, yazının başlığıyla bağlantılı olarak kısa bir bilgi vermek uygun olacaktır. Eğer isterseniz, açıklama kısmını atlayarak ikibuçuk dakikalık videoyu doğrudan seyredebilirsiniz.

Bunun için önce beynin ikiye bölünmesi hakkında eski yazılardan bir paragrafı alıntı yapıp, videodaki kişi hakkında da kısa bir bilgiyi paylaştıktan sonra, videoyu seyretmek sizin bir tercihiniz olacaktır.
İnsanlık kimi zaman doğaya hâkim olma ve yaşam mücadelesi için, kimi zaman ise Aristoteles’in söylediği gibi meraktan doğan ve çıkar gözetmeyen bir bilme eğilimden dolayı, insanın ilk ortaya çıkışından itibaren her zaman ve her yerde bilgi ile ilgili az ya da çok bir ilişki içinde bulunduğu muhakkaktır. Bu nedenle, biz insanlar sahip olduğumuz bilginin ne kadar eskiye gittiğini düşünecek olursak, yaradılışları bizim gibi olan insan türünün ve meraklarının doğuşuna kadar uzanmamız gerekecektir.

Tarihsel Perspektif

Bilginin sistemli bir düşünce faaliyeti olan felsefenin doğuşuna göz atarsak, M.Ö VII. Yüzyıl Yunan dünyasının odak noktasında özne değil, bilginin konusu olan nesne yer almaktaydı. Diğer deyişle insanlara yönelik değil, doğaya yönelik felsefi faaliyetler oluşmaktaydı. Bir bebeğin anne karnında nasıl oluştuğundan tutun, bir tohumdan nasıl kocaman bir ağaç yetiştiğine kadar her şeyi merak ediyorlardı. Bu bakımdan onlara “Doğa Filozofları” denmekteydi.

Milet okulu, felsefe tarihinde hem felsefenin başlangıcını oluşturur, hem de doğa felsefesi olarak felsefi eğilimin öncüsüdür. Bu okulun kurucusu ve öncü filozofu Thales mitolojiyle karışık bir şekilde, her şeyin temelinde bulunan ilk nedeni, başı ve kaynağı (arkhe) olan şeyi bulmaya yönelir ve buna karşılık ilk neden olarak suyu gösterir. Milet okulunun önde gelen başka bir filozofu Anaksimandros’a göre ise arkhe sonsuz ve sınırsız (aperion) olmalıdır. Onun öğrencisi Anaksimenes, anamaddenin hem birlikli bir şey hem sonsuz bir şey olması gerektiğini belirtir, arkhenin hava olduğunu belirtir. Böylece ilgilerini bilgi değil varlık üzerine yöneltmişlerdir.

İlk döneme ait filozofların bilginin imkânını, kaynağını, sınırlarını, ölçütlerini incelemeleri, ilk kuşkuları başlatmış olmalarının yanında bilgi konusunun derinlemesine incelemesini ve bir daha düşmemek üzere felsefenin gündemine oturması ise Sofistlerin zamanında başlamıştır. Platon, Sokrates ve Aristoteles gibi filozoflarla hayat bulan bilgi felsefesi o günden bu yana varlığını sürdürmektedir.

Epistemoloji nedir?

Bilgi nedir? Yaşadığımız gezegene dair beynimizde yer eden sinirsel iletilerden elde ettiğimiz verileri “bilgi” olarak ele alalım. Duyu organlarımızla birçok bilgi elde ettiğimiz aşikâr. Peki, aynı odadaki iki insandan biri terlerken diğerinin üşüdüğünü varsayarsak, basit bir örnekle duyu organlarımızın yanıltıcılığı ve öznelliği konusunda ortak bir paydaya varabiliriz. Günlük hayatta da gördüklerimiz, tattıklarımız ve dokunduklarımız konusunda çok sık hata yaparız. Bu kadar hatalı algılara güvenmek pek doğru olmaz sanırım. Peki ya aklımıza güvenebilir miyiz? Her gün farkına vardıklarımızın dışında da sayılamayacak kadar çok hata yapan beynimiz  -duyularımızı işleme konusundaki hataları da göz önüne alırsak- bize gerçekleri aktarma konusunda ne kadar başarılı olabilir? Varsayalım ki hata yapmayan bir beyne sahibiz; bu beynin doğruluğunu denetleyen yine kendi beynimiz olduğu için, beynimizdeki gerçeklerle hiç alakası olmadığını anlayacak bir doğrulamaya sahip olmadığımızdan dolayı, yine aklımıza olan güvenimizi sorgulamamız gerekecektir. Peki, sezgilerimiz? İçten gelen ve hiçbir kanıtlanabilirliği olmayan sezgilerimize güvenmenin ne denli güvenli olduğunu “sezmek” hiç de zor değil. Peki, sadece bize yarar sağlayabilecek verilere yönelmek ne kadar güvenli? Herkesin çıkarı farklı olduğu için ortak bir noktada buluşmak sanırım mümkün olmaz ve elimizde ancak göreceli bilgiler yığını kalır. Sezgilerimizi, duyularımızı, duygularımızı ve aklımızı birlikte kullanalım der isek –çoğumuzun yaptığı gibi- elde edilen bütün verilerin son basamağı olan beyinde işleme sürecine, yine başa dönmüş oluruz. Peki, biz “bilgi” için hangi kaynağı kullanmalıyız? Gerçeğe ulaşmak mümkün mü? Bilgileri elde edebilir miyiz? Bilginin ölçütü nedir? Değişmeyen bilgiler sadece biz insanlar için mi değişmez, yoksa evrensel bir bilginin ucundan tutabiliyor muyuz?

Yunan düşüncesi, bilgi verilerini aşağı yukarı 200 yıl ciddi biçimde kullanıp sınadıktan sonra Sofistlerle birlikte ilk kez yine ciddi ve sistemli bir şekilde onları şüphe ve eleştiri konusu yapmış ve yine ilk kez ciddi bir biçimde insanın çevresinde olup bitenleri, varlıkların onlarda bıraktıkları izlenim bilgileri gibi bilip bilemeyeceğini kendilerine sormuşlardır. Duyularımızın yanıltıcılığını ve aklımızın yanılma olasılığını göz önüne alan ve buna birçok etken ekleyerek objektif açıyla bu düşünceler denetim altında tutulmuştur. Bu sorgulamaların dışında bilginin imkanı ve imkansızlığı tartışılmış, farklı görüşler sunan akımlar epistemolojinin besin kaynağı olmuştur. Felsefi olarak süjeyle obje arasındaki bilinçli ilişkinin ürünü olarak adlandırılan bilgiye sahip olmamız mümkün müdür? Eğer bu tür bir bilgiye sahip olabilecek isek, hangi yöntemi seçmeliyiz? Aklımızla ulaştığımız bilgiler doğru mudur? Eğer doğruysa, beynimizi doğrulayacak başka bir doğrulayıcıya ulaşmamız gerekmez mi? Hiçbir bilgiye ulaşamıyorsak, beynimizdeki veriler bizi yanlış yola mı yönlendiriyor? Akıl yerine duyularımızı mı tercih etmeliyiz? Bu ve bunun kapsamındaki binlerce soru epistemolojinin içeriğinde yer almaktadır. Bilgi felsefesi, bilgiyle ilgili bütün sorulara kaynaklık teşkil eder.

Bilginin İmkânı, Kaynağı ve Araçları

Bilgi felsefesinin ilk sorusu bilginin mümkün olup olmadığıdır. Bu soruya olumlu cevap verenler genellikle “dogmatik filozoflar” olarak adlandırılır ve felsefi görüşleri “dogmatizm” olarak isimlendirilir. Mümkün olmadığını savunanlara ise “şüpheciler” veya “septikler” denir.  Bu görüşü benimseyen felsefi akımın adı ise “septisizm” olarak bilinir. Bilginin imkânlı olduğunu savunanlar, bilginin kaynağı yönüyle birbirlerinden ayrılırken; şüpheciler, dogmatik filozofların görüşlerini sistematik olarak mantık çerçevesinde reddederler.

Bilgi felsefesinin ikinci bir problemi de bilginin kaynağı ve araçlarıdır. Bilgiye ulaşabileceğimizi düşünen filozofların görüşlerine göre, genel olarak iki yetiye sahibizdir; birinci grup aklımızla düşünme yeteneği, ikincisi ise duyularımızla algılama ve gözlemleme yeteneğimizdir. Tabi, bu iki yetiyi de kabul de kabul etmeyip her ikisini birden kullanmamız gerektiğini düşünen bir grup daha vardır. Diğer yandan ise, aklın da duyuların da bilgiyi elde etmede yetersiz ve aldatıcı olduğunu düşünüp, bilgiye ancak sezgisel olarak ulaşılabileceğini düşünen bir grup da oluşmuştur. Lakin bu düşünce akımlarının sayısı bu kadar kısıtlı kalmamıştır. Bilginin kaynağı konusunda farklı görüşlere sahip çok farklı filozoflar ve benzersiz görüşler mevcuttur.

Bilgide her ne kadar öznel yorumlar getirilse de, ana kaynak olarak akıl yürütmeyi ve düşünceyi göz önüne alanlara akılcılar (rasyonalistler), duyu ve gözlemlerimiz üzerinde duranlara deneyciler (empiristler) denir. Hem akla hem deneye dayanan bilgi doğrudur diyen eleştiricilik (kritisizm), yarar ve başarı sağlayan bilgi doğrudur diyen faydacılık (pragmatizm), olgulara dayanan bilgi doğrudur diyen pozitivizm, duyumlara dayanan bilgi doğrudur diyen sensüalizm, sezgiyi ölçüt alan entüisyonizm, dil çözümlemelerine dayanan bilgi doğrudur diyen analitik felsefe(çözümleyici felsefe), fenomeni ifade eden özün bilgisi doğrudur düşüncesine sahip fenomenoloji ile doğru bilginin kaynağı konusundaki yaklaşımları uzatabiliriz. Hangi görüşün, hangi temelin haklı olduğuna kanaat getirmemiz için gerekli yetiye sahip olmadığımızdan, bu türden sorular –belki bir şekilde yetiye sahip oluncaya dek- tartışılabilir olarak kalacak ve her yeni düşünceyle farklı bir pencere eklenecektir.

Doğruluk ve Gerçeklik

Doğru (hakikat) nedir? Genel ve sağduyusal olarak en uygun görünen görüşe göre doğruluk, sahip olduğumuz düşüncelerin gerçekle uyuşmasından ibarettir. Bir obje hakkındaki düşüncelerimiz objeye uyuyor ise doğru, uymuyor ise yanlıştır. Bir pamuğun yumuşak olduğunu söylemek doğru, sert olduğunu söylemek ise yanlış olarak kabul edilir. Buna doğru hakkında “uyuşma kuramı” adı verilir.

Bunun dışında, doğruyu dış dünyadan bağımsız tutup, nesneyle örtüşmesini değil; beynimizdeki tasarımlarla uyuşmasını öne alan başka kuramlar da ortaya çıkmıştır. Buna göre doğru, zihnimizdeki düşüncenin veya tasarımın, yine bu düşünceden önce gelen bir tasarıma uyuşmasına olarak tanımlanır. Buradaki doğru, bilgi ile nesne arasındaki uyuşma değil; bir tasarım ile başka bir tasarım arasındaki uyuşmadır ve bu kurama da “tutarlılık kuramı” adı verilir.

Günlük hayatta “Sana gerçekleri söylüyorum.”ya da  “Gördüğüm şey gerçekti.”gibi cümleleri ve benzerlerini sıkça kullanırız. Oysa “gerçeklik” ile ilgili bu söylemlerin hepsi yanlıştır. Gerçeklik, bizim bilincimizden bağımsız olarak dış dünyada var olana verilen addır. Bizim söylemlerimiz ise, gerçeklerden izlenimlerimizden ibarettir. Bu yolla biz ancak önermeler sunabilir ve onun doğruluğu hakkında tartışabiliriz. Düzeltmek gerekirse; gerçekleri değil, doğruları söyleyebiliriz. Bizden bağımsız bir gerçeklik, doğru ya da yanlış olamaz. O ya vardır ve gerçektir veya var değildir; o halde gerçek değildir.

Neviens Nobody
Aydınlanma, insanın kendi suçu ile düşmüş olduğu bir ergin olmama durumundan kurtulmasıdır. Bu ergin olmayış durumu ise, insanın kendi aklını bir başkasının kılavuzluğuna başvurmaksızın kullanamayışıdır. İşte bu ergin olmayışa insan kendi suçu ile düşmüştür; bunun nedenini de aklın kendisinde değil, fakat aklını başkasının kılavuzluğu ve yardımı olmaksızın kullanmak kararlılığını ve yürekliliğini gösteremeyen insanda aramalıdır. Sapere aude! [1] "Aklını kendin kullanmak cesaretini göster!" sözü şimdi Aydınlanma'nın parolası olmaktadır.

Doğa, insanları yabancı bir yönlendirilmeye bağlı kalmaktan çoktan kurtarmış olmasına karşın (naturaliter maiorennes), [2] tembellik ve korkaklık nedeniyledir ki, insanların çoğu bütün yaşamları boyunca kendi rızalarıyla erginleşmemiş olarak kalırlar, ve aynı nedenlerledir ki, bu insanların başına gözetici ya da yönetici olarak gelmek başkaları için de çok kolay olmaktadır. Ergin olmama durumu çok rahattır çünkü. Benim yerime düşünen bir kitabım, vicdanımın yerini tutan bir din adamım, perhizim ile ilgilenerek sağlığım için karar veren bir doktorum oldu mu, zahmete katlanmama hiç gerek kalmaz artık. Para harcayabildiğim sürece düşünüp düşünmemem de pek o kadar önemli değildir; bu sıkıcı ve yorucu işten başkaları beni kurtaracaktır çünkü. Başkalarının denetim ve yönetim işlerini lütfen üzerlerine almış bulunan gözeticiler (vasiler, ç.), insanların çoğunun, bu arada bütün latif cinsin ergin olmaya doğru bir adım atmayı sıkıntılı ve hatta tehlikeli bulmaları için gerekeni yapmaktan geri kalmazlar. Önlerine kattıkları hayvanlarını önce sersemleştirip aptallaştırdıktan sonra, bu sessiz yaratıkların kapatıldıkları yerden dışarıya çıkmalarını kesinlikle yasaklarlar; sonra da onlara, kendi kendilerine yürümeye kalkışırlarsa başlarına ne gibi tehlikelerin geleceğini bir bir gösterirler. Oysa, onların kendi başlarına hareket etmelerinden doğabilecek böyle bir tehlike gerçekten büyük sayılmaz; çünkü birkaç düşüşten sonra bunu göze alanlar sonunda yürümeyi öğreneceklerdir, ne var ki bu türden bir örnek insanı ürkütüverir ve bundan böyle de yeni denemelere kalkışmaktan alıkoyar.

Demek oluyor ki, her birey için nerdeyse ikinci bir doğa yerine geçen ve temel bir yapı oluşturan bu ergin olmayıştan kurtulmak çok güçtür. Hatta insan bu duruma seve seve katlanmış ve onu sevmiştir bile; işte bu yüzden o, kendi aklını kullanma bakımından gerçekten de yetersizdir; çünkü onun böyle bir deneyi gerçekleştirmesine asla izin verilmemiştir, o aklını kullanmayı denemeye hiçbir zaman bırakılmamıştır. Dogmalar ve kurallar, insanın doğal yetilerinin akla uygun kullanılışının ya da daha doğru bir deyişle, kötüye kullanılmasının bu mekanik araçları, erginleşme ve olgunlaşma için sürekli bir ayak bağı olurlar. Biri çıkıp yürümeyi köstekleyen bu zincirleri atsa da, en dar hendekten bile hemen öyle pek kolayca atlayamaz; çünkü o, henüz kendisine güven duyarak bacaklarını özgürce hareket ettirmeye daha alışamamıştır. İşte bundan dolayı da ruhlarını, zihinsel yanlarını kendi başlarına işleyip kullanarak ergin olmayıştan kurtulan ve güvenle yürüyebilen pek az kişi vardır.

Oysa, buna karşılık, kitlenin kendi kendisini aydınlatması daha çok olanak taşır; hatta ona özgürlük, yani özgür olma hakkı tanınırsa bu durumun önüne geçilemez de... Çünkü yığının içinde, kamuda —vasiler arasında bile— bağımsız düşünebilen birkaç kişi her zaman bulunacaktır; bunlar, önce kendi boyunduruklarını atacaklar, sonra da insanın kendindekini akıllıca değerlendirmesi yanında bağımsız düşünmenin kişi için bir ödev olduğu anlayışını çevrelerine yayacaklardır. Ama eskiden kitleyi boyunduruk altına sokan ve kendileri de aydınlanmaya öyle pek layık olmayan ve hak kazanmayan gözeticilerden birkaçı şimdi çıkıp da kitleyi boyunduruktan kurtulmaları için kışkırtırlarsa, öteki gözeticiler bunları boyunduruk altında kalmaya zorlarlar; ön yargıları yerleştirmenin işte böyle zararları vardır, ve bu ön yargılar kendilerini yayanlardan sonunda öçlerini alırlar. Bundan dolayı kamu ancak yavaş yavaş aydınlanmaya varabilir. Gerçi devrimlerle bir baskı rejimi, kişisel bir despotizm, bir zorbalık yönetimi yıkılabilir; ancak yalnız bunlarla, düşüncelerde gerçek bir düzelme, düşünüş biçimlerinde ciddi bir iyileşme elde edilemez; tersine, bu kez yeni ön yargılar, tıpkı eskileri gibi, düşüncesiz yığma, kitleye yeni birer gem, yeni birer yular olurlar.

Oysa Aydınlanma için özgürlükten başka bir şey gerekmez; ve bunun için gerekli olan özgürlük de özgürlüklerin en zararsız olanıdır: Aklı her yönüyle ve her bakımdan çekinmeden kitlenin önünde apaçık olarak kullanmak özgürlüğü. Ne var ki, her yandan: «Düşünmeyin! Aklınızı kullanmayın!» diye bağırıldığını işitiyorum. Subay, «Düşünme, eğitimini yap!», maliyeci: «Düşünme, vergini öde», din adamı: «Düşünme, inan!» diyorlar. (Şu dünyada yalnız bir kişi var ki o da, «İstediğiniz kadar ve istediğiniz şeyi düşünün, ama itaat edin!» diyor). [3]

Her yerde özgürlüğün sınırlanışı var. Peki hangi türde bir sınırlama aydınlanmaya karşıdır, hangisi değildir, ve hangi biçimde bir sınırlama tersine özgürlüğe yararlıdır? Yanıt vereyim: Kendi aklının kitle önünde, kamuoyu önünde ve hizmetinde serbestçe ve açık bir biçimde kullanılması her zaman özgürce olmalıdır; ve yalnızca bu tutum insanlara ışık ve aydınlanma getirebilir; buna karşılık aklın özel olarak kullanılışı (der Privatgebrauch), genellikle çok dikkatlice ve dar bir alanda kalacak bir biçimde sınırlandırabilmiştir ve bu da Aydınlanma için bir engel sayılmaz. Kendi aklını kamu hizmetinde kullanmaktan (der öffentliche Gebraııch), bir kimsenin, örneğin bir bilginin bilgisini ya da düşüncesini, yani aklını, onu izleyenlere, okuyanlara yararlı olacak bir biçimde sunmasını anlıyorum. Aklın özel olarak kullanılmasından da kişinin, kendi işi ve memuriyeti çerçevesinde, kendisine emanet edilen topluma ilişkin bir hizmeti ya da belirli bir görevi yerine getirmesi diye anlıyorum.

Şimdi kamunun çıkarlarını etkileyen bazı işlerde, yapay bir ortak anlaşma gereğince ve hükümet tarafından kamu amaçlarına uygun biçimde ve hiç değilse onu ortadan kaldırmayacak şekilde, kamunun bazı üyelerince kullanılabilecek bazı belirli işlemlere, belirli mekanizmalara gereksinme duyulur. Bu gibi durumlarda aklı kullanma tartışmasına kuşkusuz izin verilmez, itaat etme kesin emirdir. Fakat, kendisini makinenin bir parçası sayan herhangi bir insan, yine kendisini bir topluluğun üyesi, hatta evrensel uygar bir toplumun üyesi olarak tanıtması durumunda, örneğin bir bilgin sıfatıyla, kendi düşünme yetisine dayanarak yazılarıyla kamuya yönelir; her hal ve durumda aklını kullanır, ama zamanında edilgin olarak da olsa görev yaptığı durumları ve işleri de zarara uğratmadan yapar bunu. Üstlerinden aldığı bir emir üzerinde, onun yararlılığı ya da yararsızlığına ilişkin olarak akıl yürüten bir subayın tutumu tehlikeli ve zararlıdır, onun ödevi, yalnızca itaat etmektir. Fakat eğer bu konuda doğru olmak gerekiyorsa, bir bilgin olarak onun askerlik hizmetinin yanlışları üzerindeki eleştiri ve düşünceleri ve bunları kamu önüne yargılanması için götürmek istemesi yasaklanamaz. Yine bunun gibi yurttaş, kendisine düşen vergiyi ödememezlik edemez; hatta bu gibi vergilere ilişkin yapılan acımasız eleştiriler ve ödememeye yönelik davranışlar, bu uymamaların genelleşebileceği gerekçesiyle cezalandırılabilir.

Bununla birlikte bir bilgin olarak aynı vatandaş, kamu önünde vergilerin uygunsuzluğu ve adaletsizliği üzerindeki düşüncelerini açıkça belirttiği zaman asla yurttaşlık yükümlülüklerine, karşı gelmiş sayılmaz. Yine aynı şekilde bir papaz da hizmetinde bulunduğu kilisenin öğretileri ile uygunluk ve uyum içinde işi gereği kilisenin inançlarını cemaatine ve halkına öğretmekle yükümlüdür. Fakat bir din bilgini olarak o, bu inançları pekâlâ eleştirebilme özgürlüğüne ve daha fazlasına sahiptir: Büyük bir itina ve dikkatle ölçülüp biçilmiş ve tartılmış düşüncelerini, çok iyi bir biçimde yönlendirilmiş eğilimlerini kamuya iletmek sorumluluğuna sahiptir; bunlar, sözü geçen dinsel öğretilerin yanlış yönleri üzerinde olabileceği gibi, dinin ve kilise işlerinin düzeltilmesine ilişkin de olabilir; ve bunu yaparken de vicdanını rahatsız edecek hiçbir şey söz konusu olamaz. 

Kilisenin sadık bir hizmetkârı olarak görev ve yükümlülüklerine uygun bir biçimde vaaz verirken o, kendi kişisel kanılarına göre bunu yapmak özgürlüğüne sahip değildir; ama, kendisinin yükümlü olduğu şekilde ve başka bir otorite adına dinsel telkinde bulunmak zorundadır. O, şöyle söyleyecektir: Kilisemiz bunları ya da şunları öğretir; işte kullandığı kanıtlar da bunlardır. Cemaati, yani dinsel topluluğu için kendisinin bile tam bir inançla bağlı olmadığı dinsel kuralların pratik yararlarını ve avantajlarını gösterirken o, bunlar içinde saklı bir hakikatin bulunmasının olanaksız olmadığını ve içsel dine karşı çıkan hiçbir şeyin bulunmadığını söylemek durumunda kalır. (Bu gibi dinsel öğretilerde, her durum ve olayda dinin özüne hiçbir şey karşı gelmemiştir, gelemez.) Papaz eğer, bunlardan hiçbirini öğretilerde bulamadığını düşünecek olursa, işte o zaman resmi görevlerini vicdanı rahat olarak yürütemeyecek ve görevinden ayrılması gerekecektir. Sonuç olarak din adamının, cemaatinin önünde bir eğitimciymiş gibi aklı kullanması yalnızca aklın özel kullanımı olmaktadır, çünkü burada cemaat ne kadar büyük ve kalabalık olursa, olsun, bir aile toplantısı söz konusudur Ve papaz olarak o kişi özgür değildir ve olmamalıdır; çünkü o, kendisine dışarıdan yüklenen bir görevle bağımlıdır. Buna karşın, alanının bir bilgini olarak din adamı yazılarıyla halka hitap ederken, dünyaya seslenirken, yani rahip olarak aklını kamu hizmetinde kullanırken, aklın herkes için kullanımının ve kendi adına konuşmanın sınırsız özgürlüğünden yararlanır. Zira, halkın ruhani, yani tinsel işleriyle ilgileneceklerin kendilerinin de ergin olmamaları gerektiğini sanmak yakışık almayan ve saçmalıkları sürekli kılan bir saçmalıktır.

Fakat bir kilise meclisinde ya da Presbiteryen kiliselerindeki kutsal yönetim kurulunda —Hollandalıların böyle söylediği gibi— görüldüğü üzere, ruhbanlar sınıfı değişmez kesin bir dinsel öğretiler manzumesini, hem kendi üyelerinin her biri üzerinde, hem de onların aracılığıyla halk üzerinde, her zaman için değişmeyen bir koruyuculuğu güvenle sürdürmek amacıyla, bir yemine dayanarak ortaya koymak hakkını kendilerinde bulmamalı mıdırlar? Hemen yanıt vereyim, bu kesinlikle olanaksızdır. Şöyle ki, insan soyunun gelecekteki her yeni aydınlanmasına engel olacak böyle bir anlaşma kesin olarak bir hiçtir, mutlak olarak boş ve gelecekten yoksundur; kaldı ki, böyle bir sözleşme, en üstün bir yetke ya da parlamentolar veya en gösterişli ve görkemli barış antlaşmaları tarafından onanmış olsa bile. Çünkü, hiçbir çağ bir yemine dayanarak kendisinden sonra gelen dönemlerin, hem de pek önemli konularda, bilgilerini genişletmemesi ve yanılgılarını düzeltmemesi ya da aydınlanmada ileri gitmemesi için herhangi bir anlaşmaya yönelemez. Böyle bir şey insan doğasına karşı işlenmiş bir kıyım olur; çünkü, sözü geçen bu durum, insan doğasının köktenci amacı ve belirlenim ilkelerinden biri olan ilerlemeye aykırıdır, ve bundan dolayı daha sonraki kuşaklar da bu gibi anlaşmaları yetkisiz ve suçlu bularak bir kenara bırakmakta tamamıyla haklıdırlar.

Şimdi bir ulus için bir yasa koyarken hep şu soru bir ölçü olarak benimsenebilir kanısındayım: Acaba aynı ulus karar vermede kendi başına bırakılsaydı bu yasayı kendi kendisine de koyar mıydı? Gerçekten belli bir düzeni getirmek amacıyla ve daha iyi bir yasanın beklentisi içinde kısa ve belirli bir süre için bu yasa mümkün olabilirdi. Fakat bu, ancak yurttaşlardan her birine ve özellikle de din adamına, onun da bir bilgin olması nedeniyle, o anda var olan kurumun zayıflık ve eksikliklerini işaret etmek, bunları yazılar yoluyla kamuoyuna göstermek ve kurulu düzeni savunmayı bir yana bırakmak özgürlüğünün tanınması koşuluyla mümkündür. Bu arada yeni kurulan düzen, yapısına ilişkin araştırma ve inceleme kamu tarafından oldukça derinleştirildiği, ilerletildiği ve kendisini kanıtladığı zamana kadar var olmayı sürdürür; eğer çoğunluğun onayı ile bu durum destek bulamazsa, o zaman tacın ya da tahtın önüne yeni bir tasarı getirile bilinir; bu öyle bir projedir ki, kendi kavramlarına ve anlayışlarına göre din kurumunu değiştirmek için birleşmiş olan ve eskiye sadık kalmayı isteyenleri de karşısına almayan dinsel toplulukları, yani cemaatleri korumayı amaçlar. Fakat kimsenin kamusal bir sorun olarak görmediği ve kuşkulanmak zorunda olmadığı sürekli geçerliliği olan dinsel bir yasa ile birleşmek, birlik olmak, tek bir insan, yaşamında olmuş olsa bile, böyle bir yasa, insanlığın gelişmesindeki kısırlıkları ve engelleri ortadan kaldırmak bir yana, bu gelişmeyi daha sonraları için zararlı bir duruma da sokar.

İnsan kendi adına ve belli bir süre için bilmesi gereken konularla ilgili olarak kendi aydınlanması için kendisinin göstereceği çabayı erteleyebilir, onu bir müddet için sonraya bırakabilir. Ancak, böyle bir aydınlanmadan bütünüyle vazgeçmek demek, bu kendi adına ya da daha sonraki kuşaklar adına da yapılsa, insanlığın kutsal haklarını ayaklar altına almak ve onu incitmek demektir. Bir ulusun kendi kendisine bile yükleyemeyeceği herhangi bir şeyi, hükümdarı ya da yöneticisi ona haydi haydi yükleyemez; yasa koyma yetkisi olan hükümdara bu yetki yalnızca hükümdarın, ulusun iradesini kendi iradesinde toplamış olması nedeniyle verilmiştir. Yani, halkın ortak iradesini hükümdarın kendisinde toplamış olmasından ötürüdür bu. Hükümdar, sivil toplum düzeniyle uyuşan bütün gerçek ve hayali iyileştirmeleri ve düzenlemeleri kendi işi olmadığı halde halkının ruhunun kurtuluşu için, ulusunun gerekenleri yapması amacıyla, halkını kendi kendisinin önderi olmaya çağırır ve bu yolu açmaya çalışır; fakat onun asıl görevi ve kendisinden sorumluluk isteyen işi, ellerinden geldiğince kendi kurtuluş yollarını belirleyip bunları harekete geçirmek ve geliştirmek için en iyisini yapanlara güç kullanarak engel olanları durdurmaktır. Fakat hükümetin denetimi sırasında din konusundaki düşüncelerini açıklığa kavuşturmak amacıyla halkının bir girişimi olan yazıları söz konusu ederek bu dinsel konulara hükümdarın müdahale etmesi, onun itibarını zedeler. Ama bunun yanında, eğer o, kendi yüceltilmiş ve kutsanmış kanılarına ve oyuna göre davranır —ve bu eyleminde şu takılmalı deyişe göre kendisini ortaya koymayı sürdürürse: «Caesar non est supra Gram- maticos» [4]— ve dahası, eğer o, kendi tebaasına karşıt olarak devletinde birkaç tiranın tinsel, yani manevi baskısını ya da despotizmini desteklemek için kendi yüksek otoritesini alçaltırsa, o zaman o hükümdar, kendi değerinden kaybeder.

Şimdi, "Acaba aydınlanmış bir çağda mı yaşıyoruz?" sorusu sorulunca, yanıt şöyle olacaktır: Hayır, aydınlanmış bir çağda değil, fakat aydınlanmaya giden bir dönemde, bir aydınlanma döneminde yaşıyoruz. [5] Şimdiki zamanlarda olduğu gibi, insanlığın bir bütün olarak başkasının rehberliği olmaksızın, dinsel konularda kendi aklını iyi bir biçimde ve güvenilir bir şekilde kullanması durumunda olması ya da bu duruma getirilebilmesi için katedilecek daha çok yolumuz var. Fakat bu yönde özgürce çalışmak için şimdi onların yolunun temizlenip aydınlatıldığına ilişkin farklı göstergelere sahibiz; böylece, evrensel aydınlanmaya giden yoldaki engeller, insanın kendi suçu ile düşmüş bulunduğu bu ergin olmayış durumundan kurtuluşuyla ilgili güçlükler yavaş yavaş da olsa giderek azalmaktadır. İşte bu bakımdan çağımız bir aydınlanma çağıdır, ya da Friedrich'in yüzyılıdır.

Bir prens, din konularında, halkına herhangi bir emir vermemeyi ya da yükümlülük yüklememeyi kendi görevi bakımından bir küçüklük ya da bir gerilik olarak görmez ve halkını tüm bir özgürlüğe doğru yöneltirse, hatta bu prens hoşgörülü gibi kibirli bir sıfatı kabul ederek bir zayıflık da gösterse, o aydınlanmış bir kimsedir. İşte böyle bir kimse çağdaşlarınca ve kendisine borçlu olacak daha sonra gelenlerce, insanlığı ergin olmayıştan ilk kez kurtaran, hükümeti ilgilendirdiği oranda ve bütün insanları vicdanlarıyla ilgili tüm konularda akıllarını kullanmada özgür bırakan bir insan olarak onurlandırılmayı hak eder. Onun yönetimi altında kilise ileri gelenleri kendi resmi görevlerinin yapılmasını gerekli gördüğü konularda ön yargılı davranmaksın ve fazla ayak diretip karşı koymaksızın bir bilim adamı gibi kendi güçleri ve olanakları elverdiği ölçüde özgür bir biçimde ve halka açık olarak kendi kanılarını, düşüncelerini ve kararlarını dünyanın yargısına, oyuna ve onayına sunabilirler, hatta bu tutum yer yer, şurada burada ortodoks öğretiden sapmaları da beraberinde getirse bile; işte bu durum herhangi resmi bir görevle sınırlandırılmamış diğer kimselere de uygulanır. Bu özgürlük ruhu dışarıya doğru da bir açılma ve yayılma gösterir, öyle ki, kendi işlevini yanlış anlayan, görevini kötüye kullanan ve rolünü başarıyla oynayamayan hükümetlerce empoze edilen dış engellemelerle bile o savaşmak zorunda kalır. Bu gibi hükümetler, en azından ulusun birliğini ve halkın uyumunu tehlikeye düşürmeksizin özgürlüğün böyle bir ortamda nasıl var olabildiğim gösteren parlak birer örnektirler. Artık insanlar kendi rızalarıyla yollarının üstünden barbarizmin, bir tür büyüklük kompleksinin yavaş yavaş kaldırılması için çalışacaklar ve bu da benimsenmiş, yapma ve uydurma birtakım ölçülerin insanları bunların içinde tutmasının ortadan kaldırılmasıyla birlikte gerçekleşecektir.

Burada aydınlanmanın, yani insanın kendi kabahati sonucunda karşı karşıya bulunduğu olgun olmayış ya da kendi sorumluluğu sonucu düştüğü ergin olmayış durumundan kurtuluşunun odak noktası olarak din konularını belirlemeye çalıştım. Çünkü, bilimler ve sanatlarla ilgili olarak yöneticilerimizin bu konular üzerinde söz sahibi olma ve koruyuculuk yapma rolü oynamaları çıkarlarına uygun düşmez; ikinci olarak din bakımından ergin olmayış her şeyden daha çok tehlikeli, zararlı ve onur kırıcıdır. Fakat bilimlerde ve sanatlarda özgürlüğe öncelik tanıyan bir devlet başkanının düşünme biçimi daha ileri bir yayılım gösterir ve kendi yasası açısından bile vatandaşlarının kendi akıllarını serbestçe ve herkese açık olarak kullanmasına izin vermesinde hiçbir tehlikenin bulunmadığını bilir, herkesin önünde daha iyi bir yasanın yapılması için onların düşüncelerini alır; bu durum yürürlükteki yasanın doğru, içten ve açık bir eleştirisini getirse bile; önümüzde bu türe uygun çok parlak bir örnek vardır, hiçbir yönetici, bizim kendisini onurlandırdığımız bu kimseyi şimdiye değin aşamamıştır. (Büyük Friedrich, ç.)

Ama kendisi aydınlanmış, hayaletlerden korkmayan bir yönetici elinde iyi örgütlenmiş ve kalabalık bir orduyu toplumun güvenliğini sağlayabilmek için bulundursa da, devletin cesaret edemediği şu sözü söylemek yürekliliğini kendinde bulabilir: «İstediğiniz kadar ve istediğiniz konular üzerinde düşünün, ama itaat edin!» Bu durum ise, insansal konularla ilgili olması nedeniyle karşımıza tuhaf ve umulmadık bir durum olarak çıkar, tıpkı her şeyin hemen hemen paradoksal olduğunu geniş anlamda aldığımızda buna benzer bir sonuca varmamız gibi bir şeydir bu. Yüksek düzeye ulaşmış bir toplum özgürlüğünün kuşkusuz halkın zihinsel özgürlüğü yanında bir önceliği vardır ve onun önüne aşamayacağı sınırlar koyar. Buna karşın toplum özgürlüğünün daha aşağı bir düzeyde olması demek, onun zihin özgürlüğüne kendi gücünü gösterebilmesi için yeteri kadar yer sağlaması demektir. [6] Doğa bir defalığına sert kabuğu altındaki tohumu özgürlüğüne kavuşturmuş, bütün yumuşaklığıyla onu kollamış, yani özgür düşünmeye yönelik bu eğilim ve hizmet sonunda giderek halkın zihniyetine, onda yerleşmiş bulunan inançlara tepki göstermiş ve yavaş yavaş özgür eyleyebilme aşamasına gelmiştir. Bu durum, yani özgür düşünme ve eyleme, yönetimlerin, yani hükümetlerin ilkelerini de etkileyecek ve kendilerine göre insanı kullanarak onu sömürebilecekleri ya da ondan yararlanabilecekleri düşüncesi, ‘makineden fazla bir şey olan insanın’ [7] insansal onuruna uygun davranma düşüncesine dönüşecektir.

Dipnotlar:
[1] «Bilmek ve tanımak yürekliliğini göster!». 1736 yılında Alman Aydınlanmasının önemli bir çevresini oluşturan 'Doğrunun Dostları Topluluğu'nun benimsemiş olduğu bu özlü deyiş Romalı düşünür ve ozan Horatius'un uzun bir şiirinden alınmıştır:

Sapere aude;
incipe! qui recte vivendi prorogat horam,
jrusticus exspectat dum defluat amrıis; at ille
labitur et labetur in omne volubilis aevum.

Yüreklice düşün;
Gir bu yola seve seve!, İyi yaşamayı sonraya bırakan kimse,
Yolunda bir ırmakla karşılaşıp da akıp geçmesini bekleyen köylüye benzer?
Oysa ırmak hiç durmadan akıp gidecektir.

[2] Naturaliter maiorennes: Doğal olarak, doğa sayesinde olgunluğa ve erginliğe ulaşanlar, büyüyenler.

[3] Demek oluyor ki Kant'a göre, kültürel ve ekonomik gelişmenin de temelinde bulunan tarihsel gelişmenin ölçütü özgürlük düşüncesidir; özgürlük düşüncesi de sıkı bir biçimde aydınlanma düşüncesine bağlıdır. İşte aydınlanma düşüncesinin ortaya çıkması ve yayılıp gelişmesine önayak olan kimse de Prusya Prensi II. Büyük Friedrich'tir. Kendisine 'Philosophe de Sanssouci' diyen Büyük Friedrich'in hüküm sürdüğü bu döneme «Aydınlanma Dönemi», ya da «Friedrich Dönemi» (1740-1786) denir. «Dilediğini düşün, ama buyruklara uy!» biçimindeki Friedrich' in yukarıda geçen uyarıcı ilkesi yavaş yavaş bütün uluslara yayılacak ve öteki uluslar da giderek özgürlüğün toplumun birlik ve barışı için korkulacak bir şey olmadığını, insanların bağları çözüldüğü oranda kendi gelişmelerini engelleyen sınırlamalardan (ön yargılardan, güvensizlikten, çıkarcılıktan, iç ve dış savaşlardan, laik olmayan dinlerin baskısından, doğa ve kültür ile birey ve devlet çatışmasından) kendilerini kurtarabileceklerini göreceklerdir. Almanya'da Kant'ın ve Büyük Friedrich'in yanında başlıca aydınlanmacı düşünürler olarak Christian Wolff'u, Lessing'i ve Thomassius'u görüyoruz.

[4] «Caesar, gramercilerin üstünde değildir.» Burada Kant, belki de Prusya Kralı II. Büyük Friedrich'in (doğ. 1712 - öl. 1786) Voltaire'e vermiş olabileceği bir yanıta sataşmada bulunuyor. Büyük Friedrich’in söylediği sanılan «Caesar est supra Grammaticam» (Caesar, gramerin üstündedir) sözü aslında 1414 yılında toplanan Constance Konsili'nde İmparator Sigismund tarafından şu biçimde söylenmiştir: «Ego sum rex Romanus et supra grammaticam» (Roma imparatoruyum ve gramerin, yani dilin, üstündeyim.) Öyle sanıyoruz ki, bu sözü de Roma İmparatorluğu sırasında Caesar'a bir eleştiri olarak yöneltilen şu söze kadar geri götürebiliriz: «Et tu Caesare, civitate dare potes homini, verbo non potes» (Sen ey Caesar, insanlara yurttaşlık hakkı verebilirsin, fakat sözcüklere veremezsin)

[5] Bu bağlamda Kant bir başka yapıtında şunları söyler: «Çağımız bir anlamda ve bir dereceye kadar bir eleştiricilik çağıdır, her şeyin de alçakgönüllülükle bu kritisizme boyun eğmesi, ona bağlanması gerekir.» (Kritik der Reinen Vernunft, İlk Baskıya Önsöz'den)

[6] Kant'ın bu bağlamdaki düşünceleri ile Hegel’in aşağıda alıntısını verdiğimiz düşünceleri arasındaki yakınlık dikkat çekici:

«... Felsefenin ortaya çıkması için özgürlük bilinci gereklidir, ve felsefenin içinden çıktığı/halk da ilkece özgürlüğe sahip olmalıdır; pratik bakımdan ise bu, gerçek özgürlüğün, politik özgürlüğün gelişip serpilmesine bağlıdır. Bu özgürlük ancak, bireyin kendisini kendi için birey diye bildiği, temel, özsel diye, birey olarak sonsuz bir değere sahip diye bildiği yerde başlar; öznenin kişilik bilincine eriştiği, dolayısıyla da mutlak olarak kendi için olan değerini olurlamak istediği yerde başlar. Nesneye —mutlak, tümel, özsel nesneye— ilişkin düşünce de buraya girer. Düşünmek bir şey hakkında soru sormak ve o şeyi tümellik biçimine sokmak, koymak demektir; kendini düşünmek demek ise, kendini tümel diye bilmek, kendine tümelin belirlenimini vermek, kendine ilişkin olmak demektir. Pratik özgürlüğün temel unsuru, öğesi bunun kapsamında bulunur... İmdi tarihte felsefe, yalnızca özgür devlet yapılarının oluştuğu yerde ve durumda ortaya çıkar. Tin (Geist), doğal isteklerinden, maddeye batmışlığından sıyrılmak zorundadır.» (Hegel, Vorlesungen über die Geschichte der Philosophie, s. 113)

[7] Kant burada da 1709 ile 1751 yılları arasında yaşayan Fransız filozofu Julien Offray de Lamettrie'nin 1748 yılında yayımlamış olduğu L’Homme Machine adlı yapıtında savunduğu materyalizmine takılmakta ve bu sistemi eleştirmektedir: "30 Eylül olan bugün 13 Eylül tarihli Büsching'in Haftalık Haberlerinde (Büsching-schen Wöchentüche Nachrichten) bu ayki Berlin'in Aylık Dergisi (Berlinische Monatsschrift) ile ilgili bir yazı okudum. Bu yazıda Mendelssohn'un aynı soruya benim şimdi vermiş olduğum yanıta benzer bir yanıt verdiği bildiriliyor. Bu gazeteyi henüz görmedim, yoksa yukarıdaki düşüncelerimi yayımlamazdım. Ama yine de iki ayrı kişinin birbirinden haberli olmadan düşüncelerinin tesadüfen nasıl çakıştıklarını, aynı sonuçta birleştiklerini göstermesinin kıyaslanması bakımından bu yazıyı yayımlıyorum."
Bu yazı Aralık 1784 tarihinde Berlin'de yayımlanan aylık bir dergi olan Berlinische Monatsschrift'te yayımlanmıştır. Nejat Bozkurt tarafından Türkçe'ye çevrilmiştir. Yazı içindeki kimi ifadeler "Tanrı Var Mı" tarafından koyulaştırılmış veya italik hale getirilmiştir.
Felsefenin tanımını yapmak isteyecek olursak, bu tanım en az kendisi kadar “felsefi bir eylem” olduğu için genel hatlarıyla öznel yorumlardan oluşur.  Bu nedenle felsefe, kesin kalıpları olmayan bir alana girer. Felsefenin tanımına biraz daha yaklaşmak için ünlü filozofların yorumlamalarına bakacak olursak:Sokratese’e göre “Felsefe, neleri bilmediğini bilmektir.” Sokrates’in öğrencisi olan Platon ise “Doğruyu bulma yolunda, düşünsel (idealist) bir çalışmadır.” yorumunu getirmektedir. Epikuros’a göre “Mutlu bir yaşam sağlamak için, tutarlı eylemsel bir sistemdir.” Aristotales için “İlkeler ya da ilk nedenler bilimidir felsefe.” Hobbes için ise “Felsefe yapmak doğru düşünmektir.” Tek kelimeyle özetlemek istersek de Campenella’nın da dediği gibi, felsefe “Eleştiridir.” 

Felsefeyi sözlük anlamından incelemek istersek, kökeni kabul edilen kaynağa, Yunancaya bakmamız gerekir; seviyorum, peşinden koşuyorum, arıyorum anlamına gelen “phileo “ ve bilgi, bilgelik anlamına gelen “sophia” sözcüklerinden türemiştir. Philosophia, bilgelik arayışı, bilgiyi sevmek, bilgi severlik, aramak ve peşinden koşmak anlamlarına da gelmektedir. Günümüz sözlüklerinde de “varlık, insan, evren ve bilgiyle ilgili düşüncelerin bütünü” olarak tanımlanmaktadır.

Felsefe (philosophia) terimi ilk kez, İlk Çağ’ın ünlü Yunan matematikçisi ve filozofu Pythagoras (Pisagor) (MÖ 580-500) tarafından kullanılmıştır. Kendini “bilge” olarak tanımlamaktansa “bilgi sevdalısı” olarak tanımlayarak, felsefenin ve felsefeyle uğraşan birinin alçak gönüllü olması statüsünü başlatarak tevazusunu ortaya sermiştir.

Felsefe teriminin ilk kez Antik Yunan'da çıkması bir tesadüf olmadığı gibi, bize kendisiyle ilgili dikkate değer ipuçları verir. Önemli bir ticaret şehri olmalarının faydası olarak hem maddi refaha ulaşmışlar, hem de diğer kentlerle kültür alışverişinin yapılmasına kaynak teşkil etmişlerdir. Zamanla artan refah seviyeleri, kendilerine zaman ayırmalarına yol açmıştır. Maddi kaygı taşıyan diğer insanların dertlerinden arınmış olarak, kendilerine sunulan bilgileri sorgulamaya başlamışlar ve zamanla evreni, insanı, düşünceleri sorgulama kapsamlarına almışlardır. Bu şekilde, felsefe tarihine ilişkin önemli eserler veren ve “felsefi sorgulama”nın başlamasına kapı açan çok önemli filozofları bünyelerinde barındırmışlardır.

Felsefe terimi ve tanımı hakkında bir parça bilgi sahibi olduk. Peki, nedir felsefe? Felsefe, sorgulamakla başlamaktadır. Merak edilenler, tabuları yıkılıp düşüncelere konuk olduğu takdirde felsefenin konusu olmuştur. Evrene dair ne varsa, felsefenin kapsamına girmektedir. Keza, ilk çağlarda formel bilimler adı altındaki tüm bilgiler felsefeyle ortaya çıkmış ve onun alt dalları olarak işlevde kalmışlardır. Sorgulamakla başlayan bir serüvenin sonucunda, yerçekiminden evrim teorisine kadar hayatımızda çok önemli yere sahip olan bilgiler elde edilmiş, makineler üretilmiş, insanlık hep daha ötesine gitmiştir. Cevaptan çok sorunun önemli olduğu bu alan, bizi zeka bakımından diğer canlılardan ayıran noktada, insan olmanın işlevsel hale gelmesine yaramıştır. Felsefe, bu bakımdan düşünmek, eleştirmek, sorgulamak ve merak etmenin sistemli bir faaliyetidir.

Felsefe, sorgulamakla başladığı düşünüldüğünde, ilk düşünebilen canlılardan bu yana aktif haldedir. Geçen asırlar boyunca, bünyesinde birçok bilim dalının başlamasına olanak sağlamıştır. Kümülatif bir sistem olmasından dolayı sürekli zenginleşen bilgiler, çoğu bilim dalının felsefeden bağımsız hale gelip daha çok ilerlemelerine yol açmıştır. Bütün bilimlerin anası olarak kabul edilen ve hayattaki en gözde alan olarak kabul edilen felsefe, diğer bilimlerin kendisinden ayrılmasıyla daha yalın haline ulaşmıştır. Felsefenin sonu olmayan, kesin çizgileri bulunmayan bir alan olmasından dolayı birçok bilimle ayrı düştüğü aşikar. Felsefe, öznel bir faaliyettir; bu bakımdan öznelliği kabul etmeyen ve etmemesi gereken bilimlerin bağımsızlığını ilan etmesi bizi daha ileri götürmüştür. Son yüzyılımızdaki durumu –hala değeri kabul edilip diğer bilimlerle olan ilişkisi çeşitli yönlerden inceleniyor olsa da- saf haline ulaşmıştır.

Felsefenin ne olduğunu çeşitli kaynaklardan araştırıp hakkında fikir sahibi olabiliriz. Felsefeyle ilgili birçok kitap okuyup onu daha çok kavrayabiliriz. Fakat felsefenin ne olduğu konusunda kesin bilgiler veremezken, kimse ‘felsefenin ne olmadığı’ hakkında da kesin bilgiler veremez. Herhangi birinin araştırmalarından veya okudukları kitaplardan edindiği “felsefe izlenimi” çok hatalı olabilmektedir. Kirli bilgilerin kol gezdiği bir ortamda sanırım bu çoğu konuda kaçınılmaz olabilmektedir.

Günümüzdeki felsefe algısına bakacak olursak, felsefeyle ilgilenen birinin üzülmesi çok normal; insanlığın ilerlemesinin önünü açan düşüncelerin kaynağı olarak kabul etmek yerine, entelektüel bir faaliyet olarak görülmektedir. Sanıldığının aksine felsefe, soylu bir zümreye, aydın bir gruba değil; tüm insanlara aittir. Oysa hayati bir eylem olan merak duygusu ve sorgulama eylemi, çoğu kültürü zarara uğrattığı düşünülerek her an törpülenmektedir. Sonuç olarak, felsefeyi tamamen dışlamış toplumlar yetişmektedir. Felsefeyi, halkın anlayamayacağı raflara kaldıranların yanında, onu ayak altına alanlar da vardır. Edebiyat ile de karıştırılarak, birçok noktada bayağılaştığını ve klişeleştiğini öne sürenlerin sayısı azımsanamayacak kadar fazladır.

Felsefede kesinlik olmadığı ve tamamen öznel olduğu için, aynı soru yüzyıllarca farklı biçimde tartışılmış, kaçınılmaz olarak tekrara düştüğü de olmuştur. Belki de nedeni budur ki günümüzde kendini filozof olarak tanımlayan çoğu kişi için farklılaşmanın anahtarı, halk düzeyinde olmayan kavramlar ve anlaşılması güç yazılar olmuştur. Anlaşılanların bayağı, anlaşılmayanların ise entelektüel olarak görüldüğü bir ortam gelişmiş ve felsefe tam anlamıyla çarpıtılmıştır. Bunun sonucunda felsefe, ait olduğu yerden, insanlardan daha çok uzaklaşmış ve yanlış tanımlamalara maruz bırakılmıştır. Bu konuda günümüz yazarlarından Christopher Phillips güzel bir yorum getirmiştir;

“Üniversitede lisans öğrencisiyken birkaç felsefe dersi almıştım. Profesörlerimizin kendilerini, Sokrates ve yandaşlarının yaptığı türden ateşli diyaloglarda bulunan yardımcı sorgulayıcılar olarak görmeleri için öğrencilerine cesaret vermemeleri beni hayal kırıklığına uğratmıştı. Onlar, felsefeyi sadece kendilerinin, uzmanların, yetkili olan kişilerin tartışabileceği bir müze eseri olarak görüyorlardı. Genellikle öğrencilerini gözü korkmuş, afallamış şekilde bırakan ve zorunlu diploma derslerini tamamladıktan sonra bir daha asla başka felsefe dersi almayacaklarına yemin etmelerini sağlayan, kolay anlaşılır olmayan bir jargon kullanıyorlardı.”

Aynı şekilde doktora derecesini King’s College Londra’dan almış olan Kanadalı roman ve deneme yazarı olan John Ralston Saul şöyle yazmıştır;

“Felsefe örnekleri gerçekten komedi olmaya doğru gidiyor. Sokrates, Descartes, Bacon, Locke ve Voltaire, uzmanlaştırılmış bir dilde yazmadılar… Kendi zamanlarının genel okuyucusu için yazdılar. Kullandıkları dil, sade, güzel ve genellikle hem etkileyici hem de eğlendirici… Üniversite öncesi seviyede yeterli eğitim almış herkes, hala Bacon’u veya Descartes’i, Voltaire’i veya Locke’u eline alıp, hem kolaylıkla hem de zevkle okuyabilir. Lakin bir üniversite mevzunu bile, bu aynı düşünürlerin, önde gelen çağdaş entelektüellerin yorumladığı kitaplarının sonuna kadar güç bela gelebiliyor. O halde, neden herhangi bir kişi, orijinal sadeliğin bu modern anlaşmazlıklarını okumaya çalışma zahmetine girsin ki? Cevap şu ki, çağdaş üniversiteliler bu yorumları orijinal olana giden uzmanların yolu olarak kullanıyor. Ölü filozoflara, bu yüzden uzman açıklaması ve koruması gerektiren amatör muamelesi yapılıyor.”

Modern akademisyen filozoflar arasında gerçekleşebiliyor olan ukalalık taslama arzusu, felsefeyi ulaşılmaz bir alan olarak göstermeye devam etmektedir. Oysa felsefe, ona yüklenilen bütün entelektüelliklerden uzak olarak hayatın bir parçası olmaktan ibarettir. Merak duygusu, insani bir içgüdüdür ve bu da hepimizin felsefeye eğilimli olduğunu gösterir. Toplum tarafından dayatılan dogmatik bilgiler ve inançlar, bu eğilimimizi körelttiği gibi, felsefeye yüklenen yanlış tanımlamalar da günümüzdeki durumumuzu ortaya çıkartmaktadır. Felsefe, en hayati noktamızdır; oysa onu fildişi kulesine kapatanlar yine biz insanlarız.

Neviens Nobody
Bertrand Russell, Monmouthshire'de İngiltere'nin önde gelen aristokrat ailelerin birinde dünyaya geldi. İngilizlerin "idealizme karşı isyanı"na öncülük ettti. Analitlik felsefenin kurucuları arasında yer aldı. A. N. VVhitehead ile birlikte "Principia Mathematica" adlı kitabı yazdı. Felsefi denemesi ”On Denoting” (İfade Üzerine) adlı eseri felsefinin paradigması olarak kabul gördü.

20. Yüzyılın önde gelen mantıkçılarından biri olarak tanındı. Çalışmaları mantık, matematik, dilbilim, bilgisayar teknolojisi ve filozofiyi, özelliklede dil felsefesi, epistemoloji ve metafiziğini önemli ölçüde etkiledi.

Russell önde gelen bir antiemperyalist tanınmış bir savaş karşıtı oldu. Bu tutumundan dolayı Birinci Dünya Savaşı sırasında hapis yattı. Adolf Hitler’e karşı kampanyalar düzenledi. Vietnam Savaşı'nda Amerikan hükümetini suçladı. Nükleer silahsızlanmanın savunucusu oldu. İsrail'in Orta Doğu'daki ülkelere karşı izlediği tutumu eleştirdiği bir bildiri yayınladı. [1]