Evrim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Evrim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Zambiya’daki bazı şempanzeler, hayvanlar için moda anlayışına örnek olabilecek şekilde kulak aksesuarları yaratmaya başladı.

Her şey 2010 yılında Julie adında Zambiyalı bir şempanze ile başladı. Julie, bir parça çimeni kulağına soktu ve orda bıraktı. Daha sonra bu davranışını defalarca kez tekrarladı. Araştırmacılar, Julie’nin neden böyle bir davranışta bulunduğunu öğrenmeye çalıştı. Çimeni sonraya saklamak için mi yapıyordu yoksa sadece eğlenmek için mi yapıyordu?

Daha sonra bu kulağa çimen sokma davranışının hiçbir amaca hizmet etmediği anlaşıldı. Fakat ilginç olan şu ki, Julie yaptıktan sonra diğer şempanzeler de kulaklarına çimen sokmaya başladı.

Şempanzelerin bir “kültüre” sahip olması sürpriz değil, çünkü farklı gruplar farklı davranışlar ve araçlar dahil olmak üzere farklı gelenekler geliştiriyor. Fakat Hayvan Bilinci Dergisi’nde yeni yayımlanan araştırmaya göre, genelde bu örnektekinin aksine geleneklerin somut bir işlevi oluyor.

Hollanda Max Planck Enstitüsü’nden primat uzmanı ve araştırmanın baş yazarı Edwin van Leeuwen, araştırmalarının oldukça sıradışı bir şeyi ortaya koyduğunu söylüyor.

Araştırmacılar kulağa çimen sokma davranışının sadece sıradan bir olay olmadığından emin olmak için Zambiya’daki dört farklı şempanze grubunu bir yıl boyunca gözlemledi. Kulaklarına çimen sokan ve bu davranışı yapan birini gördükten sonra diğerlerinin de yapmaya başladığı sadece tek bir grup olduğu anlaşıldı.

Gözlem sonuçları, bilim insanlarına bir çeşit “şempanze modası” olabileceği konusunda soru işaretleri yarattı.


Kaynak
İnsanların halen evrimleşmeye devam edip etmediği konusu en sık tartışılan ve sorulan konulardan birisidir. Cevap, tartışmaya hiçbir yer olmaksızın "evet"tir. İnsanlar halen evrimleşmektedir. İnsanların evrimleşmemesi için bir neden yoktur. 

Bu ilk etapta şaşırtıcı gelebilir; çünkü kimse uyum başarısına bağlı olarak ölmüyor, öyle değil mi? Yani dişimiz ağrıdı ya da hastalandık diye (en azından çoğu zaman) ölecek değiliz. Gerek tıp sayesinde, gerekse de modern teknolojiler aracılığıyla artık birçok ölümün önüne geçebiliyoruz. Bu durumda Doğal Seçilim'i büyük oranda durdurduğumuzu söyleyebiliriz. E bu durumda nasıl olur da insanlar evrimleşmeyi sürdürür?

Bunun çok basit bir nedeni var: Evrim sadece Doğal Seçilim ile olan bir süreç değildir. Doğal Seçilim evrimin en güçlü mekanizmalarından birisi olsa da tek mekanizması değildir! Dahası, günümüzde halen Doğal Seçilim nedeniyle ölmekte veya hayatta kalmakta olan birçok insan da vardır. En tipik iki örnek olarak, orak hücre anemisine sahip olmaları sayesinde sıtmanın bol bulunduğu ortamlarda hayatta daha kolay kalan Afrikalı insanlar ile genlerindeki farklılıktan ötürü HIV'e dirençli Avrupalılar verilebilir. Bu kişiler, genetik farklılıklarından ötürü hayatta daha kolay kalmakta, daha çok üreme şansı bulabilmekte ve kendilerini güçlü kılan genleri gelecek nesillere daha çok aktarabilmektedirler. Bu da Doğal Seçilim yoluyla olan evrimin ta kendisidir! 

Fakat Doğal Seçilim'i %100 durdurduğumuz hayali bir dünyada bile evrim devam etmeyi sürdürürdü. Çünkü insanlar üzerinde halen Genetik Sürüklenme, Göçler, Cinsel Seçilim, Akraba Seçilimi, Grup Seçilimi gibi diğer birçok evrim mekanizması etki etmeyi sürdürmektedir. Mutasyonlar, Gen Çaprazlanması (Crossing-over), Transpozonlar gibi mekanizmalar halen genlerimize çeşitlilik eklemeyi sürdürmektedir. Dolayısıyla insanlar halen evrimleşmektedir; ancak Doğal Seçilim'in kısmen de olsa yavaşlatılmış olması dolayısıyla atasal formlarımıza veya kuzenlerimize nazaran biraz daha yavaş evrimleşmekteyiz, bu doğru. 

Bu evrimin devam ettiğini görmenin en güzel yollarından birisi, evrimsel süreç için aşırı kısa bir zaman dilimi olan son birkaç bin yıla bakıp, hangi genlerin değiştiğini incelemektir. Bu, evrimin devam edip etmediğini anlamamız için harika bir yöntemdir! Üstelik bunu yaparken, hangi genlerin Doğal Seçilim yoluyla seçildiğini, hangilerinin diğer mekanizmalarla evrimleştiğini de ayırt etmemiz mümkündür; çünkü her mekanizmanın genler ve kromozomlar üzerinde farklı izleri ve desenleri bulunmaktadır. Çok sayıda genomu kıyaslayarak bu izleri inceleyebilir ve hangi genin nasıl evrimleştiğini anlayabiliriz.

Örneğin, madem Doğal Seçilim'in tamamen durduğunu düşünüyorsunuz, ona odaklanalım. Vücudumuzda son birkaç bin yıldır Doğal Seçilim yoluyla değişmiş genler var mıdır? Elbette! Tamam, belki vahşi hayatta görebileceğiniz kadar bol değil; ancak insanlarda da halen Doğal Seçilim yoluyla evrimleşen genler vardır. Kaldı ki diğer mekanizmalarla evrimleşenlerden bahsetmiyoruz bile! 

Yair Field ve arkadaşlarının 2016 yılında Science dergisinde yayınladıkları bir makalede, aralarında laktoz toleransı, saç ve göz rengi, bağışıklık sistemimizin parçaları ve boy uzunluğunun da bulunduğu pek çok fiziksel ve yapısal özelliğin sadece son 2000 yılda evrimleştiği gösterilmektedir! Ayrıca araştırmanın bulgularına göre insan bebeklerinin kafalarının çevre uzunluğu, insülinin vücudumuzdaki kullanımı, hemoglobin özelliklerimiz, glikoz intoleransı, erkeklerin BMI değerleri, menopoza girme yaşı, dişilerin kalça genişliği, insan bebeklerinin doğum kilosu, dişilerin bel/kalça oranı, vücudumuzdaki toplam kolesterol oranları, bebeklerimizin doğumdaki boyları gibi başka birçok özelliğimiz de son 2000 yılda hızlı bir şekilde değişmiş ve evrimleşmiş özellikler arasında yer alıyor olabilir!

Araştırmacılar bunu göstermek için 3915 İngiliz'in tüm genom haritalarını kıyaslamışlardır. Bu nasıl yapılmaktadır? Eğer ki bir gen Doğal Seçilim ile hızlı bir şekilde seçilecek olursa, popülasyon içerisindeki bulunma sıklığı bir anda, hızla artacaktır. Bu hızlı seçilim sürecinde o genin civarında bulunan diğer genler de seçilen orijinal gen ile birlikte adeta "sürüklenecektir". Çünkü bu genler birbirlerine fiziksel olarak, DNA üzerinde bulundukları konum gereği bağlıdırlar. Biri avantajlı olduğu için seçilecek olursa, genellikle civarındaki genler de üzerlerinde hiçbir seçilim baskısı olmamasına rağmen seçilmiş olurlar. Gen Çaprazlanması mekanizması, çok hızlı gerçekleşen Doğal Seçilim'in hızına yetişemeyeceği için, bu genlerin birbirinden ayrılması da kısa sürede mümkün olamamaktadır. Bu sebeple bilim insanları bu tip gen bölgelerine bakarak ve bu bölgelerde biriken mutasyonları inceleyerek hangilerinin Doğal Seçilim baskısı altında kaldığını net bir şekilde tespit edebilmektedirler.

Bunu yapan araştırmacılar, az önce sözünü ettiğimiz özelliklerin son 75 nesilde, yani sadece 2000 yıl öncesinden bu yana ciddi Doğal Seçilim baskısı altında kaldığını göstermiştirler! Sadece 75 nesil! 

Sonuç olarak söyleyebiliriz ki, insanların halen evrimleşmekte olduğunu düşünmemek için hiçbir neden bulunmamaktadır. Eğer ki "durdurduğumuza" inandığımız Doğal Seçilim bile son 75 nesilde bizi birçok özellik bakımından değiştirmeyi başardıysa, diğer tüm evrim mekanizmalarının etkisi altında toplamda ne kadar değiştiğimizi ve ne hızla değişmeyi sürdürdüğümüzü düşünmeyi siz okurlarımıza bırakıyoruz.

Roma İmparatorluğu’nun uzak bir vilayetinde Nazaretli İsa çarmıhta öldüğü zaman, arkasında yalnızca birkaç düzine destekçi bırakmıştı. O dönem içerisinde belki de kimse, 350 yıl sonra Hristiyanlığın Roma İmparatorluğu’nun resmi dini olacağını ve daha sonra da Dünya üzerindeki en çok inananı olan din statüsüne geleceğini düşünmemiştir.

Hristiyanlığın bu ’başarısı’ sıklıkla, barındırdığı mesajına atfedilir. Kendinden önce inanılan dinlerin aksine Hristiyanlık insanlara iyi olmayı öğütleyip, ölümden sonraki yaşamda ölümsüzlük vadetmiştir. Hristiyanlığın mesajı da birçok insan tarafından başkalarına yardım etmek, çok çalışmak, cinselliğini kontrol etmek ve bunları yapmayan insanların göreceği cezalar üzerinden kavramsallaştırılmıştır. Yani aslında Hristiyanlığın genel tanımı ahlak üzerinden yapılmıştır.

Hristiyanlık inancı yaygınlaşmadan önce inanılan dinlerin ahlak üzerinde pek de etkili olduğu söylenemez. Örneğin daha materyalist olan Greko-Romen dinlerinde genellikle ritüeller, kurbanlar ya da inanılan metafizik güce başka yalvarma yöntemleri ön plana çıkmıştır.

Aslında Hristiyanlığın yaydığı mesaj dönemi koşullarında yeni değil. Homer’in zamanında yani milattan önce 8. Yüzyılda, Yunanlılar bütün insanların öldükten sonra iyilikleri ve kötülükleri ile Hades’e gideceklerine inanıyorlardı. 5. Yüzyıldan itibaren de Yunanlılar, ölülerin yaşadıkları zamandaki fiiliyatlarına göre Hades tarafından yargılanacaklarına inanmaya başlamışlardı.

Bu süreç içerisinde toplumsal değerler de paralel olarak değişti. Homer’in İlyada’sında kahramanlar açık bir şekilde çok eşli ve sadakatsiz olsalar da, sadakat ve tek eşlilik milattan önce 1. Yüzyılda artık teşvik edilmeye başlanmıştı. Achilles ve Agamennon çabuk öfkelenen, cinsel olarak gözü doymayan ve kibirli liderler olsalar da, Roma İmparatorluğu’nun ahlakçıları nefse hakim olup kişisel zevklerden arınmayı ve alçakgönüllü olmayı savunmaya başlamışlardı.

SOSYAL YAPIŞTIRICI

Hristiyanlık 2000 yıldan fazla süredir ortaya çıkmış yeni dinler dalgasının bir parçasıydı. Fakat ne oldu da materyalist dinler yerini “toplum ahlakı” üzerinde etkili dinlere bıraktılar?

Bazı sosyal bilimciler bu durumu ahlakçı dinlerin birlikte çalışmayı teşvik etmesi üzerinden değerlendiriyorlar. Çünkü birlikte çalışmanın yaygın olduğu toplumlar, diğer toplumlara rekabette daha avantajlılar. Din bir çeşit sosyal yapıştırıcı gibidir ve toplumu bir arada tutar. Hem herkesin akraba ve aile olduğu noktasından yola çıkarak bağları kuvvetlendirirken, bedavacılığın da önünü tıkar. Ahlakçı dinlerin Mısır ve Sümer toplumlarının yükselişinden oldukça sonra ve insanlık tarihinde görece geç bir zamanda ortaya çıkmasının dışındaki konularda, bu açıklama mantıklı olabilir.

Davranış ekolojisi ve deneysel psikoloji üzerine yapılan yeni bir araştırmada ise, başka bir açıklama öne sürüyor.

Bu çalışmadaki açıklama, yaşam tarihi teorisi (life history theory) olarak biliniyor. Araştırmanın bulgularına göre; evrim programları ile donanmış organizmalar, davranışlarını çevrelerine göre düzenliyorlar. Acımasız ve ne olacağının tahmin edilmesi güç ortamlarda yani kaynakları az olan ve ölüm oranı yüksek olan çevrelerde, organizmalar ‘hızlı yaşam’ stratejisine adapte oluyorlar. Canlılar bu yaşam stratejisi içerisinde daha erken yaşlanıp daha erken ürüyorlar, yavrularıyla daha az ilgileniyorlar, düşüncesizce hareket edip agresif oluyorlar.

Örneğin; gelişme sürecinde oldukça rekabetçi bir ortamda birkaç gün için bırakılan sığırcıklarda daha düşük vücut ağırlığı ve daha düşük seviyelerde DNA onarımı gözleniyor. Fakat bu sığırcıklar daha riskli fakat yaşlanma açısından potansiyel olarak daha faydalı yatırımlar üzerinden ani ödüllere öncelik veriyorlar. Evrimsel bir bakış açısıyla bu durum değerlendirilirse daha anlamlı gelebilir; Eğer herhangi bir zaman ölebileceğinizi düşünürseniz, genlerinizi aktarabileceğiniz her ihtimale sıkıca sarılırsınız.

Yukarıdaki paragrafta açıklanan durumun tam aksine, eğer organizmalar daha tercih edilir ve ne olacağı tahmin edilebilen çevrelerde yaşarlarsa, yavaş yaşam stratejisini seçiyorlar. Daha geç olgunlaşıp daha geç ürüyorlar ve yavruları ile daha çok ilgileniyorlar. Bu organizmalar daha sabırlı ve hoşgörülü oluyorlar.

Aynı evrimsel tepkiye insanlarda da rastlamak mümkün. Yapılan araştırmaların bulgularına göre; çevre ne kadar iyi olursa, insanlar ailelerine ve romantik ilişkilerine o kadar fazla ilgili gösteriyorlar. Ayrıca daha varlıklı bir çevrede yaşayan insanlar daha az fevri ve daha az agresif oluyorlar. Örneğin varlıklı ailelerde yaşayan kadınlar daha geç yaşlarda çocuk sahibi oluyorlar. Ayrıca bu kadınların çocukları daha büyük oluyor ve daha çok anne sütüyle besleniyor. Bu iki etmen de bu kadınların yeniden hamine kalmasını zorlaştırıyor.

Aslında bulgular doğu Akdeniz bölgesinde 2500 yıl önce ne olduğunun da bir açıklaması gibi. 2500 yıl önce bu bölgede kişi başı harcanan enerji miktarı, Mısır ve Sümer medeniyetlerinde tipik günlük 15.000 kalori iken, 20.000 kaloriden daha fazlaydı. İnsanların bolluk içerisinde yaşaması, daha durağan ve  ne olacağı tahmin edilebilen bir popülasyon yapısıyla da, yavaş yaşam stratejisinin ön plana çıktığı söylenebilir. Tam bu noktada da, ahlakçı dinlerin yayılmaya başladığını görüyoruz. Acaba ahlakçı dinler ile toplumdaki yavaş yaşam stratejisinin bir bağlantısı olabilir mi?

Uzun süreçte bu faktörleri değerlendirdiğinizde, hızlı yaşam stratejisinden yavaş yaşam stratejisine geçiş ilk etapta yalnızca popülasyonun zengin kesimiyle sınırlı kalacaktır. Zengin kesim dışındaki toplumun diğer üyeleri ise hala hızlı yaşam stratejisiyle genç ölmeye devam edecektir ve elitler bu durumdan aslında çok da memnun olmayacaklardır.

Bu durum belki de insanın ahlak bilişselliğinin genel prensibiyle açıklanabilir. İnsanlar sezgisel olarak menfaatlerini tehdit eden davranışları doğru bulmazlar. Evrimsel süreç içerisinde yavaş yaşam stratejisini takip etmek, hızlı yavaş stratejisini takip edenlerin arasında bir dezavantaj olabilir. Eğer diğer bireyler toplumdaki cinsel fırsatları değerlendiriyor ve siz hâlâ vefalı davranıyorsanız, eğer toplumdaki herkes intikam alıyor ve siz affediyorsanız, eğer herkes eğlenirken siz çalışıyorsanız bu durum sizin için bir dezavantaj olarak değerlendirilebilir. Bu durumda toplumun elitleri, hızlı yaşam stratejisine sahip bireyleri ahlaki açıdan suçlayıp onların elindeki evrimsel olarak avantajlı kabul edilecek yaşam biçimlerini din yardımı ile yavaş yavaş değiştirmeyi amaçlamış olabilir.

Aynı fikir Batı Avrupa’da ve Kuzey Amerika’nın kuzey bölgelerindeki zengin bölgelerde ahlakçı dinlerin kademeli bir şekilde zayıflamasını da açıklayabilir. Bir toplum içerisinde refah seviyesi ve yavaş yaşam stratejisine adaptasyon arttıkça, ahlak açısından hızlı yaşam stratejisini eleştiren dinlere ihtiyaç da azalıyor. Eğer bu görüş doğru ise, Greko-Romen dinlerinin ortadan kaybolması gibi şimdi hakim olan dinlerin de bir gün ortadan kalkacağı çıkarımı yapılabilir.

Nicolas Baumard (New Scientists)
Bilim insanları, insanların yaşayan en yakın akrabalarından kabul edilen bonoboların eski grup arkadaşlarının seslerini uzun yıllar geçse de unutmadıklarını, hatırlayabildiklerini, yaptıkları bir deneyle ortaya koydular.

Fransa'dan Saint Andrews ve Saint-Etienne üniversitelerinden araştırmacıların kurmuş oldukları uluslararası bir araştırma ekibi bonobolar üzerinde yaptıkları deneyler sonucunda bonoborın sesleri hatırlayabildiklerini ortaya koydu. Bonobolara eskiden beraber oldukları arkadaşlarının sesleri dinletildi.  

Deneyde bonobolara tanıdık olmayan sesler dinletildiğinde düşük bir reaksiyon gösterdikleri ama tanıdık sesler dinletildiğinde heyecanlanarak sesin geldiği yöne koştukları gözlemlendi.

Araştırmacılar, primatların 5 yıl gibi uzun bir süre geçmesine rağmen sesleri fark edebilecek kapasitede olduklarını da söylediler. 

Saint Andrews üniversitesi Nörobilimler ve Psikoloji Bölümünden Sumir Keenan, "Bonobolardan oluşan bir topluluğu günlerce süren bir çalışma neticesinde düzenli olarak küçük gruplara ayırıyoruz, bonobolar birbirleriyle yüksek seslerle iletişimi devam ettiriyorlar. Dahası dişi bonobolar ait oldukları toplulukları terk ediyorlar, fakat gruplar arası toplantılarda eski takım arkadaşlarıyla etkileşimi devam ettirdikleri de oluyor. Bu da demektir ki; Etkin Sosyal Navigasyon geçmişteki ve yeni edinilmiş olan sosyal partnerleri fark etmekle alakalı bir durum." diyor.

"En yakın akrabalarımızdan olan bonoboların da aynı biz insanlar gibi sesleri, aradan geçen uzun yıllara rağmen hatırlayabildiklerini keşfetmek, aramızdaki ortak karakteristik özelliklerin sayısını arttırmakla beraber muhteşem bir keşif."

Avrupa'daki bir kaç hayvanat bahçesinde bulunmuş olan bonobolar deneyin neticesi açısından büyük bir öneme sahipti. Çünkü bu bonobolar bulundukları hayvanat bahçesindeki diğer maymun türleriyle de ilişki kurmuşlardı ve bu diğer maymun türlerinin sesleri de deneyde kullanıldı.  

Yeni gelen bonoboların karakteristik özellikleri, sesler dinletildiğinde sesleri taklit etmeleri. 

Bonobolar da bireyleri fark edebilme yetisinin çok önemli olduğu toplu halde yaşayan diğer pek çok primat türlerinde de görüldüğü gibi kompleks sosyal bağlar oluştururlar. Bu sosyal bağlar toplumdaki bireyleri sesleri ve  yüzleri vasıtasıyla ayırt edebilme ihtiyacından doğar. İnsan türü ise primat türleri arasında bu alanda en uzman olanı.

İnsanlar ile bonobo ve şempanzelerin son ortak ataları 6-8 milyon yıl önce yaşadılar ve bazı ortak davranışlar ile genleri paylaştılar.

Bonoboların doğal yaşam alanları Afrika'nın iç kesimlerinde yer alan pasifik ekvatoral ormanlarıdır. Bonobolar son derece girift bir sosyal çevrede, kalabalık gruplar halinde yaşarlar.

Çeviri: Payruk
Dipnot: Bu çeviri, Sayın Payruk'un blog için yaptığı ilk çeviridir. Umuyoruz ki bu faydalı çalışmalarının devamı gelecektir. Siz de bize çevirilerinizle katılabilirsiniz!
Darwin’in başyapıtı, Türlerin Kökeni, iki temel noktayı kapsamaktadır. Bunlardan biri, türlerin değişmezliği öğretisine ilişkindir. Darwin çok sayı ve çeşitte olgusal kanıtlar getirerek, kilisenin resmî görüşünü de yansıtan o yerleşik öğretinin dayanaksız olduğunu gösterir. Belli doğa olgularını açıklama bir evrim kuramı oluşturmayı gerektirmekteydi. Canlı dünyada, sürekli yeni türlere yol açan ama yavaş giden değişim genel kuraldı.

İkinci nokta, Darwin’in “doğal seleksiyon” dediği evrim sürecinin düzeneğine ilişkindir. Buna göre, tüm ereksel görünümüne karşın, canlıların evrimi doğrudan ve de yalın bir biçimde hiçbir amaç içermeyen mekanik terimlerle açıklanabilirdi.

Darwin’in çalışmasını meslekten biyologlar arasında etkili kılan işte bu ikinci noktaydı. Biyologların çoğu zaten, evrim düşüncesini kabul etmeye hazırdı; ancak, 1859’dan önce hemen hiçbir biyolog evrimin oluşum düzeneği üzerinde “bilimsel” diyebileceğimiz bir düşünceye sahip değildi. O dönemin seçkin bilim adamlarından T. H. Huxley, örneğin, Türlerin Kökeni’ni okuduktan sonra, “Bunu düşünmediğim için ne kadar aptal olmalıyım!” demekten kendini alamaz. Huxley’in geriye kalan meslek çalışması Darwinciliği savunmak ile geçer.

Darwin’in evrim görüşü, 19. yüzyılın sonlarına dek biyologlar tarafından genellikle benimsenir. 1890’dan sonra su yüzüne vuran kimi kuşku ve doyumsuzluk belirtileri giderek yoğunluk kazanır; öyle ki, 1910’a gelindiğinde kimi eleştiricilerin, Darwinciliğin artık öldüğünü ileri sürdüklerine tanık olmaktayız. “Darwincilik” derken kuşkusuz evrimin doğal seleksiyon yöntemi söz konusuydu. Yoksa, 1859’dan sonra bir iki eski kafalı ya da şarlatan dışında biyologların hemen hiçbiri evrim olgusunu sorgulama yoluna gitmemiştir.

Yüzyılımızın başlarında evrim kuramına yönelik bu kuşkucu tutum iki temel nedene dayanmaktaydı. Bir kez, o zaman bilinen Darwincilik giderek salt spekülatif bir öğreti olma yoluna girmiş; doğal seleksiyon, olgusal verilere gitmeksizin de her şeyi açıklayan; doğruluğu apaçık bir ilke diye algılanmaya başlanmıştı. Sonra genetik alanında “mutasyon” denen yeni bir olay ortaya çıkmıştı. Buna göre, kalıtsal değişim, adım adım değil sıçrayarak ilerlemekteydi. Bu demekti ki, evrim Darwin’in ileri sürdüğü gibi yavaş giden bir değişim değil, büyük sıçramalar içeren bir süreçtir.

Ne var ki, evrim ve kalıtım çalışmalarında daha sonra ortaya konan çok sayıda yeni olgusal kanıtlar, Darwinciliğe yöneltilen eleştirilerin yersizliğini gösterir; dahası, dengeyi kanımca bir daha tersine dönmeyecek şekilde Darwincilik lehine çevirir. Bu kanıtlar arasında en başta mutasyonların büyük çoğunluğunun sıçramalar biçiminde değil, belki küçük adımlar biçiminde birer değişim olduğu bulgusu gelir.

Görülüyor ki, Darwinciliğin yıkıldığı savı en azından bir abartma olmaktan ileri bir şey değildi. Gerçekten, yüzyılımızda ortaya konan tüm biyolojik bulgular doğal seleksiyonu evrimin temel yöntemi olarak kanıtlayıcı niteliktedir. Öyle ki, bu yöntem şimdi Darwin’in bıraktığından daha sağlam bir dayanak üstündedir. Bir noktayı hemen belirtelim: Evrime ilişkin alternatif açıklamalar inandırıcı olmaktan çıkmıştır. Bunların başında, sonradan edinilen özelliklerin (yani bireyin yaşam döneminde çevresindeki değişikliklerin etkisiyle ya da organlarını kullanıp kullanamama nedeniyle uğradığı değişikliklerin) kalıtsallık savını içeren Lamarkçılık vardı. Bu artık geçerliğini tümüyle yitirmiş bir teoridir: Açıklamada yetersiz kaldığı birçok olgunun yanı sıra, pek çok olguya da ters düşmektedir. Üstelik açıklar göründüğü olgular da ya birtakım yanlışlıklar içermekte ya da daha doyurucu alternatif açıklamalara elvermektedir. Kaldı ki teorinin kendi içinde yeterince tutarlı olduğu bile söylenemez.

Gene inandırıcılığını yitiren bir başka açıklama da “orthogenesis” denen, evrimin önceden konmuş belli bir yönde ilerleyen bir süreç olduğu görüşüdür. Gerçi fosiller üzerindeki incelemeler evrimin çoğu kez doğrusal bir çizgi izlediğini göstermektedir. Bunun çok iyi bilinen bir örneği, atın koşma hızına, tek tırnaklı ayağa, ot çiğnemede oldukça etkili diş yapısına yönelik kararlı evrimdir. Ne var ki, evrimin nerede daha etkili bir organ ya da organsal işleve yönelik olduğu görülmüşse, orada doğal seleksiyonu bulmaktayız. Kaldı ki filler ile bir maymun türü olan şebekler (baboons) örneğinde olduğu gibi evrimin doğrusal bir çizgi izlemediğini, tersine, zaman zaman yön değiştirdiğini gösteren pek çok gözlem verisi vardır.

Evrimi açıklamada bir de Bergson’un “élan vital” türünden gizemli yaşam gücü ya da bilinçaltı ereksellik içeren teorilere başvurduğunu biliyoruz. Öyle bir teori çarpıcı olsa da, gerçek anlamda bir açıklama olmaktan uzaktır. Yaşamın élan vital denen gizemli atılım gücüyle evrimleştiğini söylemenin, uçağın élan uçak olduğu için uçtuğunu söylemekten farklı yoktur.

Durum yalnızca sözünü ettiğimiz alternatif açıklamaların geçersizliklerini yitirmesiyle değil, aynı zamanda doğal seleksiyon kuramını destekleyen pek çok yeni kanıtın toplanmasıyla da Darwincilik için güvence sağlamıştır. Darwin’in kendi kuramına ilişkin sıkıntılarından biri (ki bu sıkıntı onu istemeyerek de olsa bazı noktalarda Lamarkçılığa sığınmaya itmiştir), bizim şimdi “küçük mutasyon” dediğimiz ufak çapta kalıtsal varyasyonların, çiftleşmeye karşın, nasıl korunabildiğini görememesiydi. Bu o sıra yaygın olan “kalıtsal kaynaşma” düşüncesine bağlı olmasından ileri gelen bir sıkıntıydı. İki farklı tip arasındaki çiftleşmede, iki tarafın kalıtım özelliklerinin yavruda kaynaştığı (tıpkı ayrı renkteki iki mürekkep damlasının kaynaşması gibi) varsayılıyordu. Öyle ki, yeni bir özelliğin çiftleşme nedeniyle bozularak çok geçmeden ortadan silineceği beklentisi vardı. Oysa Mendelciliğin özü, genlerin ya da kalıtım birimlerinin (çok az rastlanan mutasyonları hesaba katmazsa) öbür genlerle birleşme biçimleri ne olursa olsun değişmeden kaldığıdır. Mutasyonla oluşan genlerin birçoğunun, koşullar elverip çoğalma olanağı buluncaya dek, üreme hücresi plazmasında etkisiz olarak kaldığı bilinmektedir. Mutasyonla oluşan yeni bir gen çekinik (recessive) ise, yani belirgin etkinlik göstermesi için çift dozda ortaya çıkması gerekiyorsa, azıcık zararlı da olsa, tek dozda uzun süre kalabilir.

Darwinciliğin özü doğal seleksiyon ilkesinde saklıdır; öyleyse, öncelikle bu ilkeyi anlamamız gerekir.

Darwin doğal seleksiyon teorisini gözlenebilir üç doğa olgusuyla bu olgulardan kalkan iki mantıksal çıkarsamaya oturtmuştur. İlk olgu tüm organizmaların geometrik diziyle çoğalma eğilimidir. Organizmaların bu eğilimi, yaşamlarının ilk aşamasında yavruların sayı bakımından ana-babalarını daima aştığı olgusunda yansımaktadır. Bu kural canlıların üreme biçimi nasıl olursa olsun (doğum, yumurtadan çıkma, hücre bölünmesi vb.) tüm durumlar için geçerlidir.

İkinci olgu, daha fazla çoğalma eğilimine karşın, türlerde nüfusun aşağı yukarı sabit kaldığıdır.

Bu iki olgudan Darwin ilk ilkesini, yaşam savaşımı ilkesini, çıkarsar. Şöyle ki, yaşamı sürdürebilenden daha fazla yavru üretildiğinden bunlar arasında yaşamda kama yarışımı kaçınılmazdır.

Darwin’in üçüncü doğa olgusu varyasyondu: Tüm organizmalar birbirlerinden önemli ölçülerde farklılık gösterir. Bu olguyla birinci çıkarsaması ona ikinci çıkarsaması olan doğal seleksiyon ilkesini verir. Bireyler arasında yaşam savaşımı olduğu, bireylerin de farklı özellikler taşıdığı göz önüne alındığında, yaşam savaşımında kimi özelliklerin üstünlük kimi özelliklerin de tersine yetersizlik oluşturacağı kaçınılmazdır. Öyleyse özellikleri üstünlük sağlayan bireylerin yaşamda kalma ve üreme olasılığı yetersizlik içinde olan bireylerden daha fazladır. Söz konusu özellikler çoğunluk kalıtsal olduğundan, yaşam savaşımında başarı sağlayan özellikler kuşaklar boyu birikirken, yetersizliğe yol açan özellikler, bireylerin ayıklanmasıyla, giderek yok olur. Böylece doğal seleksiyon, canlıların çevre koşullarına daha uyumlu olmalarını sağlamakta, uzun sürede türlerin evrimine yol açmaktadır.

Biyolojinin tarihsel gelişiminin ışığında, değindiğimiz noktalar biraz daha durmak, hem Darwin’in teorisine ilişkin kendi görüşünü hem de günümüzün bakışını aydınlatma bakımından yararlı olacaktır.

Darwin’in belirlediği ilk olgu herhangi bir sorgulamaya uğramadan kalmaktadır. Tüm organizmalar geometrik diziyle çoğalma gizil gücüne (potansiyeline) sahiptir. Kuşkusuz, üreyen yavruların ana babaya oranı sabit değildir; bu, yerden yere, mevsimden mevsime farklılık gösterebilir. Bununla birlikte, tüm durumlarda çoğalma eğilimi aritmetik değil geometrik artış sergilemektedir.

Türlerin nüfus sayısındaki genel kararlığına ilişkin ikinci olgu da herhangi bir kuşku ya da itiraza yol açmamıştır. Darwin’in de özellikle belirttiği gibi, nüfus kararlılık kesin değil yaklaşık bir belirlemedir; öyle ki, kimi türlerde nüfus sürekli artış gösterirken, diğerlerinde tersine bir gidiş olabilir. Ancak sürekli bir artış hâlinde bile çoğalma hiçbir zaman potansiyelin elverdiği düzeye ulaşamaz: Yavruların bir bölümü daha ilk aşamada ister istemez ayıklanır. Üstelik artan ekoloji bilgilerimize dayanarak, pek çok türün sayılarında dönersel (cyclical), çoğu kez gözden kaçmayan düzgün bir gidişle oluşan büyük çapta artış ya da azalışların olduğunu söyleyebiliriz. Ama bu durum, kimi ilginç evrimsel sonuçlarına karşın, genel ilkeyi geçersiz kılmamaktadır.

İlk iki olgu kabul edildiğinde, onlardan çıkarsanan sonucu yadsıyamayız: Canlılar dünyasında yaşam savaşımı, daha doğrusu ayıklanmaktan kurtulma savaşımı, kaçınılmazdır.

Özetlersek, Darwinciliğin günümüzde tüm canlılığıyla sürdüğünü söyleyeceğiz. Daha da ileri giderek, modern evrim kuramımızda Darwin’den daha çok Darwinci olduğumuzu söyleyebiliriz. Darwin’in evrim kuramına özel katkısı doğal seleksiyon ilkesiydi; ancak döneminin bilgi yetersizliği nedeniyle organ kullanım veya kullanımsızlık sonuçlarının, çevresel etkilerin doğrudan yol açtığı modifikasyonların kalıtsallığı gibi Lamarkçı hipotezlere başvurarak teorisini pekiştirmek zorunda kalmıştı. Bugün biz o türden ikincil destek hipotezleri gerekli görmemekteyiz. Tüm canlı dünyaya egemen doğal seleksiyonun evrimin neredeyse tek yönlendirici aracı olduğu yeterince kanıtlanmıştır, artık!

Darwin’e haklı olarak, biyolojinin Newton’u diyenler vardır. Newton gibi o da bilime, kendi uğraş alanının tüm dallarında geçerli, birleştirici bir kuram getirdi. Biyoloji her dalında evrimsel sonuçlar içermektedir. Örneğin, fizyolog insan bedenine ilişkin süreçler üzerinde son derecede ayrıntılı çözümler verebilir; ama, evrimsel tarihimizi göz önünde tutmazsa, verdiği çözümlemeler yetersiz kalmaktan kurtulamaz.

Kavramın birleştirici gücü, evrim üzerindeki çalışmaların biyolojinin çok farklı inceleme alanlarına başvurma, sorunlarını çözmede bu alanları birleştirme tutumunda da kendini açığa vurmaktadır. Karşılaştırmalı anatomi, embriyoloji, doğal tarih ile ekoloji, sınıflama, paleontoloji, genetik, davranış ve hücre bilimi, tüm bu ve benzer çalışmalar yeni evrim sentezinde birleşmekte, birbirini aydınlatmaktadır.

Öte yandan, evrim, çağdaş bilimsel görüşte giderek odaklaşan görecelik anlayışına ilk gereksinme duyan bilim dallarından biri olmuştur. Evrim açısından bakıldığında, bir organizmanın kendi başına bir anlamı yoktur; onun anlamı belli bir çevreyle, düşmanları ve rakipleriyle, geçmişi ve geleceğiyle ilişkisinde belirginlik kazanır. Tüm bu noktalar, Darwin’in kuramını ustaca işlemesinde üstü örtük de olsa vardır.

Evrim olgusuna getirdiği açıklamanın yanı sıra biyolojide pek çok soruna ışık tutan Darwincilik yıkılmadı; daha yetkin alternatif bir kuram ortaya çıkmadıkça da ayakta kalacaktır.

Julian Huxley
(Bu yazı, Prof. Dr. Cemal Yıldırım’ın “Evrim Kuramı ve Bağnazlık” adlı eserinden alınmıştır.)
Fiziksel olarak bakıldığında insan, diğer canlılara göre oldukça zayıf, güçsüz, yeteneksiz ve aciz sayılır. Ne kemikleri kırıp ilikleri yiyebilecek çene yapılarımız, ne ölmüş hayvanların postlarını parçalayabilecek pençelerimiz, ne etleri bölebilecek dişlerimiz, ne de sert gagalarımız var. Özellikle diğer vahşi yırtıcılarla karşı karşıya kaldığımızda bedensel olarak onlara karşı koyabilecek hiçbir gücümüz yok. Fakat ateşin keşfi insanoğluna sınırsız bir güç tanıdı ve insanoğlu doğanın kendine bahşettiği bu armağanı, hiçbir zaman iyi yönde kullanmadı.

Üç ila dört milyon yıl önce diyetlerine eti katan insansı türlerinden biri 2.5 milyon yıl önce alet yapma becerisi olan insana doğru evrildi. Bu tarihte insan, et ihtiyacını eskisi gibi leşlerden değil avlanarak karşılamaya başladı. Bu tarihlerde çakıl taşlarından ya da çakmak taşlarından keskin kenarlı aletler yapan insan, bu aletleri çeşitli işlerinde kullanmaya başladı. Kültür tarihimizi başlatan bu ilk aletler ile beraber, kasaplık işleri kolaylaşan insan, hala büyük otçul hayvanları avlayabilecek silahlara sahip değildi ve ateşi henüz kontrol altına almayı başaramadıkları için etleri çiğ olarak yiyordu.

Avcı toplayıcı yaşam süren insanların, zaman zaman ateş kullanmaya başlaması yaklaşık 800.000 yıl önce oldu. 300.000 yıl önce ise Homo erectus, Homo neandertalensis ve Homo sapiens ateşi günlük hayatlarının bir parçası olarak kullanıyordu. Ateş kullanımı ile beraber avcı toplayıcıların hayatı ve insanoğlunun evrimi büyük oranda değişti.

İnsana ısı ve ışık kaynağı olan ateş aynı zamanda yırtıcı hayvanlardan korunmak, sık bitki örtülerini çayıra çevirmek ve yiyecekleri pişirmek gibi birçok işe yarıyordu. Yemeklerin pişirilmesi ile birlikte, besinlerin kimyası ve biyolojisi değişti. Gıdalardaki parazit ve mikroplar yok oldu, meyve, kabuklu yemiş ve böcekler daha kolay sindirilebilir hale geldi. En önemlisi ise yemek pişirmek, insan vücudunda ciddi miktarda enerji harcayan uzun bağırsakları kısaltıp, bir diğer ciddi miktarda enerji harcayan beynin gelişmesine olanak sağladı. Besinleri çiğneme süresi azaldı. Yemek pişirmek daha çeşitli besinlerin yenebilmesini, yeme işleminin daha kısa sürede yapılabilmesini, daha kısa bağırsaklarla ve daha küçük dişlerle idare edebilmeyi sağladı.

Ateşle beraber insanlar istedikleri zaman büyük bir ormanı küle çevirebilecek sınırsız bir güce kavuştular. Üstelik bunun için sadece bir insan bile yeterli idi.

Dişlerin küçülmesine, çene kaslarının zayıflamasına dolayısı ile çenelerin küçülmesine yol açan ateş, insanlığa adeta çağ atlattı. Ateşin keşfinin sosyal olarak yarattığı etkileri kesin olarak bilemesek de, insanların sosyal yönünü de büyük ölçüde değiştirdiği düşünülür. Çünkü ateş, yarattığı güvenli ortam, ışık, sıcaklık gibi etkenlerle insanların biraraya toplanması için oldukça elverişli bir ortam sağlıyordu.

Ateş yemek pişirmenin yanında insan hayatına birçok yenilik getirdi. Ateş sayesinde doğal ortamları kendilerine uyacak şekilde düzenlemeye başlayan insanlar, yabani gıdaların büyümesini sağlamak için toprağı temizleyip, hayvanların otlayıp üremesi için alanlar açmaya başladı. Böylece insanlar yabani gıdaları toplayabilir ve üreyen hayvanları ateş yardımıyla topluca uçurumdan aşağı sürebilecek hale geldi. Sonrasında ok ve yayın katıldığı bu avlanma tekniklerine yaklaşık 18.000 yıl önce kurdun av köpeğine dönüşmesi ile bir artık insanlar uzman avcı kategorisine yükseldi.

İnsanlık tarihindeki en önemli kültürel buluşlardan biri olan ateşin keşfi, yaşam standartlarındaki birçok değişikliğin yanısıra, insanın evrimine doğrudan yön verdi. Yaşlıların daha iyi beslenmesi ile insan ömrü uzadı, ateşte pişirilen yiyeceğin daha hijyenik olması insan sağlığını olumlu etkiledi, hastalıklar ve ölümler azaldı, mide ve bağırsaklarda etkin olan bakterilerin yarattığı hastalıklar bitti. Zaman içinde pişmiş yiyeceklere uyum sağlayan bünyemiz de bu doğrultuda evrimleşti.

Neandertal, modern insan
ve sanal fosil arasında karşılaştırma.
Yeni dijital teknikler sayesinde, fosil kayıtlardaki boşlukları doldurabilmeyi amaçlayan araştırmacılar, Homo Sapiens ve Neandertallerin son ortak atasının 3 boyutlu bir canlandırmasını yaparak, bu türün soyunda kafatasının geçirdiği yapısal evrimi öngördü. Araştırma ortak atanın sanılandan daha önce yaşadığını düşündürüyor.

En yakın tarih öncesi akrabamız olan, nesli tükenmiş Neandertallerle ortak bir atamız olduğunu biliyoruz. Fakat modern insan ve Neandertal soylarının birbirinden ayrıldığı Orta Pleistosen döneme ait fosiller çok az ve küçük parçalar halinde olduğu için, bu ortak ata popülasyonunun nasıl bir görünüşe sahip olduğu hala bir sır.

Yeni araştırmada bilim insanları, iki türün evrimine dair fosillerin kafataslarına dijital “morfometrik” yöntemler ve istatistiksel algoritmalar uyguladı. Bu uygulamalar sonucu ilk defa, Homo sapiens ve Neandertal’in son ortak atasının 3 boyutlu kafatası elde edildi.

“Sanal fosil” 2 milyon yıllık Homo tarihine dair birçok fosilin kafatasında 797 adet referans noktasının belirlenmesiyle ortaya çıkarıldı. Bunların arasında 1.6 milyon yıllık bir Homo erectus fosili, Avrupa’da bulunmuş Neandertal kafatasları ve Cambridge Üniversitesi’nde bulunan 19. yüzyıla ait kafatasları da bulunuyordu.

Örnekler üstündeki bu referans noktalarından, araştırmacıların kafatası yapısı için bir zaman çizelgesi çıkarmasını sağlayan bilgiler toplandı. Daha sonra bu çizelgeye dijital olarak taranmış bir modern kafatasını yerleştirdiler ve referans noktalarına uyacak şekilde kafatasının şeklini değiştirerek, tarih boyunca yaşanan değişimi gözlemlediler.

Bu yöntem Orta Pleistosen (günümüzden 800,000 ila 100,00 yıl öncesine tarihlenen dönem) sırasında iki türün morfolojisinin, ortak atanın kafatasında nasıl birleşmiş olabileceğini ortaya çıkardı.

Ekip daha sonra iki türün birbirinden ayrılmış olabileceği üç farklı zamana denk gelen üç olası ortak ata kafatası şekli üretti. Bu üç tüm kafatasını dijital olarak canlandırdıktan sonra, Pleistosen’e tarihlenen az miktardaki fosillerle ve kemik parçalarıyla karşılaştırdılar.

Böylece üç sanal kafatasından hangisinin Neandertallerle paylaştığımız ortak ataya uygun olacağını, ve bu ortak atanın yaşamasının en muhtemel olduğu zaman dilimini kararlaştırdılar.

DNA’dan yola çıkarak yapılmış önceki tahminler, son ortak atanın 400,000 yıl önce yaşadığını söylüyordu. Fakat sanal fosilden elde edilen sonuçlar, türlerin ayrılmasının 700,000 yıl önce gerçekleştiğini, ve son ortak atanın büyük ihtimalle Afrika’dan çıktığını öne sürüyor. (Ortak ata popülasyonu Avrasya’ya da gelmiş ve bu bölgede de yaşamını sürdürmüştü.)

Üstte: Modern insan kafatası. 19. yüzyılda Güney Afrika’dan elde edilmiş kafatası
artık Cambridge Üniversitesi Duckworth koleksiyonunda.
Ortada: Son ortak atanın sanal fosili.
Altta: La Ferrassie, Fransa’da bulunan 53-66 bin yıllık Neandertal kafatası.
Kafatası Paris’teki Musée de l’Homme müzesinde.
Sanal Ortak Ata Kafatasının İnsan ve Neandertalle Benzerlikleri

Sanal 3 boyutlu fosil, her iki türün de kendine has özelliklerini taşıyor. Örneğin Neandertallerde daha sonra ortaya çıkan kafatasının arkasındaki çıkıntının gelişmeye başladığı görülüyor.

Fakat sanal atanın yüzünde, modern insanların elmacık kemiklerinin altında yer alan girintinin ipuçları da görülüyor. Neandertallerde bu üst çene alanındaki kemikler, daha fazla hava boşluğuna sahip olmaları nedeniyle daha kalındı. Bu yüzden de Neandertallerin yüzünde dışarı doğru bir çıkıntı bulunuyordu.

Sanal atadaki kalın yapılı kaş çıkıntıları hominin soyunun ortak bir özelliği ve hem erken Homo canlılarında hem de Nerandertallerde bulunuyor. Fakat bu özellik modern insanda kaybolmuş durumda.

Cambridge Üniversitesi’nde Leverhulme İnsan Evrimsel Araştırmaları Merkezi (LCHES)’nden Dr. Aurélien Mounier sanal fosilin genel olarak Neandertalleri daha çok andırdığını fakat bunun şaşırtıcı olmadığını söyledi. Çünkü tüm zaman çizelgesi birlikte ele alındığında, kafatası yapısı olarak atalardan gelen modelden sapan tür Homo sapiens’ti.

Üniversiteden diğer bir araştırmacı Marta Mirazón Lahr “Sonuçlarımızın da işaret ettiği gibi, modern insan soyunda daha büyük bir morfolojik değişim hızı olması, Afrika’daki küçük bir topluluk olmaktan 7 milyar nüfusa ulaşan Homo sapiens’in geçirdiği demografik değişiklikler ve genetik sürüklenmeyle tutarlı oluyor.” diyor.

Mounier, son ortak ata popülasyonunun, en geniş kapsamda, büyük ihtimalle Homo heidelbergensis türünün bir parçası olduğunu söylüyor. Homo heidelbergensis günümüzden 700,000 ila 300,000 yıl önce Afrika, Avrupa ve Batı Asya’da yaşamıştı.

Yeni projelerinde araştırmacılar, Homo türü ile şempanzelerin son ortak atasını ortaya çıkaracak bir model üzerinde çalışmaya başladılar. Mounier, “Modellerimiz kesin bir gerçekliği göstermiyor, fakat fosilleirn yokluğunda bu yeni yöntemler herhangi bir paleontolojik soruya dair teorileri test etmek için kullanılabilir.” diyor.

Kaynak
Bizler, Homo Sapiens olarak, nasıl oldu da biz, yani kendimiz olduk? Diğer bir deyişle, evrimsel süreçte, atalarımız diğer canlılara kıyasla neyi farklı yaparak başka bir sapağa sapmayı başardı? Büyülü bir parmağın bizlere dokunmadığı ve böylece diğer hayvanlardan daha ayrı bir yapı kazanmadığımız ortada. Peki bu durumda, bizlerin hangi özelliği, bizleri şimdiki halimize getirmiştir?

Geçtiğimiz yüzyıl boyunca bununla ilgili çeşitli teoriler ortaya atıldı. Bilindiği üzere, canlıların, dolayısıyla bizlerin de, evrim geçirdiği bilimsel açıdan kesindir, ancak bu evrimin, yani değişimin, nasıl olduğu ve hangi yolu izlediği hala da tartışmalara sahne olmaktadır. Elbette ki her ileri sürülen teorinin destekçileri olduğu kadar, o teoriye karşı çıkanlar da olmuştur ve olacaktır.

İşte insanoğlunun nasıl insanoğlu olduğuna dair 12 önemli teori. Ve onların neden yanlış olduğu...

1. Alet Yaptık: Antropolog Kenneth Oakley, 1944'teki makalesinde, [1] "Bizleri eşsiz kılan, alet yapmamızdır." der. Ape'ler [2] buldukları nesneler ile aletler yaparak "yani dallara ve taşlara şekil vererek, insan eyleminin ilk farkındalığına ulaştı." 1960'ların başında, Louis Leakey, bu sava dayanarak, 2.8 milyon yıl önce Doğu Afrika'da yaşayan bir tür olan Homo Habilis'i (Hünerli İnsan) alet üretiminin başlangıç noktası saydı.

Fakat Jane Goodall ve başka araştırmacıların çalışmaları gösterdi ki, şempanzeler de dallara belli şekilleri verebiliyorlar, yapraklarını derindeki balıkları avlayabilmek için soyabiliyorlar örneğin. [3] Hatta kargalar bile, elleri olmamasına rağmen, oldukça hünerliler.

2. Bizler Katiliz: Antropolog Raymond Dart'a göre, atalarımızı diğer Ape'lerden ayıran özellik, öldürmeyi sorun saymamalarıdır. Etobur olan atalarımız, "şiddet kullanarak mağaraları işgal etmişler, oradakileri ölümüne dövmüşler, kemiklerini kırıp parçalamışlar, didik didik etmişler vücutlarını, aç kurt gibi kanlarını içmişler kurbanların ve diri diri derilerini yüzmüşler." Bunları şimdi bu şekilde okumak ucuz bir kurgu gibi görünebilir, ancak İkinci Dünya Savaşı'nın korkunç yıkımından sonra, Dart'ın 1953 tarihli "katil ape"in altını çizen makalesi oldukça taraftar toplamıştı kendisine. [4]

3. Yiyeceklerimizi Paylaştık: 1960'larda, katil ape'ler yerini "hippi ape"lere bıraktı. Antropolog Glynn Isaac, hayvan leşlerinin, muhtemelen tüm topluluk ile etinin paylaşılabilmesi amacıyla, bilinçli bir şekilde öldüğü yerden oraya taşındığına dair kanıtları ortaya çıkardı. Isaac'ın görüşüne göre, yiyecek paylaşımı, yiyeceğin nerede olduğu bilgisinin de paylaşılması ihtiyacını doğurmuş ve bu da dilin gelişimini ve diğer sosyal davranışların belirmesini sağlamış.

4. Çıplak Yüzüyoruz: Belgesel yapımcısı Elaine Morgan, atalarımızın suya yakın ve hatta suyun içinde, yani diğer canlılardan farklı bir çevrede evrim geçirdiği için insanların da diğer primatlardan farklı olduğunu ileri sürdü. Tüylerin dökülmesi onları daha hızlı yüzücüler haline getirmiş, bu sırada da sığ sular içerisinde dik durmaya da başlamışlar. "aquatik ape" hipotezi bilim camiasında genel olarak kabul görmeyen bir görüş. Ancak 2013 yılında David Attenborough bu görüşü tekrar gün yüzüne çıkardı.

5. Nesneleri Fırlatıyoruz: Arkeolog Reid Ferring , atalarımızın taşları hızlı bir biçimde fırlatmayı öğrenmesiyle birlikte insan olma sürecinin başladığına inanıyor. [5] Gürcistan'ın Dmanisi bölgesinde bulunan 1.8 milyon yıllık hominini yerleşiminde [6] Ferring, Homo Erectus'ların yırtıcılardan korunmak amacıyla toplu taşlamayı keşfettiğine dair kanıtlar buldu. "Dmanisi insanları küçüktü," diyor Ferring, "ve bu alan da tamamen büyük kediler tarafından sarılmıştı. Peki Hominin'ler nasıl yaşamını sürdürecekti? Taş atmak bir çözüm yolu olabilirdi." Hayvan taşlamanın aynı zamanda sosyalleşmemizi de sağladığını ileri sürüyor, çünkü ekip olarak birlikte hareket etmek gerekiyor başarıya ulaşmak için.

6. Avlandık: 1968 tarihli makalede, "Avlanmak, iş birliğinden daha fazlasını sağladı." diyor antropolog Sherwood Washburn ve C. S. Lancaster: "İdrakımızın, ilgimizin, hislerimizin ve temel sosyal yaşamımızın, kısacası evrimsel tüm kazanımlarımız, avlanma adaptasyonunun başarısının sonucudur." Örneğin, daha büyük olan beynimiz, nerede ve ne zaman bir av olacağı ile ilgili daha fazla bilgi saklama ihtiyacı ile birlikte gelişmiştir. Ayrıca avlanmanın cinsiyetler arası iş bölümüne sebep olduğu iddia ediliyor. Böylece kadınlar yiyecek aramaya yöneliyor. O halde şu soru akla geliyor hemen: Peki, kadınların neden büyük beyni var?

7. Yiyeceği Seks İle Takas Ettik: Daha net bir ifade ile, tek eşlilik ile takas ettik diyebiliriz. 1981 yılında C. Owen Lovejoy tarafından yayımlanan bir teoriye göre, insan evriminin dönüm noktası, 6 milyon yıl evvel tek eşliliğin ortaya çıkmasıdır. [7] O zamana dek, çevredeki olası talipleri kovalayan vahşi alfa erkeği en çok seks yapma şansına sahip oluyordu. Tek eşli kadınlar ise, bir şekilde, en çok yiyecek getirme ve çocuklarını yetiştirmek için orada bulunacak avantajlı erkeği seçiyorlardı. Lovejoy'a göre, atalarımız eve daha çok yiyecek götürebilmek için ellerini boşaltabilmek adına dik yürümeye başladılar.

8. Pişmiş Et Yedik: Büyük beyin daha aç olur. Beyin, normal bir kastan 20 kat fazla enerjiye ihtiyaç duyar. Kimi araştırmacılar, vejetaryen bir diyetle asla evrim geçiremeyeceklerini iddia ediyor. [8] Beyinlerimiz et yiyerek gelişmeye başladı. Protein ve yağ bakımından zengin olan bu gıda 2-3 milyon yıldır tercih ediliyor. Ayrıca antropolog Richard Wrangham, atalarımızın yemeği pişirmeyi keşfettikten sonra -ki böylece sindirimi çok daha kolay hale geliyor- eti çiğnemek veya yumuşatmak için daha az çaba harcadığını ve böylece beyinleri için daha fazla enerji kazanabildiklerini ileri sürüyor. [9] Sonuç olarak, bu beyinler vegan olmaya karar verecek bir bilinç geliştirecek kadar büyümeyi başardı.

9. Pişmiş Karbonhidrat Yedik: Geçenlerde yayımlanan bir makaleye göre, belki de büyük beyinlerimiz karbon yüklemesi sayesinde gelişti. [10] Atalarımız pişirmeyi keşfettikten sonra, yumru köklü ve nişastalı öteki bitkiler beyin için harika birer yiyecek haline geldiler, üstelik etten daha kolay bulunuyorlardı. Salyamızdaki amilaz adlı enzim karbonhidratların beynin ihtiyacı olan glikoza parçalanmasına yardımcı oluyor. University College London'da öğretim görevlisi olan evrimci genetik Mark G. Thomas, DNA'mızın amilaz için çoklu kopya barındırdığını altını çizerek, yumru köklü bitkilerin insan beyninin gelişimi için adeta birer patlayıcı olduğunu öne sürüyor.

10. İki Ayağımız Üzerine Yürüdük: Atalarımızın ağaçlardan inip de dik yürümeye başlaması insan evriminde bir dönüm noktası olabilir mi? "Savan Hipotezi" taraftarları, iklimin adaptasyonun yönünü değiştirdiğini ileri sürüyorlar. Afrika 3 milyon yıl önce daha kuru olmaya başladı, ormanlar kurudu ve her yer ova haline geldi. Ayakta durabilen ve uzun otlar arasından yırtıcıları gözlemleyebilenler avantajlı hale geldiler, daha sonrasında ise su ve yiyecek kaynakları farklı yerlerde bulunan bu açık alanın bir ucundan öbürüne daha başarılı bir şekilde geçebildiler. Bu hipotez ile ilgili tek sıkıntı, 2009 yılında keşfedilen ve 4.4 milyon yıl önce şimdiki Etiyopya'nın bulunduğu yerde yaşayan hominid Ardipithecus Ramidus. O bölge nemli ve ağaçlıklıydı, yine de "Ardi" iki ayağı üzerine yürüyebiliyordu.

11. Uyum Sağladık: "Smithsonian's Human Origins" vakfının yöneticisi Richard Potts, insan evriminin, iklimdeki tek bir değişikliğe değil, çoklu değişikliğe başlı geliştiğini ileri sürüyor. [11] Homo neslinin yaklaşık 3 milyon yıl evvel ortaya çıktığını söyleyen Potts, o dönemlere rastlayan zamanlar boyunca kuru ve nemli iklimler arasında şiddetli dalgalanmalar olduğunu belirtiyor. Sonu belirsiz bu değişiklikler karşısında ayakta kalabilen türün avantajlı konuma geçtiğini iddia ediyor. Adaptasyon, kesinlikle, insan türünün karakteristik özelliğidir diyor.

12. Birlik Olduk ve Fethettik: Antropolog Curtis Marean, içinde bulunduğumuz çağa oldukça uyan bir bakış açısı sunuyor insanın kökenine ilişkin. [12] Saldırgan bir türüz. On binlerce yılda tek bir kıtaya hakim olduktan sonra, atalarımız tüm dünyayı kolonize ettiler. Peki bunu yürüyerek nasıl başardılar? Marean, bunun kilit noktasının iş birliğine olan genetik yatkınlığımızda bulunduğunu söylüyor. Ancak bunun da özgecilikten değil, çatışmadan doğduğunu ileri sürüyor. Birbiriyle çatışan primat gruplarından, daha saldırgan olan ve dolayısıyla kazanan taraf yaşamını sürdürerek genlerini aktarmayı devam ettirdi. "Kazanan ekibe dahil olmak, atalarımızın kavramsal bilincinin gelişmesine ve yeni çevrelere daha kolay adapte olmasına yol açtı." diye yazıyor Marean: "Ayrıca, yenilikleri teşvik eden bu yapı, çatışmayı kazandıracak teknolojinin gelişmesine olanak tanıyordu: Yani avantajlı silahların."

Peki, bu teorilerde yanlış olan ne?

Aslında bir çoğu oldukça başarılı bu teorilerin, ancak ortak bir ön yargıları var: İnsanoğlunun Homo Sapiens olma yolunda sadece belli bir karakter veya grup eğilimi veya tek bir evrimsel çizgisi olduğunu varsayarak belli bir tanımlama üzerinden hareket ediyorlar.

Oysa atalarımız birer test objesi değildiler. Bir şeye doğru hedef alarak, o yöne doğru evrim geçirmediler. Sadece Australopithecus ya da  Homo Erectus olarak hayatta kalmaya çalışıyorlardı. Gösterdikleri tek bir eğilim onlar için dönüm noktası değildi, çünkü kaçınılmaz ve nihai bir son yok. Alet yapan, taş atan, et ve patates yiyen, iş bölümü yapan, büyük beyinlere adapte olan ve katil olan ape'lerin hepsi biziz; ve hala da evrimimizi sürdürüyoruz. [13]

Hayyam

Çeviri ve Diğer Kaynaklar:
[2] Ape, Türkçe tam karşılığı olmayan bir terimdir. Temel olarak "maymun" diye çevrilse de, aslında kastedilen, şempanze, bonobo, goril, insan gibi primatların ortak atasını tanımlamaktır.
[3] Daha evvel blogda yayımlanan "Şempanzeler ve Maymunlar Taş Çağı’na Girdi" başlıklı yazıyı okuyabilirsiniz.
Güney Afrika'da bir mağaranın derinliklerinde bulunan insana benzer iskelet kalıntılarının yeni bir türe ait olabileceği belirtiliyor. Bulunan 15 iskelete ait kalıntıların, insanın ataları ile ilgili fikirleri değiştireceğine inanılıyor.

Naledi adı verilen tür, modern insanın da ait olduğu Homo cinsi kapsamında değerlendiriliyor. Kalıntıları bulan araştırmacılar henüz bu canlıların ne zaman yaşadığına dair bilgileri kesinleştiremedi; ancak ekibin başında bulunan Profesör Lee Berger, Naledi türünün Homo cinsinin ilk örnekleri arasında sayılabileceğine ve Afrika'da üç milyon yıl öncesine dayandığına inanıyor. Ancak bu alanda çalışan meslektaşları gibi Berger de "kayıp halka" tanımını kullanmaktan kaçınıyor ve naledinin daha ilkel primatlar ile insanlar arasında bir "köprü" olarak görülebileceğini söylüyor.

Kemikler İyi Korunmuş

Afrika kıtasında ilk kez insanın akrabalarına ait bu kadar çok fosil bir arada bulundu. Londra'daki Doğal Tarih Müzesi'nden Profesör Chris Stringer, naledinin "önemli bir keşif" olduğunu ifade etti.

"Sanki doğa insanın ne şekilde evrileceğine dair deneyler yapıyordu da insan benzeri canlılar Afirka'nın farklı bölgelerinde birbirine paralel bir şekilde ortaya çıkıyordu. Bunlardan sadece biri insanı ortaya çıkaracak şekilde hayatta kaldı." diyor Stringer.

Kemiklerin bu kadar iyi korunmuş bir halde günümüze kadar gelmesi bilim insanlarını şaşırtıyor.

Homo naledi Afrika'da bulunan diğer ilkel insanlara benzemiyor. Bir gorilinki kadar küçük bir beyne sahip. Leğen kemiği ve omuzları çok iyi gelişmemiş. Fakat kafatasının yapısı, dişlerin küçüklüğü ve karakteristik uzun bacaklar ve modern görünümlü ayakları nedeniyle insan cinsi kategorisinde değerlendiriliyor.

Ritüel ve Sembolik Düşünce Belirtileri

Aydınlanmayı bekleyen sorun bu kalıntıların mağaraya nasıl girdiği.

Johannesburg yakınlarındaki Rising Star mağarası İnsanlığın Beşiği olarak bilinen bir bölgede bulunuyor.

Mağaranın devamında dar bir yeraltı tüneli var. Berger'in ekibi National Geographic Society'nin desteğiyle buraya giriyor. Tünel çok dar olduğu için zayıf kadınlar gönderiliyor. 20 dakikalık bir sürünmenin ardından yüzlerce kemiğin bulunduğu bölüme giriliyor.

Homo naledinin bu kişileri belki de kuşaklar boyunca bilerek mağaraya taşıyıp bıraktığı sanılıyor. Bu kanıtlanırsa naledinin ritüel içeren davranışlarda bulunma ve muhtemelen sembolik düşünce kapasitesine sahip olduğu belirlenmiş olacak.

Bu durumda, bunun sadece son 200 bin yıl içinde ortaya çıkan insana özgü olduğuna ilişkin inanç eskimiş olacak.

Prof. Berger nalediyi insan olarak tanımlamak istemiyor.

Prof Stringer ise naledinin ilkel insan olarak nitelendirilebileceğine inanıyor. Fakat mevcut teorilerin gözden geçirilmesi gerektiği ve insanın evrim tarihinin zengin ve karmaşık olduğu, yeni yeni aralandığı konusunda hemfikir.

Dini ön yargıları bir kenara bırakırsak, bilim ve toplum arasındaki derin uçurumun temel niteliğinin algısal olduğunu kabul edebiliriz. Nedeni gayet basit; milyonlarca yıllık evrim sürecinin yönelimi, insan beyninin atom altı dünyasının kavramsal niteliklerini ya da Büyük Patlama'nın ilk mikro saniyelerini araştırmasını sağlamak değildi. İnsanın duyusal özelliklerinin temel görevi; beslenme, barınma, tehlikelere karşı savunma ve çiftleşme gibi, öncelikli olarak bireylerin hayatta kalmasını ve türün doğada kalıcı olabilmesini sağlayacak davranışları düzenlemekti. İnsan türünün zihinsel evrimi ciddi bir kırılma yaşayarak, bugünkü medeniyet seviyesine açılan yolda anormal bir sıçrama gösterince, bugün kendimizi tüm bu karmaşık konuları tartışabilir halde buluverdik.

İnsanı incelemeye 5 temel duyusundan başlarsak, ortaya koyduğumuz bu teze güçlü dayanaklar elde edebiliriz. Örneğin; insan gözü, yalnızca mor ötesi ve kızıl ötesi dalga boyları arasında kalan ışığı algılayabilir. Doğada bulunan tüm dalga boyları içerisinde, çıplak gözle görebildiklerimizi bir diyagram halinde incelersek, görülebilirler ile görülemezler arasındaki anormal orantıyı daha net anlayabiliriz.


Buradan, bir fenomenin, insanın görsel duyuları tarafından algılanamamasının, o fenomenin var olmadığı sonucunu çıkarmadığını rahatlıkla anlayabiliriz. Büyük Patlama'yı keşfetmemizi sağlayan Doppler Etkisi, Kozmik Arka Plan Işıması gibi fenomenler, çıplak insan gözü tarafından algılanamıyor olsa bile, bilimsel çıkarımlar ve araçlar kullanılarak tespit edilebilmiş ve üzerlerine binlerce bilimsel teori kurulan, sağlam kuramların oluşmasında önemli rol oynamıştır.

Benzer şekilde işitsel duyumuzun yalnızca 20Hz ile 20000Hz arasındaki ses frekanslarını algılayabildiğini, dokunma duyumuzu uzuvlarımızı kaybetmeden yalnızca belli sıcaklık değerleri arasında kullanabildiğimizi de belirtmemiz gerek.

Özetlersek, bugün doğal sağduyumuzun çok ötesine geçen kavramları ve fenomenleri araştırabilmek için bilime başvuruyoruz. Böylelikle işitilemez olanı işitilebilir, görülemez olanı görülebilir, dokunulamaz olanı dokunulabilir hale getirebiliyoruz. Bunları yaparken de insan sağduyusunun algılamakta çok zorlandığı makro ve mikro ölçekte olayları gözlemliyor, ölçüyor, hesaplıyor, değerlendiriyoruz. Bilim geliştikçe, sınırlar da genişliyor. Fakat bu durum, sıradan insanların bilimsel kavramları anlamasını gittikçe zorlaştırıyor. Bilimin kavramsal olarak insan sağduyusunu zorlamaya ve aşmaya başladığı dönemin, yakın zamanda hızla yükselen bilim karşıtı spiritüalist akımlara dolaylı olarak zemin hazırlayan postmodern zamanlarla çakışıyor olması da bir tesadüf değil elbette...

***

Zaman içerisinde bilimle toplum arasında gittikçe derinleşen uçurumu fark edip, arada köprü kurmaya gayret eden bir çok bilim insanı ve filozof oldu. Bunlar zor kavramları sıradan insanların anlayabileceği şekillere sokan kuvvetli analojiler geliştirdiler. Bunların en başında Carl Sagan'ın geliştirdiği Kozmik Takvim fikri gelir. Kozmik Takvim, insanların özellikle din temelli ön yargılarla en çok kaçındığı Kozmoloji gibi bilimsel çalışma alanlarını veya Evrim Teorisi gibi güçlü kuramları daha anlaşılır kılmak adına bulunmuş dahice bir fikirdir. Çünkü her iki alanda da, zaman ölçeği kritik bir önem taşımakta ve bu alanlarda kullanılan zamansal büyüklükler insan sağduyusunun algılayabildiğinin çok ötesine geçmektedir. Sıradan bir insan, sağduyusuyla birkaç yüz yılı, belki bir miktar tarih bilgisiyle birkaç bin yılı zihninde isabetle modelleyebilir. Fakat zamansal büyüklükler jeolojik birim zamanlara, yani milyonlarca, hatta milyarlarca yıla yükseldiğinde, kavramları hayal etmek gittikçe zorlaşır.

İşte Kozmik Takvim fikri de bu açığı kapatabilmek adına mükemmel bir icattır. Kozmik Takvim'e göre, evrenin başlangıcı olarak kabul ettiğimiz Büyük Patlama'dan bugüne kadar geçen zamanı, günlük hayatta kullandığımız bir takvim yılına oranlayarak, evren tarihi boyunca gerçekleşmiş büyük olayları, insanlık tarihiyle ve hatta kendi kişisel tarihimizle kıyaslama şansı buluruz.

Bu ölçeğe göre Büyük Patlama 1 Ocak saat 00:00'da gerçekleşmiştir ve Samanyolu Galaksisi'nin oluşması Mayıs ayını, Güneş Sistemi'nin oluşması ise Eylül ayını bulmuştur. Yalnızca Güneş Sistemi'nin oluşmasına kadar geçen sürenin bile Kozmik Takvim'in 3te 2'sini kapsadığına dikkat etmek gerekiyor.

14 Eylül'e geldiğimizde Dünyamızın oluştuğunu ve bundan 11 gün sonra, 25 Eylül'de Dünya üzerinde ilk canlıların oluştuğunu görmeye başlıyoruz. Mikro organizmalar eşeyli üremeye ilk kez 9 Kasım'da başlarken, 15 Kasım'da ilk ökaryotik hücreler ortaya çıkmaya başlıyor. Bundan sonra 16 Aralık'ta ilk solucanları, 19 Aralık'ta ilk balıkları, 21 Aralık'ta böcekleri, 24 Aralık'ta dinozorları ve 26 Aralık'ta ilk memelileri dünya üzerinde görmeye başlıyoruz. 29 Aralık'ta ilk primatları, 30 Aralık'ta da ilk insansıları gördükten sonra, nihayet Kozmik Yılın son gününde, hem de yılın bitmesine yalnızca bir buçuk saat kala, saat 22:30'da ilk insanları yer yüzünde görmeye başlıyoruz.

Kozmik Takvim'de insanlık tarihine yaklaşabilmemiz için ölçeğimizi büyüterek; aylardan, günlere; günlerden saatlere, hatta dakikalara indirmemiz gerekiyor:

31 Aralık 23:00: İlk taş aletler
31 Aralık 23:46: Ateşin kontrollü olarak kullanılması
31 Aralık 23:56: Son buzul çağının başlangıcı
31 Aralık 23:59: İlk mağara resimleri

Kozmik yılın son gününün, son saatinin, son dakikası içerisindeyiz ve hala yazılı insanlık tarihinden bahsetmeye başlayamadık. Şimdi ölçeğimizi saniyeler boyutuna indirmek zorundayız:

31 Aralık 23:59:20: Tarımın keşfedilmesi
31 Aralık 23:59:35: İlk şehirleşme
31 Aralık 23:59:50: İlk hanedanlıklar
31 Aralık 23:59:51: Alfabenin icadı
31 Aralık 23:59:53: Pusulanın keşfi
31 Aralık 23:59:55: Buda'nın doğumu
31 Aralık 23:59:56: Hz. İsa'nın doğumu
31 Aralık 23:59:57: Hz. Muhammed'in doğumu
31 Aralık 23:59:58: Maya uygarlığı
31 Aralık 23:59:59: Rönesans, Teleskop'un keşfi, Evrim Teorisi, Görelilik Teorisi, Kuantum...

İnsanlık tarihi ile ilgili bildiğimiz hemen her şeyin, Kozmik Yıl'ın son gününün, son dakikası içerisinde gerçekleştiğini görmek, içinde yaşadığımız İslam Kültürü'nün önderi, Hz. Muhammed'in Kozmik Yıl'ın bitimine 3 saniye kala doğduğunu anlamak, yazının başında bahsettiğimiz kritik zaman ölçeğini algılayabilmek açısından sarsıcı bir farkındalık yaratıyor.

Tanrı Var Mı? olarak 2012'nin Aralık ayında Kozmik Takvim ile ilgili bir makale yayınlamıştık. Daha detaylı bilgi edinmek, hatta kozmik takvim'i Carl Sagan'ın anlatımıyla izlemek için buraya tıklayabilirsiniz. Ayrıca Evrim Ağacı sitesi'nin Türkçeleştirdiği şu diyagramda Kozmik Takvim'in daha detaylandırılmış halini inceleyebilirsiniz.

***

Zaman kavramını kendi bakış açısından, farklı metaforlarla anlatan başka bilim insanları ve filozoflar da var. Bunlardan bir diğeri, çağdaş felsefenin önemli isimlerinden Daniel Dennett de evrimin çok uzun zamanlara yayılan dinamiklerini daha anlaşılır kılabilmek için ''Aklın Türleri'' isimli kitabından şu harika analojiyi yapıyor:
Evrimsel değişim şablonları o kadar yavaş oluşur ki, bunları normal bilgi kavrayış hızımızla görmek mümkün değildir, bu yüzden onların yönelmişlik yorumunu gözden kaçırmak ya da salt mizah veya metafor sayıp bertaraf etmek kolaydır. Bizim normal hızımızı kollayan bu eğilime ''zaman ölçeği şovenizmi'' denebilir. Tanıdığınız en zeki, en çabuk kavrayışlı kişiyi düşünün ve onu hareket halindeyken ultra ağır çekimde -söz gelimi saniyede 30000 karelik bir hızla- (standart TV filmleri genelde saniyede 24-30 kare civarındadır) filme alıp, bu filmi saniyede 30 karelik normal bir hızla oynattığınızı hayal edin. Yıldırım hızıyla verilmiş tek bir zekice cevap, ''tek bir vuruşu bile atlanmaksızın'' sunulmış nükteli bir söz, filme alınan kişinin ağzından, şimdi adeta bir buzul hızıyla, en sabırlı film izleyicisini bile sıkıntıdan çatlatacak kadar yavaş çıkacaktır. Bu kişinin normal hızda yadsınamayacak biçimde ortaya koyduğu zekayı artık kim fark edebilir?
''Zaman ölçeği şovenizmi'' ne zekice bir tanımlama değil mi? Bir başka örnek, jeoloji alanından; Dana Desonie, ''Kozmik Çarpışmalar'' isimli kitabında, dinozorlar ve insanların dünyaya hükmettikleri süreleri kıyaslarken şöyle bir analoji kullanıyor:
Dünya'nın, 4,5 milyar yıllık tarihini 24 saatlik bir güne sıkıştırsaydık, modern insanların ortaya çıkmasından bu yana geçen süre 7,7 saniyeye karşılık gelirdi. Bunun yanısıra dinozorların 160 milyon yıllık hükümdarlığı 51 dakikaya eşit olurdu.

*** 

Kozmolojinin, jeolojinin ve evrim teorisinin makro zaman ölçeklerini açıklayan analojilere güzel örnekler verdiğimizi düşünüyorum. Biraz da kuantum dünyasının mikro ölçeklerine bakalım. Nobel ödüllü ünlü fizikçi Richard Feynman kitaplaştırılmış ''Kuantum Elektrodimiği'' konferanslarından birinde, deney ve kuram arasındaki belirsizlik payını anlatabilmek için şu ifadeleri kullanıyor:
Sırf kuramın sıkı sınamalardan nasıl başarıyla çıkabildiğini göstermek amacıyla size son sayıları vereceğim: deneyler, Dirac'ın sayısı için 1,00115965221 (en sondaki rakam için 4 kadar belirsizlikle) değerini gösterirken, kuram bunu 1,00115965246 (belirsizlik 20 kadar) olarak hesaplamakta. Bu sayıların keskinliğini daha iyi hissetmeniz için size şu benzetmeyi yapacağım: Eğer Los Angeles ile New York arasındaki uzaklıkla kıyaslanırsa, belirsizlik payı bir saç teli kalınlığı kadardır.
New York - Los Angeles arası uçuş süresinin yaklaşık 6 saat olduğunu ve alıntıyı yaptığım kaynağın 1985 tarihli olduğunu belirtmem gerekir. Böylece 30 sene içerisinde, teknoloji ile birlikte Kuantum Fiziği'nde yaşanan gelişmeleri hayal etmeyi size bırakabilirim.

Bu makalede göstereceğimiz son analoji, atomun yapısına ilişkin olacak: Bir atomun, kendi çekirdeğine olan hacimsel oranı, bir futbol stadyumunun santra noktasında duran bir miskete oranı kadardır. Peki bu misketin, yani atom çekirdeğinin ''yoğunluğu'' ne kadardır dersiniz? 6,3 milyar adet otomobilin tek bir kargo kutusuna sıkıştırıldığını hayal edebilirseniz, işte tam olarak o kadardır...

Unutmayın; bir şeyi algılayamıyor olmamız, onun var olamayacağı anlamına gelmez..

keytarist
Bilim insanları, dev etobur dinozorların 50 milyon yıl içinde küçülerek kuşa dönüştüğünü açıkladı. Kısa ön, uzun arka bacaklı dinozorların (teropot) ortalama 163 kilodan 800 grama düşerek modern kuşlara dönüştükleri belirtiliyor.

Araştırmacılara göre, teropotlar sürekli olarak küçülen tek dinozor türüydü. Bu hayvanların iskeletleri diğer dinozorlara göre dört kat hızlı değişti. Bu durum teropotların hayatta kalabilmelerine yardımcı oldu.

Araştırmanın sonuçları bilim dergisi Science'ta yayımlandı. Daha önceki araştırmalarda, Tyrannosaurus rex ve Velociraptor'u kapsayan ve kuşlara dönüşen teropotların evrimlerinin bir noktasında küçülüp uçan, çevik canlılara dönüşmüş olabileceği görüşü ortaya atılmıştı. Ancak Avustralya'daki Adelaide Üniversitesi'nden Mike Lee başkanlığındaki bir ekip, dinozoların evriminde sık sık boyut değişimi yaşanmasına rağmen, kuşların kökeniyle ilişkilendirilen bu küçülmenin sadece tek bir türe has olup olmadığını araştırdı.
Nature dergisinde sonuçları yayımlanan bir araştırmaya göre günümüz insanı bazı hastalıkların kökeninde yatan gen tiplerini Neandertaller ile çiftleşen atalarından kaptı. İltihabi bir bağırsak hastalığı olan Crohn hastalığı, Tip 2 diyabet ve tuhaf bir şekilde sigara tiryakiliğini de Neandertal genlerin taşıdığı düşünülüyor.

Genom haritası Homosapien insanın Afrika'dan ayrıldıktan sonra Neandertaller ile beraber olduğuna işaret ediyor. Bugüne kadar Neandertal DNA'sının etkileri ve insan sağlığı üzerinde nasıl bir iz bıraktığı konusu açıklık kazanmamıştı. Afrikalı olmayan insanların genetik yapılarının yüzde 2 ile 4 arasında bir oranının Neandertallerden geldiği tahmin ediliyor.


Soğuk iklimlere uyum
Harvard Tıp Fakültesi'nden genetik bilimci Sriram Sankararaman ve meslektaşları 1004 kişinin genomunu inceleyerek farklı genlerin Neandertal versiyonlarına sahip olan bölgelerini belirledi. Bunlar arasında sigara bırakma zorluğuyla ilişkilendirilen bir gen varyantının Neandertal kökenli olduğunu öğrenmek epey sürpriz yarattı.

Bu keşif Neandertal atalarımızın mağaralarda zincirleme sigara içtiği anlamına gelmiyor tabii. Araştırmacılar bu mutasyonun başka işlevleri de olması gerektiğini söylüyor. Modern insanın sigara içme alışkanlığını ilgilendiren özellik başka bir dizi genetik etkiden sadece biri olsa gerek.

Araştırmacılar ayrıca Neandertal DNA'sının insan genomuna eşit biçimde dağılmadığını, daha ziyade gen haritasının cilt ve saçı etkileyen bölgelerinde yoğunlaşmış olduğunu gördü. Bu veri, bazı gen varyantları sayesinde Avrasya'nın serin iklimlerine doğru ilerleyen modern insanın çevreye daha kolay uyum sağlama imkanı bulduğunu gösteriyor.

İngiltere'den Sibirya'ya
İki tür birbiriyle karşılaştığı zaman, Neandertaller birkaç yüz bin yıldır soğuk iklim koşullarına ayak uydurarak yaşayagelmişti. Neandertaller, İngiltere'den Sibirya'ya kadar uzanan bir coğrafyaya yayılmış, bodur ve sağlam yapılı avcılardı. Fakat yaklaşık 30 bin yıl önce Homosapienler Afrika'dan çıkıp dünyaya yayılmaya başladığında Neandertallerin de türü sona erdi. Modern insanın genomunda ciltteki pigmentasyonu belirleyen bölgelerin Neandertal izleri taşıması boşuna değil.

Science dergisinde ayrıntıları yayımlanan başka bir araştırmanın yazarlarından olan Washington Ünivesitesi öğretim görevlisi Benjamin Vernot, Neandertal gen ile cilt rengi değişen Avrupalı ve Doğu Asyalı modern insan nüfusunun evrimsel bir üstünlük kazandığını söylüyor.

Gen mutasyonları
Fakat öte yandan Neandertal kökenli başka gen varyantları Tip 2 diyabet, uzun süreli depresyon, lupus olarak bilinen deri veremi ve Crohn hastalığı gibi sağlık sorunlarının altında yatan etken. Neandertal atalarımız da bu hastalıklardan mustarip miydi yoksa gen mutasyonları sadece modern insanın genetik yapısında mı hastalık riski doğurmaya başladı sorusunun henüz kesin bir yanıtı yok.

Harvard'lı araştırmacı Sriram Sankararaman, Neandertallerin genetiği konusunda elde ayrıntılı bulguların olmadığını, ama ileride yeni keşiflerin bu konuda daha fazla bilgi sahibi olmamızı sağlayabileceğini söylüyor.