Köşe Yazısı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Köşe Yazısı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Günümüz değerlerinin başında 'saygı' hiç eksik olmaz iken, kendimiz harici herkesi saygısızlıkla suçladığımız bir toplumda yaşar olduk. Giyim tarzımızın İslam'a uygunsuzluğu,  cenaze töreninde farklı inançlara sahip isen 'el açıp dua etmeme hakkının' asla (!) doğru karşılanmaması, İslam inancını benimseyen insanlara 'ben kalıpların ötesinde yaşıyorum' cümlesini kurduğunuzda dinsiz damgası yemeniz, işte uzayan bu liste 'saygısız' kalıbına girmemiz için en kısa yol ayrımlarından birkaçı. Herkesi bu kıyafete sığdırmıyorum elbette. Günlük hayatımda tanık olduğum rastlantılardan ibarettir sadece.

Niçin emeğinin ekmeği varken, çala çırpa kazançlar saygısızlık olmuyor da sadık olduğumuz tarzımız insanlara 'dedikodu' yapmaları için bahane olabiliyor? 

Niçin doğruluk ve dürüstlük, inancı bütün insanların ağzından düşmezken; mevzubahis 'dinsiz' kelimesine geldiğinde tüm soyut değerler yaşamını yitiriyor, en doğru kendileri oluyor?

Niçin 'dinsiz' insanlar edepsiz, ahlaksız ve inançsız kategorisine yem oluyor?

Niçin Alevi, Sünni, Arap ayrımlarından ötürü ülkemizde bir çok seven 'bizden değil' sebebinden birlikte olamıyor? Bu insan'a saygısızlık değil mi? En beteri değil mi?

Türk toplumunda ki erkek baskındır kalıbı yüzünden kaç kadın dayağa maruz kalıyor, farkında mısınız? Hiç acımasız hayat hikayelerine tanık olup da tüyleriniz ürperdi mi? Gözleriniz doldu mu sinirden?

Müslüman değilsen 'dinine saygısız' oluyorsun da neden; hayvanlara eziyet edince, doğayı vahşice katledince insanlığına laf gelmiyor sevgili vatandaşım (!)

'Niçin?' sorgulamaları uçsuz bucaksızdır bu noktada. Mühim olansa 'ben' takıntısını kavrayabilmektir. Fark ettiyseniz her soru işaretim, içinde korkunç yargılar barındırıyor. Bir yandan da esirlik, kölelik.

Doğruluk ve dürüstlük dinsel bir kavram değildir. Terbiye, ahlah, edep müslümanlığın getirisi asla değildir. Sadece yakıştırılmış kavramlardır.

Fark ettiyseniz 'kavramdır' diyorum. Herhangi bir kalıba mensup olmadan. Zira bunlar yalnızca; insan olabilmenin -tarafsız- temel ilkelerine dahildir.

Cuma namazlarına gitmeyen erkeklerimiz de incelik sahibi olabilir, mini etek giyen kadınlarımız da terbiye ahlakını rahatlıkla takınabililir. Arapça dua etmeden de ruhunu teslim edebilir, namazsız da meditasyon yapabilirsiniz. Sadece sizin tercihinizdir bizim yapmadıklarımız. Bundan ötürü bizi farklılaştırmanız?! Tam da bu noktada, 'saygısızlık' kavramını bir kez daha irdelemenizi öneririm.

Yargılamak çok kolaydır. Bardağın dolu tarafına bakmadan boşluğunu tanrılaştırmak.. Ben 'tamamım' fikrine erişebilmek. Halbu ki insan, ömrü boyunca gelişir, öğrenir, hata yapar, tekrarlar. Daha iyisine ulaşabilmek için azimle çabalar. Ve hiçbir zaman 'ben tamamım' raddesine erişemez. Yalnızca 'ERİŞTİĞİNİ SANIR'. Sanmayın ne olur! Yargılamayın. Sizden farklı düşüncelere sahip diye farklılaştırmayın! Dini, dili, ırkı, cinsiyet tercihi sizinle uyuşmuyor diye onu kötülemeyin. Dünya tüm renkleriyle güzel. Her ışıltısıyla. Siz seçersiniz hangi renklerde aidiyet hissine erişebileceğinize. Siz karar verirsiniz, bir başkaları değil. Siz yaparsınız yanlışı, sonra tekrar siz düzeltirsiniz. Düşünce gücünüz ve varoluşunuz yalnızca sizin bedeninize ait, bir başkasının himayesinde değil!

Aşkım Kapışmak'ın çok sevdiğim bir paylaşımı:
Nasıl tanıyorlar bukadar beni? Islattığım mendillerin sahipleri gibi hepsi.
Ne kolay hakkımda yargıları var herkesin, ben kendimi bilememişken nasıl tarif edebiliyorlar ki beni?
Hiçbiri acıma tanık olmamış, kahkahalarımın nedeni olmamış.
Annemden emdiğim sütün tadını bilmeden nasıl bir yere yerleştirebiliyorlar ki beni?
Kaç çiçeği koparıp pişman olduğumu biliyor musunuz?
Babamdan yediğim tokatın acısını kim tattı?
Hanginiz salondaki halım ile sohbetime tanık oldu?
Dualarımı ettiğim tanrıyı tanıştırmadım ki sizinle.. Ne düşündüğümü seslendirmedim ki.
Kim bilebilir benim bayrak aşkımı.
Dinimide pazara çıkarmadım, Atatürk sevdamı vitrinlere koymadım ki.
Ne olur susun, ne olur gözlerinizi alın üstümden.
Sizlerle sadece güneşim, ayım, yıldızlarım ortak. Ha birde nasılsın sorusuna aynı cevabı veriyorum 'iyiyim'.
Ben sablonlarınızın etiketi değilim, ben masanızda dedikodunuz olmak istemiyorum.
Beni bana bırakın. Bana isim takmayın, kimlik vermeyin, hapsetmeyin kalıplarınıza!
Ben insanım, canlıyım. Nefesim var, nedenlerim var sebeplerim var.
Bana sonuçlarımla koşmayın.
Biraz akıl biraz vicdan biraz da hoşgörü yeter bana.
İzin verin geleyim, izin isteyin getireyim;
Beni, seni bizi, birbirimizi.
Aleyna Duygu Tavşanlı 
"Her geçen gün daha fazla kendimize benziyoruz." Bazen ‘bir cümle’ bazense bir 'ah' dahi insanlığa dair çok fazla ipucu verebiliyor elimize. Fakat değerlendirmesini bilemiyoruz artık, düşünmekten yana korkularımız, sorgulamaktan yana şüphelerimiz var. Dayatılan sisteme boyun eğiyoruz, kendimizden önce toplumu düşünüyor ve geri çekiliyoruz. Bir çok konuda... Sonuç? Kendimize değil, korkularımızın esiri bir ruh'a bürünüyoruz.

Beş dakikalığına tüm kalıpları bir kenara bırakıp sahiden nasıl yaşamak istediğimize adım adım ilerlesek? Yalnızca benliğimiz aktif. O teyze böyle der, bu amca şöyle görür değil. Doğru olduğunu düşündüğümüz yolda tüm engelleri kaldırabilme olasılığımız varken neden bu hapsoluş?

Gündüz Vassaf'ın 'Ne Yapabilirim?' kitabından küçük bir alıntı:
Evrimimizin bir noktasında dinleri icat ettik.
Eksiklikleri varmış gibi dini olmayanlara dinsiz dedik.
İşkence ettik. Öldürdük. Sürgüne yolladık.
Türümüzün tarihi dinler resmigeçidi.
Dinler savaş meydanı.
Biri gitmiş biri gelmiş, dinler sıradanlaşmış.
Napolyon'un arkeologları olmasa Mısır'da tarihin en uzun ömürlü dinini bile bilmeyecektik.
Kimin, hangi dinden olduğu aileden gelme.
Ailenin hangi dinden geldiği?
Dinler öncesi hiçbir dinden.
Dinlerin ortaya çıkış amacı, avcı- toplayıcı kültüre sahip insanların yerleşik hayata geçmeleriyle, günlük ihtiyaçlarının artışı ve nüfus artışıyla süregelen zincirden ibarettir. Önce her kavramın çıkış noktasına değinmemiz gerektiğini düşünüyorum. Kalıplardan kurtulmalıyız derken, bu yalnızca dinler değildir. Dünyaya, apaçık bir penceren bakabilmek varken düşünsel kalıplarımızla bakış alanımızı daraltmamız kendimize yapabileceğimiz en büyük haksızlıklardan olsa gerek. 

Tüm insanlık birdir. Hepimiz huzurlu, özgürce, haklarımızı savunarak yaşamayı yeğleriz. Özümüze dönünce hepimizin istekleri aynı doğrultudadır. Fakat araya din, siyaset, kültür çatışması vb. araçlar girdiği müddetçe önümüz sürekli kesilecektir. İşin sırrı araştırmakta yatıyor; 'neden? / niye?' diye sormakta...  Gerekirse yanlış'ı savunup, doğruya çabayla ulaşmakta... Tüm insanların aklını elinden geldiğince kullanabilmesi ve bilimi savunmaları dileğiyle.

Aleyna Duygu Tavşanlı
16 Nisan 2017'de yapılacak olan Anayasa Değişikliği halk oylaması Türkiye'nin yakın tarihindeki en önemli dönüm noktalarından biri olabilir. Son birkaç aydır bu değişikliklerin ne olduğu farklı kamplardaki kimseler tarafından topluma yansıtılmakta, buna rağmen çoğu kişi tam olarak neye "evet" veya "hayır" diyeceğini tam bilememektedir. Bu yazıda Anayasa Değişiklik teklifinin ana başlıkları incelenecek ve özellikle hukuki açıdan etkileri tartışılacaktır.

1. Önemli Sanılan Önemsiz Değişiklikler

Anayasa Değişiklik teklifinde bahsi çokça geçen ama aslında hiçbir önem taşımayan bazı hükümler bulunmakta. Bunlara örnek olarak şu 4 madde sunulabilir:

a. Yargının "tarafsız" olmasının anayasal hüküm haline getirilmesi

Bu madde önemsizdir, çünkü zaten mevcut anayasada yargının "bağımsız" olduğu belirtilmekte, bağımsızlık kendi içinde tarafsızlığı da kapsamaktadır. Öte yandan, bir kavram sırf anayasa metninde yer alıyor diye toplumsal hayatta geçerlilik kazanmaz. Anayasada geçen kavramların işlerlik kazanması için fiili adımlar da atılmalıdır. Oysa değişiklik teklifi incelendiğinde tarafsızlığı sağlayacak bir adım görülmediği gibi, yargının bağımsızlığının ve tarafsızlığının teminatı olan HSYK'nın (HSK) tamamen siyasilerin kontrolüne geçtiği görülmektedir.

b. Milletvekili sayısının 600'e çıkarılması

Bu madde önemsizdir, çünkü Milletvekili Genel Seçimleri'nde yüzde 10 barajı uygulanmaktadır ve bu baraj indirilmediği sürece meclise girecek 2 ya da 3 siyasi parti bellidir. Bu durumda Meclis'te ister 600 ister 1000 milletvekili olsun, halkı temsil konusunda bir fark yaratmayacaktır bu. Nitekim yazının devamında görüleceği gibi, değişiklik teklifiyle devletin yasama kanadını oluşturan Meclis'in gücü olabildiğince azaltılacaktır. Bu bağlamda artan milletvekili sayısının pratikte pek bir anlamı kalmayacaktır.

c. Milletvekili seçilme yaşının 18'e indirilmesi

Bu madde önemsizdir, çünkü liseyi bitirmiş 18 yaşında halkın içinden bir gencin milletvekili olamayacağı, her şey bir kenara milletvekili aday adayı olmaya bile maddi olarak gücünün yetmeyeceği bellidir. Bu durumda, bu maddeden sadece zengin ve bilinen ailelerin genç çocuklarının yaralanacağını tahmin etmek güç değildir. Öte yandan bu madde sadece milletvekili olma yaşını değil, aynı zamanda Cumhurbaşkanı Yardımcısı ve Bakan olma yaşını da belirler. Nitekim değişiklik teklifinde "Cumhurbaşkanı yardımcıları ve bakanlar, milletvekili seçilme yeterliliğine sahip olanlar arasından Cumhurbaşkanı tarafından atanır ve görevden alınır." (Anayasa Değişikliği, M. 106) denmektedir ve milletvekili seçilme yeterliliği için gerekli birtakım koşullarla birlikte 18 yaşında olmak da kafidir. Diğer bir deyişle, Cumhurbaşkanı isterse 18 yaşında birini Milli Eğitim Bakanı olarak atayabilecektir.

d. Seçim yılının 5 yıla çıkarılması

Bu madde önemsizdir, çünkü zaten 2007'ye kadar genel seçimler 5 yılda bir yapılıyordu, 2007 Anayasa Değişikliği halk oylamasında bu süre 4 yıla indirildi. 10 yıl sonra yine aynı hükümet tarafından 5 yıla yeniden çıkarılması hiç kuşkusuz bir anlam ifade etmemektedir.

2. Anayasa Değişikliği Teklifinin Temel Maddeleri

Bu kısımda, farklı kanatlarca farklı aktarılan ama işin hukuki boyutunda çoğunlukla bir gerçeğe işaret eden, sistemin ismi her ne kadar değiştirilse ve kavramlar yumuşatılmaya çalışılsa da özünde ciddi ve bir bakıma tehlikeli olan değişiklik önerilerini olabildiğince basit haliyle aktarılmaya çalışılacaktır.

a. Cumhurbaşkanı'nın tarafsızlığı bitecek

Mevcut anayasada "Cumhurbaşkanı seçilenin, varsa partisi ile ilişiği kesilir." (Mevcut Anayasa, M. 101) denmektedir, ancak Anayasa Değişikliği teklifinde bu hüküm yoktur. Demek ki artık Cumhurbaşkanı aynı zamanda Meclis'teki bir siyasi partinin başkanı olarak da kalabilecektir. Bu durumda Cumhurbaşkanı'nın Meclis'teki kendi partisinden olmayan milletvekillerine karşı tarafsız bir tutum sergilemeyeceği gayet açıktır.

b. Cumhurbaşkanı tüm hükümeti ve yardımcılarını tek başına atayacak

Mevcut anayasada genel seçim sonrası Cumhubaşkanı en yüksek oy alan partinin başkanına hükümeti kurma görevini verir ve Başbakan sıfatıyla hükümeti kuran parti başkanı Meclis'ten güvenoyu alır. Bu şekilde Başkabakan tamamen keyfi bir biçimde bakanlıklara birilerini atayamamış olur. Oysa Anayasa Değişikliği teklifinde "Cumhurbaşkanı yardımcıları ve bakanlar, milletvekili seçilme yeterliliğine sahip olanlar arasından Cumhurbaşkanı tarafından atanır ve görevden alınır." (Anayasa Değişikliği, M. 106) denmektedir. Bir diğer deyişle, artık Meclis hükümetin oluşumunda söz hakkına sahip olmayacaktır. Cumhurbaşkanı, tek başına alacağı kararla milletvekili seçilmemiş 18 yaşında bir akrabasını İçişleri Bakanı veya Cumhurbaşkanı Yardımcısı olarak atayabilecektir ve bunu engelleyecek hiçbir mekanizma bulunmamaktadır.

c. Cumhurbaşkanı tek başına kanun ile eşit güçte kararname yayımlayabilecek

Mevcut anayasada kanunlara eş güçte olan "kanun hükmünde kararname" çıkarma yetkisi Bakanlar Kurulu'ndadır. Ancak Bakanlar Kurulu'na kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisini yine Meclis vermekte ve kanun hükmünde kararnamenin sınırlarını çizmektedir. Oysa Anayasa Değişikliği teklifinde "Cumhurbaşkanı, yürütme yetkisine ilişkin konularda Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarabilir." (Anayasa Değişikliği, M. 104) denmekte ve Meclis'e ilişkin bir ifade yer almamaktadır. Diğer bir deyişle, şu an Bakanlar Kurulu'nun yayımladığı kanun hükmünde kararnamenin yerini Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi alacak, ancak Cumhurbaşkanlığı kararnamesinin Meclis tarafından çizilen bir sınırı, süresi ve alanı olmayacaktır.

d. Cumhurbaşkanı Yardımcılarının ve Bakanların cezai sorumluluğu zorlaştırılacak

Mevcut anayasada Başbakan ve Bakanların her suçtan dolayı cezai sorumluluğu bulunmaktadır. Bunun için (üye tam sayısını 550 olarak alırsak) 55 milletvekilinin soruşturma açılmasını istemesi yeterlidir. (Mevcut Anayasa, M. 100) Oysa Anayasa Değişikliği teklifine göre, Cumhurbaşkanı Yardımcıları ile Bakanlar yalnızca görevleri ile ilgili işledikleri suçtan dolayı cezai sorumluluğa sahip olacak ve (üye tam sayısını 600 alırsak) bunun için 301 milletvekilinin istemi sonucunda 360 kabul oyu gerekecek. (Anayasa Değişikliği, M. 106)

e. Cumhurbaşkanı tek başına seçimleri yenileyebilecek

Mevcut anayasada Cumhurbaşkanı hükümet kurulurken güvenoyu alamazsa veya görev süresi içinde güvensizlik oyuyla düşürülürse seçimlerin yenilenmesine karar verebilir denmektedir. Oysa Anayasa Değişikliği teklifinde "Cumhurbaşkanının seçimlerin yenilenmesine karar vermesi halinde Türkiye Büyük Millet Meclisi genel seçimi ile Cumhurbaşkanlığı seçimi birlikte yapılır." (Anayasa Değişikliği, M. 116) ifadesi geçmektedir. Diğer bir deyişle, herhangi bir koşul sunulmamaktadır. Bunun hukuki açıklaması, Cumhurbaşkanı'nın tek başına erken seçim kararı alabileceği ve bunu engelleyecek bir mekanizmanın bulunmamasıdır. Bir başka anlatımla, Cumhurbaşkanı tek başına alacağı kararla Meclis'i feshetmiş olur.

f. Cumhurbaşkanı tek başına olağanüstü hal ilan edebilecek ve her konuda kararname yayımlayabilecek

Mevcut anayasada olağanüstü hal ilan etme yetkisi Bakanlar Kurulu'ndadır. Toplam 27 üyesi bulunan Bakanlar Kurulu, ülke için oldukça ciddi ve önemli bir konuda doğruyu birlikte tartışarak bulma fırsatına sahiptir. Oysa Anayasa Değişikliği teklifinde Cumhurbaşkanı tek başına olağanüstü hal ilan etme yetkisine sahiptir. (Anayasa Değişikliği, M. 119) Bununla birlikte, olağanüstü hal durumunda temel hak ve özgürlükleri kısıtlamak ve durdurmak dahil her konuda Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarma yetkisine sahip olacak.

Elbette ki gerek olağanüstü hal ilan etme gerekse olağanüstü hal kararnemeleri daha sonra Meclis gündemine getirelerek karar bağlanacaktır.

g. Hakim ve Savcılar Kurulu üyelerinin tamamı siyasiler tarafından seçilecek

Mevcut anayasada Hakim ve Savcılar Yüksek Kurulu olarak geçen HSYK toplam 22 üyeden oluşmaktadır. Bunun 4'ünü Cumhurbaşkanı doğrudan atarken, Adalet Bakanı ile müsteşarı kurulun doğal üyesidir. Geri kalan 16 üyeyi Yargıtay, Danıştay, Türkiye Adalet Akademisi, adli ve idari hakim ve savcılar kendi aralarından seçerek atar. Bir diğer deyişle, HSYK'nın 6 üyesini siyasiler belirlerken, 16 üyesini yargı kendi içinde belirler. Bir bakıma HSYK'nın %25'î siyasiler, %75'i hukukçular tarafından seçilir.

Oysa Anayasa Değişikliği teklifiyle Hakim ve Savcılar Kurulu (HSK) 13 üyeye düşürülmekte, bunun yine 2'sini Adalet Bakanı ile müsteşarı oluşturmakta, 4'ünü ise Cumhurbaşkanı atamaktadır. Geri kalan 7 üye ise Meclis tarafından seçilmektedir. Diğer bir deyişle, yargının bağımsızlığının teminatı olan HSYK'nın (HYK) hiçbir üyesi hukukçular tarafından seçilmeyecek, tüm üyeleri siyasiler tarafından belirlenecektir.

HSYK'nın tüm hakim ve savcıların atanmasını yaptığını, Yargıtay'ın bütün üyelerini, Danıştay'ın üyelerinin 3/4'ünü seçtiği hesaba katılırsa siyasiler tarafından üyeleri seçilen bir kurum olarak yargının "bağımsızlığını" ve "tarafsızlığını" nasıl sağlayacağı kuşkuludur.

h. Cumhurbaşkanı tek başına Bütçe Kanunu'nu hazırlayabilecek

Mevcut anayasada ülkenin tüm gelir ve giderlerini belirleyecek olan Bütçe Kanunu'nu Meclis hazırlar. Doğal olarak oldukça tartışmalı geçer bu süreç, zira bir yıl boyunca yapılacak tüm harcamalar için doğru kararı vermek için birçok aklın bir araya gelmesi gerekmektedir. Oysa Anayasa Değişikliği teklifinde Cumhurbaşkanı ülkenin tüm gelir ve giderlerini belirleyecek olan Bütçe Kanunu'nu tek başına, isterse kimseye danışmadan hazırlayabilecek. Her ne kadar Bütçe Kanunu daha sonra Meclis'e sunulsa da kabul edilmediği takdirde "bir önceki yılın bütçesi yeniden değerleme oranına göre artırılarak uygulanacak." (Anayasa Değişikliği, M. 161)

i. Cumhurbaşkanı'nın kanunları veto yetkisi güçlendirilecek

Mecvut anayasada Cumhurbaşkanı Meclis'in kabul ettiği yasayı ya onaylar ya da Meclis'e geri gönderir. Meclis hem ilk seferinde hem de kanun geri gönderildiğinde toplantıya katılanların salt çoğunluğuyla, yani yarısından bir fazlasıyla karar alabilir ve böylece kanunu ikinci kez değiştirmeden Cumhurbaşkanına onaylayıp gönderirse Cumhurbaşkanı bunu yayımlamak zorundadır. Örnekle anlatacak olursak, diyelim ki X Kanunu için 400 milletvekili toplantıya katılmış olsun. Bunların 201 tanesi kanunu kabul ettiğinde kanun Cumhurbaşkanı'na gönderilir. Cumhurbaşkanı kanunu onaylamayıp Meclis'e geri gönderebilir. Bu durumda Meclis X Kanunu için bu sefer 350 milletvekili ile toplanırsa 176 milletvekilinin kabul oyu ile aynı kanun Cumhurbaşkanına gider ve Cumhurbaşkanı bunu yayımlamak zorundadır. Buna geciktirici veto denmektedir.

Oysa Anayasa Değişikliği teklifinde "Türkiye Büyük Millet Meclisi, geri gönderilen kanunu üye tam sayısının salt çoğunluğu ile aynen kabul ederse, kanun Cumhurbaşkanınca yayımlanır." (Anayasa Değişikliği, M. 89) denmektedir. Bu, şu anlama gelir: X Kanunu için 400 milletvekili toplantıya katılırsa yine 201 kabul oyu yeterli olur. Ancak Cumhurbaşkanı kendisine gelen kanunu yayımlamaz ve geri gönderirse, bu sefer "toplantıya katılanların" değil, "tüm üyelerin" salt çoğunluğu gerekir. Bu durumda, X Kanunu geri gönderilirse en az 301 milletvekili kanunu tekrar kabul etmelidir ki Cumhurbaşkanı kanunu yayımlasın. Buna güçleştirici veto adı verilmektedir.

Daha basit bir anlatımla, mevcut durumda kanunların yayımlanmasında Meclis'in iradesi daha baskınken, Anayasa Değişikliği teklifinde Cumhurbaşkanı'nın istemediği birçok kanun istenen kabul oyu koşulu sebebiyle Meclis'ten geçemeyecektir.

j. Meclis'in hükümeti denetleme yetkisi sınırlanacak

Mevcut anayasada "Türkiye Büyük Millet Meclisi soru, Meclis araştırması, genel görüşme, gensoru ve Meclis soruşturması yollarıyla denetleme yetkisini kullanır." denmektedir. (Mevcut Anayasa, M. 98) Oysa Anayasa Değişikliği teklifiyle sözlü soru sorma ve gensoru ile birlikte güvenoyu mekanizması da kaldırılacaktır. Bunun anlamı, Meclis'in artık hükümet politikaları üzerine soru soramayacağı veya yanlış bir politika inancına sahipse bile güvensizlik oyuyla hükümeti görevden alamayacağıdır.

k. Cumhurbaşkanı en fazla iki değil, üç defa seçilebilecek

Mevcut anayasada "Cumhurbaşkanının görev süresi beş yıldır. Bir kimse en fazla iki defa Cumhurbaşkanı seçilebilir." (Mevcut Anayasa, M. 101) denmektedir. Oysa Anayasa Değişikliği teklifinde aynı hüküm yer almakla birlikte, "Cumhurbaşkanının ikinci döneminde Meclis tarafından seçimlerin yenilenmesine karar verilmesi halinde Cumhurbaşkanı bir defa daha aday olabilir." (Anayasa Değişikliği, M. 116) denmektedir. Bunun ne anlama geldiğini örnekle açıklayalım. İkinci defa seçilmiş olan Cumhurbaşkanı aynı zamanda Meclis'teki iktidar partisinin başkanıysa, ikinci dönem bitmeden Meclis'e erken seçim kararı aldırırsa tekrar Cumhurbaşkanı olabilir. (Erken seçim için toplantıya katılanların salt çoğunluğu yeterlidir.)

Burada belirsiz bir nokta daha vardır: İkinci dönem bitmeden Meclis'in aldığı erken seçim kararıyla tekrar seçime giden ve Cumhurbaşkanı seçilen kişi için bu dönem "üçüncü dönem" olarak mı sayılacaktır, yoksa ikinci dönemi tamamlamadığı için tekrar "ikinci dönem" olarak mı sayılacaktır? Tahmin edileceği üzere, üçüncü seçilişi "üçüncü dönem" olarak değil de, "ikinci dönem" olarak görünürse Cumhurbaşkanı tekrar dönem bitmeden erken seçim kararı aldırarak tekrar ve tekrar seçilebilecektir.

3. Sonuç

Elbette ki çok daha ayrıntılı bir Anayasa Değişikliği incelemesi yapılabilir ve yapılmalıdır. Ancak ne yazık ki belki de bilinçli olarak tüm bu süreç boyunca halkın neyi oylayacağı bulandırılmış ve bu yüzden daha teferruatlı bir anlatım daha fazla kafa karışıklığına sebep olabilir. Neyse ki, şu veya bu şekilde kendine yer edinen "tek adam" görüşü bir anlamda doğruyu yansıtmaktadır. Nitekim yazı boyunca da irdelenen değişikliklere bakıldığında şuları görüyoruz:

- Meclis siyasi yönden zayıflayacak, hükümet ve Cumhurbaşkanı üzerinde bir denetleme gücü neredeyse olmayacaktır. Tek görevi yasa yapmaya indirgenen Meclis, Cumhurbaşkanı kanunu veto ederse o kanunu tekrar kabul etmekte bile zorlanacaktır.

- Yargının bağımsızlığının ve tarafsızlığının en önemli teminatı sayılabilecek HSYK'nın (HSK) tüm üyeleri siyasiler tarafından atanacaktır. Yasama ve yürütmenin yanında güçlü ve bir başına durması gereken yargı, en üst makamlarına kendi içinden kimseyi görevlendirememiş olacak böylece.

- Cumhurbaşkanı bir anlamda olağanüstü yetkilerle donatılmış olacaktır. Sınırsız sayıda Cumhurbaşkanı Yardımcısı görevlendirebilecek, tüm Bakanları ve devletin üst kademe yetkililerini atayacak, Bütçe Kanunu'nu hazırlayıp kanunlara denk Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi yayımlayabilecek, istediği an erken seçim kararı alabilecek, olağanüstü hal ilan edebilecek ve o durumda bu sefer temel hak ve özgürlükleri durdurabilecek kararnameler bile çıkarabilecektir. Ve tüm bunları tek başına yapabilecektir.

Şurası unutulmamalıdır ki, demokratik düzenin nispeten hakim olduğu günümüz dünyasında hukuk ile yönetilen hiçbir ülkenin anayasasında doğrudan "Cumhurbaşkanı istediğini yapar, hiçbir kurum buna karışamaz." şeklinde bir hüküm bulamazsınız. Karısını kendi keyfine göre Cumhurbaşkanı Yardımcısı yapan Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev'in de tabî olduğu anayasada böyle bir hüküm bulunmamaktadır zaten. Kime ne kadar yetki verileceği anayasada "hukuki bir dille" ifade edilir ve bazen bunun ne gibi feci sonuçlara gebe olacağını kestirmek için metni yapı taşlarına ayırarak dikkatle incelemek gerekir.

Bu yazının kapsamını aştığı için işin siyasi yönüne fazlaca girmemeyi seçtik. Ancak şunu gözden kaçırmamakta fayda olduğunu düşünüyoruz: Ülke tek ve güçlü bir lidere teslim edilmezse ülkenin yıkılacağından korkmayın. Bir ülkeyi güçlü ve yıkılmaz kılan, kendi milletinin her türlü farklılığını bir araya getirmesi ve onlarla bir yere varmaya çalışmasıdır. Her türlü yetkiyle donatılmış ve hızla her kararı alabilecek bir makam, bir ülkeyi hızla yıkıma da götürebilir.

Belki de artık istikrara değil, gelişmeye ve ilerlemeye ihtiyacımız vardır.

Hayyam
Siz de bu konuda yaptığımız ankete katılmak ister misiniz? Blogun hemen sağ üst tarafında göreceğiniz ankette oyunuzu kullanmayı unutmayın!
Felsefi yönelimlerin pek bilinmediği coğrafyalarda, ateizm, satanizm ile kolaylıkla karşılaştırılır ve "kedi kesme" üzerinden bir ön yargıyla ateizme yaklaşılır. Halbuki işin aslında hiç de böyle olmadığı, ateizmin, tanrının yanı sıra şeytanı, ruhu ve hatta doğa üstü her gücü reddettiği gayet bilinen ve kolay anlaşılabilir bir şeydir.

Böyle bir girizgah yapılmasının sebebi, az sonra koyulacak "ruhunu şeytana satma sözleşmesi"nin ateizm ile bağlantılı bir propaganda olabileceği fikrini baştan saf dışı bırakmaktır. Buradaki sözleşme tamamen ilginç ve bir o kadar da saçma olmaktan öte pek bir anlam taşımamaktadır.

Legal Templates, yüzlerce çeşitte sözleşme, anlaşma ve formların örneklerini bulabileceğiniz bir sitedir. Ancak bu örneklerin içinde "ruhunu şeytana satma sözleşmesi" adlı alışılmışın dışında bir sözleşme sunuyor bizlere. Aslında ruhu sadece şeytana değil, herhangi birine satmak için de bu sözleşme kullanılabilir.

Ruhu şeytana (veya herhangi birine) satmak için yasal olarak bir sözleşme örneği sunulmasının yanında, bir de nerede, nasıl, hangi koşullar altında ruhun satılabileceğine dair de açıklamalar yapılmış.

Elbette (olmayan) ruhunuzu, (olmayan) şeytana satmanızı asla tavsiye etmeyiz, ancak mecazi olarak da olsa, ruhunuzu (yani benliğinizi) ideolojilere, sosyal statülere, tarikatlara veya herhangi bir şeye satmamanız da yerine bir karar olacaktır.

Hayyam
İsveç'teki en büyük Hristiyan kiliselerinden biri olan Livets Ord [1], İŞID'in yaydığı nefretle savaşmanın en iyi yolunun, İsa'nın anlattığı sevgiyle olabileceğini düşünerek Irak'ta IŞİD kontrolündeki bölgelere elektronik İncil'ler bırakmaya karar verdi. [2]

Ulf ve Birgitta Ekman tarafından kurulan kilise, bırakılacak elektronik İncil'lerin elektriğe ihtiyaç duymadan kendi kendine çalışacak yapıda olacağını ifade ediyor. Ayrıca boyutları da ufacık olan bu elektronik İncil'ler, yaklaşık olarak bir hap kutusu kadar olacak ve üzerinde bir de ekran bulunacak. Kilise sözcüleri, bu elektronik İncil'lerin Irak'ta sıkıntıya düşmüş Hristiyanlar için küçük dahi olsa tutunacak bir dal olmasını istiyorlar. Bunun yanı sıra, İncil'i okuyacak militanların da yüreklerinin yumuşayacağını ve şiddet ile nefrete sırt dönerek değişebileceklerini umuyorlar.

Irak'taki Hristiyanların çektiği sıkıntılara dikkat çeken yetkililer, birçok Hristiyan'ın öldürüldüğünü veya ülkelerinden kaçmak zorunda kaldıklarını ifade ediyorlar. [3] Yine de geride kalanlar olduğunu ve IŞİD korkusuyla yaşadıklarını, kilise olarak asıl amaçlarının da bu insanlara ulaşmak olduğunu belirtiyorlar. 

Projenin önümüzdeki birkaç hafta içerisinde hayata geçeceği düşünülüyor. [4]

Hayyam
[1] https://en.wikipedia.org/wiki/Livets_Ord
[2] https://churchpop.com/2016/08/07/church-to-use-drones-to-drop-electronic-bibles-in-isis-controlled-areas/

[3] https://www.opendoorsusa.org/christian-persecution/world-watch-list/iraq/

[4] http://www.ibtimes.co.uk/evangelical-church-calls-drones-drop-hope-love-bibles-onto-isis-occupied-territory-1574579
Filleri sevmeyeniniz var mı?

Gördüğü bir rüya, izlediği bir film ya da yaşadığı can sıkıcı bir olay sonucu belki bazıları sevmeyebilir; lakin fillere sempati duyanların sayısı bu azınlığı ezip geçecektir. Toplumun genel kanısında “fil” denildiğinde olumsuz bir figür yerine tatlı, sempatik hayvanlar gelir. Peki bu neden böyle?

Bilincimizi kullanmada en etkin yaşantıları çocukluğumuzdaki deneyimlerimizden çıkartırız. İzlediğimiz çizgi filmlerde kötü rolde fil görmemişizdir, çünkü onlar sempatik hayvanlardır –yaşlı olanları bir hayli yorgun ve mutsuz görünseler dahi. Okuduğumuz/dinlediğimiz çocuk kitaplarında yer alan filler ya aciz ya sevimli roldedirler. Seneler boyu orada yahut burada gördüğümüz fil grafikleri, resimleri, eskizleri, filmleri, hikayeleri, reklamları, boyama kitapları vb. bu roldedirler.

Toplum iki taraf arasında kaldığında genel olarak güçlü olanın yanında olmuş fakat acı çekeni daha çok sevmiştir. Örneğin, fillerin yüzyıllar boyu çeşitli uygarlıklarda savaş aleti, binek hayvanı ve yük taşıyıcısı gibi sebepler altında kullanıldığında onların eziyet dolu halleri ya bir fotoğraf karesine ya da haber sütununa sığdırılabilmiştir. Yerli-yabancı kişisel gelişim kitaplarında ise başarı ve azimle ilgili en etkileyici senaryolar filler sayesinde yazılmakta, ama filler kocaman cüssesiyle bir ipi kopartamayacak acizliğe düşen hayvanlar olarak kalmaktadır. Daha eskilere bakarsak, oldukça popüler olan sirklerde sürekli çektiği eziyetler sonucu çeşitli numaralarla seyircileri eğlendiren hayvanları olmuşlardır, bunu bilmeyen yok gibidir; peki kaçınız sirke gidip bir filin eziyetini izledi ki?

Tüm bunlar akla ilk gelebilecek basit varsayımlardan ibarettir, bunun yanında fil gibi sıradan bir hayvanın kitleler üzerinde böyle bir kalıp-yargı oluşturmasının sebebi oldukça açık; medya. Din parodisi dışında –Hindular alınsın istemeyiz- hiçbir kutsallığı ve görünüş açısından estetik/simetri yargılarına göre sempatik gelmeyecek olan bu hayvanı bilinçaltımıza böylesine işleyen medyanın gücünü sorgulamaz gerekir. Medyayı sürekli suçlamayı, onun kapitalizmin uşağı olduğunu söylemeyi kendimize görev bildik zaten, burada sorun yok; insanların atladığı şey medyanın toplumdan güç alıyor olmasıdır. Tüm o kalıp-yargılar, toplumsal kavramlar, insanların “kabul edilebilirliği” sayesinde var olmaktadır. İnsan psikolojisini iyi tanıyanların en isabetli ses ve görüntü seçimleriyle birlikte medya dediğimiz şey güçlenmekte ve insanlar “medya bizi aldatıyor, kandırıyor” muhabbetini yaparken indirimdeki bir menüden yemeğini yemeye devam etmektedir.

İnsanoğlu, kirli işlerini gizlice yaparken kokusu dışarı çıkmasın diye ona bir rögar kapağı eklemiş ve adını “medya” koymuştur. Masumu katil, katili ise iyilik meleği gibi göstermenin işten bile olmadığı bu kanalizasyonun kokusunu dışarı vurmak için düzinelerce yazı yazılıp farkındalık oluşturmak istenirken, kendi atıklarınızın da oraya ulaştığını görmezden geldiğimiz için, onun bir parçası olduğumuz halde "–miş gibi" yaptığımız için bugün alt edemediğimiz bir güçle karşı karşıyayız; kendi çöplüğümüzle karşı karşıyayız. Biraz düşündüğümüzde dahi, sayısız örnekle beraber gün içerisinde “medya” dediğimiz bu kavrama defalarca hizmet ettiğimizi yahut onun söylevlerini kabul ettiğimizi görebilmekteyiz. Bilinçaltımıza yerleştirdiği imgeleriyle sıradan bir hayvan olan fili bile milyarlarca kişi üzerinde pozitif bir kanıya vardıracak kadar güçlenmiş olduğunu basit bir örnekle görebiliriz –ki burada filin çok basit bir metafor olduğu aşikar. Oysaki kanlara bulanmış bir katilin kadrajına onun mutluluk saçan pozunu koymak, bu rögar kapağının, yani medyanın, yani toplumun tüm üyelerinin işbirliğidir.

Neviens Nobody
Geçtiğimiz günlerde, TRT'de yayınlanan "Ramazan Sevinci" adlı programa katılan Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Tasavvuf Anabilim Dalı'ndan Prof. Dr. Mustafa Aşkar'ın, "Namazı hayvanlar kılmaz, namaz kılmayan da hayvandır." şeklindeki ifadesi, yazılı basında ve sosyal medyada pek çok kez yer aldı. Bunun üzerine, önce Akşar'ın bağlı olduğu üniversitenin dekanından tepki geldi, ardından Cumhuriyet Halk Partisi İzmir Milletvekili Tacettin Bayır tarafından bu sözler Meclis'e taşındı ve bu gelişmelerin ardından Diyanet İşleri Başkanlığı Twitter'dan bir duyuru yayınlayarak bu ifadelerin yanlış olduğunu ifade etti ve en nihayet RTÜK söz konusu ifadeler için inceleme başlattı. Elbette ki Aşkar da yayında sarf ettiği sözler için özür diledi.

Adım adım hangi kurum ve kişinin nasıl bir açıklama yaptığını, doğrudan kendi cümleleriyle aktarmak önem arz etmektedir. Nitekim "namaz kılmayan hayvandır" gibi bir söylem, tüm ötekileştirici ve nefret dolu niteliğinin yanında, aynı zamanda tehlikelidir. Zira, maksadını fazlasıyla aşan bu ve benzeri söylemler, artık sadece inançsızları değil, inançlıları bile hedef almakta ve aslına bakılırsa topluma belli başlı direktifleri yayın organları gibi güçlü kanallar tarafından aktararak bireyleri "üst akıl"dan gelen "doğrular" ile hareket etmeye yöneltmektedir.

Elbette ki, burada tek bir kişinin kendiliğinden doğan bir "hayvan" benzetmesi olmadığının da altı çizilmelidir. Kur'an, içerisinde ister "yumuşak" ister "sert" ifadeler bulabileceğiniz bir metindir ve insanların, ki özellikle tepeden inme şekilde kitleleri kontrol etmek ve yönlendirmek isteyenlerin, yer yer "sert" ifadelere sırt dayaması hiç de şaşılacak bir şey değildir. Diğer bir deyişle, Aşkar'ın "namaz kılmayan hayvandır" diyecek cesareti kendisinde bulması, Kur'an'da buna benzer pek çok söylemin yer almasıyla yakından ilintilidir. Nitekim Aşkar, kendince "kutsal metni" tekrar ediyor ve her ne kadar özür dilemiş olsa da, sözlerinin temelinde bir yanlış olmadığını düşünmesi hiç de şaşırtıcı olmayacaktır.

Peki nedir Kur'an'dan aldığı cesaret? Birkaç ayet ile örnekleyelim durumu. Daha fazlasını görmek isteyenler, Kur'an'dan Küfürler adlı yazıyı inceleyebilirler.
BAKARA (171) : İnkar edenleri imana çağıran (peygamber) ile inkar edenlerin durumu, bağırıp çağırmadan başka bir şey duymayan hayvanlara seslenen (çoban) ile hayvanların durumu gibidir. Onlar sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler. Bundan dolayı anlamazlar.

A'RÂF (179) : Andolsun biz, cinler ve insanlardan, kalpleri olup da bunlarla anlamayan, gözleri olup da bunlarla görmeyen, kulakları olup da bunlarla işitmeyen birçoklarını cehennem için var ettik. İşte bunlar hayvanlar gibi, hatta daha da aşağıdadırlar. İşte bunlar gafillerin ta kendileridir.

FURKÂN (44) : Yoksa sen onların çoğunun (söz) dinleyeceklerini yahut akıllarını kullanacaklarını mı sanıyorsun? Onlar hayvanlar gibidirler, belki yolca onlardan daha da şaşkındırlar.

MUHAMMED (12) : Şüphesiz Allah, inanıp salih ameller işleyenleri, içinden ırmaklar akan cennetlere koyacaktır. İnkâr edenler ise (dünya zevklerinden) yararlanırlar ve hayvanların yediği gibi yerler. Onların kalacakları yer ateştir.

MÜDDESSİR (51) : Onlar sanki arslandan kaçan yaban eşekleridirler.

MÂİDE (60) : De ki: “Allah katında cezası bundan daha kötü olanları size haber vereyim mi? Onlar, Allah’ın lanetlediği ve gazabına uğrattığı, içlerinden maymunlar ve domuzlar çıkardığı kimseler ile şeytanlara tapan kimselerdir. İşte bunların yeri daha kötüdür ve onlar doğru yoldan daha çok sapmışlardır.”

MERYEM (86) : Allah’a karşı gelmekten sakınanları Rahmân’ın huzurunda bir elçiler heyeti gibi toplayacağımız, suçluları da suya koşan susuz develer gibi cehenneme sevkedeceğimiz günü düşün!
Burada sadece "hayvan" şeklinde hitap içeren ayetlere yer verdik. Ancak hiç kuşkusuz, inançsızların sapık, azgın, yalancı, akılsız vs. olduğuna dair pek çok ayet de vardır. Elbette bir ilahtan değil de, bir insanın aklından çıkan sözler olduğu için bunlar, yer yer böyle nefret dolu söylemlerin, tehditlerin, aşağılamaların ve hakaretlerin olması oldukça normal bir durumdur. Oysa Aşkar özelinde tüm inançlılar, bunları tanrının isteği, öfkesi ve gazabı olarak görmekte ve aslında din ve toplum vasıtasıyla kendilerinde oluşturdukları ötekilere karşı duyulan nefreti, ilahi bir temele dayandırdıklarını düşünerek başka insanları yargılama hakkını kendilerinde bulabilmektedir. Yine geçtiğimiz günlerde IŞİD'in üstlendiği Orlando saldırısında da buna benzer bir şey ile karşı karşıya kaldık. LGBTİ bireylerin ahlaksız ve utanç verici kimseler olduğunu düşünen oldukça fazla sayıda inançlı insan, onlara karşı duyduğu nefretin tanrının isteğiyle paralel olduğunu düşündüğü için kendi his ve düşüncelerini "mutlak doğru" şeklinde kabul edebilmekte ve bu bağlamda LGBTİ bir bireyi -IŞİD gibi öldürme yoluna gitmese bile- kınamakta ve dışlamakta bir beis görmemektedir. 

İşte bu veriler ışığında, Aşkar'ın sözlerine yer vererek, kronolojik olarak gelişmeleri irdeleyelim. Aşkar, şu sözleri sarf etti:
"Alnı secdeye gelen bir varlık var mı insanın dışında? Yok. İnsan, namaz ergonomik yaratılmış. Secde eden tek varlık insan. O zaman, ben düz söyleyeyim. Ayette de bunu söylüyor, ağır gelmesin. Yani, namazı hayvanlar kılmaz, namaz kılmayan da hayvandır." [1]
Daha sonra, Ankara Üniversitesi'nin internet sitesinin ana sayfasında, İlahiyat Fakültesi Dekanı Prof. Dr. İsmail Hakkı Ünal imzasıyla paylaşılan açıklamada şu ifadeler yer aldı:
"Fakültemiz öğretim üyelerinden Prof. Dr. Mustafa Aşkar, TRT de yayınlanan bir iftar programında, 'namaz kılmayanların hayvan olduğunu' ifade eden talihsiz bir açıklama yaparak, İlahiyatçı akademisyenler bir yana, sağduyu sahibi hiçbir Müslümanın kabul etmeyeceği bir konuşma yapmıştır.

Bu konuşmayı Fakülte Dekanı olarak başta şahsım ve diğer öğretim üyelerimizin asla tasvip etmediğini belirtmek isterim. Muhtemelen maksadını aşan bir ifade de bulunan adı geçen öğretim üyemizin de yanlış anlamalara meydan vermemek için, bu beyanıyla ilgili bir düzeltme ve açıklama yapması uygun olacaktır.

Kamuoyuna saygıyla duyurulur.

Prof. Dr. İsmail Hakkı Ünal

A.Ü. İlahiyat Fakültesi Dekanı" [2]
Bunun ardından, Aşkar'ın sözlerini Cumhuriyet Halk Partisi İzmir Milletvekili Tacettin Bayır da Meclis'e taşıdı.

Bayır, Başbakan Yardımcısı Numan Kurtulmuş'un yanıtlaması üzere verdiği soru önergesinde Prof. Aşkar'ın sözleriyle TRT Kurdi'de program yapan Şemsettin Özaykan'ın başka bir yayında "Namaz kılmayanın cezası ölümdür." sözlerini sordu.

Soru önergesinde şu ifadeler yer aldı:
"Ülkemizde her türden gericiliğin cesaret kazandığı bir dönem yaşanmaktadır. Bunların çirkin örnekleri maalesef ki vatandaşın vergileriyle yayın yapan TRT kanallarında yaşanmaktadır. TRT Kurdi kanalında program yaptığı öğrenilen Şemsettin Özaykan'ın, 'Mazereti olmadığı halde namaz kılmayan kişinin durumu nedir?' sorusuna 'İdam' yanıtını veren zihniyetin şokunu atlatamamışken, bir başka skandal da TRT1'de yayınlanan 'Ramazan Sevinci' programında yaşanmıştır." [3]
Bayır, soru önergesinde TRT Kurdi'nin nasıl denetlendiğini, Prof. Aşkar'ın görevine devam edip etmeyeceğini ve TRT’deki yayınla ilgili soruşturma açılıp açılmadığını sordu.

Başbakan Yardımcısı Nurettin Canikli ise Bakanlar Kurulu toplantısıyla ilgili açıklamaları sırasında Prof. Dr. Aşkar'ın sözlerinin sorulması üzerine "Suç konusu teşkil ediyorsa gerekli kovuşturmalar soruşturmalar yargı mercileri tarafından yapılır." dedi. [4]

Nihayet Diyanet İşleri Başkanlığı ise Twitter'dan şu açıklamayı yaptı:
"Bir televizyon programında sarf edilen ifadelere bağlı olarak Diyanet İşleri Başkanlığımıza yoğun sorular üzerine aşağıdaki açıklamanın yapılmasına ihtiyaç duyulmuştur.

Dinimizde namazın yeri, önemi ve değeri herkesçe bilinmektedir. Ancak insanların inanç ve ibadet özgürlükleri hedef alınarak tezyif ve tahkir edilmesi asla kabul edilemez.

Kur'an-ı Kerim ayetlerinden ve konuya ilişkin diğer dini metinlerden böyle bir çıkarımda bulunmak İslam'ın hikmet dili ve rahmet mesajıyla bağdaşmaz." [5]
Prof. Dr. Akşar ise tepkilerin ardından "yanlış anlaşıldığını" söyledi. Açıklamada şu ifadeler yer aldı:
"12 Haziran Pazar günü TRT 1 kanalında konuk olarak katıldığım 'Ramazan Sevinci' programında, konunun önemini vurgulamak amacıyla kullandığım ifadeler maalesef yanlış anlaşılmıştır. Yanlış anlaşılmaya ve maksadını aşan yorumlara sebebiyet verdiğim için kamuoyundan özür diliyorum. Hayırlı Ramazanlar." [6]
TRT 1'deki "Ramazan Sevinci" programının sunucusu Serdar Tuncer de dünkü programın açılışında özür diledi. Tuncer canlı yayın olması nedeniyle söylenen sözlerin "o an fark edilmediğini" belirterek "Dün kamu vicdanını rahatsız eden, pek çok insanı rencide eden ifadeler keşke kullanılmamış olsaydı. Bize kızanlardan daha fazla rahatsız olduk. Rencide olan her bir gönülden özür dilerim" diye konuştu. [7]

Radyo ve Televizyon Üst Kurulu (RTÜK) da "namaz kılmayan hayvandır" sözü için inceleme başlattı.

RTÜK üyesi İsmet Demirdöğen ise konunun incelemeye alındığını belirterek şöyle konuştu:
"Böylesine sapkın düşüncelerin halkın vergileriyle yayın yapan devlet televizyonunda dile getirilmiş olması hüzün vericidir. Hele bu düşünceleri taşıyanların üniversitelerde görev yapıyor olması üzüntüyü ciddi biçimde artırıyor. Bu tür kişilerin kesinlikle ekrana çıkarılmaması, tedavi edilmesi gerekiyor." [8]
Elbette çeşitli kanal ve mercilerden bu sözlere tepki gelmesi oldukça yerinde gelişmelerdir. Ancak her ne olursa olsun, bir "normalleştirme" sürecinin bu şekilde ilerlediği de unutulmamalıdır. Bir diğer deyişle, ötekileştirici ve nefret söylemi içeren bir ifade ilk söylendiğinde tepkiler çekebilir, ancak yeterli ve gerekli şekilde bunun yanlış olduğu belirtilmezse, bu ifade bir emsal duruş oluşturur ve başka kanallarca tekrar edilir. Her seferinde de buna verilen tepki giderek azaltılır ve -işin ilginç yanı- bir noktadan sonra normal ve hatta haklı bir ifadeye bile dönüşebilir bu. Zira daha evvel de ifade edildiği gibi, Kur'an'ın kendi içerisinde de -şayet sağduyulu olmayı bir kenara bırakırsa birey- böyle ifadeleri rahatlıkla bulabilir.

Son söz olarak, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının vergileriyle varlığını sürdüren ve ülkedeki herkese hitap etmesi gereken bir kanal olan TRT'nin, birleştirici söz ve söylemler sarf etmek yerine, kendilerince yanlı ve tehlikeli ifadelere yer vermesi, her ne kadar sonradan özür dilenmiş olsa bile, belli fikirlerin oldukça geniş bir kitleye rahatlıkla aktarılmasına vesile olduğu için fazlasıyla kınanmalıdır. Öte yandan, insanlığın fiziksel hareketlerle ölçülmediği, bir bütün olarak kendi varlığı ve karakteriyle tartıldığı fikir, düşünce ve söylemlerin daha doğru ve güzel olduğuna dikkat çekmek gerekir.

Hayyam
YARATILIŞ BÖLÜMÜ:
Gözle göremediğiniz boyutta gezegenleri var eden ve onları evrene belirli bir düzen içinde serpiştiren biziz. Bunları bildiğiniz halde yüz mü çevirirsiniz!

Sana bunu nasıl yaptığımızı soruyorlar, de ki: "O yer ile gök henüz yok iken büyük bir patlama gerçekleştiren, ardından patlama içinde patlama var edip üzerinde yaşadığınız yeri dört buçuk milyar yıl evvelinde yere serendir." Şüphesiz ki bizim gücümüz her şeye yeter. 

Onlardan (insanlardan) kimileri bugünkü hallerine bakıp da kendilerini diğerlerinden (hayvanlardan) üstün görürler. Hâlbuki biz yeryüzündeki bütün canlıları aynı kökten var ettik. Hiç düşünmez misiniz!

Her canlıyı diğerinden üstün ve aşağı yanlarıyla bir kıldık. Kimi gökyüzünde uçarken kimi yerde sürünerek yaşar da ikisi de kendine yeter. Gören gözler için birer mucize değil mi de inkârcılardan olursunuz?  

Bazıları kabul etmez de sana karşı gelirler, görmezler mi ki şempanzelerle ne kadar benzerler. Sizi beş milyon yıl önce ayırmaya başladık da farklı özellikler ihsan ettik.

(Kabul etmezsiniz de bana karşı gelirsiniz, görmez misiniz ki şempanzelerle na kadar benzeriz. O bizi yakın zamanda ayıran ve bize farklı görevler verendir.)

Siz gökteki yıldızları gördüğünüz kadar mı sanırsınız? Onların sayısı yerdeki kum taneciklerinden bile fazladır. Biz sizin bilmediklerinizi biliriz.

Sana gelip: "Nasıl olur da kum taneciğinden fazla olurlar, hâlbuki biz onların az olduğunu görürüz." derler.  Kendilerini bizimle bir mi tutuyorlar. Onların bilgisi gördüğü kadardır. Biz her şeyi bilen, her şeyden haberdar edeniz.   

Orada (gökyüzünde) diğer yıldızları içine çekip alan delikler vardır. Onlar kendi kütlelerini taşıyamadıkları için çöktüler de bu hale geldiler. Biz kimilerinize bunu bilecek aklı verdik.

Biriniz diğerine muhtaç olacak şekilde var oldunuz. Tıpkı ağacın suya ve güneşe ihtiyaç duyduğu gibi canlılar birbirine bağlıdır da çoğu bunu bilmeden öylece yaşar.  

Sizin göremediğiniz nice türler, canlılar var ettik te bir zaman sonra ortadan kaldırdık. Onları ancak yer altındaki kemiklerden görürsünüz de hala ibret almaz mısınız?

Yeryüzünde sonsuz olan bir canlı yaratmadık, hiçbir şey de aynı kalmadan değişip gider. Hiç, bir yılınız diğer yılınızı tutar mı? Saçlarınızı nasıl da beyazlatır, yüzünüzü buruştururuz. Şüphesiz ki bunlarda düşünenler için ibret vardır.

Güneşi kürenizin (Dünya'nın) etrafında döner sanırsınız, hâlbuki Güneş kendi ekseni etrafında döner de Dünya onu çevreler; her ikisi arasında da Ay tavaf eder. O Ay ki onda sizin için bir sır koyduk, gidip bakasınız diye.   

Dağları merak edersiniz de çakılı birer kazık sanırsınız, onlar yerin birbirini itmesiyle yükselir de yükselir. Bazılarının içinden kızgın alevler çıkarırız ki yıllar sonra verimli toprağa dönüşsün de ekinler ekesiniz diye.

Bütün bu ayetleri okuyup da hala inkar ederseniz korkmayın bir şey olmaz, ben sizi affederim. Şüphesiz ki ben mağfireti geniş olanım. Zaten hepinizi alacak bir cehenneme de uğraşamam, bir sürü işim var benim.  En son bir karadelik çok sevdiğim gezegeni daha yuttu, moralim bozuk.

Hah! Son olarak: Yoksa onu (Muhammed kendisi) uydurdu mu diyorlar? De ki: "Eğer doğru söyleyenler iseniz, haydi siz de onun benzeri bir sûre getirin ve Allah'tan başka, çağırabileceğiniz kim varsa onları da yardıma çağırın." (YUNUS 38)

Bilgili ve kültürlü kalmamız, gerçeği aramamız temennisiyle esenlikler dilerim.

Demir
Malum olduğu üzere son zamanlarda kamuoyunu “anlamsız” bir şekilde meşgul eden konulardan bir tanesi, devletimizin laik bir şekilde mi yoksa şeriat (İslam Dini) kuralları temelinde mi yönetilmesi gerektiğidir. Aslına bakılırsa bu tartışma, birdenbire ortaya çıkan bir olay olmaktan ziyade laikliğin ülkemizde kabul edildiğinden beri kimi çevrelerce gizli saklı da olsa olumsuz bir şekilde eleştirilip git gide büyüyen bir kinin ardından elde edilen siyasi zeminle dışa vurulmuştur. Bu dışavurumda dindar çevreler laikliğe karşı bir izlenim uyandırırken sekülerizmin ağır bastığı çevreler ise laikliği ön plana çıkarıp laiklik doğrultusunda hareket edilmesi gerektiği kanaatindedirler.

Peki ya biz, kendimize neyi rehber etmeli ve hangi kurallar çerçevesinde hareket etmeliyiz?

Aslına bakılırsa bunun cevabı soğuk havalarda ince giysiler yerine kalın giysiler giymemizin daha sağlıklı olacağı kadar basit ve net. Yani, bir kuralın ya da emrin hayatımıza uyarlanmasında esas olması gereken koşul onun bize sağlayacağı yararlılık ve vereceği zararlardır. Evrensel boyutta iyi ve yararlı olan kurallar hayatımızda yer etmeliyken zarar veren, gelişmemizi engelleyen kurallar hayatımızdan çıkarılmalıdır.

Şimdi gelin birlikte laikliğin mi yoksa şeriatın mı daha yararlı olduğuna ve olacağına bakalım.  

Ortaçağ olarak isimlendirilen dönemde kilise tarafından uygulanan Skolastik düşünceyi pek çoğunuz bilirsiniz ve bu dönemde dini otoritenin mutlak, sarsılmaz kurallarla Avrupa Devletleri’ne egemenlik kurduğunu da bilirsiniz. Aklınıza, Ortaçağ’ın sonu sayılabilecek dönemde Dünya’nın yuvarlak olduğunu iddia edip de skolastik düşünceye karşı geldiği için işkence gören Galileo da geldi mi? Galileo ile beraber engizisyon mahkemelerinde dogmaları kendine göre yorumlayanlar yüzünden haksızca mahkûm edilen insanları hatırlatmaya gerek yok sanırım. Ne mutlu bizlere ki Rönesans, Rönesans’la beraber hatırlanan Hümanizm; insana değeri tekrar vermiş ve bilimsel olarak aydınlanmanın temel taşlarından birini oluşturmuştur. İşte laiklik de aydınlanmamıza ışık tutan Rönesans ve Hümanizm gibi kavramların biricik, kıymetli çocuğu olarak hayatımızda yer etmiştir.

Şimdi kıyaslamayı kendiniz yapın, sizi baskı altına alıp her dediğini doğru kabul ettirmeye çalışan din temelli otorite mi; yoksa düşünce özgürlüğünüze önem verip bilimsel anlamda aydınlanmanıza ve kendinizi gerçekleştirmenize olanak tanıyan laiklik mi daha yararlı?

Bazı Müslüman’ların modernize edilmeye çalışılan İslam diliyle: “Ama İslam, insanları baskı altına alan bir din değil, düşünce özgürlüğü ve insani değerler onun temelini oluşturur.” seslerini duyar gibiyim. Laiklik de aynı olanakları sağlamıyor mu da itiraz ediyorsunuz o halde!

Hangi İslami emirlerin bu doğrultuda olduğunu merak etmişsinizdir tabi. Hemen açıklayayım:

1. Erkekler, kadınların koruyup kollayıcılarıdırlar. Çünkü Allah, insanların kimini kiminden üstün kılmıştır. Bir de erkekler kendi mallarından harcamakta (ve ailenin geçimini sağlamakta)dırlar. İyi kadınlar, itaatkârdırlar. Allah’ın (kendilerini) koruması sayesinde onlar da “gayb”ı korurlar. (Evlilik yükümlülüklerini reddederek) başkaldırdıklarını gördüğünüz kadınlara öğüt verin, onları yataklarında yalnız bırakın. (Bunlar fayda vermez de mecbur kalırsanız) onları (hafifçe) dövün. Eğer itaat ederlerse, artık onların aleyhine başka bir yol aramayın. Şüphesiz Allah, çok yücedir, çok büyüktür. (Nisa 34)

2. Eğer öksüz kızlarla evlendiğinizde onlara karşı adaletli davranamamaktan korkarsanız, hoşunuza giden diğer kadınlardan iki, üç ve dörde kadar evlenebilirsiniz. Eğer adaleti gözetmemekten korkarsanız, o zaman bir tane ile veya elinizin altındakiyle (sahip olduğunuz câriye ile) yetinin. Doğruluktan ayrılmamak için bu daha elverişlidir. (Nisa 3)

3. “Ancak Allah’tan gelenleri tebliğ edebilirim ve O’nun vahiylerini açıklayabilirim. Kim Allah’a ve Resûlüne karşı gelirse, şüphesiz onlar için, içinde ebedî kalacakları cehennem ateşi vardır.” (Cin 3)

4. “Kim dinini (İslâm'ı) değiştirirse onu öldürünüz.” (Buhari İstitasetü'l mürteddin 6411, Tirmizi K. Hudud 1378; Ebu Davud, K. Hudud, 3787; Ahmed b. Hanbel, 1775)

5. Allah, size kendinizden şöyle bir örnek getirdi: Kölelerinizden, verdiğimiz rızıklarda sizinle eşit haklara sahip olan ve birbirinizden çekindiğiniz gibi kendilerinden çekindiğiniz ortaklarınız var mı? Düşünen bir topluluk için âyetleri böyle ayrı ayrı açıklıyoruz.

Ne kadar eşitlikçi, insan haklarına saygılı, demokratik, özgürlükçü değil mi!

Bunlar gibi ayet ve hadisleri çoğaltmak mümkün, daha fazlasını merak ederseniz Kur'an’ı ve ilgili hadisleri okumanızı tavsiye ederim.

Son dönemde ortaya çıkan mutasyoncu İslamcılar (Taslaman, Okuyan, İslamoğlu vb.) İslam’ı günümüz koşullarına uyarlayarak modernize edip köleliği kaldırmaya ve demokratik bir zemin oluşturmaya çalışsın, diğer taraftan bazı İslam bilginleri olanı olduğu gibi ifade edip İslam Hukuku’na uygun şekillerde sahip çıkmaktadırlar.

Tam da bu nokta, yani Kur'an’ın farklı şekillerde tefsiri ve İslam uygulamalarındaki farklılık yeni bir sorunun kapısını açarken laikliğin ne denli vazgeçilmez olduğunu ortaya koymaktadır. Çünkü Seneca’nın da belirttiği gibi, “Din sıradan insanlar için gerçek, aydınlar için yalan, iktidarlar içinse kullanışlıdır.” sözünden hareketle gelen iktidarların ve yönetim kadrolarının dini emirleri kendilerine göre yorumlayıp sırf kendi çıkarları için ülkenin geleceğini tehlikeye atmayacaklarını nereden bilebiliriz?

Bir de günümüzde şeriatla yönetilen ve yönetilmeyen ülkelere bakalım ve kıyaslayalım.

Yönetilmeyenler:
İsviçre, İngiltere, Hollanda, Türkiye, Fransa, Güney Kore…

Yönetilenler:
İran, Suudi Arabistan, Moritanya, Afganistan, Pakistan…

Sizce de hangisi daha başarılı ve tüm bu gerçeklikler göz önündeyken bu saçma ısrar neden?

Özellikle Avrupa ülkelerinde laiklik bir sonuçtur. İlerlemenin, teknolojinin, kültürlü bir bilinçliliğin, bedel ödemenin sonucu. Bu yüzden biz, bize verilen nimetleri ötelerken bu tür tartışmalar onlar için anlamsız ve gülünç sayılabilir.

Yine İslamcılar yukarıda da kısaca değindiğim gibi, “Bizim ülkemizdeki şeriat insan haklarına, demokrasiye ve kişisel hürriyete uygun gerçekleşir, ayrıca bütün dinlere de eşit mesafede yaklaşır.” diyebilir. O halde bu İslamcı, bunun laiklikten bir farkı yok olmadığını ve ne istediğini bilemeyecek kadar cahil olduğunu bilmelidir. Evet, bu çoğunluğunu Osmanlıcı İslamların oluşturduğu kesim o kadar cahildir ki Yavuz’un “şeyhülislamın siyasete karışmaması gerektiğini” söyleyen sözünden de anlaşılacağı gibi Osmanlı’nın çoğu hükümlerinde bir şeriat devleti olmadığını dahi bilmemektedir. 

Kendilerine yönelik hiçbir ibadet kısıtlamasının olmadığı halde laiklik sistemini reddetmeleri, üstelik şeriatla yönetilen ülkeleri gördükleri halde bunda ısrarcı olmaları akıl işi değil.  

Şeriatı isteyenlerin çoğu ne istediğini bilmiyor. Bir kısmının istediği de yönlendirilecek, istenildiği gibi kullanılabilecek bir insan yığını. Hoş bu insanlar bir “yığın” olmasaydı bu tartışmalara gerek kalmazdı, o da ayrı mesele.

Sonuç olarak ben: 
Karısını döven adamın ceza alması gerektiğini isteyecek,
İslam Dinin’ den çıkanın özgürce yaşamasını arzu edecek,
Aynı anda resmiyette birden fazla eş kabul etmeyip, kızımı da kimseye iki veya üçüncü eş olarak vermeyecek,
İnsan hakları ve demokrasiye saygılı bir ülkede nefes alıp verecek,
Çağın gereklilikleri doğrultusunda adilce davranıp, eşitçe hareket edecek,
Ve bunlara benzer pek çok madde söyleyebilecek
Kadar “Laikliğe Layığım”,  peki siz de layık mısınız?

Bilgili ve kültürlü kalmamız; gerçeği aramamız temennisiyle esenlikler dilerim.

Demir
Geçtiğimiz günlerde Diyanet İşleri Başkanlığı'na bağlı, Din İşleri Yüksek Kurulu Dini Bilgilendirme Platformu'na yöneltilen "Bir babanın öz kızına duyduğu şehvet, karısıyla olan nikâhını düşürür mü?" şeklindeki soru ve site üzerinden buna verilen cevap çeşitli kurum, mecra ve yayınlarda genellikle olumsuz olacak şekilde tepki gördü. [1]

Bu soruya verilen cevap, İslam dininde farklı kesimlerce kabul gören görüşlerin bir derlemesini içerecek biçimdeydi. Gelen tepkiler üzerine, önce bu soru ve cevabı kaldıran Diyanet İşleri Başkanlığı, daha sonra bir süre siteyi tamamen erişime kapattı, ardından da artık soru hattının kaldırıldığını [2], kötü niyetle yorumlarda bulunulduğunu, İslam dinini karalama çalışması yapıldığını ve konuya ilişkin hukuki süreçlerin başlatılacağını ifade etti. [3]

Bu inceleme esnasında, Diyanet İşleri Başkanlığı'nın genel yapısı, gerekliliği, aldığı bütçe payı veya ifade ettiği diğer görüşler tartışma konusu yapılmayacaktır. Blogun İslam yanlısı bir tavır ve tutum içerisinde olduğu da ifade edilemez, ancak Diyanet İşleri Başkanlığı'nın yaptığı bir açıklamayı veya ona bağlı birimlerin verdiği fetvayı, belki bilgi eksikliğinden belki de kötü niyetle çarpıtmak ve bu şekilde "İslam eleştirisi" yapmak, kanımızca doğru değildir. İslam halihazırda kendi içerisinde zaten eleştirilmeye yetecek kadar bilgi taşımaktadır.

Öncelikle, bu incelemeye konu olan ve ülke gündemine ilk taşınan haliyle haber başlığına göz atalım: "Diyanet'ten fetva: Babanın öz kızına şehvet duyması haram değil!" [4]

Böyle bir başlığa sebep olacak haberin içeriği irdelenirken, tam olarak şu şekilde bir metin ile karşılaşıyoruz:
"Soru, İslam kaynaklarının farklı görüşlerine göre yanıtlanırken, “Babanın şehvetle kızını öpmesi ya da şehvetle ona sarılmasının nikâha bir etkisi yoktur” ve “Babanın kızını kalın elbiselerden tutarak ya da vücuduna bakıp düşünerek, şehvet duyması, bu tür bir haramlık oluşturmaz. Ayrıca kızın, 9 yaşından büyük olması gerekir” gibi ifadeler kullanıldı." [5]
Sadece buna bakarak, hakikaten de Diyanet'in, bir babanın öz kızına belirli şartlarda şehvet duymasının İslam açısından haram olmadığını belirttiği düşünülebilir. Oysa habere konu olan esas soru-cevap okununca, "haramlık" ifadesinin yanlış değerlendirildiği görülmektedir. Aşağıda, Diyanet'in ilgili sitesindeki soru ve cevap aynen bulunmaktadır:
Soru: Bir babanın öz kızına duyduğu şehvet, karısıyla olan nikâhını düşürür mü?

Cevap: Babanın kendi öz kızını öperken şehvet duyması durumunda nikâhın ne olacağı konusunda görüş ayrılığı vardır. Bazı mezheplere göre, babanın şehvetle kızını öpmesi ya da şehvetle ona sarılmasının nikâha bir etkisi yoktur (bkz. İbn Rüşd, Bidayetü’l-Mücdehid, Mısır 1975, II, 33; İbn Kudame, el-Muğni, VII, 486; İbn Cüzey, el- Kavaninü’l Fıkhiyye, 138). Hanefilere göre ise; babanın, kızını şehvetle öpmesi, kızına şehvetle sarılması durumunda kızın annesi bu babaya haram olur. Ancak bu tür sonuç doğuracak tutmanın, teni tenine değerek olması ya da altının sıcaklığını iletecek kadar ince bir örtüden olması gerekir. Kalın elbiselerden tutarak ya da vücuduna bakıp düşünerek, şehvet duymak, bu tür bir haramlık oluşturmaz. Ayrıca kızın, 9 yaşından büyük olması gerekir. Şehvet duymanın işareti, erkeğin organında bir uyanma, uyanıksa uyanışının artması, kadının da kalbinin heyecanla çarpmasıdır.
Şimdi, neyin haram olduğu veya olmadığı, ya da "haramlık" ile ne ifade edildiğini inceleyelim.

Habere konu olan başlıkta, babanın öz kızına şehvet duymasının haram olmadığı ifade edilmiş ve haberin içeriğinde de yukarıdaki cevaptaki şu kısım alınarak buna delil gösterilmiştir: "Kalın elbiselerden tutarak ya da vücuduna bakıp düşünerek, şehvet duymak, bu tür bir haramlık oluşturmaz."

Burada, "haramlık oluşturmaz" denmemiş, "bu tür bir haramlık oluşturmaz" denmiş. Diğer bir deyişle, ortada bir "bu tür" bulunmaktadır. Peki "bu tür haramlık?" ile kastedilen nedir?

Bir önceki cümle ile birlikte ele alırsak, "Hanefilere göre ise; babanın, kızını şehvetle öpmesi, kızına şehvetle sarılması durumunda kızın annesi bu babaya haram olur. Ancak bu tür sonuç doğuracak tutmanın, teni tenine değerek olması ya da altının sıcaklığını iletecek kadar ince bir örtüden olması gerekir. Kalın elbiselerden tutarak ya da vücuduna bakıp düşünerek, şehvet duymak, bu tür bir haramlık oluşturmaz."

Söz konusu fikir, ayrı ayrı cümlelere bölünerek değil de, bir bütün olarak ele alındığında, şunu görebiliyoruz: "Hanefilere göre, şu şu şartlarda anne babaya haram olur. Ancak bu bu şartlar olursa, bu tür bir haramlık olmaz." Diğer bir deyişle, haberin içeriğinde delil olarak sunulan cümlede geçen "bu tür haramlık oluşturmaz" ifadesi aslında, "annenin babaya haram olması" şeklinde yorumlanmalıdır ve bu bağlamda cümle şöyle bir anlama tekabül etmektedir: "Kalın elbiselerden tutarak ya da vücuduna bakıp düşünerek, şehvet duymak, annenin babaya haram olması durumunu oluşturmaz."

Konuyu daha basit hale getirecek olursak: Verilen cevapta, babanın öz kızına şehvet duymasının haram olup olmadığına ilişkin bir ifade yer almadığını, cümleler birbirinden bağımsız olarak değil de bir bütün olarak düşünüldüğünde sadece anne ve baba (karı-koca) arasındaki nikahın geçerliliğine ilişkin bir saptama yapıldığı görülmektedir. Tekrar, en başta ifade edildiği gibi, İslam'ın olumsuz eleştirisi için, böylesi kelime oyunlarına, kimi kurum ve kuruluş veya kişiler tarafından yapılan açıklamaların eğilip bükülmesine gerek yoktur.

Kaldı ki, verilen cevap İslam tarih ve fıkıhından bilgilerin derlemesi halindedir. Unutulmamalıdır ki, İslam sadece Kur'an'dan ibaret değil, aynı zamanda İslamî pek çok kanal ve görüşten de beslenerek kendi kimliğini oluşturmuştur. İslam'ı sadece güzellik abidesi olarak görmek, onun gündelik hayata dair yönlendirmelerini hiçe saymak, muhtemeldir ki, bir bilgisizliğin ve ilgisizliğin ürünüdür. Oysa ki, İslam, aynı zamanda bir uygulamalar bütünü olduğu için, bundan 1500 yıl önceki ahlak ve anlayışının da izlerini taşımaktadır ve -zaten bizim de karşı çıktığımız gibi- günümüze ayak uydurmakta zorlanmaktadır.

Buna rağmen, Diyanet'in verdiği cevap, aslında "hürmet-i müsahere" diye tabir edilen ve bizler ister beğenelim ister beğenmeyelim İslam'ın içerisinde kendisine yer edinmiş bir durumdur. [6] Buna göre, "Karşı cinse, şehvetle dokunmakla veya şehvetle ön avret yerine çıplak olarak bakmakla hâsıl olan duruma, hürmet-i musahere denir. Bir erkek, bir kadının herhangi bir yerine şehvetle dokununca, o kadının neseple veya sütle olan anası ve kızlarıyla, o erkeğin evlenmesi haram olur. (...) Bir baba ile kızı veya torunu yahut bir anne ile oğlu veya torunu arasında hürmet-i müsahere olursa, karı-koca birbirine ebedi haram olur. (...) Hürmet-i musaherenin olabilmesi için, kız çocuğunun 9 yaşında olması gerekir. Eğer 7-8 yaşlarında olup da, 9 yaşındaki gibi gösterişliyse, yine hürmet-i musahere sabit olur." [7]

Diğer bir deyişle, İslam fıkhı içerisinde, bir babanın öz kızına şehvet duymasının nikaha etkisi zaten tartışılan ve çeşitli görüşlerle tasniflenen bir durumdur. Bununla birlikte, Diyanet, verdiği cevapta bir babanın öz kızına şehvet duymasının dinen durumu hakkında (haram-helal) bir yorum yapmamış, sadece eşiyle nikahı üzerine etkisi bakımından soruyu cevaplamıştır. Hiç kuşkusuz, İslam dininde zina büyük günahlardan sayılmaktadır ve bu bakımdan haramdır. [8] Bir babanın kızı ile zina yapması da, aynı şekilde ve hatta bundan daha büyük bir günahtır, zira, öz kızı baba için nikah düşmeyen hısım olarak sayılmaktadır. [9]

Diğer bir deyişle, mahrem, İslâm'da evlenilmesi haram olan (nikâh düşmeyen) kişi anlamına gelmektedir. [10] Kan-bağı olan akrabalardan torun, evlat, anne, baba, dede, nine, kardeş, teyze, dayı, hala, amca, yeğen sürekli mahrem kişilerdir. Bu açıdan, babanın öz kızı da mahrem kişidir ve mahrem kişinin yanındayken "şehvetî" açıdan nasıl davranması gerektiğine ilişkin de çeşitli görüşler vardır: [11]
İmam Evzai: "Kızına, oğluna ve diğer mahremlerine bile devamlı bakma. Çünkü nefsin en kuvvetli askeri gözdür. Bakarsın ki sevgi ve şefkat bakışı şehvet bakışına çevrilir. Allah korusun, eğer şehvet söz konusu olursa yabancıya karşı şehvetten daha fazla günahtır."

İbni Humam: "Mahremler arasında şefkat ve sevgi ile bakmak ibadettir ancak ifrat derecesine varmamalıdır."

Ebu Hureyre: "Erkek diğer bir erkeğin, kadın diğer bir kadının, ana baba evladının, evlat da ana babasının avretine bakamaz."
Öte yandan, babanın öz kızına şehvet duyması ve temasta bulunmasının, zina olmamakla birlikte haram olduğu da kimi görüşlerce ifade edilmektedir. "Ebû Hanîfe'ye göre, ergenlik çağına gelmemiş olan ve kendisine cinsel istek duyamayan kız çocuğu ile temas da -haram olmakla birlikte- zina hükmünde değildir." [12] Nitekim, geçtiğimiz günlerde Din İşleri Yüksek Kurulu Dini Bilgilendirme Platformu, evlenme hazırlıkları yapan nişanlı çiftleri uyarmış ve yapılan açıklamada, nişanlılık döneminde çiftlerin el ele tutuşmaması ve baş başa kalmaması gerektiği belirtilmişti. [13] Bu bakımdan düşünülürse, nişanlı çiftler arasında bile temas İslam'a uygun görülmezken, bir babanın öz kızına şehvetle temasının da uygun görülmeyeceği rahatlıkla anlaşılabilir.

Unutulmamalıdır ki- sık sık tekrarlandığı üzere- İslam birçok bakımdan eleştiriye tabi tutulabilir, ancak bir baba ve öz kızı arasında cinsel ilişkiyi tasvip etmesi ve bunun helal olduğunu belirtmesi -en azından yaygın kanılara göre- düşünülemez ve İslam'ı bir "taciz ve tecavüz dini" şeklinde değerlendirmek de doğru olmaz. Elbette İslam, -gene yukarıda belirtildiği gibi- bir uygulamalar bütünüdür ve gelişen çağa ayak uydurmakta güçlük çekmiş, ataerkil yapısını kıramamış, aile içinde ve toplumda kadını ikinci plana iterek onun yaşam ve cinsel dokunulmazlık hakkı başta olmak üzere çeşitli haklarına zincir vurmuş ve kısıtlamıştır. Buna karşın, "Diyanet, babanın öz kızına şehvet duymasına haram değil dedi." gibi çarpıtma bir ifadenin de haksız bir değerlendirme olduğu kanaatindeyiz.

Hayyam
Dünyada yenilik ve renklilik var mıdır? Bilim; bütün renklerin, beyaz ışığın farklı tezahürleri olduğunu söylüyor. Ya yenilik? Yeni sandığımız şeyler de aslında uzun aralarla nükseden alışkanlıklar değil midir? İnsan zihnindeki monotonluk algısını azaltan şeyse, belirgin zıtlıklar arasında gidiş gelişlerdir belki. Yaz-kış, sıcak-soğuk, karanlık-aydınlık, hayat-ölüm…

Karanlık-aydınlık demişken, gece hakkında hiç düşündünüz mü? Gece, ne ifade eder dünya için, canlılar alemi için? Özellikle de insanlar için… İnsan olduğumuz için, algıladığımız hemen her şeye bir anlam yükleme temayülümüz vardır. Geceyle ilgili de pek çok farklı değerlendirme ve anlamlandırma söz konusudur. Örneğin sanatçılar için geceler, ilham vakitleridir. Özellikle de şairlerin kadim dostudur geceler. Üretkenlikleri en fazla, gecenin karanlığında zuhur eder. İstisnaları bir yana bırakırsak, gençler de geceyi sever. Gün içinde tüketemedikleri enerjilerini, bir arkadaş grubuyla gece eğlencelerinde harcamak isterler. Yaşlılar için belki de bir ölüm provasıdır geceler. Geriye ne kadar vakitleri kalmışsa, o müddeti karanlıktan kaçıp aydınlık içinde geçirmek, gözlerini bir türlü doyamadıkları dünya güzellikleriyle daha fazla meşgul etmek isterler. Karanlığa tahammülleri kalmamıştır artık. Çünkü ebedi bir karanlığın son sürat yaklaşmakta olduğunu en iyi onlar bilir. O yüzden pek az uyurlar ve genellikle gün doğmadan uyanırlar. Günün aydınlığını uykuyla geçirenlere de pek kızarlar. Gün boyu çalışıp yorulanlar içinse, geceler tatlı istirahat vakitleridir. Yorgun bedenlerini ve kafalarını, gecenin müşfik koynuna bırakırlar.

Ömrümüzün yarısını oluşturan geceyi büyülü yapan nedir? Gece, karanlıktır. Karanlık ise örtü gibidir. Türlü çirkinliklerin, kötülüklerin gün doğumuna kadar üstünün örtüldüğü, belki de bir parça unutturulduğu rahatlatıcı vakittir gece.
İnsanın değişebilmesi için gerekli tek bir şey vardır; o da kendi geçmişinden utanç duyması. Duyulan utanç kadar insanı kendi gözünde küçük düşüren bir şey daha yoktur. Ve bir insanın isteyeceği son şeydir, kendisinin küçük düşmesini izlemek.

Hemen her insan kendisini yeterli görme ve tatmin etme ihtiyacı duyar. Bu yüzden de kendisini utandıran şeylerden uzak durur. Eğer birey, kendi geçmişinden utanç duyuyorsa, o utancı tekrar yaşamamak için değişme ihtiyacı hisseder.

Ancak -özellikle- kendilerini fazlaca yeterli görenler, kendi geçmişlerinden utanç duymaz ve hatta gurur bile duyarlar; böylece değişmezler ve bu değişmemezliğin getirdiği istikrarlı yeterlilik duygusu onları kendi kişiliklerini daha da yüceltme yoluna sevkeder.

Oysa hayat değişimdir. Kendi kişilik ve düşünce yapılarını değiştirmeyenler gerçek bir hayattan uzak yaşarlar. Bu uzak yaşam sebebiyle de hayatın göreceli ve değişken değerlerinden bîhaber olurlar; kendi yeterli hayat formlarını gerek değişken ana hayat formundan, gerekse de diğer yeterli hayat formlarından üstün görürler.

Hayyam
Çoğu kişi hayatı sorguladığını ve neler olup bittiğini anladığını zanneder. Doğruyu ve yanlışı seçmiştir onlar. İyi ve kötü bellidir, dolayısıyla da yapılması gerekenler ve uzak durulması gerekenler de oldukça bellidir. Aslında bunda yanlış bir şey yok, ama doğru bir şey de yok.

Buradaki en büyük hata insanların hayatı gerçekten sorguladıklarını sanmalarıdır. Oysa bu sorguladıkları şey sadece kendi değer yargılarını tekrar tekrar sıralamaktan ibarettir. Bir başka deyişle; olan bitenleri kendi menfaatlerine uygun olarak değerlendirmekten ibarettir.

Bu yüzden de çoğu insan haklı olduğunu zanneder. Çünkü sadece düşünebildiklerini düşünmüştür ve tüm düşünceleri de kendi beklentileri çerçevesinde şekillenmiştir. Daha da açık olmak gerekirse sadece kendi isteklerine, beklentilerine ve inançlarına düşünce adını takmıştır.

İşte düşüncelerin bu kadar çatışmasının sebebi de budur; bu düşünce denilenlerin aslında düşünce olmamasıdır. Bu sebeple de geçeğin bulunabileceğinden şüpheliyim. Çünkü daha ne yaptığımızı bile bilmiyoruz. Tesadüflerin içinde bir o yana bir bu yana savrulurken, kendi elimizde olan bir hayatı yaşadığımızı sanıyoruz.

Hayyam