Hukuk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hukuk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
16 Nisan 2017'de yapılacak olan Anayasa Değişikliği halk oylaması Türkiye'nin yakın tarihindeki en önemli dönüm noktalarından biri olabilir. Son birkaç aydır bu değişikliklerin ne olduğu farklı kamplardaki kimseler tarafından topluma yansıtılmakta, buna rağmen çoğu kişi tam olarak neye "evet" veya "hayır" diyeceğini tam bilememektedir. Bu yazıda Anayasa Değişiklik teklifinin ana başlıkları incelenecek ve özellikle hukuki açıdan etkileri tartışılacaktır.

1. Önemli Sanılan Önemsiz Değişiklikler

Anayasa Değişiklik teklifinde bahsi çokça geçen ama aslında hiçbir önem taşımayan bazı hükümler bulunmakta. Bunlara örnek olarak şu 4 madde sunulabilir:

a. Yargının "tarafsız" olmasının anayasal hüküm haline getirilmesi

Bu madde önemsizdir, çünkü zaten mevcut anayasada yargının "bağımsız" olduğu belirtilmekte, bağımsızlık kendi içinde tarafsızlığı da kapsamaktadır. Öte yandan, bir kavram sırf anayasa metninde yer alıyor diye toplumsal hayatta geçerlilik kazanmaz. Anayasada geçen kavramların işlerlik kazanması için fiili adımlar da atılmalıdır. Oysa değişiklik teklifi incelendiğinde tarafsızlığı sağlayacak bir adım görülmediği gibi, yargının bağımsızlığının ve tarafsızlığının teminatı olan HSYK'nın (HSK) tamamen siyasilerin kontrolüne geçtiği görülmektedir.

b. Milletvekili sayısının 600'e çıkarılması

Bu madde önemsizdir, çünkü Milletvekili Genel Seçimleri'nde yüzde 10 barajı uygulanmaktadır ve bu baraj indirilmediği sürece meclise girecek 2 ya da 3 siyasi parti bellidir. Bu durumda Meclis'te ister 600 ister 1000 milletvekili olsun, halkı temsil konusunda bir fark yaratmayacaktır bu. Nitekim yazının devamında görüleceği gibi, değişiklik teklifiyle devletin yasama kanadını oluşturan Meclis'in gücü olabildiğince azaltılacaktır. Bu bağlamda artan milletvekili sayısının pratikte pek bir anlamı kalmayacaktır.

c. Milletvekili seçilme yaşının 18'e indirilmesi

Bu madde önemsizdir, çünkü liseyi bitirmiş 18 yaşında halkın içinden bir gencin milletvekili olamayacağı, her şey bir kenara milletvekili aday adayı olmaya bile maddi olarak gücünün yetmeyeceği bellidir. Bu durumda, bu maddeden sadece zengin ve bilinen ailelerin genç çocuklarının yaralanacağını tahmin etmek güç değildir. Öte yandan bu madde sadece milletvekili olma yaşını değil, aynı zamanda Cumhurbaşkanı Yardımcısı ve Bakan olma yaşını da belirler. Nitekim değişiklik teklifinde "Cumhurbaşkanı yardımcıları ve bakanlar, milletvekili seçilme yeterliliğine sahip olanlar arasından Cumhurbaşkanı tarafından atanır ve görevden alınır." (Anayasa Değişikliği, M. 106) denmektedir ve milletvekili seçilme yeterliliği için gerekli birtakım koşullarla birlikte 18 yaşında olmak da kafidir. Diğer bir deyişle, Cumhurbaşkanı isterse 18 yaşında birini Milli Eğitim Bakanı olarak atayabilecektir.

d. Seçim yılının 5 yıla çıkarılması

Bu madde önemsizdir, çünkü zaten 2007'ye kadar genel seçimler 5 yılda bir yapılıyordu, 2007 Anayasa Değişikliği halk oylamasında bu süre 4 yıla indirildi. 10 yıl sonra yine aynı hükümet tarafından 5 yıla yeniden çıkarılması hiç kuşkusuz bir anlam ifade etmemektedir.

2. Anayasa Değişikliği Teklifinin Temel Maddeleri

Bu kısımda, farklı kanatlarca farklı aktarılan ama işin hukuki boyutunda çoğunlukla bir gerçeğe işaret eden, sistemin ismi her ne kadar değiştirilse ve kavramlar yumuşatılmaya çalışılsa da özünde ciddi ve bir bakıma tehlikeli olan değişiklik önerilerini olabildiğince basit haliyle aktarılmaya çalışılacaktır.

a. Cumhurbaşkanı'nın tarafsızlığı bitecek

Mevcut anayasada "Cumhurbaşkanı seçilenin, varsa partisi ile ilişiği kesilir." (Mevcut Anayasa, M. 101) denmektedir, ancak Anayasa Değişikliği teklifinde bu hüküm yoktur. Demek ki artık Cumhurbaşkanı aynı zamanda Meclis'teki bir siyasi partinin başkanı olarak da kalabilecektir. Bu durumda Cumhurbaşkanı'nın Meclis'teki kendi partisinden olmayan milletvekillerine karşı tarafsız bir tutum sergilemeyeceği gayet açıktır.

b. Cumhurbaşkanı tüm hükümeti ve yardımcılarını tek başına atayacak

Mevcut anayasada genel seçim sonrası Cumhubaşkanı en yüksek oy alan partinin başkanına hükümeti kurma görevini verir ve Başbakan sıfatıyla hükümeti kuran parti başkanı Meclis'ten güvenoyu alır. Bu şekilde Başkabakan tamamen keyfi bir biçimde bakanlıklara birilerini atayamamış olur. Oysa Anayasa Değişikliği teklifinde "Cumhurbaşkanı yardımcıları ve bakanlar, milletvekili seçilme yeterliliğine sahip olanlar arasından Cumhurbaşkanı tarafından atanır ve görevden alınır." (Anayasa Değişikliği, M. 106) denmektedir. Bir diğer deyişle, artık Meclis hükümetin oluşumunda söz hakkına sahip olmayacaktır. Cumhurbaşkanı, tek başına alacağı kararla milletvekili seçilmemiş 18 yaşında bir akrabasını İçişleri Bakanı veya Cumhurbaşkanı Yardımcısı olarak atayabilecektir ve bunu engelleyecek hiçbir mekanizma bulunmamaktadır.

c. Cumhurbaşkanı tek başına kanun ile eşit güçte kararname yayımlayabilecek

Mevcut anayasada kanunlara eş güçte olan "kanun hükmünde kararname" çıkarma yetkisi Bakanlar Kurulu'ndadır. Ancak Bakanlar Kurulu'na kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisini yine Meclis vermekte ve kanun hükmünde kararnamenin sınırlarını çizmektedir. Oysa Anayasa Değişikliği teklifinde "Cumhurbaşkanı, yürütme yetkisine ilişkin konularda Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarabilir." (Anayasa Değişikliği, M. 104) denmekte ve Meclis'e ilişkin bir ifade yer almamaktadır. Diğer bir deyişle, şu an Bakanlar Kurulu'nun yayımladığı kanun hükmünde kararnamenin yerini Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi alacak, ancak Cumhurbaşkanlığı kararnamesinin Meclis tarafından çizilen bir sınırı, süresi ve alanı olmayacaktır.

d. Cumhurbaşkanı Yardımcılarının ve Bakanların cezai sorumluluğu zorlaştırılacak

Mevcut anayasada Başbakan ve Bakanların her suçtan dolayı cezai sorumluluğu bulunmaktadır. Bunun için (üye tam sayısını 550 olarak alırsak) 55 milletvekilinin soruşturma açılmasını istemesi yeterlidir. (Mevcut Anayasa, M. 100) Oysa Anayasa Değişikliği teklifine göre, Cumhurbaşkanı Yardımcıları ile Bakanlar yalnızca görevleri ile ilgili işledikleri suçtan dolayı cezai sorumluluğa sahip olacak ve (üye tam sayısını 600 alırsak) bunun için 301 milletvekilinin istemi sonucunda 360 kabul oyu gerekecek. (Anayasa Değişikliği, M. 106)

e. Cumhurbaşkanı tek başına seçimleri yenileyebilecek

Mevcut anayasada Cumhurbaşkanı hükümet kurulurken güvenoyu alamazsa veya görev süresi içinde güvensizlik oyuyla düşürülürse seçimlerin yenilenmesine karar verebilir denmektedir. Oysa Anayasa Değişikliği teklifinde "Cumhurbaşkanının seçimlerin yenilenmesine karar vermesi halinde Türkiye Büyük Millet Meclisi genel seçimi ile Cumhurbaşkanlığı seçimi birlikte yapılır." (Anayasa Değişikliği, M. 116) ifadesi geçmektedir. Diğer bir deyişle, herhangi bir koşul sunulmamaktadır. Bunun hukuki açıklaması, Cumhurbaşkanı'nın tek başına erken seçim kararı alabileceği ve bunu engelleyecek bir mekanizmanın bulunmamasıdır. Bir başka anlatımla, Cumhurbaşkanı tek başına alacağı kararla Meclis'i feshetmiş olur.

f. Cumhurbaşkanı tek başına olağanüstü hal ilan edebilecek ve her konuda kararname yayımlayabilecek

Mevcut anayasada olağanüstü hal ilan etme yetkisi Bakanlar Kurulu'ndadır. Toplam 27 üyesi bulunan Bakanlar Kurulu, ülke için oldukça ciddi ve önemli bir konuda doğruyu birlikte tartışarak bulma fırsatına sahiptir. Oysa Anayasa Değişikliği teklifinde Cumhurbaşkanı tek başına olağanüstü hal ilan etme yetkisine sahiptir. (Anayasa Değişikliği, M. 119) Bununla birlikte, olağanüstü hal durumunda temel hak ve özgürlükleri kısıtlamak ve durdurmak dahil her konuda Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarma yetkisine sahip olacak.

Elbette ki gerek olağanüstü hal ilan etme gerekse olağanüstü hal kararnemeleri daha sonra Meclis gündemine getirelerek karar bağlanacaktır.

g. Hakim ve Savcılar Kurulu üyelerinin tamamı siyasiler tarafından seçilecek

Mevcut anayasada Hakim ve Savcılar Yüksek Kurulu olarak geçen HSYK toplam 22 üyeden oluşmaktadır. Bunun 4'ünü Cumhurbaşkanı doğrudan atarken, Adalet Bakanı ile müsteşarı kurulun doğal üyesidir. Geri kalan 16 üyeyi Yargıtay, Danıştay, Türkiye Adalet Akademisi, adli ve idari hakim ve savcılar kendi aralarından seçerek atar. Bir diğer deyişle, HSYK'nın 6 üyesini siyasiler belirlerken, 16 üyesini yargı kendi içinde belirler. Bir bakıma HSYK'nın %25'î siyasiler, %75'i hukukçular tarafından seçilir.

Oysa Anayasa Değişikliği teklifiyle Hakim ve Savcılar Kurulu (HSK) 13 üyeye düşürülmekte, bunun yine 2'sini Adalet Bakanı ile müsteşarı oluşturmakta, 4'ünü ise Cumhurbaşkanı atamaktadır. Geri kalan 7 üye ise Meclis tarafından seçilmektedir. Diğer bir deyişle, yargının bağımsızlığının teminatı olan HSYK'nın (HYK) hiçbir üyesi hukukçular tarafından seçilmeyecek, tüm üyeleri siyasiler tarafından belirlenecektir.

HSYK'nın tüm hakim ve savcıların atanmasını yaptığını, Yargıtay'ın bütün üyelerini, Danıştay'ın üyelerinin 3/4'ünü seçtiği hesaba katılırsa siyasiler tarafından üyeleri seçilen bir kurum olarak yargının "bağımsızlığını" ve "tarafsızlığını" nasıl sağlayacağı kuşkuludur.

h. Cumhurbaşkanı tek başına Bütçe Kanunu'nu hazırlayabilecek

Mevcut anayasada ülkenin tüm gelir ve giderlerini belirleyecek olan Bütçe Kanunu'nu Meclis hazırlar. Doğal olarak oldukça tartışmalı geçer bu süreç, zira bir yıl boyunca yapılacak tüm harcamalar için doğru kararı vermek için birçok aklın bir araya gelmesi gerekmektedir. Oysa Anayasa Değişikliği teklifinde Cumhurbaşkanı ülkenin tüm gelir ve giderlerini belirleyecek olan Bütçe Kanunu'nu tek başına, isterse kimseye danışmadan hazırlayabilecek. Her ne kadar Bütçe Kanunu daha sonra Meclis'e sunulsa da kabul edilmediği takdirde "bir önceki yılın bütçesi yeniden değerleme oranına göre artırılarak uygulanacak." (Anayasa Değişikliği, M. 161)

i. Cumhurbaşkanı'nın kanunları veto yetkisi güçlendirilecek

Mecvut anayasada Cumhurbaşkanı Meclis'in kabul ettiği yasayı ya onaylar ya da Meclis'e geri gönderir. Meclis hem ilk seferinde hem de kanun geri gönderildiğinde toplantıya katılanların salt çoğunluğuyla, yani yarısından bir fazlasıyla karar alabilir ve böylece kanunu ikinci kez değiştirmeden Cumhurbaşkanına onaylayıp gönderirse Cumhurbaşkanı bunu yayımlamak zorundadır. Örnekle anlatacak olursak, diyelim ki X Kanunu için 400 milletvekili toplantıya katılmış olsun. Bunların 201 tanesi kanunu kabul ettiğinde kanun Cumhurbaşkanı'na gönderilir. Cumhurbaşkanı kanunu onaylamayıp Meclis'e geri gönderebilir. Bu durumda Meclis X Kanunu için bu sefer 350 milletvekili ile toplanırsa 176 milletvekilinin kabul oyu ile aynı kanun Cumhurbaşkanına gider ve Cumhurbaşkanı bunu yayımlamak zorundadır. Buna geciktirici veto denmektedir.

Oysa Anayasa Değişikliği teklifinde "Türkiye Büyük Millet Meclisi, geri gönderilen kanunu üye tam sayısının salt çoğunluğu ile aynen kabul ederse, kanun Cumhurbaşkanınca yayımlanır." (Anayasa Değişikliği, M. 89) denmektedir. Bu, şu anlama gelir: X Kanunu için 400 milletvekili toplantıya katılırsa yine 201 kabul oyu yeterli olur. Ancak Cumhurbaşkanı kendisine gelen kanunu yayımlamaz ve geri gönderirse, bu sefer "toplantıya katılanların" değil, "tüm üyelerin" salt çoğunluğu gerekir. Bu durumda, X Kanunu geri gönderilirse en az 301 milletvekili kanunu tekrar kabul etmelidir ki Cumhurbaşkanı kanunu yayımlasın. Buna güçleştirici veto adı verilmektedir.

Daha basit bir anlatımla, mevcut durumda kanunların yayımlanmasında Meclis'in iradesi daha baskınken, Anayasa Değişikliği teklifinde Cumhurbaşkanı'nın istemediği birçok kanun istenen kabul oyu koşulu sebebiyle Meclis'ten geçemeyecektir.

j. Meclis'in hükümeti denetleme yetkisi sınırlanacak

Mevcut anayasada "Türkiye Büyük Millet Meclisi soru, Meclis araştırması, genel görüşme, gensoru ve Meclis soruşturması yollarıyla denetleme yetkisini kullanır." denmektedir. (Mevcut Anayasa, M. 98) Oysa Anayasa Değişikliği teklifiyle sözlü soru sorma ve gensoru ile birlikte güvenoyu mekanizması da kaldırılacaktır. Bunun anlamı, Meclis'in artık hükümet politikaları üzerine soru soramayacağı veya yanlış bir politika inancına sahipse bile güvensizlik oyuyla hükümeti görevden alamayacağıdır.

k. Cumhurbaşkanı en fazla iki değil, üç defa seçilebilecek

Mevcut anayasada "Cumhurbaşkanının görev süresi beş yıldır. Bir kimse en fazla iki defa Cumhurbaşkanı seçilebilir." (Mevcut Anayasa, M. 101) denmektedir. Oysa Anayasa Değişikliği teklifinde aynı hüküm yer almakla birlikte, "Cumhurbaşkanının ikinci döneminde Meclis tarafından seçimlerin yenilenmesine karar verilmesi halinde Cumhurbaşkanı bir defa daha aday olabilir." (Anayasa Değişikliği, M. 116) denmektedir. Bunun ne anlama geldiğini örnekle açıklayalım. İkinci defa seçilmiş olan Cumhurbaşkanı aynı zamanda Meclis'teki iktidar partisinin başkanıysa, ikinci dönem bitmeden Meclis'e erken seçim kararı aldırırsa tekrar Cumhurbaşkanı olabilir. (Erken seçim için toplantıya katılanların salt çoğunluğu yeterlidir.)

Burada belirsiz bir nokta daha vardır: İkinci dönem bitmeden Meclis'in aldığı erken seçim kararıyla tekrar seçime giden ve Cumhurbaşkanı seçilen kişi için bu dönem "üçüncü dönem" olarak mı sayılacaktır, yoksa ikinci dönemi tamamlamadığı için tekrar "ikinci dönem" olarak mı sayılacaktır? Tahmin edileceği üzere, üçüncü seçilişi "üçüncü dönem" olarak değil de, "ikinci dönem" olarak görünürse Cumhurbaşkanı tekrar dönem bitmeden erken seçim kararı aldırarak tekrar ve tekrar seçilebilecektir.

3. Sonuç

Elbette ki çok daha ayrıntılı bir Anayasa Değişikliği incelemesi yapılabilir ve yapılmalıdır. Ancak ne yazık ki belki de bilinçli olarak tüm bu süreç boyunca halkın neyi oylayacağı bulandırılmış ve bu yüzden daha teferruatlı bir anlatım daha fazla kafa karışıklığına sebep olabilir. Neyse ki, şu veya bu şekilde kendine yer edinen "tek adam" görüşü bir anlamda doğruyu yansıtmaktadır. Nitekim yazı boyunca da irdelenen değişikliklere bakıldığında şuları görüyoruz:

- Meclis siyasi yönden zayıflayacak, hükümet ve Cumhurbaşkanı üzerinde bir denetleme gücü neredeyse olmayacaktır. Tek görevi yasa yapmaya indirgenen Meclis, Cumhurbaşkanı kanunu veto ederse o kanunu tekrar kabul etmekte bile zorlanacaktır.

- Yargının bağımsızlığının ve tarafsızlığının en önemli teminatı sayılabilecek HSYK'nın (HSK) tüm üyeleri siyasiler tarafından atanacaktır. Yasama ve yürütmenin yanında güçlü ve bir başına durması gereken yargı, en üst makamlarına kendi içinden kimseyi görevlendirememiş olacak böylece.

- Cumhurbaşkanı bir anlamda olağanüstü yetkilerle donatılmış olacaktır. Sınırsız sayıda Cumhurbaşkanı Yardımcısı görevlendirebilecek, tüm Bakanları ve devletin üst kademe yetkililerini atayacak, Bütçe Kanunu'nu hazırlayıp kanunlara denk Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi yayımlayabilecek, istediği an erken seçim kararı alabilecek, olağanüstü hal ilan edebilecek ve o durumda bu sefer temel hak ve özgürlükleri durdurabilecek kararnameler bile çıkarabilecektir. Ve tüm bunları tek başına yapabilecektir.

Şurası unutulmamalıdır ki, demokratik düzenin nispeten hakim olduğu günümüz dünyasında hukuk ile yönetilen hiçbir ülkenin anayasasında doğrudan "Cumhurbaşkanı istediğini yapar, hiçbir kurum buna karışamaz." şeklinde bir hüküm bulamazsınız. Karısını kendi keyfine göre Cumhurbaşkanı Yardımcısı yapan Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev'in de tabî olduğu anayasada böyle bir hüküm bulunmamaktadır zaten. Kime ne kadar yetki verileceği anayasada "hukuki bir dille" ifade edilir ve bazen bunun ne gibi feci sonuçlara gebe olacağını kestirmek için metni yapı taşlarına ayırarak dikkatle incelemek gerekir.

Bu yazının kapsamını aştığı için işin siyasi yönüne fazlaca girmemeyi seçtik. Ancak şunu gözden kaçırmamakta fayda olduğunu düşünüyoruz: Ülke tek ve güçlü bir lidere teslim edilmezse ülkenin yıkılacağından korkmayın. Bir ülkeyi güçlü ve yıkılmaz kılan, kendi milletinin her türlü farklılığını bir araya getirmesi ve onlarla bir yere varmaya çalışmasıdır. Her türlü yetkiyle donatılmış ve hızla her kararı alabilecek bir makam, bir ülkeyi hızla yıkıma da götürebilir.

Belki de artık istikrara değil, gelişmeye ve ilerlemeye ihtiyacımız vardır.

Hayyam
Siz de bu konuda yaptığımız ankete katılmak ister misiniz? Blogun hemen sağ üst tarafında göreceğiniz ankette oyunuzu kullanmayı unutmayın!
Kumluca’da Mimar Sinan İlkokulu dördüncü sınıf öğrencisi E. Z. S.’nin annesi Aliye Uğur Sazcı ve babası Tongut Sonay Sazcı, bir dine mensup olmadıklarını belirterek çocuklarının Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersinden muaf tutulması istemiyle Kumluca Kaymakamlığı’na başvurdu. Kaymakamlık, 6 Aralık 2014 tarihli kararında, anne ve babanın bu talebini reddetti. Bu karara karşın E. Z. S.’ye velayeten anne ve babası, Milli Eğitim Bakanlığı ve Kumluca Kaymakamlığı aleyhine Antalya 1’inci İdare Mahkemesi’nde dava açtı.

Açılan davada, iradelerine ve felsefi görüşlerine aykırı bir biçimde dinsel eğitim verildiği, ateist oldukları, nüfus cüzdanlarında yer alan din hanesinin boş olduğu, zorunlu Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersinin verilmesinin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 9’uncu maddesine ve ek 1 nolu protokolün 2’nci maddesine aykırı olduğu yolunda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nce verilmiş kararlar bulunduğu, dördüncü sınıf öğrencisi çocukların Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersini alırken psikolojik travma yaşadığı, içsel çatışmalar nedeniyle dersi algılamakta zorlandığı ifade edilerek kaymakamlık işleminin iptali istendi.

Bakanlık: Sadece Müslümanlara Yönelik Bir Ders Değil
Türkiye’de Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi derslerinin anayasal zorunluluk olduğunu savunan Milli Eğitim Bakanlığı ise, ders programları ve kitaplarının idarelerce hazırlandığını belirtti. Bakanlık savunmasında, söz konusu dersin herhangi bir din veya felsefi doktrin merkezli olmadığını, derste bilimsel araştırmaya dayalı bilginin ön planda tutulduğu, içeriğin batıl ve hurafeye dayalı yanlış bilgilerden arındırıldığını iddia etti. Ders programının sadece İslam dinine mensup çocuklara değil hangi mezhepten veya felsefi düşünceden olursa olsun tüm çocuklara ve atesitlere hitap ettiği de öne sürüldü. Bakanlık davanın reddini istedi.

Mahkeme Aileyi Haklı Buldu
Antalya 1’inci İdare Mahkemesi aileyi haklı buldu. Mahkemenin kararında, devletin, eğitim ve öğretimle ilgili olarak üzerine düşen görevleri yerine getirirken müfredatta yer alan bilgilerin nesnel ve çoğulcu bir şekilde aktarılmasına dikkat etmesi, ebeveynlerin dini ve felsefi kanaatlerine saygı göstermesi gerektiği belirtildi.

Anayasa’nın 24’üncü maddesine göre din kültürü ve ahlak öğretiminin ilk ve ortaöğretim kurumlarında okutulan zorunlu dersler arasında olduğunun kuşkusuz olduğu belirtilen kararda, şöyle denildi:
“Ancak bu öğretimin Anayasa’nın öngördüğü amaca uygun bir müfredatla verilmesi gerektiği, içeriğinin nesnel ve çoğulcu olması, kişinin dininin bir ayrım ve eşitsizlik unsuru olarak kullanılmaması ve devletin dinler karşısında tarafsız kalarak, bütün dinsel inançları eşdeğer görmesi gerekmektedir. Öğretimde uygulanan müfredatın belirli bir din anlayışını esas alması durumunda, bunun din kültürü ve ahlak bilgisi dersi olarak kabul edilemeyeceği ve din eğitimi halini alacağı açıktır.”
Davaya hukuki destek veren Eğitim Sen’in Antalya Şube Başkanı Kadir Öztürk, bu kararla hukukun yerini bulduğunu söyledi. Mahkemenin davaya ilişkin kararını 30 Aralık 2015’te verdiğini, ancak kararın geçen pazartesi günü taraflara tebliğ edildiğini kaydeden Öztürk, “Bilimsel, laik, demokratik eğitimde herkesin kendi inancı doğrultusunda eğitim alması veya almamasının aileye, kişiye bağlı olması ve okullarımızda zorunlu din dersi olmaması gerektiğini gösteren bir hukuki karardır. Herkes kendi inancını istediği gibi yaşamalı ve buna devlet müdahale etmemelidir.” dedi.

Başkan Öztürk, Milli Eğitim Bakanlığı’nın 30 gün içerisinde karara itiraz için Danıştay’a başvurma hakkının bulunduğunu söyledi.

İslam'a hakaret suçlamasıyla 2012 yılından beri hapiste olan ve geçen yıl yargı süreci tamamlanıp toplamda 10 yıl hapis, 1000 kırbaç ve 266.000 dolar para cezası alan Raif Badawi'nin 1000 kırbaçlık cezası 20 hafta boyunca her Cuma günü cuma namazının ardından 50 kırbaç vurularak tamamlanacaktı. İlk 50 kırbaçlık ceza ise 9 Ocak 2015 tarihinde gerçekleştirilmişti.

Ancak bu 50 kırbaçlık cezadan sonra, Badawi'nin geri kalan kırbaç cezaları hakkında bir haber gelmedi. Diğer bir deyişle, Badawi'nin kalan 950 kırbaçlık cezası yıl başından beri uygulanmamış gibi görünüyor. Bunun ise açıklanan bir sebebi yok.

İşte tam bu noktada iyi bir haber, daha doğrusu umut ışığı İsviçre Dış İşleri sekreteri Yves Rossier'in İsviçre'in Fribourg kentinde günlük olarak yayımlanan La Liberté gazetesine verdiği demeçte doğuyor. Yapılan açıklamaya göre, Badawi'nin kırbaç cezası askıya alınmış durumda.

Ancak Uluslararası Af Örgütü'nden bu durumu onaylayan bir haber henüz gelmiş değil.

CBC'nin haberine göre ise, Rossier şu şekilde umutlu haberi veriyor:
"Devletin başı Kral Salman bin Abdulaziz Al Saud'un isteği üzerine kraliyet affı için çalışmalar yapılıyor."
Elbette ki resmi herhangi bir duyum veya açıklama yok bu konu üzerine, ancak yine de Badawi ve politik sığınma talebiyle Kanada'da bulunan eşi Ensaf Haidar ile 3 çocuğu açısından yine de önemli bir umut ışığı.

Hayyam
Bangladeş'te seküler görüşleriyle tanınan, laiklik yanlısı ve ateist olan bir blog yazarı daha öldürüldü. Bu cinayet ile birlikte, 2015 yılının başından beri Bangladeş'te görüşleri ve yazıları sebebiyle 4 yazar öldürülmüş oldu.

Bu cinayetten evvel Şubat ayında İslam'a yönelik eleştirel görüşlerin yer aldığı Mukto-Mana blogunun kurucusu Dr. Avijit Roy, Mart ayında internet aktivisti Washiqur Rahman ve Mayıs ayında ise 31 yaşındaki Ananta Bijoy Das sokak ortasında radikal İslamcı örgüt üyelerince görüşleri sebebiyle öldürülmüştü. Geçtiğimiz gün Dakka'da yaşayan ve "Niloy Neel" olarak bilinen 40 yaşındaki aktivist Niloy Chatterjee (Niloy Çakrabarti) de yine aynı sebeple yaşadığı yerde palalı saldırı sonucunda hayatını kaybetti.

"Science and Rationalists’ Association of India"nın kurucularından olan Niloy Chatterjee, ülkesindeki köktendinci akımlara karşı mücadele ediyordu. Eşi ve bir arkadaşıyla evdeyken, altı kişinin içeriye girdiği ve eşiyle arkadaşını başka odaye götürdükten sonra Niloy Chatterjee'yi palayla öldürdükleri ve ellerini de ayrıca kestikleri bildiriliyor.

Olayla ilgili henüz kimse yakalanmazken, Niloy Chatterjee'nin adının İslami örgütler tarafından hazırlanan ve 84 kişinin adının bulunduğu "ateist blog yazarları" adlı listede olduğu belirtiliyor. Bu yıl öldürülen 4 yazarın adı da bu listedeydi. Bunun en korkuç tarafı, bu cinayetin belki de son cinayet olmayacağının düşünülmesi.

The American Humanist Association, The Center For Inquiry, The PEN American Center ve Mutko-Mona'dan konuyla ilgili kınama yazıları gelirken, Bangladeş hükümetinin genel olarak ateist yazarları korumak için yeterli tedbirleri alıp almadığı veya olay sonrasında etkili bir soruşturma ve kovuşturma yürütüp yürütmediği şüphe içeriyor.

Hayyam
ABD'de yaşayan ve Amerikan vatandaşı olan Avijit Roy, eşiyle birlikte bir kitap fuarına katılmak için gittiği Bangladeş'in başkenti Dakka'da baltalı saldırıya uğradı. Avijit Roy paramparça edilerek öldürülürken, eşi de ağır yaralandı.

Roy, özellikle köktendinciliğe karşı verdiği mücadeleyle tanınıyor ve sekülerizmi teşvik ettiği için radikal İslamcıları kızdırıyordu. Yazarın öldürülmesi hem ülkede hem de uluslararası kamuoyunda büyük tepki topladı. Yüzlerce kişi Bangladeş'in başkenti Dakka'da toplanarak, Avijit Roy'u andı ve saldırıyı kınadı. Öğrenciler, öğretmenler ve bloggerlar sokaklara çıktı, Roy'un öldürülmesini protesto etti.

Yerel emniyet müdürü Sirajul İslam, "Saldırıya birkaç kişi katıldı ve aralarından en az ikisi Roy ile eşine doğrudan vurdu. Saldırı sonrasında iki kanlı satır bulduk" dedi. Saldırıyla ilgili olarak henüz bir tutuklama olmadı ancak polis, suikasti öven yerel bir İslamcı grubun soruşturulduğunu bildirdi.
2006 yılında Özgür Suudi Liberaller adıyla bir internet sitesi kuran Raif Badawi, otoriteye ve dini liderlere karşı eleştirel yazılar yazarak tartışmalar açıyordu. İslamın polisleşmesinden ve üniversitelerde yaygınlaştırılan fikirlerin tehlikelerinden bahsediyor, New York'taki İkiz Kuleler’in yıkıldığı yere Müslümanların cami yapmak istemelerini eleştiriyor, Sevgililer Günü’nün yasaklanmasını sorguluyordu.

Dinin özgürleşmesinden ve kamusal alandaki baskısının azaltılmasından yana tavır sergileyen Badawi, ilk birkaç yıl boyunca Suudi Arabistan'daki otoriteler tarafından herhangi cezai bir yaptırıma tabii tutulmamıştı. Ancak Arap Baharı'nın ardından 2012 yılında tutuklanmış ve önce idam cezasını gerektiren dinden çıkma suçuyla yargılanması istense de daha sonra suçun mahiyeti asayişi bozmak, İslami değerleri küçümsemek, dini liderleri gülünç duruma getirmek olarak değerlendirilmiş ve görülen bu davanın sonucunda Badawi 7 yıl hapis ve 600 kırbaç cezasına mahkum edilmişti. Cezaya itiraz edilmesinin ardından davanın yeniden görülmesine karar verilmiş ve yeniden görülen davada Badawi’nin cezası artırılarak toplam 10 yıl hapis, 1000 kırbaç ve 266.000 dolar para cezasına çevrilmişti.

2012'den bu yana hapiste olan Badawi'nin 1000 kırbaçlık cezası ise 20 hafta boyunca her Cuma günü cuma namazının ardından 50 kırbaç vurularak tamamlanacak. İlk 50 kırbaçlık ceza 9 Ocak 2015 tarihinde gerçekleştirildi.

Uluslararası Af Örgütü, mahkemenin bu kararını "kabul edilemez" olarak yorumladı ve yetkilileri kararı bozmaya çağırdı. Uluslararası Af Örgütü'nün açıklamasında "Sayın Badawi, Suudi Arabistan'da acımasızca devam eden barışçıl aktivistleri susturma eğiliminin son kurbanı olmuştur." dendi. Ayrıca Uluslararası Af Örgütü, geçen haftadan itibaren Badawi'nin serbest kalması amacıyla “Blog yazarlığı sırtınıza iyi gelmeyebilir!” sloganı altında bir kampanya da başlattı.

Badawi'nin eşi Ensaf Haider, 10 (kızı Najwa), 9 (oğlu Tirad) ve 6 (kızı Miriam) yaşında olan üç çocuğunu da alarak Kanada'ya kaçmış ve eşinin serbest kalması için çaba gösterirken, Badawi'nin avukatı Waleed Abu al-Khair'i de hapse atılmıştı. “Krala itaatsizlikten ve uluslararası organizasyonları krala düşman ettirmeye sebebiyet vermek” suçlamasıyla avukat için de 15 yıla kadar hapis cezası isteniyor.

Hayyam
Dünyaca ünlü kozmolog Stephen Hawking, "Herkesin hayatına son vermeyi seçme hakkı olduğuna inanıyorum." diyerek, İngiltere gündemindeki ötenazi tartışmasına katıldı.

Hawking engelli insanların kendilerini öldürme özgürlüğünü kullanmasına engel olmanın onlara karşı bir ayrımcılık olduğunu çünkü engelsiz birinin bu tercihi istediği zaman yapabildiğini söyledi.

Buna karşılık 72 yaşındaki bilim adamı, bu yola gitmeden önce bir kişinin gerçekten ölmek istediğinden emin olmak için her türlü önlemi almak gerektiğini vurguladı.

'Ben de intihar etmeyi denedim'

Kendisi de boyundan aşağı engelli olan ve bilgisayar aracılığıyla konuşabilen Stephen Hawking, kendisinin de boğazına nefes alabilmesi için boru yerleştirilen trakeostomi ameliyatı sonrasında intiharı denediğini itiraf etti. Kozmolog, "Bir süre nefes almamak suretiyle intihar etmeyi denedim. Ama nefes alma refleksi baskın çıktı." dedi.