Jiddu Krishnamurti etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Jiddu Krishnamurti etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Aslında bizde sevgi duygusu yok —bunu fark etmek ne kadar korkunç!

Aslında bizde sevgi yok; duyarlık var, duygusallık, kösnüllük, cinsellik var; sevgi olduğunu sandığımız bir şeylere ilişkin anılarımız var. Ancak aslında sevgi yok. Çünkü, sevgi sahibi olmak demek, şiddete, korkuya, rekabete, tutkuya yer vermemek demektir.

Sevgi duygusuna sahip olsaydınız, asla "Bu benim ailem." demezdiniz. Bir aileniz olabilir ve onlara elinizden geleni veriyor olabilirsiniz, ama onlar sizin aileniz olmayacaktır, bu durum dünyaya karşıdır.

Seviyorsanız, sevgi varsa, barış vardır.

Sevseydiniz, çocuğunuzu bir milliyetçi olacak biçimde, yalnızca bir iş sahibi olup küçük başarılar peşinde koşacak biçimde yetiştirmezdiniz; uyruğunuz olmazdı. Sevseydiniz, din ayrımları da olmazdı. Ama bütün bunlar bu çirkin dünyada gerçekten —varsayımda değil, acı bir biçimde gerçekten— var olduğuna göre, bu sizde sevgi duygusunun bulunmadığını gösterir.

Annenin çocuğuna duyduğu sevgi bile sevgi değildir. Anne çocuğunu gerçekten sevseydi, dünya böyle olur muydu dersiniz? O zaman çocuğunun doğru yiyeceği yediğini, doğru eğitimi aldığını, duyarlı olduğunu, güzelliğin değerini bildiğini, tutkulu, açgözlü ve kıskanç olmadığını görürdü. Demek ki anne, kendisi her ne kadar sevdiğini sansa da, çocuğunu sevmez.

Bunun için bizde sevgi duygusu yoktur.

Jiddu Krishnamurti,
Varanasi, 28 Kasım 1964
Yaşamın ve insanlığın tüm sorunsallarının radikal olarak kökenlerine inmekle ve çözümlemeler yapmakla hayatını sürdürmüş sevgi ve barış dolu bir filozof. Jiddu Krishnamurti 14 yaşındayken Theosophical Society tarafından "dünyanın öğretmeni" seçildi ve ileriki yıllarda adına kurulan örgüt tarafından mesih ilan edildi ancak tüm bunları reddederek örgütü ve etrafında doluşan müridleri dağıtmıştır. Çünkü hiçbir otoriteyi kabul etmediği gibi, kendisinin de otorite olarak alınmasına kesinlikle karşıydı.

Ezoterik bir topluluk olan Theosophical Society'de din ile bilimin arasını bulmaya çalışıyordu ancak Krishnamurti ilahi dinleri ve tanrıları reddettiğinden bu toplulukla da tümüyle ilişkisini kesti. Daha küçük yaşta ezoterik bir güruh tarafından kendi teozofikal amaçları ve beklentileri uğruna bir nevi kurban seçilen Krishnamurti ise; büyük vaadlerle süslenmiş bu rüyadan bir an önce uyanacak ve yaşamın derinlerindeki hakikatlerin peşinden gidecekti.

Belgeselde konuşmacı tarafından, önce Krishnamurti'nin hayatı ve geçirdiği süreçler anlatılırken, yarısından sonra kendisinin yaptığı epistemolojik, ontolojik ve sosyolojik felsefi irdelemelerden derlenen konuşmalarına yer veriyor. Zorlu ve keskin bir yaşamın öyküsü anlatılırken, izleyiciye de "bilgi"den gelen doyunulmaz derecede farkındalık ve bilinç sunuyor.

Soru: Tanrı'ya gerçekten inanan insanlardan birisiyim. Hindistan'da, Tanrı'ya inandığı için orada büyük siyasal değişiklikler oluşturan büyük modern ermişlerden birisini izledim. Hindistan'da, bütün ülkenin kalbi, Tanrı'yla birlikte çarpar. İnanca karşı olan sözlerinizi dinledim sizin; olasılıkla Tanrı'ya inanmıyorsunuz. Ama dindar bir kişisiniz ve bu yüzden, 'Yüce' olana ait bir çeşit duygunun sizde olması gerekli. Manastırları, kiliseleri ve mescitleri ziyaret ederek bütün Hindistan'ı, Avrupa'nın birçok yerlerini gezdim ve her yerde de kişinin, hayatım biçimlendirmesini umut ettiği, Tanrı'ya olan bu çok güçlü, zorlayıcı inancı buldum.

Şimdi, mademki Tanrı'ya inanmıyorsunuz, şu soruya göre sizin tam yeriniz nedir? Niçin inanmıyorsunuz? Bir Tanrı tanımaz mısınız? Bildiğiniz gibi, Hinduizm'de, bir Tanrı tanımaz ya da Tanrı tanır olup eşit biçimde bir Hindu olabilirsiniz. Kuşkusuz, Hıristiyanlar'da değişik bu. Eğer Tanrı'ya inanmıyorsanız, Hıristiyan olamazsınız. Ama asıl sorun bu değil. Durumunuzu açıklamanızı ve geçerliliğini bana göstermenizi istemeye geldim sizden; sorun bu. Sizi insanlar izliyor, bu yüzden bir sorumluluğa sahipsiniz; bu yüzden karşınıza çıkıyorum bu biçimde.

Krishnamurti: Her şeyden önce bu son noktayı açıklığa kavuşturalım. İzleyici yoktur Ve size ya da konuşmalarımı dinleyen kişilere karşı sorumlu değilim. Bir Hindu, ya da başka bir şey de değilim, çünkü herhangi bir dinsel ya da başka bir çeşit gruba ait değilim. Herkes, kendisine ışık tutmalıdır. Bu yüzden, ne öğretmen vardır ne de öğrenci vardır. En başta bunun açıkça anlaşılması gerekir, yoksa kişi etki altında kalır, propaganda ve inandırmanın bir kölesi olur. Bu yüzden, şimdi burada söylenen herhangi bir şey, bir dogma, iman tazeleme, ya da inandırma değildir: Ya anlaşırız, ya da anlaşmayız.
Kinizmin çok yaygın olduğu bir dünya burası ve kinizm duygusal yakınlık, ilgi ve sevgiyi tolere edemez. Sanırım şu özelliğimizi kaybettik – şefkat özelliğimizi. Şefkatin ne olduğunu analiz etmeyin – o kolaylıkla analiz edilebilir. Sevgiyi analiz edemezsiniz; sevgi beynin sınırları dışındadır; çünkü beyin bir algılama aracıdır; tüm reaksiyon ve aksiyonun merkezidir ve biz bu sınırlı alanda barışı ve sevgiyi bulmaya çalışıyoruz. Yani, düşünce sevgi değildir; çünkü düşünce ister şu anda isterse de gelecekte olsun sınırlı olan deneyime ve yine her zaman sınırlı olan bilgiye dayanır. Yani bilgi her zaman sınırlıdır. Ve beyinde hafıza olarak bulunan bilgiye sahip oluruz ve bu bilgiden düşünce fışkırır. Eğer bir kişi kendini incelerse, kendi düşünce, deneyim ve bilgi aktivitesine bakarsa, bu çok basit ve kolay bir şekilde gözlemlenebilir. Bunu anlamak için kitap okumanıza ya da uzman olmanıza gerek yoktur.

Yani, ister şu anda isterse de gelecekte olsun düşünce her zaman sınırlıdır. Ve biz tüm problemlerimizi, teknolojik, dinsel ve kişisel problemlerimizi düşünce aktivitesi ile çözmeye çalışıyoruz. Açıktır ki düşünce sevgi değildir; sevgi bir duyumsama ya da zevk değildir; o arzunun bir sonucu da değildir. O tamamen farklı bir şeydir. Konu aslında şefkat olan ve kendine özgü bir zekası bulunan sevgiye geldiğinde kişinin kendisini, ne olduğumuzu anlaması gerekmektedir – analiz uzmanları yoluyla değil; kendi üzüntülerimizi, kendi zevklerimizi ve kendi inançlarımızı anlayarak.
Yalnızca insan evrenin düzenini bozar. İnsan, acımasız ve son derece şiddet yüklüdür. Nerede olursa olsun kendisinde, dünyada sefalete ve karışıklığa neden olur. Yakıp yıkar, yok eder, şefkati yoktur. Kendi içinde düzeni yoktur, dokunduğu şey kirlenir ve karmaşıklaşır... İktidara, hileye dayanan, kişisel ve milliyetçi, grupları birbirine düşüren, çetelere özgü bir politikası vardır. Ekonomisi sınırlıdır, dolayısıyla evrensel değildir. Toplumu özgür de olsa, zulüm altında da olsa ahlaksızdır. İnanmasına, tapınmasına ve bitmek tükenmek bilmeyen anlamsız ritüeller gerçekleştirmesine rağmen dindar değildir.

Neden böylesine zalim, sorumsuz ve bütünüyle ben merkezli bir hale gelmiştir? Neden? Bunun yüzlerce açıklaması vardır, kitaplardan ve hayvanlar üzerinde yapılan deneylerden elde edilen bilgilerle kurnazca açıklama yapanlar, beşeri kedere, tutkuya, gurura ve ihtirasa kapılırlar. Tanım tanımlanan değildir; söz şey değildir. Dış nedenler aradığı için mi, çevre insanı biçimlendirdiği için mi, dış dünyada yaşadığı değişimlerin kendi içindeki insanı dönüştüreceğini umduğu için mi? Duygularına bağımlı olduğu, anlık gereksinimlerine yenik düştüğü için mi? Bütünüyle düşünce ve bilgi aktarımı içinde yaşadığı için mi? Yoksa çok romantik, duygusal olduğu için mi idealleri, düşleri, büyüklenmeleri söz konusu olduğunda bu derece zalimleşebilir? Birileri ona sürekli önderlik ettiği için, kendisi bir takipçi olduğu için mi yoksa bir lidere, bir guruya dönüştüğü için mi?
İnsan ve Birey - Varoluş Savaşı
Bir Tanrının ya da hakikatin ya da gerçekliğin-ya da her ne derseniz-olup olmadığı sorusu kitaplar, rahipler, filozoflar ya da kurtarıcılar tarafından asla cevaplanamaz. Sizden başka hiç kimse ve hiçbir şey bu soruyu cevaplayamaz, işte bu yüzden kendinizi tanımanız gereklidir. Toyluk ancak kendinden tamamen bihaber olmaktan doğar. Kendini anlamak bilgeliğin başlangıcıdır.

“Değişmek istemiyorum” diyebilirsiniz. Çoğu insan değişmek istemez, özellikle sosyal ve ekonomik açıdan güvende olanlar ya da dogmatik inançlara sâhip olup kendilerini ve olayları olduğu gibi ya da biraz değiştirilmiş hâliyle kabul etmekten hoşnut olanlar.

Ya da, “Kendimde köklü bir iç değişikliğin gerekli olduğunu görüyorum ama bunu nasıl yapabilirim? Lütfen bana yol gösterin, o yola koyulmama yardımcı olun.” diyebilirsiniz. Bunu söylüyorsanız, sizi ilgilendiren değişimin kendisi değildir; aslında ilginizi çeken köklü bir devrim değildir: Sâdece değişimi gerçekleştirebilmek için bir yöntem, bir sistem arıyorsunuz demektir.