Eski Dindar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Eski Dindar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kur'an'a Nazire, İntihar Suresi
Kur'an'a Nazire, İntihar Suresi
İntihar Suresi

Karanlıklara gömül ve sersefil ol da öl.
İstersen vicdanını binlerce parçaya böl.

Kurun-ı vusta hakim her fiil ve her söze.
Onlardan ırağ ol ha! Gelirsin kem bir söze.

Her yer zifir karanlık, her taraf ham düşünce
İnsanın yüreğine bu kadar gam düşünce...

Neylesin garip insan intihar etmeyip de
Ne mümkün halas için sonsuza gitmeyip de?

Sakin ol ey ruh sakin! Sakin ol, kendine gel.
Olamaz bir hayata bu kadar ağır bedel!

Bir bedel ki insanı hayatından ederek...
Bir bedel ki kendini intihara güderek...

Kalbe musallat olan aklı azat etmekçün...
Sonsuza kanat çırpıp ötelere gitmekçün...

Kalpte saklı manalar, kalpte saklı manalar...
Ne yiğitler doğurdu, o yasaklı analar...

Ümidini yitirme ey seçkin kulum benim.
Ümidini yitirme ayağım kolum benim.

Sen seçilmiş bir kulsun, Allah'a isyan etme.
İnzibat et ruhunu, ruhuna tuğyan etme.

Bilirim, intiharı düşündün birkaç kere.
Ama güzel aklını heder etme boş yere...

Emin ol Rabb'in seni terk etmedi terk etmez.
Emin ol, istemezsem ecelin sana yetmez.

Sen Allah'ın emrini tebliğle mükellefsin.
Ama kâfire göre çok kötü ve çirkefsin.

Sana çirkef diyene gösteririz zebani,
Onlar hırçın ve korkunç, onlar sert ve yabani...

Haydi onlar da gelsin, kimle gelecek ise
Mazi onların olsun, Rabb'in gelecek ise.

O din günü sahibi, O evrenin hakimi,
Yüreğine ferahlık döken kalbin hekimi.

Onlarsa zelil düşkün ham ervah, eyvah eyvah
Onların gideceği yerin adı da "Eyvah"

"Eyvah"ın tarifini nerden bileceksin sen?
"Eyvah" dipsiz uçurum, orada sonsuz diken...

Kaynar kazanlar kaynar "Eyvah"ın ateşinde,
Kâfir cühela oynar Eyvah memleketinde.

Sakın onlara "rahmet eli"ni açma dostum
O kafirler hak etmez, onlara saçma dostum.

Biz ayetleri böyle sağlam kılarız işte,
Hem tatilde düğünde hem meşgalede işte...

Bakıp da ibret alsın yolunu şaşıranlar,
Çalmasın masumlardan rızkını aşıranlar.

Sana hikmeti verdik hikmet ilmin dilidir.
Hikmet, ebediyetin sonsuzluğun yelidir.

Onlara ise azap, hem de sınırsız azap
Onlar putlara tapsın, sen sade Rabb'ine tap.

Bak kalbin yumuşadı artık intihar etme.
Rabb'ini terk ederek öte âleme gitme.

Sahi neydi Habibim seni kaygılandıran?
Bilmez misin Allah var, zaten gerisi yalan.

Sen ahiret yurdunu tercih etmelisin ki,
Burdaki tavukları yemesin kurnaz tilki.

Biz sana ganimetler vereceğiz ilerde.
Mal mülk çare olacak sendeki derin derde.

Cariye, tarla, kadın, hepsi senin olmalı,
Bunlarla hem yüreğin hem ellerin dolmalı.

Müminlere söyle ki savaştan kaçmasınlar,
O zalim kafirlere sofra da açmasınlar.

Zira Allah Melik'tir onlara bahşedecek.
Öyle büyük ihsanlar... Onlar da sevinecek.

Fakat mala aldanıp Allah'ını unutma!
Mümin kullarıma da bu manayı "salık"la.

Bir de isyan edene şu "tahaddi"de bulun:
İşte Kur'an ortada, ne hile var ne oyun...

Gelsinler onları da göreyim de yazsınlar,
Onlar da manaların kuyusunu kazsınlar.

Sadece bir suremin benzeri olsa yeter.
Bil: "Yap(a)mayacaklar!" Bu dava burda biter.

Ama yapamazlar ki, ama yazamazlar ki.
Aç kalmaya mahkûmdur çalışmayan o tilki!

Gördün mü ne misaller getiririz Kur'an'da.
Zira ikisi birdir kaldıran da kuran da.

Sen asla bakma bizim müteşabih âyâta,
Onların muhkemi var, koy onları kırata.

Müteşabih kâfirin kalbine yük bindirir.
Onu müstakim yoldan tez zamanda indirir.

Ama mümin kullarım derler: "Müteşabihât,
Saf hikmetle doludur, adeta sonsuz hayat..."

İşte bilen bilmeyen böyle ayrılır dostum.
Sonunda semalar da öyle yarılır dostum.

O gün gelip çatınca keşke görsen onları:
Diz üstü çökecekler, bak nasılmış sonları?

Allah onlara lanet verdi iki cihanda,
Felaket görecekler "iki kapılı han"da.

Zaten Ay da yarıldı, camlar bile kırıldı.
Fasulye sırıkları kavaklara sarıldı.

Onlar büyü der buna, sen onlara de: "Büyü!"
Yakında görecekler elem dolu o köyü!

Haydi rahatına bak, işte biz buyuz, buyuz!
Sen sağlıklı bir beden, onlar kötürüm uyuz!

Seni tüm alemlere rahmet eyledik zaten,
Geçen geçmiştir artık, bitmiştir artık biten!

Eski Dindar
İnşirah Suresi

Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adı yüce
Kafirlerin ahvali: “Devlere karşı cüce.”

Kıvranan ruhlarının hatırı için dinle.
Semanın ötesinden, arştan gelen bu dinle.

Bütün ayetlerimi göğsüne indiririm.
Böylelikle derdini acını dindiririm.

Biz öyle bir makamdan sesleniriz ki sana.
Dağlar taşlar dayanmaz, arz dayanmaz ki buna.

Hani bir dem, ümitsiz ve çaresiz kalmıştın.
Kendini ıstırabın denizine salmıştın.

Biz, korkma, dedik sana, o dem inşirah buldun.
İşte o dem huzurla mutluluk ile doldun.

Sana sormuştu onlar: "Yaratıcı nerede?
Hangi gizli mabette, hangi saklı derede?

Vahyettik de kalbine mana hazinesini.
Bu şekilde onlara verdin edeb dersini.

Dedin o kafirlere: "Hak apaçık aslında.
Gözünün önündeki perdenin arkasında."

Onlar bu cevap ile tatmin olmamışlardı.
Zira kalplerinde de kalın bir perde vardı.
Cehennem Suresi

Ey insan bilir misin sen ne idin evvela?
Bilir misin ben yoksam varlığın sonsuz bela.

Sen atılmış bir sıvı, bir meniydin o demler.
Şimdi inatçı düşman, içinde de matemler!

Ben sizin Rabb'inizim hem de Habib'inizim.
Sizi yaratan benim, gönül Tabib'inizim.

Fakat inkâr edenler, hep cahil cühelâdır.
Bir tanısan onları, tek bildikleri "lâ"dır.

Oysa senden önce de nebiler göndermiştim.
Onlara da sen gibi mucizeler vermiştim.

Onlar da kalplerinin marazına uydular.
Onlar da işkembeden ham sözler uydurdular.

Onlar da biliyordu Hakk'ın ayeti açık.
Öyle ise yüz çevir, aralarından da çık.

Muhammed'i tanımaz hakaret edersiniz.
Yalancının tekidir, masalcıdır dersiniz.

Oysaki şanım için, son nebidir o gerçek.
Yakında bunu herkes hem de herkes bilecek.

Ufukta belirince kızıl kıyamet o gün!
O gün bitecek şenlik ve bitecek bu düğün!
Yok, efendim insanın aklı her şeye ermezmiş. Hadi be!

İnsan sorumlu olduğu şeylere akıl erdiremeyecek bir yetersizlik içinde ise, dini anlamdaki mesuliyeti nasıl sırtlanabilir? Sonuçta bütün dinler, muhatap olarak "akl"ı ön plana çıkarıp ona seslenirler değil mi? Hele ki "son semavi din" olarak takdim edilen İslam, bir akıl dini olarak gösterilir daima.

Ama aklını dini dogmaların garip mantığına hapseden dindar insanlar bu konuda da "akıl almaz" bir tezat içine düşmekten kendilerini kurtaramazlar. Çünkü bir taraftan, "bu din akıl dinidir" derken öte yandan zorda kalınca "insan aklı her şeye ermez" diyorlar.

Esasında bunu yalnızca kendileri değil, örnek aldıkları peygamberleri de yapmıştı çoğu kez. Örneğin, Hazret-i Muhammed, bir seferinde kendisine sorulan "kader" konusundaki açmazı şu sözleriyle çözüme kavuşturur:

"Bu mesele, insan aklının kavrayamayacağı bir meseledir, üzerinde fazla düşünmeyin."
Şu, hikmetinden sual olunmaz cümlesi, bütün dini muammaların ve açmazların üstüne örtülen kalın bir perdedir benim nazarımda.

Teoloji ile ilgili konularda konuşan hemen her insan (buna kallavi alimler de dahil) karşılaştığı ilk açmazda "hikmetinden sual olunmaz" cümlesinin rahatlığına sırtını yaslamayı bir erdem ve dini bir vecibe olarak görüyor. Tabi bu cümlenin destekleyicisi olan "bizim aklımız sınırlıdır, her şeyi aklımızla algılayamayız" cümlelerini de dile getirmeden geçmeyelim.

Ben, hikmetinden sual olunmaz, cümlesine bir soru yöneltmek istiyorum bu yazımda:

Kafirlerin sınırlı ve sonlu bir yaşamda (dünya hayatı) yaptıklarına mukabil sınırsız ve sonsuz bir ceza (ahiret hayatı) almaları, hangi hikmet, hangi adalet ve hangi merhamet ile açıklanabilir?

Gerçi Risale-i Nur adlı kaynakta, Said-i Nursi bu soruyu yanıtlamaya çalışıyor; ancak verdiği yanıt kişiyi tatmin etmekten çok uzak olduğu gibi yaptığı benzetme de oldukça kifayetsiz.

Said-i Nursi mealen şöyle diyor:

"Dünyada bir kişiyi öldüren biri, 20-30 yıl ceza çeker. Bir saniyede işlenen bir suç, trilyonlarca saniyeye tekabül ediyorsa, kâfirin cezası da bu nispette çok olmalı. Kaldı ki kâfir, inkârıyla yalnızca bir kişiyi değil 'her şeyi' öldürüyor. Zira evrendeki bütün nesnelerin, Yaratıcısı ile irtibatını koparıp onları sahipsiz görerek manen öldürmüş oluyor. Yine bu nesnelerde tecelli eden ilâhî isimleri reddettiği için onlara hakaret etmiş (yani manen öldürmüş) oluyor.

Öyleyse ortalama 60 yıl yaşayan bir kâfir sonsuz bir cezayı hak ediyor."
Dini paradigmaya sahip olan bireyler, şüphesiz ki bu soruyu abes bulacak ve en iyi olasılıkla soruyu yanıtlama cesareti gösterip: "Evet, peygamberler masumdur; çünkü onların "ismet" sıfatları var." diyeceklerdir.

Hatta, bazı mezhepler (mesela İslam'da Şia) sırf peygamberlerin değil, peygamberin yakın çevresi olarak bilinen sahabelerin veya havarilerin de ismetli olduklarını iddia ederler.

Onlara: "İyi de bizim de "İsmet"imiz var; ama hiç masum değil." şeklinde karşılık vermek yerine "örnek olay" yöntemini kullanmak daha makul bir davranış biçimi olacaktır. Şöyle ki:

Sahih kaynakların anlattığına göre, Peygamberin büyük mucizelerinden biri şöyledir:

Hazret-i Muhammed, bir çocuğun sol eliyle yemek yediğini görünce, o çocuğu uyarmış: "Evladım sol elle yemek günahtır, sağ elini kullan." demiş.

Çocuk, ama ben sağ elimi kullanamıyorum, deyince Hazret-i Muhammed, çocuğa beddua etmiş:

"Allah'ım, bu çocuk artık sol elini kullanamasın."
Din, insanların mantığını dumura uğratır ve muhakeme yetilerine set çeker; çünkü dini inanışlar, akıldan ziyade kalbe ve mantıktan ziyade hayale hitap eder.

İşin garip tarafı, din alimleri de bunun böyle olduğunu itiraf eder ve hemen hepsi şu tespitte bulunur:

"Allah, yalnızca akılla bulunamaz; hatta akıl tek başına kaldığında tek kanatlı kuşa benzer. Ve tek kanatlı kuşun uçma olasılığı da yoktur. Allah insanların kalbinde saklıdır."

Bu ortak kanaati, bir hadis-i kutsi şöyle ifade eder:

"Men ne güncem der semavat u zemin. Ez aceb güncem be kalb-i müminin."

Bu Farsça ifade şunu anlatır:

"Ben, gökyüzüne ve yeryüzüne sığmadığım halde gariptir ki mümin kulumun kalbine sığdım."
Ölüm korkusunun, saçma sapan inanışları doğurduğu bugün bilinen bir gerçek olarak karşımızda durmaktadır. İnsanoğlu, maalesef sırf daha uzun yaşayabilmek adına veya öldükten sonra da yaşayacağını düşünerek kendini rahatlatmak adına birçok hurafe ve safsata uydurmuş ve buna ilkin kendisi inanmıştır.

Daha doğrusu inanmak zorunda kalmıştır. Çünkü hiçbir mistik inanç, kişinin kendi özgür iradesi ile seçtiği bir seçim değildir. Ya toplumun mahalle baskısı ya da kendi içindeki duyguların rahatlama arzusu sebep olmuştur bu inanca.

Kısaca, bütün mistik ve metafizik inançların temelinde, "korku" vardır demek, pek de abartılı bir düşünce olmaz. Oysaki "ölüm korkusu"yla baş edebilmek ve sonsuza dek yaşama arzusunu dindirebilmek için "safsata ve hurafe" yolunu tercih etmeye hiç de gerek yoktur.

Çünkü, ölüm korkusunu bastırmak veya sonsuza dek yaşama arzusunu tatmin etmek amacıyla uydurulan hurafeler, daha vahim ve önü alınamaz korkular doğuruyor. İnsan bu noktada, adeta yağmurdan kaçarken doluya tutuluyor.