Hakan Günday etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hakan Günday etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Benim adım Oblomov. Hiçbir şey yapmadım, hiçbir şey yapmıyorum ve hiçbir şey yapmayacağım. Hırkam ve ben, eskimekten başka bir şey yapmayacağız. Buna, hakkımda söylenenleri, yürütülen fikirleri umursamamak da dahil. Hatta özellikle, o dahil: Umursamamak. Aslında yine yalan söylüyorum galiba. Belki de her bir haltı umursadığım için bir şey yapamıyorum. Umursamaktan başka bir şey yapmıyorum. Günlerim umursamakla geçiyor. Sonra bir bakıyorum, günlerim, ben uyurken de geçiyor. Zaman, üstünde süzüldüğüm bir uçan halı. Ve düşmekten hiç korkmadım. Ne de olsa çoğunlukla yataktayım. Yerden ne kadar uzakta olabilirim ki?

Dünyanın değişmesi benim için hiçbir şey ifade etmiyor. Değişimin hiçbir anlamı yok. Ne savaşlar ne de barış antlaşmaları, hiçbiri yeni değil. Ne yönetimler ne de yönetilenler, bundan bin yıl öncekinden farklı. Dostlarım bile aynı. Bundan bin yıl önceki dostlarla aynı endişe ve zaferler peşinde ömürlerini geçirmekteler. Dolayısıyla, belki de tek değişen benim. Çünkü tek eskiyen benim. Benim haricimdeki dünya, ilk günkü kadar genç. Hâlâ aynı. Ve öyle görünüyor ki hep öyle kalacak. Belli ki, bu dünya genç ölecek. Üstündeki tek yaşlı da ben olacağım. Hırkamdaki ilmek kadar kırışık olacak bedenimde. Bir akordeon gibi gideceğim bu hayattan. Kalbim sıkıştığında tek bir ses çıkacak: Vram! Kapanan bir akordeonun son gürültüsü. Hep böyle değildim tabii. Benim de bir takım şehirlerin bir takım caddelerinin bir takım kaldırımlarında koşuşturduğum günler oldu. Hatta bir takım randevulara yetişebilmek için bir takım arabalar bile tuttum. Peki sonra ne oldu? Gerçekten, ne oldu? Ne oldu da, durmaya yemin ettim? Sessizce, kimse duymadan...

Aslında, biliyorum ne olduğunu! Adım gibi biliyorum hem de. Durup dururken, Gonçarov diye biri çıktı ortaya. İvan Gonçarov diye bir adam. Ve sanki bu dünyada yapılacak başka bir iş yokmuş gibi, oturup beni yazdı. Ve öyle bir yazdı ki, ne koşuşturmalar, ne hırslar, ne de peşinde koşulacak idealler kaldı. Öyle bir yazdı ki hayatımı, o güzelim hırkamdan bir koza yapıp beni içine hapsetti. Oysa ben bir kelebektim, o zamanlar! Ya da ne bileyim, belki de değildim. 

Yine de, sonuçta mecbur muydu, benim gibi birinin hayatını yazarak altüst etmeye? O kadar kahraman varken, dünyanın bütün dillerinin bütün edebiyatlarında! Hem de ne kahramanlar! Balina peşinde okyanuslarda delirenler, aynı okyanusların yirmi bin fersah altına inenler, demir bir tası kafasına geçirip şövalyelik unvanı alanlar, kimler, kimler...

Ama haksızlık etmeyeyim. Belki de mecburdu. Belki de bir Oblomov gerekiyordu bu dünyaya. “Siz gidin, ben gelirim.” diyen ve asla gelmeyen bir Oblomov. Hayatı daima merak edilen ve aslında merak uyandıracak hiçbir tarafı olmayan bir Oblomov. Ama bir o kadar aşık bir Oblomov...

Aşk... Sevebiliyordum, evet. Böyle bir yeteneğim vardı. En azından Gonçarov böyle olsun istemişti. Aşık olsun, sevsin, hatta kendine aşık edecek kelimelere bile hakim olsun! Peki sonra? Aşk dediğin bir tanışma değil mi? Devamı yok mu bunun? Aşık olunanla yaşanacak bir hayat? Vardır elbet. Ama Oblomovluk işte, ne yapacaksın? Ben, o gösterişli aşk acıları içinde kıvranan Werther değilim ki! Üstelik hırkam da o kadar sıcak tutuyor ki...

Bir de ölüm var bütün bunların sonunda... Nasıl geldi, dersiniz? Felçle tabii. Başka ne olabilirdi ki? Zaten felç dediğin, durmak değil mi? Bir süre anlayamadım. Durmaktan mı felç oldum, felç olduğum için mi durdum? Bir süre sonra da anlayamadığımı unuttum gitti. Siz de gidin artık, gösteri bitti. Siz gidin, ben gelirim.

Eskiden hayata farklı bakanlar bulurlardı beni. Gerçek entelektüeller, anarşistler, nihilistler... Mıknatıs gibi çekerdim toplumun dışında yaşamayı seçmiş Robinson Crusoe'ları. Ama şimdi seyrek de olsa benimle karşılaştıklarında başlarını önlerine eğiyorlar, bakışlarımızın kesişmesini engellemek için. Çünkü anlayabildikleri kadar anlıyorlar benim artık uzun, alkollü, yüksek sohbetlerden eyleme, gerçeğe geçtiğimi. Ve korkuyorlar. Çünkü onların oynadıkları oyun, günün üç saatini, içlerinde bağırıp çağıran anarşiste ayırıp geri kalan zamanında normal bir insan gibi yaşamaktan ibaret. Çok azı söylediklerini yapar. Çok azı gece anlattığını gündüz yaşar. Bunlar daha çok düşünsel kurt adamlardır. Barış ve anarşi işaretlerini sokaktaki aynı kadın heykelinin iki göğsüne çizenler bu salaklardır işte. Coşarlar insan hayatının değersizliğini anlatırken. Ama daha soma işkence gören bir teröristin haberi karşısında, en çelik hümanist kesilip insan haklarından dem vururlar. Çelik hümanistler çelik kapı taktırırlar evlerine, adlarına methiyeler dizdikleri kaosun, devrimin geldiği gün kedilerine bir zarar gelmesin diye. Sağdan nefret ederken soldan da etmeyi unutanlardır bunlar. Kişisel muhalefetlerine bir kalabalığın fikrini eklemekten zevk duyarlar. "Sola daha yakınım!" derler utanmadan. Gölgesiz yaşayamazlar, yalnız kalmaktan ödleri koptuğu için. Yakın olmazlarsa herhangi bir tarafa, yok olacaklarını düşünürler. Açık deniz adamlarının yanında karadan uzaklaşamayan dubalar gibi dururlar.
Medeniyet duvarla başlar. Duvar örmek çeşitli amaçlar taşır. Bu amaçların ilki ayırmaktır: insanları, hayvanları, bitkileri ve şeyleri. Daha sonraki amaçlar içeride ya da dışarıda bırakmaktır: insanları, hayvanları, bitkileri ve şeyleri. Duvarlar örülür ve iki cephelerinde hayatlar gelişir. Duvarsız bir dünya günümüz insanı için cehennemdir. Medeni insanın ruhsal dengesi sonsuza dek kaybetmesine elektirik, kanalizasyon ya da iletişim sistemlerinin çökmesi değil, duvarların yıkılması neden olacaktır. Bu yüzden duvar ustalığı kapitalist anlamda ilk gerçek meslektir. Var olan en kalabalık, yarı gizli, güç dayanışması eksenli örgütün bu meslekten esinlenerek kendini vaftiz etmiş olması bir tesadüf değildir. Çünkü duvar, sıradan insanın tek garantisidir. Savunulması gereken ilk siperdir. Dünya üzerindeki mevcut düzenin devamı duvarların ayakta kalmasına bağlıdır. Elleri alçılı duvar ustalarından elleri paralı bankacılara kadar, duvarlar dünya nüfusunu gölgelerinde gizler. Ancak duvarın hangi tarafında olunduğuysa, hayat tarzını belirler. Geceyi sokakta geçirenlerse duvarları, dolayısıyla medeniyetin dışındadır. Çöp torbalarıyla aynı kaldırımda uyuyanlar duvarları delmek isteyenlerdir. Asla yıkmanın değil ancak sadece gecebilecekleri kadar bir delik açmanın peşinde olan organik matkaplardır. Çünkü ister Sao Paulo'nun gecekondularında, ister Koumbala'nın ormanında isterse de Malaga'nın sahillerinde yaşasın her insanın bir duvara ihtiyacı vardır. Bu ihtiyacın devamı ise pencerelerdir. Duvarların diğer tarafındakileri izlemek için inşa edilmiş saydam duvarlar.

Hakan Günday
Piç, sf. 145