Hayyam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hayyam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Michel Foucault ile Noam Chomsky'yi bir araya getiren 1971 tarihli bu tartışma, döneminin düşün dünyasında en ünlü ve önemli iki ismini karşı karşıya getiriyor. İnsanı, toplumu, devleti, kültürü ve toplumsal kurumları ele alan iki düşünür, "insan doğası" kavramı çevresinde tartışmaları yürütüyor ve "yaratıcılık" ile "adalet" gibi kavramları inceliyor.

Chomsky'nin tartışma boyunca temel iddiası, insanın özünde kültürün gelişmesi ve değişmesinin sebebi olan kısıtlı bilgiden karmaşık bilgiye geçişi sağlayan bir "yaratıcılık" olduğu yönünde, Foucault ise insanın özünün tam tersine toplum ve kültür ile şekillendiğini ve toplumsal kurumların gelişmesi ve değişmesinin sebebinin sınıflar arası çatışmaların ve egemen sınıfın baskı aracı olarak toplumu yönetecek görünüşte siyasi olmayan ama siyasi işlevi bulunun kurumları kullanmasıdır diyor.

Elbette ki akla kimin haklı olduğu sorusu geliyor tartışma bittiğinde, ancak aslında her iki düşünür de bizlere kendi bakış açılarını sunuyor ve insana, topluma, kültüre, devlete ve ürettiğimiz ya da kullandığımız kavramlara nasıl eleştirel gözle bakmamız gerektiğini aktarıyor.


Hayyam
Evrenin büyüklüğünü çoğu zaman kavramakta zorlanırız. Her biri milyarlarca yıldıza sahip milyarlarca galaksinin olduğunu söylemek kolay, ama bunun ne denli büyük bir alana tekabül ettiğini kestirmek ise zor iştir. Elbette bu büyüklük, evrenin başka zeki yaşam formları ile dolu olduğunu ispatlamaz, ancak -zeki veya değil- başka yaşam formlarının olmasının makul ve mümkün olduğunu bizlere gösterir.

Öte yandan, evren sadece çok büyük değil, aynı zamanda çok küçüktür de. Hayal edebileceğimizden bile daha küçüktür. Ve dahası, atomaltı seviyede parçacıklar sürekli bir cümbüş ve karmaşa halindedir. Sonsuzluğa uzanan devasalığıyla makro evrenin, hiçliğe yaklaşan ufaklığıyla mikro evren ile ilişkili olması, Her Şeyin Teorisi adı altında kuantum mekaniği ve genel görelilik kuramının birleştirilmesi, yani kendi kuralları olan bu iki farklı alanın bir bütün haline getirilmesi hiç kuşkusuz evreni ve dolayısıyla kendimizi anlamak adına oldukça önemli bir adım olacaktır.

Elbette ki, bilim insanlarını günümüzde zorlayan bu konuyu, bizlerin oturduğumuz yerden çözmesi beklenemez. Ancak 1977'de IBM için hazırlanan bu kısa metraj belgesel, ne ile uğraşıldığını, büyüklük ve küçüklük skalasının ne denli geniş olduğunu ve bizlerin bu yelpazede bir noktadan nasıl daha küçük yer kapladığımızı ortaya koyuyor. Sabit bir noktadan 10'un katları şeklinde büyüyen ve sonrasında küçülen kamera, içinde yaşadığımız evrenin nasıl bir şey olduğunu anlamamızı sağlıyor.


Hayyam
1993 yılında HBB televizyonunda yayınlanan, Erhan Akyıldız'ın yapımcılığını ve moderatörlüğünü yaptığı Yüksek Tansiyon programında karşı karşıya gelen Aziz Nesin ve Abdurrahman Dilipak, Salman Rüşdi'nin o dönem yasaklanan Şeytan Ayetleri adlı kitabı üzerine ve bir kitap yasaklamanın ve hatta İran'da gerek Rüşdi'ye gerek bu kitabın başka dillere tercümesini gerçekleştiren isimlere karşı ölüm fetvası vermesi hakkında karşı karşıya geliyor ve Nesin, İslamcı bakış açısının baskıcı yanını ifade ederken, Dilipak ise bu kitap ve benzeri girişimlerin İslam'a karşı yapılan bir saldırı olduğunu belirtiyor.

Çok iyi bilindiği üzere, 2 Temmuz 1993'de içlerinde Aziz Nesin'in de olduğu ama onun şans eseri kurtulduğu Sivas Katliamı gerçekleştirilmiştir. Oteldeki aydınları öldürmek isteyen gericilerin temel argümanlarından biri, yine Şeytan Ayetleri kitabı, daha doğru bir ifadeyle, onun Türkçeye çevrilmesine karşı olan öfkedir. İşte bu yayında, Nesin böyle bir öfkeye ve katliama gebe olan ve yasaklayıcı, baskıcı, başkalarını öldürmeyi kendine hak gören ideolojik veya dinsel bir tutumun ne denli yanlış olduğunun altını çiziyor.

Her ne kadar bir ateist ile bir şeriatçı karşı karşıya gelmiş olursa olsun, artık televizyonlarda göremeyeceğimiz bir anlatma-dinleme üslup ve saygısı oldukça dikkat çekicidir. Öte yandan, farklı fikirlerin ifade edilebilmesi, hele ki İslam karşıtı sözlerin sarf edilebilmesi ifade özgürlüğü kapsamında aslında ne denli geriye gittiğimizin de bir başka açık göstergesidir.



Hayyam
16 Nisan 2017'de yapılacak olan Anayasa Değişikliği halk oylaması Türkiye'nin yakın tarihindeki en önemli dönüm noktalarından biri olabilir. Son birkaç aydır bu değişikliklerin ne olduğu farklı kamplardaki kimseler tarafından topluma yansıtılmakta, buna rağmen çoğu kişi tam olarak neye "evet" veya "hayır" diyeceğini tam bilememektedir. Bu yazıda Anayasa Değişiklik teklifinin ana başlıkları incelenecek ve özellikle hukuki açıdan etkileri tartışılacaktır.

1. Önemli Sanılan Önemsiz Değişiklikler

Anayasa Değişiklik teklifinde bahsi çokça geçen ama aslında hiçbir önem taşımayan bazı hükümler bulunmakta. Bunlara örnek olarak şu 4 madde sunulabilir:

a. Yargının "tarafsız" olmasının anayasal hüküm haline getirilmesi

Bu madde önemsizdir, çünkü zaten mevcut anayasada yargının "bağımsız" olduğu belirtilmekte, bağımsızlık kendi içinde tarafsızlığı da kapsamaktadır. Öte yandan, bir kavram sırf anayasa metninde yer alıyor diye toplumsal hayatta geçerlilik kazanmaz. Anayasada geçen kavramların işlerlik kazanması için fiili adımlar da atılmalıdır. Oysa değişiklik teklifi incelendiğinde tarafsızlığı sağlayacak bir adım görülmediği gibi, yargının bağımsızlığının ve tarafsızlığının teminatı olan HSYK'nın (HSK) tamamen siyasilerin kontrolüne geçtiği görülmektedir.

b. Milletvekili sayısının 600'e çıkarılması

Bu madde önemsizdir, çünkü Milletvekili Genel Seçimleri'nde yüzde 10 barajı uygulanmaktadır ve bu baraj indirilmediği sürece meclise girecek 2 ya da 3 siyasi parti bellidir. Bu durumda Meclis'te ister 600 ister 1000 milletvekili olsun, halkı temsil konusunda bir fark yaratmayacaktır bu. Nitekim yazının devamında görüleceği gibi, değişiklik teklifiyle devletin yasama kanadını oluşturan Meclis'in gücü olabildiğince azaltılacaktır. Bu bağlamda artan milletvekili sayısının pratikte pek bir anlamı kalmayacaktır.

c. Milletvekili seçilme yaşının 18'e indirilmesi

Bu madde önemsizdir, çünkü liseyi bitirmiş 18 yaşında halkın içinden bir gencin milletvekili olamayacağı, her şey bir kenara milletvekili aday adayı olmaya bile maddi olarak gücünün yetmeyeceği bellidir. Bu durumda, bu maddeden sadece zengin ve bilinen ailelerin genç çocuklarının yaralanacağını tahmin etmek güç değildir. Öte yandan bu madde sadece milletvekili olma yaşını değil, aynı zamanda Cumhurbaşkanı Yardımcısı ve Bakan olma yaşını da belirler. Nitekim değişiklik teklifinde "Cumhurbaşkanı yardımcıları ve bakanlar, milletvekili seçilme yeterliliğine sahip olanlar arasından Cumhurbaşkanı tarafından atanır ve görevden alınır." (Anayasa Değişikliği, M. 106) denmektedir ve milletvekili seçilme yeterliliği için gerekli birtakım koşullarla birlikte 18 yaşında olmak da kafidir. Diğer bir deyişle, Cumhurbaşkanı isterse 18 yaşında birini Milli Eğitim Bakanı olarak atayabilecektir.

d. Seçim yılının 5 yıla çıkarılması

Bu madde önemsizdir, çünkü zaten 2007'ye kadar genel seçimler 5 yılda bir yapılıyordu, 2007 Anayasa Değişikliği halk oylamasında bu süre 4 yıla indirildi. 10 yıl sonra yine aynı hükümet tarafından 5 yıla yeniden çıkarılması hiç kuşkusuz bir anlam ifade etmemektedir.

2. Anayasa Değişikliği Teklifinin Temel Maddeleri

Bu kısımda, farklı kanatlarca farklı aktarılan ama işin hukuki boyutunda çoğunlukla bir gerçeğe işaret eden, sistemin ismi her ne kadar değiştirilse ve kavramlar yumuşatılmaya çalışılsa da özünde ciddi ve bir bakıma tehlikeli olan değişiklik önerilerini olabildiğince basit haliyle aktarılmaya çalışılacaktır.

a. Cumhurbaşkanı'nın tarafsızlığı bitecek

Mevcut anayasada "Cumhurbaşkanı seçilenin, varsa partisi ile ilişiği kesilir." (Mevcut Anayasa, M. 101) denmektedir, ancak Anayasa Değişikliği teklifinde bu hüküm yoktur. Demek ki artık Cumhurbaşkanı aynı zamanda Meclis'teki bir siyasi partinin başkanı olarak da kalabilecektir. Bu durumda Cumhurbaşkanı'nın Meclis'teki kendi partisinden olmayan milletvekillerine karşı tarafsız bir tutum sergilemeyeceği gayet açıktır.

b. Cumhurbaşkanı tüm hükümeti ve yardımcılarını tek başına atayacak

Mevcut anayasada genel seçim sonrası Cumhubaşkanı en yüksek oy alan partinin başkanına hükümeti kurma görevini verir ve Başbakan sıfatıyla hükümeti kuran parti başkanı Meclis'ten güvenoyu alır. Bu şekilde Başkabakan tamamen keyfi bir biçimde bakanlıklara birilerini atayamamış olur. Oysa Anayasa Değişikliği teklifinde "Cumhurbaşkanı yardımcıları ve bakanlar, milletvekili seçilme yeterliliğine sahip olanlar arasından Cumhurbaşkanı tarafından atanır ve görevden alınır." (Anayasa Değişikliği, M. 106) denmektedir. Bir diğer deyişle, artık Meclis hükümetin oluşumunda söz hakkına sahip olmayacaktır. Cumhurbaşkanı, tek başına alacağı kararla milletvekili seçilmemiş 18 yaşında bir akrabasını İçişleri Bakanı veya Cumhurbaşkanı Yardımcısı olarak atayabilecektir ve bunu engelleyecek hiçbir mekanizma bulunmamaktadır.

c. Cumhurbaşkanı tek başına kanun ile eşit güçte kararname yayımlayabilecek

Mevcut anayasada kanunlara eş güçte olan "kanun hükmünde kararname" çıkarma yetkisi Bakanlar Kurulu'ndadır. Ancak Bakanlar Kurulu'na kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisini yine Meclis vermekte ve kanun hükmünde kararnamenin sınırlarını çizmektedir. Oysa Anayasa Değişikliği teklifinde "Cumhurbaşkanı, yürütme yetkisine ilişkin konularda Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarabilir." (Anayasa Değişikliği, M. 104) denmekte ve Meclis'e ilişkin bir ifade yer almamaktadır. Diğer bir deyişle, şu an Bakanlar Kurulu'nun yayımladığı kanun hükmünde kararnamenin yerini Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi alacak, ancak Cumhurbaşkanlığı kararnamesinin Meclis tarafından çizilen bir sınırı, süresi ve alanı olmayacaktır.

d. Cumhurbaşkanı Yardımcılarının ve Bakanların cezai sorumluluğu zorlaştırılacak

Mevcut anayasada Başbakan ve Bakanların her suçtan dolayı cezai sorumluluğu bulunmaktadır. Bunun için (üye tam sayısını 550 olarak alırsak) 55 milletvekilinin soruşturma açılmasını istemesi yeterlidir. (Mevcut Anayasa, M. 100) Oysa Anayasa Değişikliği teklifine göre, Cumhurbaşkanı Yardımcıları ile Bakanlar yalnızca görevleri ile ilgili işledikleri suçtan dolayı cezai sorumluluğa sahip olacak ve (üye tam sayısını 600 alırsak) bunun için 301 milletvekilinin istemi sonucunda 360 kabul oyu gerekecek. (Anayasa Değişikliği, M. 106)

e. Cumhurbaşkanı tek başına seçimleri yenileyebilecek

Mevcut anayasada Cumhurbaşkanı hükümet kurulurken güvenoyu alamazsa veya görev süresi içinde güvensizlik oyuyla düşürülürse seçimlerin yenilenmesine karar verebilir denmektedir. Oysa Anayasa Değişikliği teklifinde "Cumhurbaşkanının seçimlerin yenilenmesine karar vermesi halinde Türkiye Büyük Millet Meclisi genel seçimi ile Cumhurbaşkanlığı seçimi birlikte yapılır." (Anayasa Değişikliği, M. 116) ifadesi geçmektedir. Diğer bir deyişle, herhangi bir koşul sunulmamaktadır. Bunun hukuki açıklaması, Cumhurbaşkanı'nın tek başına erken seçim kararı alabileceği ve bunu engelleyecek bir mekanizmanın bulunmamasıdır. Bir başka anlatımla, Cumhurbaşkanı tek başına alacağı kararla Meclis'i feshetmiş olur.

f. Cumhurbaşkanı tek başına olağanüstü hal ilan edebilecek ve her konuda kararname yayımlayabilecek

Mevcut anayasada olağanüstü hal ilan etme yetkisi Bakanlar Kurulu'ndadır. Toplam 27 üyesi bulunan Bakanlar Kurulu, ülke için oldukça ciddi ve önemli bir konuda doğruyu birlikte tartışarak bulma fırsatına sahiptir. Oysa Anayasa Değişikliği teklifinde Cumhurbaşkanı tek başına olağanüstü hal ilan etme yetkisine sahiptir. (Anayasa Değişikliği, M. 119) Bununla birlikte, olağanüstü hal durumunda temel hak ve özgürlükleri kısıtlamak ve durdurmak dahil her konuda Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarma yetkisine sahip olacak.

Elbette ki gerek olağanüstü hal ilan etme gerekse olağanüstü hal kararnemeleri daha sonra Meclis gündemine getirelerek karar bağlanacaktır.

g. Hakim ve Savcılar Kurulu üyelerinin tamamı siyasiler tarafından seçilecek

Mevcut anayasada Hakim ve Savcılar Yüksek Kurulu olarak geçen HSYK toplam 22 üyeden oluşmaktadır. Bunun 4'ünü Cumhurbaşkanı doğrudan atarken, Adalet Bakanı ile müsteşarı kurulun doğal üyesidir. Geri kalan 16 üyeyi Yargıtay, Danıştay, Türkiye Adalet Akademisi, adli ve idari hakim ve savcılar kendi aralarından seçerek atar. Bir diğer deyişle, HSYK'nın 6 üyesini siyasiler belirlerken, 16 üyesini yargı kendi içinde belirler. Bir bakıma HSYK'nın %25'î siyasiler, %75'i hukukçular tarafından seçilir.

Oysa Anayasa Değişikliği teklifiyle Hakim ve Savcılar Kurulu (HSK) 13 üyeye düşürülmekte, bunun yine 2'sini Adalet Bakanı ile müsteşarı oluşturmakta, 4'ünü ise Cumhurbaşkanı atamaktadır. Geri kalan 7 üye ise Meclis tarafından seçilmektedir. Diğer bir deyişle, yargının bağımsızlığının teminatı olan HSYK'nın (HYK) hiçbir üyesi hukukçular tarafından seçilmeyecek, tüm üyeleri siyasiler tarafından belirlenecektir.

HSYK'nın tüm hakim ve savcıların atanmasını yaptığını, Yargıtay'ın bütün üyelerini, Danıştay'ın üyelerinin 3/4'ünü seçtiği hesaba katılırsa siyasiler tarafından üyeleri seçilen bir kurum olarak yargının "bağımsızlığını" ve "tarafsızlığını" nasıl sağlayacağı kuşkuludur.

h. Cumhurbaşkanı tek başına Bütçe Kanunu'nu hazırlayabilecek

Mevcut anayasada ülkenin tüm gelir ve giderlerini belirleyecek olan Bütçe Kanunu'nu Meclis hazırlar. Doğal olarak oldukça tartışmalı geçer bu süreç, zira bir yıl boyunca yapılacak tüm harcamalar için doğru kararı vermek için birçok aklın bir araya gelmesi gerekmektedir. Oysa Anayasa Değişikliği teklifinde Cumhurbaşkanı ülkenin tüm gelir ve giderlerini belirleyecek olan Bütçe Kanunu'nu tek başına, isterse kimseye danışmadan hazırlayabilecek. Her ne kadar Bütçe Kanunu daha sonra Meclis'e sunulsa da kabul edilmediği takdirde "bir önceki yılın bütçesi yeniden değerleme oranına göre artırılarak uygulanacak." (Anayasa Değişikliği, M. 161)

i. Cumhurbaşkanı'nın kanunları veto yetkisi güçlendirilecek

Mecvut anayasada Cumhurbaşkanı Meclis'in kabul ettiği yasayı ya onaylar ya da Meclis'e geri gönderir. Meclis hem ilk seferinde hem de kanun geri gönderildiğinde toplantıya katılanların salt çoğunluğuyla, yani yarısından bir fazlasıyla karar alabilir ve böylece kanunu ikinci kez değiştirmeden Cumhurbaşkanına onaylayıp gönderirse Cumhurbaşkanı bunu yayımlamak zorundadır. Örnekle anlatacak olursak, diyelim ki X Kanunu için 400 milletvekili toplantıya katılmış olsun. Bunların 201 tanesi kanunu kabul ettiğinde kanun Cumhurbaşkanı'na gönderilir. Cumhurbaşkanı kanunu onaylamayıp Meclis'e geri gönderebilir. Bu durumda Meclis X Kanunu için bu sefer 350 milletvekili ile toplanırsa 176 milletvekilinin kabul oyu ile aynı kanun Cumhurbaşkanına gider ve Cumhurbaşkanı bunu yayımlamak zorundadır. Buna geciktirici veto denmektedir.

Oysa Anayasa Değişikliği teklifinde "Türkiye Büyük Millet Meclisi, geri gönderilen kanunu üye tam sayısının salt çoğunluğu ile aynen kabul ederse, kanun Cumhurbaşkanınca yayımlanır." (Anayasa Değişikliği, M. 89) denmektedir. Bu, şu anlama gelir: X Kanunu için 400 milletvekili toplantıya katılırsa yine 201 kabul oyu yeterli olur. Ancak Cumhurbaşkanı kendisine gelen kanunu yayımlamaz ve geri gönderirse, bu sefer "toplantıya katılanların" değil, "tüm üyelerin" salt çoğunluğu gerekir. Bu durumda, X Kanunu geri gönderilirse en az 301 milletvekili kanunu tekrar kabul etmelidir ki Cumhurbaşkanı kanunu yayımlasın. Buna güçleştirici veto adı verilmektedir.

Daha basit bir anlatımla, mevcut durumda kanunların yayımlanmasında Meclis'in iradesi daha baskınken, Anayasa Değişikliği teklifinde Cumhurbaşkanı'nın istemediği birçok kanun istenen kabul oyu koşulu sebebiyle Meclis'ten geçemeyecektir.

j. Meclis'in hükümeti denetleme yetkisi sınırlanacak

Mevcut anayasada "Türkiye Büyük Millet Meclisi soru, Meclis araştırması, genel görüşme, gensoru ve Meclis soruşturması yollarıyla denetleme yetkisini kullanır." denmektedir. (Mevcut Anayasa, M. 98) Oysa Anayasa Değişikliği teklifiyle sözlü soru sorma ve gensoru ile birlikte güvenoyu mekanizması da kaldırılacaktır. Bunun anlamı, Meclis'in artık hükümet politikaları üzerine soru soramayacağı veya yanlış bir politika inancına sahipse bile güvensizlik oyuyla hükümeti görevden alamayacağıdır.

k. Cumhurbaşkanı en fazla iki değil, üç defa seçilebilecek

Mevcut anayasada "Cumhurbaşkanının görev süresi beş yıldır. Bir kimse en fazla iki defa Cumhurbaşkanı seçilebilir." (Mevcut Anayasa, M. 101) denmektedir. Oysa Anayasa Değişikliği teklifinde aynı hüküm yer almakla birlikte, "Cumhurbaşkanının ikinci döneminde Meclis tarafından seçimlerin yenilenmesine karar verilmesi halinde Cumhurbaşkanı bir defa daha aday olabilir." (Anayasa Değişikliği, M. 116) denmektedir. Bunun ne anlama geldiğini örnekle açıklayalım. İkinci defa seçilmiş olan Cumhurbaşkanı aynı zamanda Meclis'teki iktidar partisinin başkanıysa, ikinci dönem bitmeden Meclis'e erken seçim kararı aldırırsa tekrar Cumhurbaşkanı olabilir. (Erken seçim için toplantıya katılanların salt çoğunluğu yeterlidir.)

Burada belirsiz bir nokta daha vardır: İkinci dönem bitmeden Meclis'in aldığı erken seçim kararıyla tekrar seçime giden ve Cumhurbaşkanı seçilen kişi için bu dönem "üçüncü dönem" olarak mı sayılacaktır, yoksa ikinci dönemi tamamlamadığı için tekrar "ikinci dönem" olarak mı sayılacaktır? Tahmin edileceği üzere, üçüncü seçilişi "üçüncü dönem" olarak değil de, "ikinci dönem" olarak görünürse Cumhurbaşkanı tekrar dönem bitmeden erken seçim kararı aldırarak tekrar ve tekrar seçilebilecektir.

3. Sonuç

Elbette ki çok daha ayrıntılı bir Anayasa Değişikliği incelemesi yapılabilir ve yapılmalıdır. Ancak ne yazık ki belki de bilinçli olarak tüm bu süreç boyunca halkın neyi oylayacağı bulandırılmış ve bu yüzden daha teferruatlı bir anlatım daha fazla kafa karışıklığına sebep olabilir. Neyse ki, şu veya bu şekilde kendine yer edinen "tek adam" görüşü bir anlamda doğruyu yansıtmaktadır. Nitekim yazı boyunca da irdelenen değişikliklere bakıldığında şuları görüyoruz:

- Meclis siyasi yönden zayıflayacak, hükümet ve Cumhurbaşkanı üzerinde bir denetleme gücü neredeyse olmayacaktır. Tek görevi yasa yapmaya indirgenen Meclis, Cumhurbaşkanı kanunu veto ederse o kanunu tekrar kabul etmekte bile zorlanacaktır.

- Yargının bağımsızlığının ve tarafsızlığının en önemli teminatı sayılabilecek HSYK'nın (HSK) tüm üyeleri siyasiler tarafından atanacaktır. Yasama ve yürütmenin yanında güçlü ve bir başına durması gereken yargı, en üst makamlarına kendi içinden kimseyi görevlendirememiş olacak böylece.

- Cumhurbaşkanı bir anlamda olağanüstü yetkilerle donatılmış olacaktır. Sınırsız sayıda Cumhurbaşkanı Yardımcısı görevlendirebilecek, tüm Bakanları ve devletin üst kademe yetkililerini atayacak, Bütçe Kanunu'nu hazırlayıp kanunlara denk Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi yayımlayabilecek, istediği an erken seçim kararı alabilecek, olağanüstü hal ilan edebilecek ve o durumda bu sefer temel hak ve özgürlükleri durdurabilecek kararnameler bile çıkarabilecektir. Ve tüm bunları tek başına yapabilecektir.

Şurası unutulmamalıdır ki, demokratik düzenin nispeten hakim olduğu günümüz dünyasında hukuk ile yönetilen hiçbir ülkenin anayasasında doğrudan "Cumhurbaşkanı istediğini yapar, hiçbir kurum buna karışamaz." şeklinde bir hüküm bulamazsınız. Karısını kendi keyfine göre Cumhurbaşkanı Yardımcısı yapan Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev'in de tabî olduğu anayasada böyle bir hüküm bulunmamaktadır zaten. Kime ne kadar yetki verileceği anayasada "hukuki bir dille" ifade edilir ve bazen bunun ne gibi feci sonuçlara gebe olacağını kestirmek için metni yapı taşlarına ayırarak dikkatle incelemek gerekir.

Bu yazının kapsamını aştığı için işin siyasi yönüne fazlaca girmemeyi seçtik. Ancak şunu gözden kaçırmamakta fayda olduğunu düşünüyoruz: Ülke tek ve güçlü bir lidere teslim edilmezse ülkenin yıkılacağından korkmayın. Bir ülkeyi güçlü ve yıkılmaz kılan, kendi milletinin her türlü farklılığını bir araya getirmesi ve onlarla bir yere varmaya çalışmasıdır. Her türlü yetkiyle donatılmış ve hızla her kararı alabilecek bir makam, bir ülkeyi hızla yıkıma da götürebilir.

Belki de artık istikrara değil, gelişmeye ve ilerlemeye ihtiyacımız vardır.

Hayyam
Siz de bu konuda yaptığımız ankete katılmak ister misiniz? Blogun hemen sağ üst tarafında göreceğiniz ankette oyunuzu kullanmayı unutmayın!
Türkiye'nin ve hatta Dünya'nın en büyük bilim insanlarından biri olan Prof.. Dr. Celal Şengör'ün konuk olduğu 10 Şubat 2016 tarihli Teke Tek Özel programı evrenin oluşumundan yok oluşuna dek hemen her aşamayı tamamen bilimsel kaygılarla ele alarak gereksiz hiçbir din-bilim çatışmasına girmeden işin özünü verebilmesi açısından oldukça kayda değerdir. Zaten bir dönem İlber Ortaylı ile Celal Şengör'ün düzenli olarak katılımıyla gerçekleştirilen Teke Tek programları Türkiye'nin yakın dönemde gördüğü en kaliteli yayınlardan biriydi, ancak ne yazık ki ülkenin hakiki aydın sınıfını temsil eden bu değerli sosyal bilimci ile doğa bilimcisinin doğru bildiklerini ifade ederken birden bazı yalanları da ellerinin tersleriyle yıkacakları korkusuyla program yayından kaldırılarak bir anlamda insanlarımızın bilimsel verilere ulaşma hakkı keyfi olarak engellenmiştir.

Birçok kişinin Gezi olayları döneminden itibaren hoşnut olmadığı Fatih Altaylı ise aslına bakılırsa bu yayını hayatta tutmak için elinden geleni yapmış ve ülkenin insanlarının bir şeyler öğrenebilmesi adına pek çok kişiden fazla uğraşmıştır. Nitekim gerek Gezi öncesi gerek Gezi sonrası gerçeği çarpıtmak için icra ettiği mesleği silah olarak kullanan onlarca "gazeteci" varken, müthiş bir iktidar baskı ve gücüne rağmen nispeten iyi bir şeyler yapmak için uğraşan bir kimsenin hala kendisini bir kamikaze olarak kullanmaması dolayısıyla acımasızca eleştirilmesinin de yersiz olduğunu düşünmek yanlış olmasa gerek.

Öte yandan, Dünya'da pek çok değerli bilim akademisine üye olan ve Türkiye'nin bir anlamda gururu niteliğindeki Celal Şengör ise sanıyorum ki tarifi mümkün olmayacak denli bir bilgi ve zekaya sahip, ne ki bu ülkenin tüm Dünya'nın ihtiyaç duyduğu bilim insanlarından biridir. Bildiği şeyi sadece bir yerde yazdığı için değil, gidip kendisi de gördüğü, incelediği ve anladığı için bilen Celal Şengör, bunları anlatırken de olabildiğince herkesin anlaması için doğru ve uygun bir dil kullanabiliyor. Zira kendisi sadece bir bilim insanı değil, İTÜ'de ders veren sevilen ve başarılı bir öğretim üyesi de.

Her bölümünü şiddetle tavsiye edebileceğim bu programın aşağıya eklenilen bölümünde 3 saat 43 dakika boyunca evrenin nasıl oluştuğu, Big Bang teorisi ve bu teoriye diğer yaklaşımlar, Dünya'nın ve Ay'ın meydana gelişi, ilk canlının oluşumu, fosil kayıtları, dinozorlar, insanın ve diğer bazı canlıların evrimi, evrimin genel mekanizmaları ve kanıtları, modern bilimin önde gelen isimlerinin bilime katkı hikayeleri, Dünya'nın olası sonuna dair tahminler, yapay zeka üzerine fikirler ve daha onlarca şey anlatılıyor. Tekrar etmek gerekirse, bunlar ezbere söylemler ile değil, verilen hemen her bilgiden sonra "Peki biz bunu nereden biliyoruz?" sorusuyla birlikte ele alınıyor. Bir bilim sohbetinden zaten daha fazla ne beklenebilir ki?

Bizlerin, yani insanların ve diğer canlıların evrendeki yerini kavrayabilmek adına, ilgili herkese gönül rahatlığıyla ve hatta önemle tavsiye edeceğim bu programı hemen aşağıda bulabilirsiniz.

Hayyam

Uzun yıllardan beridir, hatta son birkaç yıldır özellikle daha da şiddetlenerek İslam'ın ne olduğu, bir müslümanın neler yapabileceği tartışılmaktadır. Mesela kendini İslam'ın gerçek temsilcileri sanan IŞİD mi var olan dini doğru algılamakta, yoksa Bahriye Üçok veya Yaşar Nuri Öztürk gibi İslam'ın oldukça ılımlı temsilcileri mi gerçekleri görmektedir? En basit anlatımıyla, İslam adlı dini disiplinin içeriği ve sınırları nasıl belirlenebilir?

Hiç kuşkusuz İslam'ın ne olduğunun tartışılması çok daha uzun ve aslına bakılırsa nihai bir sonuca varmaktan biraz da uzak bir yapı içermektedir. Nitekim, İslam'a sadece Kur'an'ı mı kaynak alınması gerektiği yoksa hadis ve hatta rivayetlerin de İslam mefhumunun olmazsa olmazı olup olmadığı birçok alim ve hatta alim olmayanlarca sürekli tartışma konusu olmuştur. Ancak bu yazının konusu bu belirsizliği ortadan kaldırmak değil, bu belirsizliğe dayanarak sıkça yapılan bir "mantık hatası"nı ya da diğer bir deyişle "safsata"yı ortaya koymaktır.

Bizim ülkemizde daha çok "Yanılmışım Tanrı Varmış" adlı kitabıyla bilinen İngiliz filozof Antony Flew, aslında 1971'deki "An Introduction to Western Philosophy" (Batı Felsefesine Bir Giriş) ve 1975'deki "Thinking About Thinking" (Düşünmek Hakkında Düşünmek) adlı kitaplarında bahsettiği ve daha sonra literatüre "No True Scotsman" (Gerçek İskoçyalı Değil) şeklinde giren "mantık hatası" ile tanınmaktadır. Bu mantık hatasının temelinde, ileri sürülen iddiayı doğru veya yanlış olarak değerlendirmeden, onu gerçekleştiren kişiyi sürekli değişen tanımlara göre tanımlamak yatmaktadır. Diğer bir deyişle, sınırları belirsiz bir X grubu vardır ortada ve X grubuna tâbî olan biri, o an için uygun bulunmayan bir davranış sergilediğinde o kişinin aslında X grubuna tâbî olmadığı, onun "gerçek bir X grubu üyesi olmadığı" söylenerek aslında X grubuna ve üyelerine yönelik eleştiri veya iddiadan kaçınılır ve tartışma özünde sağlıksız olmayı sürdürür.

Bunu daha iyi anlamak için Antony Flew'nun "Thinking About Thinking" (Düşünmek Hakkında Düşünmek) adlı kitabında verdiği örneğe bakalım:
İskoçyalı Hamish McDonald adlı birinin elinde Glasgow gazetesiyle oturduğunu ve "İngiliz Tecavüzcü Tekrar Saldırdı" adlı bir haber okuduğunu düşünün. Hamish dehşete düşer ve "Hiçbir İskoçyalı böyle bir şey yapmaz." der. Ertesi sabah tekrar oturur ve Glasgow gazetesini okumaya koyulur. Bu sefer gazetede İskoçyalı birinin İngiliz tecavüzcüden kat kat daha kötü şeyler yapmış olduğuyla ilgili bir yazı okur. Bu gerçek, Hamish'in dünkü görüşünün yanlış olduğunu ortaya koyar, ama Hamish bunu kabul eder mi? Hiç de bile. Bu sefer o şöyle der: "Gerçek bir İskoçyalı olsa böyle şeyler yapmazdı."
Görüldüğü üzere, sınırları belirsiz bir X vardır ortada. Bu X, genellikle bir milliyet veya din olma eğilimindedir. Nitekim hem kalabalık bir üyeye sahiptir din ve milliyetler hem de tanımlarının neye tekabül ettiği asla tam olarak bilinmez. İnsanların sık sık başvurduğu "gerçek X değil" safsatası, aslında hiçbir tartışmaya girmeden ve X'in değerlerini ortaya koymaksızın sürekli X'i aklama çabasının bir ürünüdür. Bu şekilde X'i savunan kimse görüşlerinde yanılmadığı gibi, aynı zamanda X'in doğru/gerçek/iyilik/güzellik gibi olumlu özelliklerini de savunmuş olur.

Bu mantık hatasını daha adım adım inceleyen Bradley Dowden'in örneğine bakacak olursak:
A Kişisi: "Gerçek İskoçyalı yulaf ezmesine şeker katmaz."
B Kişisi: "Ama amcam Angus yulaf ezmesini şekerli seviyor."
A Kişisi: "Olabilir, 'gerçek İskoçyalı' yulaf ezmesine şeker katmaz."
Bu mantık hatasında kişinin yanılma payı neredeyse yoktur, çünkü kişi ileri sürdüğü iddiayla çelişen her veriyi "gerçek X olsa böyle olmaz" diyerek saf dışı bırakmaktadır. Diğer bir deyişle, Karl Popper'ın "yanlışlanamazlık tezi" ile benzer bir süreç işlemektedir. Durumu daha da somutlaştırırsak, "kafa kesmek" veya cihad adı altında "intihar saldırıları" yapmasıyla bilinen ve aslında kendilerini "gerçek müslüman" olarak gören IŞİD üyelerinin İslam adına yaptığı tüm bu eylemleri "Gerçek İslam bu değil." diyerek reddetmek, aslında İslam'ın böyle şeylere yol açma nedenlerini de tartışmaya kapatmak anlamına gelir. Bir diğer deyişle, hoşumuza gitmeyen veya günümüz koşullarında X ile artık uyumluluğu kalmadığı için çağ dışı görünen her eylem için "gerçek X değil" demek, sürekli sorunun kaynağını görmezden gelmek demektir. Örneğin, hırsızlık yapan bir adamı yakalayan mülkiyet sahibi, o hırsızın elini kesse ve "Müslüman olduğum için böyle yapılmasını doğru buldum." dese ve kanıt olarak da Maide suresinin 38. ayetini ("Hırsızlık yapan erkek ve kadının ellerini kesiniz.") gösterse, ne yapılması gerekir? Hiç kuşkusuz, artık bu cezanın çağ dışı olduğu bilinmekte ve genellikle kabul görmektedir. Bu sebeple, hırsızın elini kesenin "gerçek müslüman olmadığı" çünkü "müslüman olanın çağa ayak uydurması gerektiği" söylenecektir. Oysa Kur'an'da açıkça ifade edilen bir duruma rağmen artık günümüz koşullarına uymadığı için İslam'a göre yanlış olmayan bir eylemi "uygunsuz" saymaya başlarız.

Elbette bu, sadece İslam için geçerli bir mantık hatası değildir. "Gerçek Türk vatanını terk etmez.", "Gerçek erkek kadına el kaldırmaz.", "Gerçek komunist kiliseye gitmez.", "Gerçek ateist UFO'lara inanmaz.", "Gerçek Beşiktaşlı holiganlık yapmaz." gibi günlük hayatta ve Dünya'nın hemen her yerinde çeşitli şekillerde bu mantık hatası ile karşılaşırız.

Peki bundan kurtulmanın, bu safsata ile baş etmenin bir yolu var mıdır? İşin özü, yoktur. Sadece sağlıklı bir tartışma yürütülebilen kişilerle adım adım X grubunun temel prensipleri/kuralları ve X grubuna tâbî olduğu söylenen kişinin eylemlerinin bu prensip/kurallar ile ne denli bağdaştığı üzerine bir konuşma yapılabilir. Ancak yine de, X grubunun genellikle "en iyi" olduğu ön kabulüyle hareket edildiği için herhangi birinin X grubunun imajını zedeleyecek davranışının X grubuna mâl edilmesinin oldukça zor olduğunu tahmin etmek de güç değildir.

Hayyam
Geçtiğimiz aylarda "Dünya'da Dindarlık Azalıyor, Sekülerlik Artıyor" adlı inceleme yazısında geçmiş yıllara oranla ülkelerdeki dindarlık/sekülerlik oranını kıyaslamış, buradan yola çıkarak Dünya'da dinin etkisinin eskisine kıyasla azaldığı tespitini yapmıştık.

Peki biraz daha özele inersek, şu an Dünya'daki en az dindar olan veya bir başka ifadeyle, Dünya'nın en inançsız şehri hangisidir diye sorarsak, bunun cevabı ne olur sizce?

WIN/GIA araştırma şirketinin 2015 yılında yaptığı anketteki verilere göre, Çin, Dünya'nın en inançsız ülkesi konumunda. Çinlilerin %61'i kendisini "kesinlikle ateist" olarak tanımlıyor. Bu oran oldukça fazla, çünkü Çin'den sonra ateist sayısının en yüksek olduğu ülke olan Hong Kong'da kendisini "kesinlikle ateist" diye tanımlayanların oranı %34. Bir diğer deyişle, Çin, ateist oranı açısından en yakın rakibini ikiye katlamış durumda.

Araştırmaya göre, Japonya %31, Çek Cumhuriyeti %30 ve İspanya ise %20 ile bu ülkeleri izliyor. Yine aynı verilere göre, Tayland %94'lük dindar oranıyla Dünya'nın en dindar ülkesi konumunda. Bunu %93 ile Ermenistan, Bangladeş, Gürcistan ve Fas izliyor.

Ülkelerin durumu böyleyken, şehirlerde durum nedir acaba?

Öncelikle, nüfusu yoğun olan, ama dindar/muhafazakar oluşuyla bilinen Amerika'dan iki araştırmaya değinelim. Bu araştırma sonuçlarında ortaya çıkan inançsız şehirler, tam da beklendiği gibi, Dünya'nın "en inançsız şehri" olmaları için yeterli değil, ancak yine de incelemeye değer.

Amerikan İncil Topluluğu, 2016'da yaptığı bir araştırmayla ülkede şehirlerin ne kadar İncil okuduğunu ortaya koydu. Buna göre, New York'a bağlı Albany/Schenectady/Troy "en az İncil okuyan" yer olarak gösterildi. Buna göre, buradaki insanların sadece %10'u araştırma haftasında İncil okumuş ve hayatını buna göre düzenlemiş. Boston da %11'lik oranla bu yeri takip ediyor. Elbette bu veri, doğrudan "ateist oranını" işaret etmiyor. Diğer bir deyişle, misal Boston'da İncil okuyan %11'lik kesim varsa %89'luk ateist oranı vardır diyemesek de, dinin etkisinin diğer yerlere kıyasla daha az olduğu söylenebilir. Nitekim, aynı araştırmaya göre, Tennessee'ye bağlı Chattanooga'da İncil okuyan ve hayatını ona göre düzenleyenlerin oranı %52.

Toplumsal Dini Araştırma Derneği'nin 2016'da Amerika'da yaptığı bir araştırmaya göreyse, Portland, Seattle ve San Francisco Amerika'nın en az dindar şehirleri. Buradaki insanların %37'si gündelik hayatlarını dine göre düzenlemediklerini ifade etmişler. Aynı ankette Boston'ın 8. sırada yer aldığını da ifade etmekte fayda var.

Şimdi gelelim eldeki verilere göre gerçekten hatrı sayılır oranda inançsız olan "en inançsız şehir"lere.

2011 yılında yapılan nüfus sayımında Norwich'te "Bir dinim yok." seçeneğini işaretleyenlerin oranı %42,5 idi. Yaklaşık 130.000 nüfuslu şehirde, yine yaklaşık olarak 55.000 kişinin dinsiz olması başarılı bir oran gibi görünebilir. Aslında, öyle de! Ama bundan daha yüksek inançsız oranına sahip olan şehirler var.

Avrupa'nın "Ateist Başkenti" olarak anılan Berlin'de, kendilerini bir dine bağlı hissetmediğini söyleyenlerin oranı %60 olarak görünüyor. Yaklaşık 3,5 milyonluk nüfusa sahip olan Berlin'de, yaklaşık 2 milyon ateist olduğu söylenebilir o halde. Fena bir oran sayılmaz, ancak bu oran, Berlin'i zirveye taşımaya yetmiyor.

İşte karşınızda, Dünya'nın en inançsız şehri: Şangay!

Aslında yazının başında ifade edildiği gibi, Çin, Dünya'nın en az dindar oranına sahip olduğu için doğal olarak Dünya'nın en inançsız şehrinin de oradan çıkması şaşırtıcı olmayacaktır. Şangay, %87'lik oranla Dünya'nın en inançsız şehri. Şehir nüfusunun yaklaşık 24 milyon olduğu göz önüne alındığında, şehirdeki ateist sayısının 21 milyon olduğu rahatlıkla görülecektir.

Şangay, hem oran olarak hem de sayı olarak sahiden de Dünya'nın en inançsız şehri olmanın hakkını veriyor gibi görünüyor.

Hayyam
Yapılan yeni bir çalışma, dini ya da ruhani bir deneyim yaşadığınızda, beynin harekete geçen bölgelerinin aşık olduğunuzda, cinsel ilişkiye girdiğinizde, uyuşturucu kullandığınızda veya kumar oynadığınızda harekete geçen bölgeler ile aynı olduğunu gösteriyor.

Tanrı veya din ile ilgili düşünce ve hislerin beyinde nasıl göründüğünü ve beyni nasıl etkilediğini öğrenmek isteyen Utah Tıp Fakültesi'nden bir grup araştırmacı, Mormonizm dinine mensup 19 kişinin kendi dini kitaplarını okuyarak kendilerini uhrevi hissettiklerini söylediği bir aktivite sırasında beyinlerini taradılar.

MR taramaları sonucunda, bu uhrevi an sırasında beynin "nucleus accumbens" olarak bilinen ödül merkezinin aktifleştiği görüldü. Bu ödül merkezi, duygusal bir aşk sırasında veya kumar oynarken de aktifleşmektiği bilinmektedir.

Ruhani duygular, aynı zamanda, değerlendirme, yargılama ve ahlaki sınıflama ile ilgisi olan karmaşık bir bölge olan orta prefrontal korteksi de harekete geçiriyor. Deneyimlerinin zirvesine ulaştığında katılımcıların nabızları yükseldiği ve nefes alışları derinleştiği de tespit edildi.

Elde edilen bulguları değerlendiren araştırmacılar, yaşanan ruhani bir deneyimin düşünceleri ve mantıksal süreci tıpkı aşık olmak veya uyuşturucu krizine girmekte olduğu gibi etkilediği düşünüyor.

Yazar ve Utah Tıp Fakültesi öğretim üyesi nöroradyolog Dr. Jeff Anderson şöyle diyor:
"Ruhani deneyimler, insanların iyi ya da kötü olarak sonuçları hepimizi etkileyen kararları almasındaki muhtemelen en etkili bölüm. Bu kararları alırken beyinde neler olduğunu anlamak gerçekten çok önemli.

Dindar kimselerin ruhani, ilahi ya da aşkın bir şeyleri yorumlarken beynin bu sürece nasıl dahil olduğunu daha yeni anlamaya başlıyoruz. Geçtiğimiz birkaç yılda beyin görüntüleme teknolojileri bin yıldır üzerine düşündüğümüz soruları cevaplayabilecek şekilde gelişti."
Bu açlışma için seçilen katılımcılar, yani mormonlar, diğer pek çok din gibi, "tanrıyla bir olmak" duygusundan hareketle kararlarını alır, kendilerinin dahil olduğu kutsal topluluğu bu düstur çerçevesinde yorumlar.

Bir saatlik süreç içerisinde 7 kadın ve 12 erkeğe Mormon Kitabı'ndan ruhani olan ve olmayan pasajlar okunması istendi. Her bir bölümde, "Uhrevi hisler var mı içinde?" diye soruldu ve cevaplar arasında belirli bir süre bırakıldı.

İçlerinin huzurla dolduğunu ve bir sıcaklık hissettiklerini söyleyen katılımcıların çoğunun gözünde, tarama bittiğinde, yaş bile vardı.

"Çalışmamıza katılan kimselere kendi kurtarıcılarını, aileleriyle sonsuza dek birlikte olmayı, cennetin onlara vereceği ödülleri düşünmeleri söylendiğinde, beyinleri ve bedenleri fiziksel olarak buna karşılık verdi." diyor yazar ve Utah Üniversitesi öğretim üyesi Dr. Michael Ferguson.

Utah Üniversitesi araştırmacıları tarafından 2014 yılında kurulan Dindar Beyin Projesi'nin (Religious Brain Project) ilk girişimi olan bu çalışma, derin ruhani his ve dini inançlar içerisinde olan insanlarda beynin nasıl çalıştığını anlamayı amaçlıyor.

Araştırma sonucu elde edilen bilgiler, Social Neuroscience adlı dergide yayımlandı.

İleri okumalar ve daha ayrıntılı bilgiler için, aşağıdaki başlıkları inceleyebilirsiniz:

Hayyam
Thomas Jefferson Üniversitesi'nden nöbobilimci Dr. Andrew Newberg ile iletişim uzmanı Robert Waldman'ın bir araya gelerek yazdıkları kitap, Words Can Change Your Brain (Kelimeler Beyninizi Değiştirebilir), yapılan bilimsel çalışmalardan elde edilen bulguların neticesinde, kitabın adından da anlaşılacağı üzere, oldukça ilginç bir hipotez atıyor ortaya: Kullanmayı seçtiğimiz kelimeler beynimizi gerçek anlamda değiştirebilir.

Kitapta yer alan verilere göre, olumsuz kelime ve kavramları kullandığımızda, diğer bir deyişle onların beynimize girmesine izin verdiğimizde, beynimizdeki korku merkezi olan amigdalanın etkinliğinin artmasına sebep oluruz. Amigdalanın etkinliğinin artması demek, stres üreten hormonların da harekete geçmesine sebep olmaktadır. Bu hormon ve nörotransmitterler, beynin olağan çalışma şeklini ve mantıksal işlem sürecini engellemeye başlar. Newberg ve Waldman şöyle yazıyor: "Sinirli kelimeler beyne alarm mesajları yollar ve frontal loblda bulunan beynin mantıksal kısmını kısmı olarak felce uğratır."

Kitapta bir başka uzman "doğru" kelimeleri kullanmanın bizim "gerçeklik" algımızı nasıl değiştireceğini şöyle ifade ediyor:
"Aklınıza olumlu ve iyimser kelimeleri getirmek, frontal lobu uyarır. Bu alan, sizi harekete geçirmekle görevli motor korteksiyle doğrudan bağlantı kuran özel dil merkezlerini de içerir. Yaptığımız çalışmalar, ne kadar uzun süre olumlu kelimelere yoğunlaşırsanız beynin başka alanlarına da o kadar etki ettiğini gösterdi bize."
Bu iddia, şu şekilde bir basamak öteye götürülüyor:
"Böylece zamanla parietal lobun işlevi değişmeye başlıyor ve bu da hem kendinizle hem de etkileşime girdiğiniz insanlar ile ilgili algınızı değiştiriyor. Kendinize dair olumlu bir yargıya sahip olmanız, öteki insanları da iyi görmenize sebep olur, olumsuz bir öz irdeleme ise başkalarına karşı şüpheci gözle bakmanıza yol açar. Zamanla talamusun yapısı da bilinçli seçtiğiniz kelime, düşünce ve hislere göre değişim gösterir ve talamik değişimlerin gerçeklik algınızı da değiştirdiğine inanıyoruz."
Konuyla ilgili yapılan bir deney de, bu etki ve değişimin sonuçlarını bizlere gösteriyor: 35-54 yaş arasında bir grup insandan her gece, o gün boyunca olan güzel üç şeyi nedeniyle birlikte yazması isteniyor. Üç aylık süreç içerisinde, deneye katılanların mutluluğunun aşama aşama arttığı ve mutsuzluk hislerinin ise azaldığı gözleniyor. Olumlu fikir ve duygulara odaklanarak ve onları yansıtarak beynimizdeki etkinliği olumlu yönde arttırarak kendi sağlığımızı iyi yönde geliştirebileceğimiz ifade ediliyor.

Hayyam
Felsefi yönelimlerin pek bilinmediği coğrafyalarda, ateizm, satanizm ile kolaylıkla karşılaştırılır ve "kedi kesme" üzerinden bir ön yargıyla ateizme yaklaşılır. Halbuki işin aslında hiç de böyle olmadığı, ateizmin, tanrının yanı sıra şeytanı, ruhu ve hatta doğa üstü her gücü reddettiği gayet bilinen ve kolay anlaşılabilir bir şeydir.

Böyle bir girizgah yapılmasının sebebi, az sonra koyulacak "ruhunu şeytana satma sözleşmesi"nin ateizm ile bağlantılı bir propaganda olabileceği fikrini baştan saf dışı bırakmaktır. Buradaki sözleşme tamamen ilginç ve bir o kadar da saçma olmaktan öte pek bir anlam taşımamaktadır.

Legal Templates, yüzlerce çeşitte sözleşme, anlaşma ve formların örneklerini bulabileceğiniz bir sitedir. Ancak bu örneklerin içinde "ruhunu şeytana satma sözleşmesi" adlı alışılmışın dışında bir sözleşme sunuyor bizlere. Aslında ruhu sadece şeytana değil, herhangi birine satmak için de bu sözleşme kullanılabilir.

Ruhu şeytana (veya herhangi birine) satmak için yasal olarak bir sözleşme örneği sunulmasının yanında, bir de nerede, nasıl, hangi koşullar altında ruhun satılabileceğine dair de açıklamalar yapılmış.

Elbette (olmayan) ruhunuzu, (olmayan) şeytana satmanızı asla tavsiye etmeyiz, ancak mecazi olarak da olsa, ruhunuzu (yani benliğinizi) ideolojilere, sosyal statülere, tarikatlara veya herhangi bir şeye satmamanız da yerine bir karar olacaktır.

Hayyam
NASA, finanse ettiği bilimsel çalışmaların sonuçlarını ücretsiz olarak erişime açtı.

PubSpace olarak adlandırılan bu girişim sayesinde, NASA'nın tamamen veya kısmen desteklediği tüm bilimsel çalışma, araştırma ve makalelere erişmek mümkün olacak.

NASA başmühendisi Ellen Stofan, bu girişimin, bilim insanları ve mühendisler için oldukça faydalı olacağına inanıyor. Öte yandan, şu andan itibaren, NASA destekli tüm çalışmalara dair hakemli dergilerde yayınlanan makaleler, bir yıl içinde veritabanına yüklenmek ve ücretsiz olarak yayımlanmak zorunda. Bunun tek istisnası, patent içeren veya kişisel hayata veya güvenlik kanunlarına ilişkin çalışmalar olacak. Diğer bir deyişle, bunlar yayımlanmayabilecek.

NASA'nın yardımcı yöneticisi Dava Newman, "Böyle bir açık erişim vasıtasıyla, tüm Dünya halklarını, yeryüzünü, gökyüzünü ve uzayı keşfetmemizde bize katılmaya davet ediyoruz." diyor. [1]

Hayyam
İsveç'teki en büyük Hristiyan kiliselerinden biri olan Livets Ord [1], İŞID'in yaydığı nefretle savaşmanın en iyi yolunun, İsa'nın anlattığı sevgiyle olabileceğini düşünerek Irak'ta IŞİD kontrolündeki bölgelere elektronik İncil'ler bırakmaya karar verdi. [2]

Ulf ve Birgitta Ekman tarafından kurulan kilise, bırakılacak elektronik İncil'lerin elektriğe ihtiyaç duymadan kendi kendine çalışacak yapıda olacağını ifade ediyor. Ayrıca boyutları da ufacık olan bu elektronik İncil'ler, yaklaşık olarak bir hap kutusu kadar olacak ve üzerinde bir de ekran bulunacak. Kilise sözcüleri, bu elektronik İncil'lerin Irak'ta sıkıntıya düşmüş Hristiyanlar için küçük dahi olsa tutunacak bir dal olmasını istiyorlar. Bunun yanı sıra, İncil'i okuyacak militanların da yüreklerinin yumuşayacağını ve şiddet ile nefrete sırt dönerek değişebileceklerini umuyorlar.

Irak'taki Hristiyanların çektiği sıkıntılara dikkat çeken yetkililer, birçok Hristiyan'ın öldürüldüğünü veya ülkelerinden kaçmak zorunda kaldıklarını ifade ediyorlar. [3] Yine de geride kalanlar olduğunu ve IŞİD korkusuyla yaşadıklarını, kilise olarak asıl amaçlarının da bu insanlara ulaşmak olduğunu belirtiyorlar. 

Projenin önümüzdeki birkaç hafta içerisinde hayata geçeceği düşünülüyor. [4]

Hayyam
[1] https://en.wikipedia.org/wiki/Livets_Ord
[2] https://churchpop.com/2016/08/07/church-to-use-drones-to-drop-electronic-bibles-in-isis-controlled-areas/

[3] https://www.opendoorsusa.org/christian-persecution/world-watch-list/iraq/

[4] http://www.ibtimes.co.uk/evangelical-church-calls-drones-drop-hope-love-bibles-onto-isis-occupied-territory-1574579
Geçtiğimiz günlerde, TRT'de yayınlanan "Ramazan Sevinci" adlı programa katılan Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Tasavvuf Anabilim Dalı'ndan Prof. Dr. Mustafa Aşkar'ın, "Namazı hayvanlar kılmaz, namaz kılmayan da hayvandır." şeklindeki ifadesi, yazılı basında ve sosyal medyada pek çok kez yer aldı. Bunun üzerine, önce Akşar'ın bağlı olduğu üniversitenin dekanından tepki geldi, ardından Cumhuriyet Halk Partisi İzmir Milletvekili Tacettin Bayır tarafından bu sözler Meclis'e taşındı ve bu gelişmelerin ardından Diyanet İşleri Başkanlığı Twitter'dan bir duyuru yayınlayarak bu ifadelerin yanlış olduğunu ifade etti ve en nihayet RTÜK söz konusu ifadeler için inceleme başlattı. Elbette ki Aşkar da yayında sarf ettiği sözler için özür diledi.

Adım adım hangi kurum ve kişinin nasıl bir açıklama yaptığını, doğrudan kendi cümleleriyle aktarmak önem arz etmektedir. Nitekim "namaz kılmayan hayvandır" gibi bir söylem, tüm ötekileştirici ve nefret dolu niteliğinin yanında, aynı zamanda tehlikelidir. Zira, maksadını fazlasıyla aşan bu ve benzeri söylemler, artık sadece inançsızları değil, inançlıları bile hedef almakta ve aslına bakılırsa topluma belli başlı direktifleri yayın organları gibi güçlü kanallar tarafından aktararak bireyleri "üst akıl"dan gelen "doğrular" ile hareket etmeye yöneltmektedir.

Elbette ki, burada tek bir kişinin kendiliğinden doğan bir "hayvan" benzetmesi olmadığının da altı çizilmelidir. Kur'an, içerisinde ister "yumuşak" ister "sert" ifadeler bulabileceğiniz bir metindir ve insanların, ki özellikle tepeden inme şekilde kitleleri kontrol etmek ve yönlendirmek isteyenlerin, yer yer "sert" ifadelere sırt dayaması hiç de şaşılacak bir şey değildir. Diğer bir deyişle, Aşkar'ın "namaz kılmayan hayvandır" diyecek cesareti kendisinde bulması, Kur'an'da buna benzer pek çok söylemin yer almasıyla yakından ilintilidir. Nitekim Aşkar, kendince "kutsal metni" tekrar ediyor ve her ne kadar özür dilemiş olsa da, sözlerinin temelinde bir yanlış olmadığını düşünmesi hiç de şaşırtıcı olmayacaktır.

Peki nedir Kur'an'dan aldığı cesaret? Birkaç ayet ile örnekleyelim durumu. Daha fazlasını görmek isteyenler, Kur'an'dan Küfürler adlı yazıyı inceleyebilirler.
BAKARA (171) : İnkar edenleri imana çağıran (peygamber) ile inkar edenlerin durumu, bağırıp çağırmadan başka bir şey duymayan hayvanlara seslenen (çoban) ile hayvanların durumu gibidir. Onlar sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler. Bundan dolayı anlamazlar.

A'RÂF (179) : Andolsun biz, cinler ve insanlardan, kalpleri olup da bunlarla anlamayan, gözleri olup da bunlarla görmeyen, kulakları olup da bunlarla işitmeyen birçoklarını cehennem için var ettik. İşte bunlar hayvanlar gibi, hatta daha da aşağıdadırlar. İşte bunlar gafillerin ta kendileridir.

FURKÂN (44) : Yoksa sen onların çoğunun (söz) dinleyeceklerini yahut akıllarını kullanacaklarını mı sanıyorsun? Onlar hayvanlar gibidirler, belki yolca onlardan daha da şaşkındırlar.

MUHAMMED (12) : Şüphesiz Allah, inanıp salih ameller işleyenleri, içinden ırmaklar akan cennetlere koyacaktır. İnkâr edenler ise (dünya zevklerinden) yararlanırlar ve hayvanların yediği gibi yerler. Onların kalacakları yer ateştir.

MÜDDESSİR (51) : Onlar sanki arslandan kaçan yaban eşekleridirler.

MÂİDE (60) : De ki: “Allah katında cezası bundan daha kötü olanları size haber vereyim mi? Onlar, Allah’ın lanetlediği ve gazabına uğrattığı, içlerinden maymunlar ve domuzlar çıkardığı kimseler ile şeytanlara tapan kimselerdir. İşte bunların yeri daha kötüdür ve onlar doğru yoldan daha çok sapmışlardır.”

MERYEM (86) : Allah’a karşı gelmekten sakınanları Rahmân’ın huzurunda bir elçiler heyeti gibi toplayacağımız, suçluları da suya koşan susuz develer gibi cehenneme sevkedeceğimiz günü düşün!
Burada sadece "hayvan" şeklinde hitap içeren ayetlere yer verdik. Ancak hiç kuşkusuz, inançsızların sapık, azgın, yalancı, akılsız vs. olduğuna dair pek çok ayet de vardır. Elbette bir ilahtan değil de, bir insanın aklından çıkan sözler olduğu için bunlar, yer yer böyle nefret dolu söylemlerin, tehditlerin, aşağılamaların ve hakaretlerin olması oldukça normal bir durumdur. Oysa Aşkar özelinde tüm inançlılar, bunları tanrının isteği, öfkesi ve gazabı olarak görmekte ve aslında din ve toplum vasıtasıyla kendilerinde oluşturdukları ötekilere karşı duyulan nefreti, ilahi bir temele dayandırdıklarını düşünerek başka insanları yargılama hakkını kendilerinde bulabilmektedir. Yine geçtiğimiz günlerde IŞİD'in üstlendiği Orlando saldırısında da buna benzer bir şey ile karşı karşıya kaldık. LGBTİ bireylerin ahlaksız ve utanç verici kimseler olduğunu düşünen oldukça fazla sayıda inançlı insan, onlara karşı duyduğu nefretin tanrının isteğiyle paralel olduğunu düşündüğü için kendi his ve düşüncelerini "mutlak doğru" şeklinde kabul edebilmekte ve bu bağlamda LGBTİ bir bireyi -IŞİD gibi öldürme yoluna gitmese bile- kınamakta ve dışlamakta bir beis görmemektedir. 

İşte bu veriler ışığında, Aşkar'ın sözlerine yer vererek, kronolojik olarak gelişmeleri irdeleyelim. Aşkar, şu sözleri sarf etti:
"Alnı secdeye gelen bir varlık var mı insanın dışında? Yok. İnsan, namaz ergonomik yaratılmış. Secde eden tek varlık insan. O zaman, ben düz söyleyeyim. Ayette de bunu söylüyor, ağır gelmesin. Yani, namazı hayvanlar kılmaz, namaz kılmayan da hayvandır." [1]
Daha sonra, Ankara Üniversitesi'nin internet sitesinin ana sayfasında, İlahiyat Fakültesi Dekanı Prof. Dr. İsmail Hakkı Ünal imzasıyla paylaşılan açıklamada şu ifadeler yer aldı:
"Fakültemiz öğretim üyelerinden Prof. Dr. Mustafa Aşkar, TRT de yayınlanan bir iftar programında, 'namaz kılmayanların hayvan olduğunu' ifade eden talihsiz bir açıklama yaparak, İlahiyatçı akademisyenler bir yana, sağduyu sahibi hiçbir Müslümanın kabul etmeyeceği bir konuşma yapmıştır.

Bu konuşmayı Fakülte Dekanı olarak başta şahsım ve diğer öğretim üyelerimizin asla tasvip etmediğini belirtmek isterim. Muhtemelen maksadını aşan bir ifade de bulunan adı geçen öğretim üyemizin de yanlış anlamalara meydan vermemek için, bu beyanıyla ilgili bir düzeltme ve açıklama yapması uygun olacaktır.

Kamuoyuna saygıyla duyurulur.

Prof. Dr. İsmail Hakkı Ünal

A.Ü. İlahiyat Fakültesi Dekanı" [2]
Bunun ardından, Aşkar'ın sözlerini Cumhuriyet Halk Partisi İzmir Milletvekili Tacettin Bayır da Meclis'e taşıdı.

Bayır, Başbakan Yardımcısı Numan Kurtulmuş'un yanıtlaması üzere verdiği soru önergesinde Prof. Aşkar'ın sözleriyle TRT Kurdi'de program yapan Şemsettin Özaykan'ın başka bir yayında "Namaz kılmayanın cezası ölümdür." sözlerini sordu.

Soru önergesinde şu ifadeler yer aldı:
"Ülkemizde her türden gericiliğin cesaret kazandığı bir dönem yaşanmaktadır. Bunların çirkin örnekleri maalesef ki vatandaşın vergileriyle yayın yapan TRT kanallarında yaşanmaktadır. TRT Kurdi kanalında program yaptığı öğrenilen Şemsettin Özaykan'ın, 'Mazereti olmadığı halde namaz kılmayan kişinin durumu nedir?' sorusuna 'İdam' yanıtını veren zihniyetin şokunu atlatamamışken, bir başka skandal da TRT1'de yayınlanan 'Ramazan Sevinci' programında yaşanmıştır." [3]
Bayır, soru önergesinde TRT Kurdi'nin nasıl denetlendiğini, Prof. Aşkar'ın görevine devam edip etmeyeceğini ve TRT’deki yayınla ilgili soruşturma açılıp açılmadığını sordu.

Başbakan Yardımcısı Nurettin Canikli ise Bakanlar Kurulu toplantısıyla ilgili açıklamaları sırasında Prof. Dr. Aşkar'ın sözlerinin sorulması üzerine "Suç konusu teşkil ediyorsa gerekli kovuşturmalar soruşturmalar yargı mercileri tarafından yapılır." dedi. [4]

Nihayet Diyanet İşleri Başkanlığı ise Twitter'dan şu açıklamayı yaptı:
"Bir televizyon programında sarf edilen ifadelere bağlı olarak Diyanet İşleri Başkanlığımıza yoğun sorular üzerine aşağıdaki açıklamanın yapılmasına ihtiyaç duyulmuştur.

Dinimizde namazın yeri, önemi ve değeri herkesçe bilinmektedir. Ancak insanların inanç ve ibadet özgürlükleri hedef alınarak tezyif ve tahkir edilmesi asla kabul edilemez.

Kur'an-ı Kerim ayetlerinden ve konuya ilişkin diğer dini metinlerden böyle bir çıkarımda bulunmak İslam'ın hikmet dili ve rahmet mesajıyla bağdaşmaz." [5]
Prof. Dr. Akşar ise tepkilerin ardından "yanlış anlaşıldığını" söyledi. Açıklamada şu ifadeler yer aldı:
"12 Haziran Pazar günü TRT 1 kanalında konuk olarak katıldığım 'Ramazan Sevinci' programında, konunun önemini vurgulamak amacıyla kullandığım ifadeler maalesef yanlış anlaşılmıştır. Yanlış anlaşılmaya ve maksadını aşan yorumlara sebebiyet verdiğim için kamuoyundan özür diliyorum. Hayırlı Ramazanlar." [6]
TRT 1'deki "Ramazan Sevinci" programının sunucusu Serdar Tuncer de dünkü programın açılışında özür diledi. Tuncer canlı yayın olması nedeniyle söylenen sözlerin "o an fark edilmediğini" belirterek "Dün kamu vicdanını rahatsız eden, pek çok insanı rencide eden ifadeler keşke kullanılmamış olsaydı. Bize kızanlardan daha fazla rahatsız olduk. Rencide olan her bir gönülden özür dilerim" diye konuştu. [7]

Radyo ve Televizyon Üst Kurulu (RTÜK) da "namaz kılmayan hayvandır" sözü için inceleme başlattı.

RTÜK üyesi İsmet Demirdöğen ise konunun incelemeye alındığını belirterek şöyle konuştu:
"Böylesine sapkın düşüncelerin halkın vergileriyle yayın yapan devlet televizyonunda dile getirilmiş olması hüzün vericidir. Hele bu düşünceleri taşıyanların üniversitelerde görev yapıyor olması üzüntüyü ciddi biçimde artırıyor. Bu tür kişilerin kesinlikle ekrana çıkarılmaması, tedavi edilmesi gerekiyor." [8]
Elbette çeşitli kanal ve mercilerden bu sözlere tepki gelmesi oldukça yerinde gelişmelerdir. Ancak her ne olursa olsun, bir "normalleştirme" sürecinin bu şekilde ilerlediği de unutulmamalıdır. Bir diğer deyişle, ötekileştirici ve nefret söylemi içeren bir ifade ilk söylendiğinde tepkiler çekebilir, ancak yeterli ve gerekli şekilde bunun yanlış olduğu belirtilmezse, bu ifade bir emsal duruş oluşturur ve başka kanallarca tekrar edilir. Her seferinde de buna verilen tepki giderek azaltılır ve -işin ilginç yanı- bir noktadan sonra normal ve hatta haklı bir ifadeye bile dönüşebilir bu. Zira daha evvel de ifade edildiği gibi, Kur'an'ın kendi içerisinde de -şayet sağduyulu olmayı bir kenara bırakırsa birey- böyle ifadeleri rahatlıkla bulabilir.

Son söz olarak, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının vergileriyle varlığını sürdüren ve ülkedeki herkese hitap etmesi gereken bir kanal olan TRT'nin, birleştirici söz ve söylemler sarf etmek yerine, kendilerince yanlı ve tehlikeli ifadelere yer vermesi, her ne kadar sonradan özür dilenmiş olsa bile, belli fikirlerin oldukça geniş bir kitleye rahatlıkla aktarılmasına vesile olduğu için fazlasıyla kınanmalıdır. Öte yandan, insanlığın fiziksel hareketlerle ölçülmediği, bir bütün olarak kendi varlığı ve karakteriyle tartıldığı fikir, düşünce ve söylemlerin daha doğru ve güzel olduğuna dikkat çekmek gerekir.

Hayyam
Dünya'da 2 milyarı aşkın Hristiyan, 1.5 milyarı aşkın Müslüman, 1 milyara yakın da Hindu yaşadığı pek çok kez tekrar edilen bir bilgidir. Oysa Dünya'da 1 milyarı aşkın ateist/agnostik/dinsiz de yaşamaktadır. [1] Diğer bir deyişle, nüfusunun çoğu kendisini dindar olarak tanımlayan ülkelerde, örneğin Türkiye'de, ateist/agnostik/dinsiz olanlar, yani sekülerler kendilerini azınlıkta hissetse de, Dünya'nın geneline bakıldığında hiç de azımsanamayacak bir çoğunluk olduğu görülebilir. Bundan daha da önemlisi, yapılan son çalışmalar ve araştırmalar, sekülerlerin sayısının ve oranının geçmişe göre arttığını ve muhtemelen artmaya devam edeceğini gösteriyor.

Pitzer College'da Sosyoloji bölümünde öğretim görevlisi olan Profesör Phil Zuckerman, aynı zamanda Seküler Çalışmalar adlı derse de öncülük ediyor. Zuckerman'ın geçtiğimiz günlerde derlediği bilgiler, günümüzde dindarların oranının azalıp sekülerlerin oranının ise arttığını ortaya koyuyor. [2]

Elbette ki refah düzeyi yüksek Batı toplumlarında sekülerlerin sayı ve oranının artma miktarı Dünya'nın diğer ülkelerine göre fazla olduğu bir gerçek, ancak öte yandan gerek Uzakdoğu'da, gerek Avustralya'da, gerekse de Afrika'da sekülerlerin geçmişe göre arttığı, en azından dinin yarattığı toplumsal baskıya karşın kendilerini seküler olarak tanımlamaktan çekinmeyenlerin sayısının umut verici bir biçimde çoğaldığı ifade edilebilir.

Her ne kadar dindarlığın etkisini nispeten kaybedip, sekülerliğin arttığının çok çeşitli sebepleri olsa da, Arthur C. Clarke'ın "Çocukluğun Sonu" adlı bilim kurgu romanında geçen, kimsenin Zeus veya Thor'un varlığını çürütmediği, ancak bu tanrıların zaman içerisinde müridlerini kaybettikleri fikrine paralel bir sürecin günümüz Dünya'sında kendine yer bulduğu söylenebilir. Diğer bir deyişle, bilimsel bilgiler ile evreni anlayışımızı şekillendirmeye devam ettikçe ve sadece ayağı yere basan yol ve yöntemleri esas almanın önemini kavradıkça, kimse doğrudan dinlere saldırıp onların iddialarını çürütmese bile, dinlerin etkileri zamanla azalmaya mahkum kalacaktır.

Şimdilik, eldeki verilerle sekülerliğin tırmanışını gösterelim ve uzak gelecekteki dinin akıbetini bir kenara bırakalım.

National Geographic'te yayımlanan son çalışmaya göre, Dünya'nın yeni yükselen trendi: "Dinsizlik". [3] Yapılan çalışmalar, özellikle Batı Avrupa'da, Kuzey Amerika'da ve Avustralya'da dinsizliğin hızla büyüdüğünü gösteriyor.

Tarihinde ilk kez Norveç'te seküler olanlar çoğunluğu oluşturmuş durumda. [4] "Tanrıya inanıyor musunuz?" şeklindeki soruya "hayır" diyenlerin oranı %39 iken, "evet" diyenlerin oranı %37'de kalmış durumda. Geriya kalan %23'lük kesim ise, buna bir cevaplarının olmadığını/çekimser kaldıklarını ifade ettiler. Bundan 2 yıl önce yapılan araştırmada, dindarlar ile sekülerlerin oranı eşitti; 1985'de ise dindarların oranı %50 iken, sekülerler sadece %20'ydi. Diğer bir deyişle, 30 yıllık bir süreçte çok büyük bir değişim yaşandığı rahatlıkla görülebilir.

İngiltere, dünyanın en az dindar oranına sahip olan ülkelerinden biri. Yapılan araştırmalara göre, nüfusun sadece %30'u kendisini dindar olarak tanımlıyor. [5] Bununla birlikte, geriye kalanların %53'ü kendisini seküler olarak tanımlarken, %13'lük bir kesim ise kendisini ateist olarak tanımlıyor ve geri kalan azınlık da çekimser kalmayı yeğliyor. Öte yandan, kendilerini dindar olarak tanımlayanların da dini ritüellere katılımın azaldığı görülüyor. Hristiyanlıkta önemli bir yer tutan Pazar ayinleri, tarih boyunca dindarlar tarafından kiliseye gidip dua etmek ve ilahi söylemek şeklinde vuku buluyordu. Oysa tarihinde ilk defa 1 milyon kişiden az sayıda kişinin Pazar ayini için kiliseye gittiği tespit edildi. [6] Bu, bize, her ne kadar %30'luk bir dindar kesim olsa da, aslında bu dindarların da "gelenek" ve "alışkanlık" sebebiyle kendilerini böyle tanımladıkları şeklinde bir sonuca götürebilir.

İzlanda, oldukça ilginç ve hızlı değişim gösteren ülkelerden biri. Yaklaşık 20 yıl önce dindar olanların oranı nüfusun %90'ını oluştururken, bugün bu oran %50'nin altına düşmüş durumda. [7] Bundan daha sarsıcı olan bilgi ise, 25 yaş ve altı İzlandalı gençlerin neredeyse hiçbirinin tanrıya inanmadığı. [8] 25 yaş ve altı İzlandalı gençlere sorulan "Evreni tanrı mı yarattı, yoksa Big Bang ile mi oluştu?" sorusuna, %94 oranında "Evren, Big Bang sonucu oluştu." cevabı verilirken, geri kalan %6'lık kısım ise "bilmiyorum" veya "diğer" şeklinde cevapladı. Diğer şeklinde cevap veren gençler ise, evrenin Big Bang ile oluştuğunu ama bunu tanrının yaptığını ifade ettiler. Gençler arasında seküler yaklaşımın bu denli yaygın olması, hiç kuşkusuz, ilerleyen dönemlerde İzlanda'nın dindarlıktan daha da sıyrılacağının bir işareti sayılabilir.

Hollanda'da yaklaşık her 3 kişiden 2'si herhangi bir İbrahimi dine inanmıyor. [9] Bundan 10 yıl önce ruha inananların oranı %40 iken bu oran %31'e kadar düşmüş durumda günümüzde. Aynı şekilde, yüksek bir gücün var olduğuna inananların oranı aynı süreçte %36'dan %28'e gerilemiş durumda. Hollanda halkının %25'i kendisini Hristiyan, %5'i Müslüman, %2'si diğer diğer dinlerin mensubu olarak tanımlıyor. Geriye kalan yaklaşık %70'lik kesim ise kendisini seküler olarak tanımlarken, eğitim ve politikanın dinden arındırılması gerektiğini düşünüyor. Öte yandan, yapılan çalışmalar, %25'lik Hristiyan nüfusunun sadece %13'ünün cennete veya İsa'nın tanrının oğlu olduğuna inandığını gösteriyor. Diğer bir deyişle, kendisini Hristiyan olarak tanımlayanların neredeyse yarısı, bunu bir "gelenek" ve "alışkanlık" olarak sürdürmekte, mensup oldukları dinin her söylediğini kabullenmemekte. Bunun bir diğer kanıtı ise, 700 protestan kilisesinin ve 1000'in üzerinde katolik kilisesinin düşük katılım ve ilgisizlik sebebiyle önümüzdeki yıllarda kapanacağının beklenmesi. [10]

Avrupa'da yaptığı anketler ile önemli bir yere sahip olan Eurobarometer'in son verileri, pek çok önemli Avrupa ülkesinde ciddi sayılabilecek oranlarda sekülerliğin kendine yer bulduğunu gösteriyor. [11] Buna göre, "Tanrıya inanıyorum.", "Bir çeşit güç veya enerji olduğuna inanıyorum." ve "Bir çeşit güç veya tanrının olduğuna inanmıyorum." şeklinde 3 temel yaklaşımla yapılan dindarlık/sekülerlik anketinin verileri şu şekilde: Fransa, %40 ile tanrıya inanmama oranının en yüksek olduğu ülke. Fransa'yı, %37 ile Çek Cumhuriyeti izliyor. İsveç %34, Estonya %29, Almanya ve Belçika %27, Slovenya %26 gibi sekülerlik oranlarına sahip. Avrupa Birliği'nde toplam olarak bir tanrıya inananların oranı %51, bir çeşit güç veya enerjinin olduğuna inananların oranı %26, herhangi bir güç veya tanrıya inanmaların oranı %20. Elbette İsviçre, İzlanda, Norveç gibi İskandinav ülkelerinin bu oranlara dahil edilmediğini ve söz konusu ülkelerde sekülerlerin oranının dindarlardan fazla olduğunu belirtmekte fayda var.

ABD'de sekülerlerin oranının arttığına dair en açık veriler gözlemlenebiliyor. Bilindiği üzere, ABD özgürlükler ülkesi olarak tanındığı kadar, muhafazakar yapısıyla da ön plana çıkıyor. Ancak yapılan son çalışmalar, 2007'den bu yana "tanrının varlığından kesin olarak emin olanların" oranının %71'den %63'e gerilediğini gösteriyor. [12] Yine aynı şekilde, "kendisini bir dine mensup bulanların" oranı 2007'den bu yana %83'den %77'ye gerilemiş durumda. Öte yandan, "dinin hayatınızdaki önemi ne kadar?", "ne sıklıkla dua edersiniz?", "ne sıklıkla dini aktivitelere katılırsınız?" gibi çeşitli soruların her birinde, 2007'den bu yana ortalama %3'lük bir dindarlık aleyhine değişim görülmekte. [13] Bir diğer deyişle, ABD'li yetişkinler arasında, %23 ile %28'lik bir sekülerlik oranı görülmekte. [14] Bunun yanı sıra, ABD'li 20 yaş civarı gençler arasında bir dine bağlı olmayanların oranı %35 olarak belirtiliyor. [15] Bu oranın, ABD'nin tarihindeki en yüksek inançsızlık oranı olduğu söylenebilir. Bu da, elbette ki, yükselen sekülerliğin bir diğer yansımasıdır.

Kanada'da Hristiyanlık en yaygın din. Yaklaşık %67'lik bir kesim Hristiyan olarak tanımlıyor kendisini. %24'lük bir kesim ise kendisini dinsiz olarak tanımlıyor. [16] Ancak bu oran, 90'ların başında sadece %16'ydı. Diğer bir deyişle, yaklaşık 25 yılda, sekülerlerin oranı %8'lik bir artış göstermiş durumda.

Avustralya'da sekülerlerin oranı %27. [17] Oldukça önemli bir orana sahip olan sekülerler, aynı zamanda dikkate değer de bir artış gösteriyor. Nitekim, 2001 yılında sadece %15'lik bir orana sahiptiler. [18] Bu da demek oluyor ki, sekülerlerin oranı yaklaşık 15 yılda, %12'lik bir artış göstermiş.

Yeni Zelanda da aynı şekilde sekülerlerin oranının yüksek olduğu bir ülke. 2001 yılında kendisini bir din ile bağdaştırmayanların oranı %30 iken, bu oran günümüzde %42'ye ulaşmış durumda. [19]

Güney Amerika'da sekülerlerin oranı elbette ki refah düzeyi yüksek Avrupa ülkelerine kıyasla biraz daha az. Meksika'da %7, Brezilya'da %8, Arjantin'de %11, El Salvador'da %12, Şili'de %16, Dominik Cumhuriyeti'nde ise %18'lik bir oran kendisini bir dine bağlı hissetmediğini ifade ediyor. [20] Uruguay'da bu oran diğer ülkelere göre epey bir farklı: %37. Sekülerlerin bu artışı, tarih boyunca bu coğrafyadaki en yüksek oranlara ulaşmış durumda. [21]

Japonya, sekülerlerin oranının en fazla arttığı ülkelerden biri. Bundan yaklaşık 60 yıl evvel, Japonya nüfusunun %70'i kendisinin bir dine bağlı olduğunu ifade ederken, bugün bu oran %20'lere düşmüş durumda. [22] 1970'de ülkede yaklaşık 96,000 Budist tapınağı varken, 2007'de yapılan çalışmalara göre tapınak sayısı 75,000'lere kadar düşmüş durumda ve bunların yaklaşık 20,000 tanesinde hiçbir görevli bulunmuyor.

Güney Kore'de nüfusun çoğunluğu bir dine inanmıyor. Güne Kore İstatistik Kurumu'nun verilerine göre, nüfusun %46'sı kendisini dinsiz olarak tanımlıyor; %29'u Hristiyan, %23'ü ise Budist. [23] Bir dine mensup olmayan %46'lık nüfusun %15'i kendisini doğrudan "kesinlikle ateist" olarak tanımlıyor. Bu oran, 2005'te %11'di. Öte yandan, 2005'te Hristiyan, Budist ve diğer dinlere mensup olanların oranı %58 iken, günümüzde bu oran %53'lere gerilemiş durumda.

Çin'de, nüfusun yaklaşık %50'si kendisini seküler olarak tanımlıyor. [24] Çin'in nüfusunun yaklaşık 1.3 milyar olduğu düşünüldüğünde, seküler olan insan sayısının fazlalılığı çok daha rahat görülebilir.

Afrika'da dindar oranında büyük bir değişim söz konusu olmasa da, küçük ilerlemeler şeklinde de olsa sekülerlerin oranı artış göstermekte. Kendisini dinsiz olarak tanımlayanların oranı Gana'da %5, [25] Madagaskar ve Tanzanya'da %9, Gabon ve Svaziland'da %11. [26]

Son olarak, yapılan çalışmalar, Botsvanalıların [27] ve Jameikalıların [28] %20'sinin kendisini bir dine bağlı olarak tanımlamadığını gösteriyor.

Bunların yanı sıra, İsrail, Macaristan, Rusya, Azerbaycan, Kazakistan gibi pek çok ülkenin halkının dindar olmaktan yavaş yavaş uzaklaştığı bilinmekte. Genel olarak, insanlık tarihi boyunca, dindarlığa karşı sekülerliğin en yüksek olduğu zamanlarda olduğu rahatlıkla söylenebilir. Ancak yine de, elbette ki, seküler olmanın her zaman çok kolay olduğu da söylenemez. Nitekim, Bangladeş'te kimi seküler blog yazarları öldürüldü, çoğu ise tehdit altında yaşıyor. [29] Öte yandan, Suudi Arabistan'da yine seküler bir blog yazarı olan Raif Badawi'ye 10 yıl hapis, 1000 kırbaç ve 266.000 dolar ceza verilmişti. [30] Bunlarla birlikte, 13 İslam ülkesinde ateizm idam ile cezalandırılıyor. [31] 

Kısacası, bir İslam ülkesinde seküler olmak ve dinin boyunduruğu altına girmemek, çoğunlukla bireyin toplum baskısıyla karşı karşıya gelmesi sonucunu doğuruyor ve bunun bir adım ötesinde, devlet eliyle ve hukuk vasıtasıyla bireyin cezalandırılmasına sebep oluyor. Ancak yine de, buna rağmen İslam ülkelerinde sekülerlerin çalışmaları devam ediyor ve sesleri yavaş yavaş da olsa artıyor. [32] İslam ülkelerinde ateizme duyulan ilgi ve merakın bir göstergesi olarak, geçtiğimiz haftalarda Richard Dawkins'in ünlü kitabı Tanrı Yanılgısı'nın Arapça tercümesinin kısa sürede internette 10 milyon fazla defa indirilmesi sayılabilir. [33]

Dünyanın çeşitli coğrafyalarında çeşitli dindarlık/sekülerlik oranları olsa da, Pew Araştırma Merkezi'nin verilerine göre, 2010'da 1.1 milyar olan sekülerlerin sayısı, 2020'de 1.2 milyara ulaşacak. [34]

Tüm bu veriler ışığında sekülerliğin/dinsizliğin arttığını söyleyebiliriz. Elbette İslamiyet'in de hızla yayıldığı bir başka gerçek olarak karşımızda durmaktadır. Yine de, günümüz dinlerinin, ileriki tarihlerde tıpkı mitolojik ögeler gibi değerlendirilip inceleneceğini düşünerek, dinler tamamen ortadan yok olmasa bile, en azından kurumsallaşmasının ve politika, eğitim, sosyal ilişkiler vb. alanlara dahil olmasının minimum seviyeye ineceğini umut ediyorum. Ve son sözü, Hermann Hesse'nin "Öldürmeyeceksin" adlı kitabından yapmak istiyorum: "Bir tanrı var mı yok mu bilmeyişiniz, iyi kötü diye bir şeyin var olup olmadığını bilmeyişiniz, bunları tastamam bilmenizden daha iyidir." (Hermann Hesse, Öldürmeyeceksin, Yapı Kredi Yayınları, Sf.94)

Hayyam