Franz Kafka etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Franz Kafka etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Mecazların ardından gittiğinizde kendiniz de bir mecaza dönüşür, sonuçta günlük yaşamın zorluklarından sıyrılıverirsiniz.

***

Köprü bir kez kurulmasın, çöküp gitmedikçe bir daha kurtulamaz köprülükten.

***

Neden uyumuyorsun? Çünkü birinin uyanık kalması gerek. Birinin nöbet tutması gerek.

***

Düşünür için sıradan küçük bir nesneyi, örneğin bir topacı anlamak her şeyi anlamakla eşdeğerdi. Bu nedenle büyük sorunlarla ilgilenmiyor, bunu zaman savurganlığı olarak görüyordu.

***

Kimse gelmiyorsa, kimse gelmediğindendir. (...) Kimsenin bana yardım etmemesi kötü ama bu kimsesizlik de güzel.

***

Bu dünyada, bu şehirde, ailemdeki yerim konusunda açıkça kararsızım. Örnek olarak, sıradan bir konuda bile öne sürecek haklı isteklerim olup olmadığını bilmiyorum.

***

Diğerleri gibi yüzmemi engelleyecek hiçbir şey yok ama diğerlerinden daha güçlü bir belleğim var, bir zamanlar yüzemediğimi henüz unutmadım. O zamanı unutamadığım için yüzebiliyor olmamın bana bir yararı yok, yüzebildiğim halde yüzemiyorum.

***

"Aslında o denli kötü değil, herkes aynı." diyordum kendi kendime ama bunu der demez işler daha da kötüleşiyordu.

***

Her şeyi bu denli nesneleştirerek ilerlemek yaşamaya dair her olasılığı yok ediyor.

***

Ölmem mümkündü ama acılara katlanabilmem değil; acılardan kaçmaya çalışarak onları katlıyordum aslında; ölüme razı olabilirdim ama çektiğim ıstıraba daha fazla dayanamazdım; ruhumda hareketin zerresi yoktu; denklerin hazırlanması gibi, güçlükle bağlanan ipler nasıl ikide bir sıkılanır ama bir türlü yola çıkılamaz, tıpkı böyle işte. En kötü şey, öldürmeyen acılardır.

***

Bir görev: Fakat ben yaradılışımdan dolayı sadece kimse tarafından verilmemiş bir görevi üstlenebilirim. Bu çelişkinin içinde, sadece bu çelişkiyle yaşayabilmem mümkün. Herhalde herkes için durum böyledir, çünkü yaşayarak ölünür ve ölerek yaşanır. Bir sirkin çadırla çevrilmesi gibi, dışarıdan bakan içeriyi göremez, tıpkı böyle. Biri çıkar ortaya çadırda ufacık bir delik bulur, dışarıdan içeriye bakabilir. Yine de bu kişinin varlığına katlanabilmek gerekir. Hepimiz bir anlamda kendisine göz yumulan kişileriz. İkinci kez yine bu delikten bakıldığında izleyicilerin sırtlarından başkasını görebilmek mümkün değildir. Üçüncü kez yine de, müziğin işitileceğine kuşku yoktur, hayvanların kükreyişlerinin de. Nihayet, sirkin çevresinde dolanarak görev yapan, böyle para ödemeyen meraklıların omzuna yavaşça dokunan polisin kollarına korkudan bayılarak düşüverilir.

***

Kendimi bildim bileli içimde bir kuşku var ama sesini her zaman duyurmuyor, ara sıra kendini gösteriyor, hatta kendini unutturacak boşluklar bile bırakıyor.

***

Hamile kadın karnındaki bebeğin hareketlerini nasıl hissederse, ben de bu kuşkunun hareketlerini içimde hissederim.

***

Hiç durmadan yolumu yitiririm. (...) Öylesine yalnız bulurum ki kendimi olduğum yere yatıp bir daha kalkmamak üzere kalmak isterim.

***

Bir temizlikçi etrafı süpürüyordu ama temizlenecek bir şey de yoktu ortada.

***

Durmadan ölümden söz etsen de ölmüyorsun.

***

Kimse bilmiyor ama savaşmaktayım. Elbette sezenler var, bunu da önleyemem ya. Nedir, bilen yok. Gündelik ödevlerimi yapıyorum, çok olmasa da biraz dalgınım. Herkesin savaştığına kuşku yok, ben biraz fazla savaşıyorum sadece; çoğu insan uykuda başına üşüşen hayalleri kovalamak için elini sallarcasına savaşır ama ben hemen ortaya atıldım; önceden titizlikle tasarlayarak, elimden geleni ardıma koymadan savaşıyorum. Her zaman gürültüyle yaşamasına karşın bu konuda suskun kalan kalabalıktan neden ayrıldım, neden böyle ortaya atıldım? Neden tüm dikkati üzerimde topladım? Neden düşmanın kara listesinde en ön sıraya yazdırdım adımı? Bilmiyorum. Başka türlü yaşamak değersiz göründü bana. Savaş tarihinde bana benzer kişileri asker yaradılışlı olarak kaydederler. Ama hayır, ben onlara benzemem; sonunda zafere ulaşacağım umudu yok içimde; savaş, savaş olduğu için gururlandırmıyor beni; savaşta tek bir şey hoşuma gidiyor, savaşmaktan başka yapacak şeyimin olmayışı. Bu özelliğimden dolayı kapıldığım gurur, zevkini tüketemeyeceğim, çevremdekilere dağıtsam bile bitiremeyeceğim denli büyük. Belki de savaş değil, bu gurur beni tüketecek. 

***

Tamamen özgürsün, bu yüzden her şeyini kaybetmiş durumdasın.

***

Yanına ulaşıp kurtarmak istediğin kişinin havasızlıktan boğulup ölmesi bir anlık iş, bu yüzden durmadan çabalamak zorundasın; kurtarmak istediğin kişi asla boğulmayacak, senin de tüm çabaların da asla sona ermeyecektir.

***

Uzakta, çok uzaklarda ilerleyen dünya tarihi, senin ruhunun dünya tarihi.

Franz Kafka,
Kovalı Süvari
Biz beş arkadaşız; bir gün bir evden dışarıya art arda çıktık. Önce birimiz çıktı, gidip kapının yanında dikildi; sonra ikincimiz çıktı, aslında cıva kabarcığı misali kaygan bir çeviklikle gelerek birincinin az ötesinde durdu; sonra üçüncümüz, sonra dördüncümüz, en sonda da beşincimiz çıktı. Bir sıra oluşturarak dikilmeye durduk. Herkes bizi fark etti ve bizi göstererek şöyle dediler: "Şu gördüğünüz beş kişi, şimdi evden çıktılar!” İşte o günden beridir bir arada duruyoruz, bir altıncı aramıza girmek istemese keyfimiz yerinde bile denebilir; aslında bize bir zararı yok altıncının ama sevmiyoruz işte onu, bu da yeterlidir herhalde; istenmediği bir yere girmek için bu çaba neden, anlamış değilim. Onu tanıdığımız yok, aramıza da istemiyoruz. Beşimiz birbirimizi eskiden beri tanır değiliz ve şimdi de tanıdığımız iddia edilemez; fakat beşimiz için mümkün olan ve hoş görülen şey altıncı tarafından mümkün değil ve hoş görülemez. Hem, beş kişiyiz ve altı olmak istemiyoruz işte. Üstüne üstlük, bu hep bir arada olmanın anlamı nedir? Biz beşimiz için bile bir anlamı yok, bir kez bir araya gelmişiz ve öylece bir aradayız ama geçmişte yaşadıklarımıza bakarak yeni bir aradalıklara karnımız tok. İyi de, bütün bunları altıncıya anlatabilmek mümkün değil; uzun uzun anlatmak onu aramıza kabul etmek anlamına gelir, bu yüzden hiç açıklama yapmıyor, aramıza almıyoruz onu. Dudaklarına üzgün biçimler versin istediği kadar, dirseği vurduğumuz gibi yanımızdan atıyoruz onu ama ne denli uzağa yollarsak yollayalım yine dönüp yanımıza geliyor.

Franz Kafka, Kovalı Süvari;
Bir Arada (sf. 39), Altıkırkbeş Yayınları
Yaşamının daha başlangıcında iki ödev: Giderek çevreni daraltmak ve kendini bu çevre dışında bir yerde gizleyip gizlemediğini sürekli denetlemek.

Belirli bir noktadan sonra artık geriye dönüş yoktur. İşte varılması gereken yer o noktadır.

Bilginin ilk işareti ölmek arzusudur. Bu yaşam dayanılmaz görünür, bir başkası ise erişilmez.

Bastığın yerin iki ayağının kapladığından daha büyük olamayacağını anlamaktır mutluluk.

Ona sığınmazsa, insan yaşamdan nasıl zevk alabilir?

Hayvan, hışımla çekip alır kırbacı efendisinin elinden ve kendi kendisinin efendisi olmak için kendi kendisini kırbaçlar; bilmez ki bu, efendisinin kırbacına atılmış yeni düğümün yol açtığı bir hayalden başka bir şey değildir.

İyi, bir bakıma rahatsızlık vericidir.

Kötüye taksitle ödeme yapılamaz; oysa hep böyle yapılmaya çalışılır.

Av köpekleri henüz avluda oynuyor; ama avları, daha şimdiden ormanda ne kadar hızlı koşarlarsa koşsunlar, ellerinden kurtulamayacaklar.

Bu dünya için kendini paralaman gülünç.

"Sein" sözcüğü Almancada iki anlama gelir: "Var olmak" ve "Onun olmak."

Dünyayla arandaki savaşımda, dünyadan yana ol.

Onlara kral ya da kralın habercileri olma seçeneği verilmişti. Çocukların yaptığı gibi hepsi haberci olmak istedi. Bu yüzden çok sayıda haberci var, dünyayı dolaşıp duruyorlar, yeryüzünde kral kalmadığından, anlamsız hale gelen haberleri birbirlerine ulaştırıyorlar. Bu sefil hayatlarına memnuniyetle bir son vermek istiyorlar; ancak bağlılık yemininden dolayı buna cesaretleri yok.

Doğamız gereği arınmamışsak, kurtulamayacağımız sorular vardır.

Bir dayanak olmaktan çıkınca özgürleşir ruh ancak.

Gerçek parçalara ayrılamaz; bu yüzden kendini tanıma yeteneğinden yoksundur; her kim onu tanımak isterse bir yalan olmak zorundadır.

Sadece bilgi ağacının yemişlerini yediğimiz için değil, hayat ağacının yemişlerinden hala yemediğimiz için de günahkarız.

Ortada görünenden daha fazla şeytani olan yoktur.

Gözle görülür bütün dünya, bir anlık huzur arayan insanın güdülenmesinden başka bir şey değildir.

Kafesin biri, bir kuş aramaya çıktı.

Kaynak
Şeytani Olan, İyi'nin suretine bürünür bazen, hatta bütünüyle onun vücuduna yerleştirir kendisini. Eğer bu gerçek bana gizli kalırsa, hiç kuşkusuz yenik düşerim, çünkü böyle bir İyi, gerçek İyi'den daha ayartıcıdır. Ama ya kendini benden gizleyemezse? Ya sürek avındaki şeytan güruhu beni dosdoğru İyi'nin içine sürerse? Ya iğrenç bir nesne olan ben, her tarafıma batan bütün iğne uçları tarafından yuvarlana yuvarlana, her yanım iğnelenerek, İyi'nin içine zorla tıkılırsam? Ya İyi'nin göze görünür pençeleri üzerime saldırırsa? O zaman bir adım geriler, bütün o süre boyunca arkamda benim karar vermemi beklemiş olan Kötü'den içeri usulcacık ve üzgün giriveririm.

* * * * *

Bir zamanlar bir alçaklar topluluğu vardı; daha doğrusu alçak değillerdi de, sıradan insanlardı. Birbirlerine her zaman destek olurlardı. Örneğin, içlerinden biri bir yabancıyı, topluluk dışından birini, alçaklık yaparak mutsuz mu kıldı, -daha doğrusu yine, alçakça bir şey yoktu ortada, yalnızca alışıldık, normal bir davranıştı bu- ve sonra bunu bütün topluluğa itiraf mı etti, hemen durumu inceleyip yargılarlar, cezaya çarptırıp ya da bağışlarlardı vs. Bunda kötü bir şey yoktu, topluluğun ve bireyin çıkan bir bütün olarak sıkı sıkıya gözetilir, itiraf eden kimseye kendisinin belirleyeceği bir iltifatta bulunulurdu:

"Ne? Bunun için mi üzülüyorsun? Ama yaptığın doğal bir şeydi, nasıl davranman gerekiyorsa öyle davrandın. Bunun dışında bir davranış anlaşılmaz olurdu. Sinirlerin bozuldu, o kadar. Kendini topla ve mantıklı ol, tamam mı?" Yani böylece birbirlerine destek olurlardı, hatta öldükten sonra bile topluluğu terk etmez, bir halka oluşturup dans ederek göğe yükselirlerdi. Onları birlikte uçarken görmek, saf çocuksu bir masumiyetin görüntüsünü görmek gibi bir şeydi. Ne var ki, her şey, cennetin kapısına gelindiğinde kendi öğelerine ayrıldığından, gerçek kaya parçaları gibi parçalanırlardı.
Rivayet edilir ki, İmparator sana, tek kişiye, sefil kula, İmparatorun güneşi önünden kaçıp en uzak uzaklığa sığınmış ufacık gölgeye, tek sana bir haber göndermiş ölüm döşeğinden.

Ulağa yatağın yanında diz çökmesini buyurmuş, haberi kulağına fısıldamıştı; haber onun için o kadar önem taşıyormuş ki, ulağın onu kendisine, kulağına bir de yinelemesini buyurmuştu. Söylenenin uygunluğunu kafasını oynatarak doğrulamıştı.

Ve ölümünün bütün seyircileri önünde -bütün engel duvarlar yıktırılmış, geniş ve yüksek, dolanan merdivenin basamaklarına imparatorluğun büyükleri dizilmişlerdi sıra sıra- bütün bunların önünde yola çıkarmıştı ulağı.

Ulak hemen yola koyulmuştu, güçlü, yorulmaz bir adam; kâh bir dirseğini, kâh ötekini öne savurarak kalabalığın içinden kendine yol açıyor, direnmeyle karşılaşınca da göğsündeki güneş simgesini gösteriyordu parmağıyla; epey de kolaylıkla ilerliyordu, başka kimsenin ilerleyemeyeceği kadar.
Artık gözlerine bakınca eskisi gibi avunamıyorum. Güneşe dayanamıyorum artık Milena geri dönmeliyim, geri dönmeliyim. Yolunu kaybetmiş bir hayvan gibi gücümün yettiğince kaçıyorum. Ama onu da gittiğim yere götürebilir miyim diye düşünerek kaçıyorum. O belki gittiğim karanlıkları aydınlığa çevirebilir... Neler olduğunu sen de benim gibi bir türlü tam anlamıyorsun. Büyük bir coşku ile karşılaşınca delirecek kadar ürperiyorum. Bir şey istiyorum, gürültüden, kalabalıktan uzak karanlığımda kendi başıma kalmak. Bir yerlere gizlenmek istiyorum bu isteğim ardından gitmek istiyorum..

Bendeki bu coşku bir yanardağın patlaması gibi olduğundan elbet dinecek bir gün. Ama bu coşkuyu oluşturan güçleri içimde taşıdığımı bilmek çok korkutuyor beni. Zaten yaşamım korkulara bağlı beni vareden bu korkular onlar yok olursa ben de yok olurum. Benim böyle olduğumu sen de biliyorsun, hatta böyle olmasaydım benimle bu kadar ilgilenir miydin? Patlamalar şu an bitmek üzere aslında mutlu olmam gerekiyor ama bunların her zaman olacağını bilmek korkutuyor beni..

Gözüm açıldı artık Milena, ama “beni bırakma” diyen yakarışmalarımı düşünüp de acı çekmene gerek yok. Bu konuda senin ateşin hala bütün gücü ile aydınlatmakta yüreğimi. O yüzden düşüncelerimde değişen bir şey yok. Ancak bu durumun ne senin için ne benim için kötü bir durum. Çünkü söylenmesi gereken en küçük doğru söz ilk söylendiğinde beni yıkmaya tepetaklak yuvarlamaya yeterlidir...

Franz Kafka, 
Milena'ya Mektuplar
Katı ve soğuktum, bir köprüydüm, bir uçurum üzerinde uzanmış yatıyordum. Bir yakaya ayak uçlarım, öbür yakaya ellerim gömülmüştü; çatlayıp dökülen balçık toprağa sımsıkı geçirmiştim dişlerimi. Giysimin etekleri iki yanımda uçuşuyor, derinlerde o buz gibi suyuyla alabalıklı dere gürül gürül akıyordu.

Hiçbir turist yolunu şaşırıp da bu geçit vermez yücelere uğramıyordu, henüz haritalara geçirilmemişti köprü. Böylece uçurum üzerinde uzanmış yatıyor, bekliyordum; çaresiz bekliyordum. Bir köprü bir kez kurulmaya görsün, yıkılıp çökmedikçe kurtulamaz köprülükten. Bir gün akşama doğruydu birinci akşam mı, bininci akşam mı, bilmiyorum düşüncelerim aralıksız bir karmaşa içinde yüzüyor, boyuna çemberler çiziyordu. Yazın bir akşamüzeri her zamankinden daha boğuk çağıldıyordu dere ansızın bir insanın ayak seslerini işittim. Bana doğru, bana doğru! Uzan, gerin köprü, çekidüzen ver kendine, korkuluksuz ahşap köprü; sana kendini emanet edeni elinden tut, adımlarındaki güvensizliği sezdirmeden yok et ve baktın sendeliyor, göster kim olduğunu, bir dağ tanrısı gibi fırlatıp onu kayaya at!
Kanun önünde bir kapıcı durmaktadır. Bu kapıcıya taşradan bir adam gelir, kanundan içeri girmek istediğini söyler. Kapıcı, kendisini şimdilik içeri koyveremeyeceğini söyler. Adam düşünür taşınır, ileride girip giremeyeceğini sorar; "Belki," der kapıcı "ama şimdi giremezsin."

Kapı her zamanki gibi açık durduğundan ve Kapıcı o sırada kenara çekildiğinden adam eğilir ve kapıdan içeri bakmak ister. Bunu fark eden Kapıcı gülerek der ki; "Madem bu kadar istiyorsun, olmaz dememe aldırma, bir dene bakalım. Ancak unutma ki, ben güçlü bir kapıcıyım ve kapıcıların da yalnızca en küçüğüyüm. Ama her salon başında bir başka kapıcı vardır, biri de ötekinden güçlüdür. Daha üçüncüsünü görmeye ben bile dayanamam."

Taşralı adam böylesi güçlüklerle karşılaşacağını ummamıştır. "Nihayet kanun kapısıdır, herkese, her vakit açık bulunması gerekir" diye düşünür. Ama üzerindeki kürk paltoyla Kapıcı'yı daha bir dikkatle süzüp, onun iri ve sivri burnunu, uzun ve seyrek kara tatar sakalını görünce, en iyisinin, giriş iznini koparıncaya kadar beklemek olduğuna karar verir.