Kozmoloji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kozmoloji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Evrenin büyüklüğünü çoğu zaman kavramakta zorlanırız. Her biri milyarlarca yıldıza sahip milyarlarca galaksinin olduğunu söylemek kolay, ama bunun ne denli büyük bir alana tekabül ettiğini kestirmek ise zor iştir. Elbette bu büyüklük, evrenin başka zeki yaşam formları ile dolu olduğunu ispatlamaz, ancak -zeki veya değil- başka yaşam formlarının olmasının makul ve mümkün olduğunu bizlere gösterir.

Öte yandan, evren sadece çok büyük değil, aynı zamanda çok küçüktür de. Hayal edebileceğimizden bile daha küçüktür. Ve dahası, atomaltı seviyede parçacıklar sürekli bir cümbüş ve karmaşa halindedir. Sonsuzluğa uzanan devasalığıyla makro evrenin, hiçliğe yaklaşan ufaklığıyla mikro evren ile ilişkili olması, Her Şeyin Teorisi adı altında kuantum mekaniği ve genel görelilik kuramının birleştirilmesi, yani kendi kuralları olan bu iki farklı alanın bir bütün haline getirilmesi hiç kuşkusuz evreni ve dolayısıyla kendimizi anlamak adına oldukça önemli bir adım olacaktır.

Elbette ki, bilim insanlarını günümüzde zorlayan bu konuyu, bizlerin oturduğumuz yerden çözmesi beklenemez. Ancak 1977'de IBM için hazırlanan bu kısa metraj belgesel, ne ile uğraşıldığını, büyüklük ve küçüklük skalasının ne denli geniş olduğunu ve bizlerin bu yelpazede bir noktadan nasıl daha küçük yer kapladığımızı ortaya koyuyor. Sabit bir noktadan 10'un katları şeklinde büyüyen ve sonrasında küçülen kamera, içinde yaşadığımız evrenin nasıl bir şey olduğunu anlamamızı sağlıyor.


Hayyam
Harvard Üniversitesi'ndeki iki astronomun elde ettiği veriler, gizemli patlamaların ardında farklı uygarlıkların olabileceğini gösteriyor.

Evrendeki yerimizi yeni yeni keşfediyorken ve bize yakın gezegenleri bile tam anlamıyla kavrayamamışken, uzaydaki muhtemel yaşam formlarına yönelik tahminler gün geçtikçe artıyor. Teknolojinin gelişimiyle astronomi bilimi sınırsız boşlukta meydana gelen hareketleri anlamlandırmaya çalışıyor.

Araştırmacılar uzay boşluğunda meydana gelen enerji patlamalarının perde arkasında neler olabileceği konusunda çalışmalar yürütüyor. Öyle ki bu araştırmalar patlamaların sebeplerini keşfederken, içinde bulunduğumuz boşlukta nelerle karşı karşıya olduğumuzu gösterecek. Bu konuda Harvard'daki bir çift astrofizikçi, nadiren görülen fenomenlerin muhtemelen ileri bir yabancı teknolojinin kanıtı olabileceğini söylüyor.

Tespit edilebilen ve gözlemlenebilen yeni bir patlama türü var ve sadece birkaç saniyelik radyo frekansları yayarak son buluyorlar. “Fast Radio Bursts” yani “hızlı radyo patlamaları” olarak adlandırılan bu anomaliyi 2007’den bu yana sadece Porto Riko'daki Arecibo Gözlemevi ve Avustralya'daki Parkes Gözlemevi gibi büyük telsiz teleskobunun bulunduğu merkezdeki iki düzine araştırmacı keşfedebildi. Harvard Üniversitesi’nden iki astrofizikçi; Avi Loeb ve Manasvi Mingham bu patlamaları incelemeye karar verdi. İkiliye göre patlamalara sebep olan şeyler yabancı bir teknolojik kökene dayanabilir.

Peki bu patlamalar gerçekten uzaylı işi mi? 
"Hızlı radyo patlamaları son derece parlak ve biz olası bir doğal kaynak tespit etmedik. Yapay bir kaynak düşünülmeye ve kontrol edilmeye değer." 
Yukarıdaki sözler astronom Avi Loeb’e ait. Bu fikri kabul gören ikili uzak mesafelerde gerçekleşen patlamaların Dünya’ya ulaştırdığı radyo sinyallerinin söz konusu mesafeleri katetmek için ne kadar enerjiye ihtiyaç duyduğunu hesaplamaya başlayarak işe koyuldular. Ulaştıkları sonuç ise korkutucu: Patlamalar için gereken güneş enerjisi Dünya’nın yüzey alanının iki katını gerektiriyor.

Tüm bu düşünceleri destekleyen savlar ise aslında cevaplanması gereken birçok soruyu gün yüzüne çıkarıyor. Bu gücü lazer ve ya mikrodalgalarla sağlamak mümkün mü? Eğer başka bir uygarlık bu patlamaların ardındaysa teknolojileri neye benziyor? İnsanoğlu bu enerjiyi başka yollarla üretip patlamaları taklit edebilir mi?

Araştırmaları ikiliyi daha korkunç gerçeklere götürüyor: Söz konusu mühendisliğin ağırlığı bir milyon tona yakın bir yapıyı gerektirdiğini tespit ediyorlar. Yapıyı inşa etmek için mevcut teknolojimiz yeterli değil. Bu sebeple eğer patlamaların arkasında düşünüldüğü gibi uzaylılar varsa bizden çok daha ileri teknolojiye sahip oldukları da kesinleşiyor. 

Yandaki görselde bir nötron yıldızının temsili çizimini görmektesiniz. FRB'ler, bir uzaylı tahrik sisteminin sonucu olması savını destekleyen öngörüye ışık tutan çizim radyo frekanslarının gezegenimizle nasıl temas kurduğuna bir örnek olarak verilebilir. Dünya dönerken yörüngemiz de çekim alanımıza giren bu radyo sinyalleri kısa bir flaş görüntüsünü andırıyor. Işınlar gökyüzünde süpürülüyor ve yaklaşık bir dakikalığına bize vuruyor. 

Araştırmacılar bu yaptıkları çalışmaların spekülatif olduklarının farkındalar. Nitekim uzay biliminin böyle ütopik fikirlerin ardından yapılan keşiflerle dolu olduğunu biliyoruz. Söz konusu patlamar ise bize belkide bu zamana kadar dünya dışı varlıkların habercisi olabilecek en sağlam verileri sunuyor. Bu verilerin ardında yatan gizemler hala çözülmeyi beklerken bilim dünyasında yabancı bir uygarlığa yönelik artan inanç, uzay keşiflerimizin seyrini yönlendirecek.

Gelecekte yapılması beklenen Mars yolculuğu hepimizi heyecanlandırıyor, fakat bundan önce bu tür uzay yolculuklarının insan bedenini nasıl etkileyeceğini anlamamız gerekiyor.

NASA, 2015 yılında uzayda uzun bir süre kalmanın insan bedeni üzerindeki etkilerini araştırmak için Uluslararası Uzay İstasyonu'nda gerçekleştirilecek olan bir yıllık bir görev tasarladı. Bu görevde yer almak için iki astronot gönüllü oldu; ikiz kardeşler Mark Kelly ve Scott Kelly. NASA bu çalışmaya Twins Study (İkizler Çalışması) adını vermişti.

Böylelikle NASA'nın Year In Space (Uzayda Bir Yıl) adlı görevinde astronot Scott Kelly ve Mark Kelly kardeşler de İkizler Çalışması için görev almış oldu. Astronot Scott Kelly, Uluslararası Uzay İstasyonu'nda bir yıl süreyle kalma kararı ardından Mart 2015'te Dünya'dan ayrıldığında bu görev herkesi büyülemişti, fakat yeryüzünde kalan ve emekli astronot olan ikiz kardeşi Mark Kelly ile bir araştırmaya dahil edilmeleri de fazlasıyla merak uyandırmıştı.

Scott Kelly, Uluslararası Uzay İstasyonu'nda geçirdiği bir yıl boyunca yörüngeden çektiği fotoğrafları Instagram hesabında da paylaştı. Çekilen fotoğraflara buradan bakabilirsiniz.

Scott Kelly, bir tam yılın tamamlanması ardından 2 Mart 2016'da yeryüzüne inmişti.

İki erkeğin neredeyse aynı genomları ve benzer yaşam deneyimleri bulunduğundan NASA, uzun süreli uzay uçuşlarının sonuçları olan biyolojik değişimleri denemek ve gözlemlemek için kardeşlerden kan örneği ve diğer biyolojik örnekleri almıştı. Scott Kelly'den görev öncesinde, görev sırasında ve sonrasında alınan örnekler ve yapılan ölçümler gen ifadesinde, DNA metilasyonunda ve biyolojik süreçlerde yaşanan değişiklikleri ortaya koydu. Scott, yeryüzüne indikten sonra araştırmalar hız kazandı ve sonuçlar alınmaya başlandı.

Bu hafta gerçekleşen NASA İnsan Araştırma Programı Atölyesi'nde yapılan toplantıda ilk veriler analiz edildi. Araştırmacılar bu yolculuğun, genlerin düzenli işleyişinde bir takım değişiklikler yarattığını tespit etti. New York Weill Cornell Hastanesi'nde genetik uzmanı olan Cristopher Mason; ikizlerin kromozom uzunluğundan bağırsak bakterilerine kadar yaşadığı değişikliğin kolaylıkla gözlenebildiğini anlattı. Mason ve bu projede çalışan diğer bilim insanları 26 Ocak'ta Galveston, Texas'da gerçekleşen toplantıda ilk sonuçları sundu ve tartıştı. Mason, aynı zamanda verilerin çok taze olduğunu, hatta bazılarının hala dizilime makinelerinden çıkmakta olduğunu söyledi.

Gen İfadesindeki Farklar

Gen ifadesi; genlerden gelen bilginin kopyalanması, taşınması ve hücre fonksiyonlarını kontrol etmek üzere gösterdiği etkidir. İnsülin üretmek gibi. Ancak gen ifadesi -kopya sayısı veya kopyalama hızı- çevresel faktörlere göre değişebilir. Örneğin; insanlar diyet yaptığında veya uyku düzenini değiştirdiğinde gen ifadesinde kaymalar yaşanabilir.

Veriler, Kelly kardeşlerin gen ifadelerinde gözlenebilir farklılıklar yaşandığını gösterdi. Gen ifadesi yeryüzünde de değişebilen bir şeydi fakat Scott'ın genleri normalden daha fazla ifade değişikliği gösterdi. Gerçi, beklenen de buydu çünkü Dünya yaşamından uzay yaşamına geçmek en büyük çevresel kayma olabilir.

Cristopher Mason ve ekibi, ikizler arasındaki gen ifadesi izlerinin farkına dikkat çekti. Bu tür değişiklikler diyet ve uyku alışkanlıklarındaki değişiklikler gibi çevresel faktörlere bağlıdır ve yeryüzünde de sıklıkla yaşanır fakat Scott Kelly'nin gen ifadesindeki değişikliğin bu denli artışının sebebi; sürekli dondurulmuş ve kurutulmuş yiyeceklerle beslenmeye başlaması, yer çekimsiz ortamda günlük aktivitelerin aksamasının strese yol açması ve uykusuzluk sorunu olabilir.

Scott'ın gen ifadesi uzay istasyonundan döndükten kısa bir süre sonra uçuş öncesi durumuna geri dönmeye başladı.

DNA Metilasyonu Azaldı

DNA Metilasyonu; DNA'daki bir kimyasal değişimdir (bir metil grubunun eklenmesi) ve bu, hızlı bir aracın arkasına rüzgarlık (spoiler) takmaya benzer. Araba hala bir arabadır, fakat farklı sürer. DNA'daki bu "rüzgarlık" ise hidrojen ve karbondan oluşuyor ve gen ifadesini değiştirebiliyor. Yüksek seviyedeki metilasyon; sinirsel gelişimi, yaşlanmayı ve karsinogenez (bir hücrenin kanser hücresine dönüşmesi) gibi vücut süreçlerini etkileyebilir.

DNA metilasyonu uçuş sırasında Scott'da azalma, aynı periyotta Mark'da artış gösterdi. Scott yeryüzüne indikten sonra ise metilasyon düzeyleri tekrar birbirine yaklaştı.

Kromozomlar Uzadı

İkizlerin telomerleri (kromozomlarının uç kısmındaki başlıklar) üzerinde yapılan incelemeler, uzay uçuşu sırasında Scott'ın telomerlerinin, kardeşininkine göre uzamış olduğunu gösterdi. Kromozomlar uzamıştı!

Fort Collins'deki Colorado Eyalet Üniversitesi'nden bir radyasyon biyoloğu olan Susan Bailey, "Beklediğimiz sonucun tam tersi geldi." diyor. Örnekleri inceleyen ikinci bir laboratuvar da, bu artışı onayladı.

Bu durum, sanıldığından daha tehlikeli olabilir. Çünkü Scott Kelly, uzayda 340 gün geçirdi, fakat Mars'a yapılacak bir yolculuk en az 9 ay sürer ve gidiş-dönüş süresi toplamında astronotlar uzayda en az 500 gün geçirecekti.

Tabii, Scott Kelly yeryüzüne geri döndüğünde telomerlerinin uzunluğu hızlı bir şekilde uçuş öncesi seviyesine döndü. Bilim insanları bunun ne anlama geldiğini henüz bilmiyor fakat çalışmalar devam ediyor. Üstelik, bu konu üzerine yeni araştırmalar başlatıldı; bilim insanları, telomer uzunluğunun sonuçları üzerine yapılacak başka bir çalışma üzerine odaklandılar. 2018'de sonuçlanması beklenen araştırmada 10 ayrı astronot görev alacak, bu sayede daha genel bir sonuç elde edilebilecek. Bu çalışma, uzay yolculuklarının telomerleri nasıl etkilediğine ve bu uzamanın kişiyi nasıl etkileyeceğine ışık tutacak.

Scott Kelly'nin Boyu 5 cm Uzadı

Koca bir yılı yer çekimsiz ortamda geçiren Scott Kelly şu an tek yumurta ikizi olan Mark'tan 5 cm daha uzun. Bu zaten beklenen bir sonuçtu çünkü yer çekiminden kurtulduktan sonra insan omurgası ağırlıktan kurtulduğu için uzama eğilimi gösterir. Bunun sebebi de, kıkırdak dokusunun esnemesidir. Tabii, bu da çevresel faktörlere bağlı bir değişim olduğu için Scott Kelly yeryüzüne döndüğünde vücut ağırlığı sebebiyle kıkırdaklar eski boyuna döndü ve Scott ile Mark arasındaki boy farkı azalmaya başladı.

Çalışma ekibinin bir parçası olan John Hopkins Hastanesi Genetik Uzmanı Andrew Feinberg, "Bu çalışmanın en önemli sebebi, bunu yapabileceğimizi anlamaktır." diyor.

Sonuçlar 26 Ocak'ta açıklandı ve veriler sonuçlanmaya devam ediyor. Önümüzdeki aylarda daha fazla bilgi elde edilecek olsa da hepsinin yayınlanıp yayınlanmayacağı henüz belli değil. Bu araştırma detaylı genetik bilgiler içerdiğinden veriler açıklanmadan önce Kelly kardeşler tarafından incelenecek ve hassas olduğu düşünülen bilgiler paylaşılmayacak. NASA İnsan Araştırma Programı Başkanı John Charles bu konuda, "Biz burada çok az sayıda kimliği tespit edilebilir insanla çalışıyoruz." diyerek detaylı ve hassas verilerin paylaşılmayacağını belirtti.

John Charles, uzay yolculuğu sırasında bilim insanlarının özellikle telomer uzunluğu ile ilgilendiğini anlattı, çünkü bu değişiklik uzun vadede sağlık problemlerine sebep olabilecek. Charles, "Astronotları uzun yolculuklara göndermeden önce bu potansiyel sağlık risklerini anlamamız ve önlem almamız kritik derececde önem taşır." diyor.

Kişisel tıbbi yöntemlerle NASA, gelecekte Mars'a yapılacak yolculuk gibi uzun süreli uzay uçuşlarında astronotlarını nasıl sağlıklı tutacağı konusunda planlar yapabilir. Örneğin, ABD Ulusal Bilim, Mühendislik ve Tıp  Akademisi'nin 6 Ocak'ta yayınladığı raporda da önerildiği üzere NASA, astronotlarını kanser yatkınlığı açısından tarayabilir ve detaylı genetik testlere tabii tutabilir.

Araştırmacıların bir sonraki sorumluluğu, kaydedilen değişiklerin hangilerinin uzayda geçirilen süre ile ilişkili olup hangilerinin olmadığını ayırt etmek.

Rusya'da dünya dışı yaşam için tarama yapan bir radyo teleskop, Dünya'ya 95 ışık yılı uzaklıkta bulunan bir yıldızın yakınlarından gelen “güçlü bir sinyal” yakaladı. Sinyalin Güneş'e benzeyen ve HD 164595 adı verilen yıldızın yakınlarından geldiği kaydedildi. Şu ana dek söz konusu yıldızın etrafında bir gezegenin döndüğü ancak daha fazla gezegenin de olabileceği belirtildi.

Centauri Dreams adlı internet sitesinin yazarı Paul Gilster, yapılan keşif kamuoyuna yeni duyurulsa da aslında Rusya Zelenchukskaya'daki RATAN-600 teleskopu tarafından geçen yıl keşfedildiğini söyledi. Gilster, “Kimse bunun uzaylı bir medeniyetin işi olduğunu iddia etmiyor, ancak daha fazla incelemeye değer.” şeklinde konuştu.

İkinci Tip Uygarlıktan mı Geliyor?

Uzmanlar, sinyalin ne anlama geldiği ya da tam olarak nereden geldiğini söylemek için çok erken olduğunu belirtiyor. Gilster, “Ancak sinyal, RATAN-600 araştırmacılarının bu hedefi sürekli izleme çağrısı yapacağı kadar provokatif.” değerlendirmesinde bulundu.

Keşfin, 27 Eylül'de Meksika'nın Guadalajara kentindeki 67'inci Uluslararası Uzay Kongresi'nin ana tartışma konularından biri olması bekleniyor.

Gilster, “Sinyalin gücüne bakarak araştırmacılar, bunun izotropik bir radardan geldiğini söylüyor. Bu ancak Kardaşev tipi 2 medeniyeti için mümkün olabilecek bir güç.” dedi. Bu, medeniyetlerin gelişiminin Sovyet astronom Nikolay Kardaşev’in ismiyle adlandırıldığı bir ölçek. 2. tip bizim medeniyetimizden daha fazla gelişmiş bir uygarlık olarak nitelendiriliyor.

11 Gigahertzlik Sinyal

Teksas A&M Üniversitesi astronomlarından Nick Suntzeff, Ars Technica adlı dergiye verdiği röportajda, 11 gigahertzlik sinyalin ordu tarafından kullanılan radyo spektrumunun bir parçası olarak gözlemlendiğini söyledi. Suntzeff, “Eğer bu gerçek bir astronomik kaynaksa, oldukça garip. 11 gigahertzde kimin ve ne yayını yaptığını ancak tanrı bilir.” dedi.

CNN International'a konuşan METI International Başkanı astronom Douglas Vakoch ise “HD 164595'ten gelen sinyal muhteşem çünkü Güneş'e benzeyen bir yıldızın yakınlarından geliyor. Ve eğer yapaysa ancak insanoğlundan daha gelişmiş bir uygarlık tarafından üretilebilecek derecede güçlü.” dedi.

METI International, dünya dışı yaşam konusunda araştırmalar yapan bir kuruluş.

Bilim insanları, kütle çekimi ve evreni anlama yolunda muazzam bir keşif yaptıklarını açıkladı. Albert Einstein'ın kuramlarından 100 yıl sonra, onun tüm evrene yayıldığını söylediği kütle çekimi dalgalarını nihayet gözlemlediler. Kütle çekimi dalgalarını "görebilmenin" Büyük Patlama'dan başlayarak uzayın pek çok sırrını çözmekte faydalı olacağı ifade ediliyor.

Projenin Avrupa'daki lideri olan Max Planck Kütle Çekimi Fiziği Enstitüsü'nden Profesör Karsten Danzmann, Higgs bozonunun bulunuşu kadar önemli bir keşif yaptıklarını, bu keşfin DNA'nın yapısının anlaşılması ile bir tutulması gerektiğini söyledi.

Danzman, "Kesinlikle Nobel'i hak ediyoruz." dedi.

Kütle çekimi dalgaları nedir?
Uzay-zamandaki dalgalar. İki büyük kara deliğin çarpışması gibi şiddetli olaylarla doğuyor ve örneğin bir havuza taş atıldığında yüzeyinde oluşan halkalar gibi dağılmaya başlıyorlar. Işık hızıyla hareket eden bu dalgalar zamanla yalnızca galaksiye değil, uzay-zamanın tümüne yayılıyor.

Başka açılardan da ışığa benzeyen bu dalgaların, ışıktan önemli bir farkları var: Onun gibi başka cisimler tarafından saçılmıyor ya da emilmiyorlar. Yani bozulmadan kalıyorlar. Bu nedenle de bilim insanları onlara "Mükemmel haberciler" diyor. Bu dalgalarla gönderilen mesaj, aradan milyonlarca yıl da geçse ilk günkü gibi kalıyor.

Bu keşif ne işe yarayacak?
Keşfi yapan Ligo İşbirliği adlı uluslararası ekip, gözlemlerinin astronomide çığır açacağını ve nihayetinde Büyük Patlama'yı anlamamıza yardımcı olacağını söylüyor. Çünkü kütle çekimi dalgalarının ilk olarak evrenin oluştuğu anda meydana geldikleri ve hala uzayda dolaştıkları tahmin ediliyor.

Profesör Stephen Hawking, bunun bilim tarihine geçecek bir an olduğunu söyledi. Kara delikler konusunda uzman olan Hawking, "Kütle çekimi dalgaları, evrene bakmanın yepyeni bir yolunu sunacak bize. Onları saptayabilir olmamız, astronomide devrim yaratabilir." dedi ve ekledi: "Einstein'ın İzafiyet Teorisi'ni sınamanın yanı sıra, evrenin tarihi boyunca oluşmuş tüm kara delikleri görmeyi umabiliriz. Hatta Büyük Patlama sırasındaki evrenden kalıntıları bile görmek mümkün olabilir."

Bilim insanları şimdi nelere bakacaklar?
Keşfin özellikle uzayın "Karanlık Evren" denen ve bugün elimizde olan teleskoplarla göremediğimiz daha büyük olan bölümünü anlamakta işe yarayacağı umuluyor.

Kara delikler, nötron yıldızlar ilk bakılacak yerler olacak. Ama tabii asıl, uzayın derinliklerinde geçmişin ve "Büyük Patlama"nın izleri aranacak.

Bilim çevreleri bu imkanın yepyeni bir kuşağı bilimsel araştırmalara yönelteceği umudunu da dile getiriyor.

Araştırma nasıl yapıldı?
Dünyanın çeşitli yerlerindeki laboratuarlar, yıllardır L şeklindeki uzun tüneller boyunca lazer ışıkları yollayarak uzay-zamanın dokusundaki dalgalanmaları saptamaya çalışıyordu. Dalgaların izi, interferometre denen aletlerle ölçülen, bir atomun büyüklüğünden kat kat ufak değişimlerde arandı.

Sonunda ilk gözlem, Dünya'ya bir milyardan fazla ışık yılı uzaklıkta iki kara deliğin çarpışması sırasında yapıldı. Üstelik kara deliklerin birleşmesi ABD'de Washington ve Louisiana eyaletlerindeki iki ayrı LIGO (Lazer İnterferometre Kütle Çekimi Dalgası Gözlemevi) laboratuarında birden, 14 Eylül 2015'te, 13:51'de saptandı. Yani interferometreler bir milyar yıldan fazla bir süre önce yaşanan olayı kaydedebildi.

Gerçekten ilk kez mi görüldüler?
2014 yılında Antarktika'daki BICEP-2 teleskobuyla çalışan araştırmacılar ilk keşfi yaptıklarını sanarak bilim dünyasını heyecanlandırdı. Ancak iki hafta kadar sonra, yanlış analiz yaptıkları ortaya çıktı.

Einstein ne demişti?
İzafiyet Teorisi'ni yazarken ortaya attığı kuramlardan birinde, tüm evrenin kütle çekimi dalgalarıyla kaplı olduğunu söylemişti.

Einstein'a göre uzayda bir bölgedeki kütle çekimi ani bir olay sonucu değişirse, o bölgeden uzaya ışık hızıyla kütle çekimi enerjisi dalgaları yayılır. Bu dalgalar da uzayda geçtikleri yerleri gerer ya da sıkıştırır. Fakat Einstein, bu dalgaların fiziksel varlığını saptamanın hiç mümkün olmayabileceğini de yazmıştı.

2005 yılında cüce gezegen Eris'in Caltech'de gökbilimci Mike Brown ve çalışma arkadaşları tarafından keşfedilmesi, bir yıl sonrasında Plüton’un 9. gezegen unvanının elinden alınmasına yol açmıştı. Brown da Plüton'u ünvanından eden kişi olarak, Twitter'ı "plutokiller" yani Türkçe'siyle "Plüton’un katili" adıyla kullanıyordu.

Brown ve çalışma arkadaşlarının The Astronomical Journal'da yeni yayımlanan çalışmaları ise, hiç şüphe yok ki, Eris'in keşfinden daha büyük heyecan yarattı. Bu çalışmada, Güneş Sistemi’nde bulunan, "Planet Nine" olarak adlandırdıkları ve "Phattie" takma adını taktıkları gerçek dokuzuncu gezegenin keşfedildiği öne sürülüyor. Bu gezegenin neredeyse Neptün boyutlarında olduğu düşünülüyor.

"Düşünülüyor" denmesinin sebebi, bu gezegen henüz gözlemlenememiş olması. Fakat, bilim insanları bu gezegenin varlığının delillerini sunuluyorlar.

Gözlemevi kurucusu Percival Lowell'ın Planet X'in (gezegen X) Güneş Sistemi'nin kenarlarında saklandığını öne sürmesinden yüz yıl sonra, bilim insanları Planet Nine olarak adlandırdıkları bir gezegenin varlığının en iyi delillerine sahip olduklarını belirtiyorlar.

Planet Nine üzerine yapılan yörüngesel hesaplamalara göre, eğer böyle bir gezegen varsa, yaklaşık olarak Dünya'nın 10 katı ağırlığına sahip. Ayrıca, bu gezegen Güneş'in etrafındaki dönüşünü yaklaşık olarak 10,000 ila 20,000 yıl arasında tamamlıyor ve Güneş'e olan uzaklığı hiçbir zaman Dünya'nın Güneş'e olan uzaklığının yaklaşık olarak 200 katından (200 au) daha yakın olmuyor. Bu mesafe Planet Nine'ı, Plüton’un çok daha ötesine, Kuiper kuşağı bölgesine atıyor. Ayrıca bu gezegen, bilinen diğer uzak nesnelere göre ters eksene sahip.

Planet Nine (Gezegen Dokuz) Nerede?

Makalenin yazarlarından Mike Brown bloğunda bu konu hakkında bilgi veriyor. Brown'a göre bu gezegenin varlığı, Güneş Sistemi'nin en dış bölgelerinde bulunan nesneler üzerindeki çekimsel etkisi kullanılarak ortaya çıkarıldı. Araştırmacılar bunun için, Kuiper kuşağında bulunan nesnelerin gözlemleri ve bilgisayar simülasyonlarının kombinasyonu kullandılar. Brown ayrıca yaptıkları çalışmadan da oldukça emin:
"Bu sonuçlara hala son şeklini vermeye çalışıyoruz, yani son bilimsel yayında bazı şeyler bir miktar değişirse şaşırmayın; eğer çok fazla şey değişirse şaşırabilirsiniz."
Planet Nine muhtemelen Neptün'den biraz daha küçük ve gazlı dış kabuğu da buzlarla kaplı. Uranüs ve Neptün'ün kütle çekimsel kuvveti Güneş Sistemi'nin ilk 3 milyon yılında, Planet Nine'ı dışarıya doğru itmiş olabilir.

Bu gezegenin teleskop ile gözlemlenmesi de oldukça zor. Çünkü bu gezegen zamanının büyük bir bölümünü Güneş'ten uzakta geçiriyor ve bu durum daha sönük gözükmesine yol açıyor. Brown ve çalışma arkadaşları, Hawaii'deki Subaru teleskobuyla Planet Nine’ı gözlemlemeye çalışıyorlar fakat henüz bunu başarabilmiş değiller. Brown'ın belirttiğine göre; Şili'deki Large Synoptic Survey Telescope bu gezegeni bulmak için bir şans olabilir. Şili'deki bu teleskop 2020'den sonra hizmet vermeye başlayacak.

Fakat, bu gezegenin varlığının test edilmesinin başka yolları da var. Planet Nine'ın kütle çekimi, Kuiper kuşağındaki nesnelerin abartılı bir şekilde eğik eksende dolanmalarını sağlaması gerekiyor. Bu nesnelerden birkaçı hali hazırda belirlenmiş durumda. Fakat, daha fazla nesnenin ekseninin keşfedilmesi ile istatistikler desteklenebilir ve Planet Nine'ın varlığının delilleri arttırılabilir. Yani, her ne kadar bu gezegen teleskop ile gözlemlenememiş olsa da, varlığının delillerinin arttırılması için yine teleskoplara başvurmak gerekiyor.

Kara delik denilince çoğu kişinin aklına, yeterince yakınından geçen her şeyi yutan devasa bir vakum makinesi gelir. Fakat galaksilerin merkezinde bulunan süper kütleli kara delikler, daha çok içlerine düşen maddenin enerjisini ışımaya dönüştüren kozmik motorları andırır. Bu tür kara deliklerin yaptığı ışıma, çevresindeki yıldızların yaydığı toplam ışığı gölgede bırakacak ölçüde fazladır. Kendi etrafında dönen kara delikler binlerce ışık yılı mesafelere erişen güçlü jetler üretir. Bugüne kadar yapılan teorik çalışmalar bu tür kara delik motorlarının manyetik alanlar tarafından beslendiğini öngörüyordu. Astronomlar ilk kez, galaksimizin merkezinde bulunan kara deliğin olay ufkunun hemen dışındaki manyetik alanı tespit etmeyi başardı.

2015 yılının Aralık ayında yayımlanan makalenin başyazarı Harvard-Smithsonian Astrofizik Merkezi’nden (CfA) Michael Johnson konuyla ilgili olarak “Bu manyetik alanları anlamak kritik öneme sahip. Şimdiye kadar hiç kimse olay ufku yakınlarındaki manyetik alanları tespit etmeyi başaramamıştı.” diyor. Çalışmanın sonuçları 4 Aralık’da Science dergisinde yayımlandı.

Baş araştırmacı ve MIT’e ait Haystack Gözlemevi’nin yardımcı yöneticisi Shep Doeleman, “Bu manyetik alanların varlığı (teorik olarak) öngörülmüştü, fakat daha önce kimse bunları gözlemlemeyi başaramadı. Elde ettiğimiz veriler on yıllardır gerçekleştirilen teorik çalışmaları sağlam bir gözlemsel temele oturttu.” diyor.

Çalışmada Olay Ufku Teleskopu’yla (EHT) elde edilen veriler kullanıldı. Birbirleriyle eşgüdümlü olarak çalışan küresel bir radyo teleskop ağı olan EHT, bu haliyle 15 mikro yay-saniye hassasiyete sahip, Dünya boyutlarında dev bir teleskop gibi düşünülebilir. (1 yay-saniye bir derecenin 1/3600’üne karşılık gelir ve 15 mikro yay-saniye hassasiyet demek, Ay yüzeyindeki bir golf topunu görebilmeye eşdeğerdir)

Kara delikler evrendeki en yoğun cisimler olduğundan bu ölçüde hassas ölçüm yapabilmek şart. Samanyolu’nun merkezinde bulunan Sagittarius A (Sgr A*) 4 milyon Güneş kütlesine sahip olmasına rağmen, olay uykunun genişliği sadece 8 milyon mil; yani Merkür’ün yörüngesinden daha küçük. Sgr A*’ın 25.000 ışık yılı uzağımızda bulunduğunu hesaba kattığımızda bu durum, olay ufkunun boyutlarının sadece 10 mikro yay-saniyeye karşılık geldiği anlamına geliyor; yani inanılmaz derecede küçük. Neyse ki, kara deliğin yoğun kütleçekimi ışığı bükerek mercek etkisi yaratıyor ve bu sayede gökyüzünde daha büyük görünmesini sağlıyor. Yaklaşık 50 mikro yay-saniye genişliğindeki bu değer, EHT’nin rahatlıkla ayırt edebileceği düzeyde.

Çalışmayı gerçekleştiren ekip, EHT’nin 1,3 mm’lik dalga boyunda elde edilen gözlem verilerini kullanarak ışığın doğrusal polarizasyonunu ölçtü. Güneş ışığı, Dünya atmosferinde yansıma nedeniyle doğrusal olarak polarize olur. (Aynı mantıkla ışığı engellemek ve parlamayı düşürmek için güneş gözlükleri de polarizedir) Sgr A*’ın durumunda ise polarize olmuş ışık, manyetik alan çizgileri etrafında spiral çizen elektronlar tarafından yayınlanır. Bunun sonucunda ışık direkt olarak manyetik alanı takip eder.

Yakınındaki maddelerin oluşturduğu bir yığılma diskiyle çevrili olan Sgr A*’ı gözlemleyen ekip, kara deliğe yakın bazı bölgedeki manyetik alanların iç içe geçmiş bir spagettiyi andıracak şekilde sarmallardan ve karışık çevrimlerden meydana gelen bir düzensizlik içerisinde olduğunu keşfetti. Diğer bölgelerin ise, bunun aksine, çok daha düzenli bir motife sahip olduğu göründü. Bu bölgeler büyük ihtimalle jetlerin gerçekleştiği kısımlar.

Diğer bir bulgu ise manyetik alanın 15 dakika gibi kısa bir zaman ölçeğinde, dalgalanmalar gösterdiği.

Johnson bu konuda “Galaksimizin merkezi, bir kez daha tahmin ettiğimizden daha dinamik bir yer olduğunu bize gösterdi. Bu manyetik alanlar her yerde dans ediyor.” diyor.

Gözlemler yapılırken 3 farklı coğrafik bölgede bulunan astronomi kuruluşundan yararlanıldı: İkisi de Hawaii – Mauna Kea’da bulunan SMA (Submillimeter Array) ve James Clerk Maxwell Teleskopu, Arizona – Mt. Graham’da bulunan SMT (Submillimeter Telescope) ve Kaliforniya – Bishop’ta bulunan CARMA (Combined Array for Research in Millimeter-wave Astronomy). EHT’nin Dünya çapındaki radyo çanağı sayısı arttırılarak bir kara deliğin olay ufkunu direkt olarak görüntüleme olanağını sağlayacak çözünürlük değerlerine ulaştırılması hedefleniyor.

Doeleman bununla ilgili olarak “Dünya ebatlarına yayılmış bir teleskopun inşası için tek yol biliminsanlarının küresel olarak birlikte çalışmasından geçiyor. Elde edilen bu bilimsel sonuçlarla birlikte EHT ekibi, astronominin merkezi bir paradoksunu çözmeye bir adım daha yaklaşmıştır: Neden kara delikler çok parlak?” diye ekliyor.
Görsel açıklaması: Görselde galaksimizin merkezindeki kara delik, kendisini çevreleyen yığılmış sıcak madde diskiyle birlikte betimlenmiş. Mavi çizgiler manyetik alanı takip ediyor. Olay Ufku Teleskopu, ilk kez, kara deliğin olay ufkunun 6 katına (6 Schwarzschild yarıçapı) karşılık gelen bir çözünürlük değeri ile bu manyetik alanları ölçümledi. Bulgular disk bölgesindeki manyetik alanların iç içe geçmiş bir spagettiyi andıracak şekilde sarmallardan ve karışık çevrimlerden meydana gelen bir düzensizlik içerisinde olduğunu gösteriyor. Diğer bölgeler ise, bunun aksine, çok daha düzenli bir motife sahip. Bu bölgeler büyük ihtimalle jetlerin (dar ve sarı bir şerit ile gösterilmiş) gerçekleştiği kısımlar.
Arizona Üniversitesi ve Sydney Üniversitesi’nden araştırmacılar, Nature dergisine yazdıkları makalede, 450 ışık yılı uzaklıktaki genç yıldız LkCa15’in etrafında yeni bir gezegenin doğuşunu görüntülediklerini belirtti.

Yıldızın yörüngesinde dönen gezegen öncesinde oluşan diskteki bir açıklık araştırmacıların ilgisini çekmiş. Bu diskler yıldızın oluşumundan kalan artıkları içeriyor ve uzay bilimciler gezegenlerin, toz ve bu materyalleri toplayarak oluştuğunu düşünüyor. Yani, bu materyaller gezegenlere ya da yıldıza yayılmayınca gezegen oluşumuna neden olabiliyor.

Arizona Üniversitesi’nde lisansüstü programı öğrencisi Stephanie Sallum, bunun uzay bilimcilerin halen oluşumunu sürdüren bir gezegeni ilk kez görüntülemesi olduğunu söylüyor.

Çalışma arkadaşı Kate Follette de buna katılıyor.

Daha önce kimsenin tartışmasız biçimde yeni bir gezegen oluşumunu görüntülemediğini söyleyen Follette, bundan önce görüntülenen olaylara alternatif açıklamalar getirildiğini ancak bu örnekte doğrudan resim çektikleri için gezegen oluşumunu reddetmenin güç olduğunu söylüyor.

Araştırmacılar bugüne kadar 2 bin civarında gezegen keşfetti. Ancak bunların yalnızca yüzde 10’unun fotoğrafı çekilebildi.

Follette, bu güneş sistemini seçmelerinin nedeninin çok genç bir yıldız etrafında oluşan bir sistem olması ve yıldız oluşumu sürecinde arda kalan çok materyal olması olduğunu söylüyor. Sistemi büyük bir halka tatlısına benzeten Follette, sistemin özel olduğunu, çünkü çok az sayıda güneş sistemi boyunda boşluğa sahip disklerden birine sahip olduğunu belirtiyor. Böyle boşlukların oluşmasının bir nedeni de buralarda gezegen oluşuyor olması. 

Amerikan Havacılık ve Uzay Dairesi NASA’nın Mars’taki yaşam koşullarının simule edileceği bir yıllık deneyi başladı. Deney kapsamında altı kişilik ekip, Hawaii’de Mars yüzeyini andıran bir volkanın üzerinde kurulu çadırda bir yıl geçirecek.

Tecrit deneyimi, bu alanda yapılan en uzun süreli deneme girişimi olacak

Uzmanlar, Kızıl Gezegen olarak da bilinen Mars’a ilk insanlı yolculuğun bir ile üç yıl arasında gerçekleşebileceğini tahmin ediyor.

Ekibin yaşayacağı çadıra dışarıdan hava girmeyecek. Ekip üyelerin her birinin kendine ait küçük bir odası bulunacak. Bu odalarda yatak ve sandalye olacak ve görev süresince toz haline getirilmiş peynir ve konserve ton balığı gibi taze olmayan yiyeceklerle beslenecekler.


Türkiye saatiyle 30 Ağustos Cumartesi sabahı saat 03.00’de kendilerini 11 metre çapında ve 6 metre yükseliğindeki çadıra kapatan ekip üyeleri, bu tarihten sonra dışarıya çıkıp Mars yüzeyine benzeyen volkan yüzeyinde "toprak kontrolünü" gerçekleştirmeleri gerektiği takdirde sadece uzay giysisi ile bunu yapabilecekler, ayrıca internete çok sınırlı bir erişim hakları da bulunacak. Ancak tüm haberleşmeler 20 dakikalık bir gecikme ile gerçekleşecek.

Ekip, bir Fransız astrobiyoloğu, bir Alman fizikçi ve biri pilot, biri mimar, biri gazeteci ve biri toprak uzmanı dört Amerikan vatandaşından oluşuyor.

Toplam 3 erkek ve 3 kadından oluşacak ekip, Mars yüzeyinde 1 ila 3 yıl sürmesi beklenen ilk insanlı görevlere hazırlık amacı taşıyor. Bu deneyden önce 8 aylık, 6 aylık ve 4 aylık benzer deneyler gerçekleştirilmişti.

Peki Kim Bu "Marslı"lar?

Sheyna Gifford: Astrofizik, nörobilim ve psikoloji üzerine araştırmalar yapan Gifford, ayrıca NASA'nın eğitici sitelerinde yardımcı olarak çalışmış, tıp üzerine yazılar yazmış ve STEM eğitim sisteminin savunuculuğunu üstlenmiştir. Daha önceki işi, Uzay Bilimleri Laboratuvarı'nda HESSI uydusu üzerinde çalışmayı da kapsamaktaydı.

İngilizce ve nörobilim üzerine lisans mezunu olan Gifford, klinik laboratuvar, biyoteknoloji, gazetecilik ve tıp alanında yüksek lisans sahibi ve son olarak iş yönetimi üzerine de yüksek lisans eğitimi almaktadır.

Tristan Bassingthwaighte: Şu anda University of Hawaii at Manoa'da mimarlık alanında doktora öğrencisi olan Bassingthwaighte, bundan evvel de Şanghay'daki Tongji University'ye gitmiştir. Aşırı zorlu çevre koşulları altında insan yerleşimi üzerine yurt dışında çeşitli araştırmalar yapmıştır.

Doktora tezi, Mars'ın çevre koşullarına uygun tasarımlar dizayn etmek üzerinedir.

Carmel Johnston: Montana'lı toprak bilimcisi olan Johnston'ın son araştırma konusu, donmuş topraktaki gaz emilimi üzerinedir.

Küresel sürdürülebilir yiyecek üretimi hakkında yürüttüğü çalışmalar, Mars simülasyonunda yiyecek üretimi için önem teşkil ediyor. Montana State University'den toprak ve su bilimi üzerine lisans derecesine, ayrıca toprak kaynakları ve çevre bilimi üzerine yüksek lisans sahibidir.


Andrzej Stewart: Ekibin pilotu olan Stewart, Lockheed Martin'de gezegenler arası uçuş kontrolde çalışmıştır. Spitzer Space Telescope, Mars Odyssey, MRO, MAVEN, Juno ve GRAIL konsolları üzerine çalışmalar yürütmüştür.

Son olarak, NASA’nın Human Exploration Research Analog (HERA) programında uçuş mühendisi olarak görev alan Stewart, iki hafta süren asteroid 1620 Geographos uçuşunun simülasyonunu gerçekleştirmiştir.

2005'te University of Texas'dan uzay uçuşu mühendisliği lisansını aldıktan sonra, 2007'de de Massachusetts Institute of Technology'den (MIT) havacılık ve uzaycılık diplomasını almıştır.

Cyprien Verseux: University of Rome'da doktora öğrencisi olan Verseux, dünya dışı yaşam üzerine araştırmalarda astrobiyolog olarak çalışmıştır. Mars keşfi için uygun olan biyolojik yaşam destek sistemleri konusunda uzmanlığa sahiptir.

Çalışmalarının temel amacı, tıpkı Dünya'da olduğu gibi Mars'ta da bağımsız bir yaşanabilir alan yaratmak ve bu alan sayesinde insanların tüketimine yarayacak kaynakları üretmeyi başarmaktır.

Christiane Heinicke: Alman fizikçi ve mühendis olan Heinicke, özellikle deniz buzulları üzerine çalışmalar yapmış ve kutup ışınları, metal eriyiği ve Dünya mantosu üzerine uzmanlık kazanmıştır.

Uygulamalı fizik üzerine lisans diplomasını Almanya'da Ilmenau University of Technology'den aldıktan sonra, yüksek lisansı İsveç'te jeofizik üzerine Uppsala University'da yapmıştır.

Hayyam

Kaynaklar:
Dini ön yargıları bir kenara bırakırsak, bilim ve toplum arasındaki derin uçurumun temel niteliğinin algısal olduğunu kabul edebiliriz. Nedeni gayet basit; milyonlarca yıllık evrim sürecinin yönelimi, insan beyninin atom altı dünyasının kavramsal niteliklerini ya da Büyük Patlama'nın ilk mikro saniyelerini araştırmasını sağlamak değildi. İnsanın duyusal özelliklerinin temel görevi; beslenme, barınma, tehlikelere karşı savunma ve çiftleşme gibi, öncelikli olarak bireylerin hayatta kalmasını ve türün doğada kalıcı olabilmesini sağlayacak davranışları düzenlemekti. İnsan türünün zihinsel evrimi ciddi bir kırılma yaşayarak, bugünkü medeniyet seviyesine açılan yolda anormal bir sıçrama gösterince, bugün kendimizi tüm bu karmaşık konuları tartışabilir halde buluverdik.

İnsanı incelemeye 5 temel duyusundan başlarsak, ortaya koyduğumuz bu teze güçlü dayanaklar elde edebiliriz. Örneğin; insan gözü, yalnızca mor ötesi ve kızıl ötesi dalga boyları arasında kalan ışığı algılayabilir. Doğada bulunan tüm dalga boyları içerisinde, çıplak gözle görebildiklerimizi bir diyagram halinde incelersek, görülebilirler ile görülemezler arasındaki anormal orantıyı daha net anlayabiliriz.


Buradan, bir fenomenin, insanın görsel duyuları tarafından algılanamamasının, o fenomenin var olmadığı sonucunu çıkarmadığını rahatlıkla anlayabiliriz. Büyük Patlama'yı keşfetmemizi sağlayan Doppler Etkisi, Kozmik Arka Plan Işıması gibi fenomenler, çıplak insan gözü tarafından algılanamıyor olsa bile, bilimsel çıkarımlar ve araçlar kullanılarak tespit edilebilmiş ve üzerlerine binlerce bilimsel teori kurulan, sağlam kuramların oluşmasında önemli rol oynamıştır.

Benzer şekilde işitsel duyumuzun yalnızca 20Hz ile 20000Hz arasındaki ses frekanslarını algılayabildiğini, dokunma duyumuzu uzuvlarımızı kaybetmeden yalnızca belli sıcaklık değerleri arasında kullanabildiğimizi de belirtmemiz gerek.

Özetlersek, bugün doğal sağduyumuzun çok ötesine geçen kavramları ve fenomenleri araştırabilmek için bilime başvuruyoruz. Böylelikle işitilemez olanı işitilebilir, görülemez olanı görülebilir, dokunulamaz olanı dokunulabilir hale getirebiliyoruz. Bunları yaparken de insan sağduyusunun algılamakta çok zorlandığı makro ve mikro ölçekte olayları gözlemliyor, ölçüyor, hesaplıyor, değerlendiriyoruz. Bilim geliştikçe, sınırlar da genişliyor. Fakat bu durum, sıradan insanların bilimsel kavramları anlamasını gittikçe zorlaştırıyor. Bilimin kavramsal olarak insan sağduyusunu zorlamaya ve aşmaya başladığı dönemin, yakın zamanda hızla yükselen bilim karşıtı spiritüalist akımlara dolaylı olarak zemin hazırlayan postmodern zamanlarla çakışıyor olması da bir tesadüf değil elbette...

***

Zaman içerisinde bilimle toplum arasında gittikçe derinleşen uçurumu fark edip, arada köprü kurmaya gayret eden bir çok bilim insanı ve filozof oldu. Bunlar zor kavramları sıradan insanların anlayabileceği şekillere sokan kuvvetli analojiler geliştirdiler. Bunların en başında Carl Sagan'ın geliştirdiği Kozmik Takvim fikri gelir. Kozmik Takvim, insanların özellikle din temelli ön yargılarla en çok kaçındığı Kozmoloji gibi bilimsel çalışma alanlarını veya Evrim Teorisi gibi güçlü kuramları daha anlaşılır kılmak adına bulunmuş dahice bir fikirdir. Çünkü her iki alanda da, zaman ölçeği kritik bir önem taşımakta ve bu alanlarda kullanılan zamansal büyüklükler insan sağduyusunun algılayabildiğinin çok ötesine geçmektedir. Sıradan bir insan, sağduyusuyla birkaç yüz yılı, belki bir miktar tarih bilgisiyle birkaç bin yılı zihninde isabetle modelleyebilir. Fakat zamansal büyüklükler jeolojik birim zamanlara, yani milyonlarca, hatta milyarlarca yıla yükseldiğinde, kavramları hayal etmek gittikçe zorlaşır.

İşte Kozmik Takvim fikri de bu açığı kapatabilmek adına mükemmel bir icattır. Kozmik Takvim'e göre, evrenin başlangıcı olarak kabul ettiğimiz Büyük Patlama'dan bugüne kadar geçen zamanı, günlük hayatta kullandığımız bir takvim yılına oranlayarak, evren tarihi boyunca gerçekleşmiş büyük olayları, insanlık tarihiyle ve hatta kendi kişisel tarihimizle kıyaslama şansı buluruz.

Bu ölçeğe göre Büyük Patlama 1 Ocak saat 00:00'da gerçekleşmiştir ve Samanyolu Galaksisi'nin oluşması Mayıs ayını, Güneş Sistemi'nin oluşması ise Eylül ayını bulmuştur. Yalnızca Güneş Sistemi'nin oluşmasına kadar geçen sürenin bile Kozmik Takvim'in 3te 2'sini kapsadığına dikkat etmek gerekiyor.

14 Eylül'e geldiğimizde Dünyamızın oluştuğunu ve bundan 11 gün sonra, 25 Eylül'de Dünya üzerinde ilk canlıların oluştuğunu görmeye başlıyoruz. Mikro organizmalar eşeyli üremeye ilk kez 9 Kasım'da başlarken, 15 Kasım'da ilk ökaryotik hücreler ortaya çıkmaya başlıyor. Bundan sonra 16 Aralık'ta ilk solucanları, 19 Aralık'ta ilk balıkları, 21 Aralık'ta böcekleri, 24 Aralık'ta dinozorları ve 26 Aralık'ta ilk memelileri dünya üzerinde görmeye başlıyoruz. 29 Aralık'ta ilk primatları, 30 Aralık'ta da ilk insansıları gördükten sonra, nihayet Kozmik Yılın son gününde, hem de yılın bitmesine yalnızca bir buçuk saat kala, saat 22:30'da ilk insanları yer yüzünde görmeye başlıyoruz.

Kozmik Takvim'de insanlık tarihine yaklaşabilmemiz için ölçeğimizi büyüterek; aylardan, günlere; günlerden saatlere, hatta dakikalara indirmemiz gerekiyor:

31 Aralık 23:00: İlk taş aletler
31 Aralık 23:46: Ateşin kontrollü olarak kullanılması
31 Aralık 23:56: Son buzul çağının başlangıcı
31 Aralık 23:59: İlk mağara resimleri

Kozmik yılın son gününün, son saatinin, son dakikası içerisindeyiz ve hala yazılı insanlık tarihinden bahsetmeye başlayamadık. Şimdi ölçeğimizi saniyeler boyutuna indirmek zorundayız:

31 Aralık 23:59:20: Tarımın keşfedilmesi
31 Aralık 23:59:35: İlk şehirleşme
31 Aralık 23:59:50: İlk hanedanlıklar
31 Aralık 23:59:51: Alfabenin icadı
31 Aralık 23:59:53: Pusulanın keşfi
31 Aralık 23:59:55: Buda'nın doğumu
31 Aralık 23:59:56: Hz. İsa'nın doğumu
31 Aralık 23:59:57: Hz. Muhammed'in doğumu
31 Aralık 23:59:58: Maya uygarlığı
31 Aralık 23:59:59: Rönesans, Teleskop'un keşfi, Evrim Teorisi, Görelilik Teorisi, Kuantum...

İnsanlık tarihi ile ilgili bildiğimiz hemen her şeyin, Kozmik Yıl'ın son gününün, son dakikası içerisinde gerçekleştiğini görmek, içinde yaşadığımız İslam Kültürü'nün önderi, Hz. Muhammed'in Kozmik Yıl'ın bitimine 3 saniye kala doğduğunu anlamak, yazının başında bahsettiğimiz kritik zaman ölçeğini algılayabilmek açısından sarsıcı bir farkındalık yaratıyor.

Tanrı Var Mı? olarak 2012'nin Aralık ayında Kozmik Takvim ile ilgili bir makale yayınlamıştık. Daha detaylı bilgi edinmek, hatta kozmik takvim'i Carl Sagan'ın anlatımıyla izlemek için buraya tıklayabilirsiniz. Ayrıca Evrim Ağacı sitesi'nin Türkçeleştirdiği şu diyagramda Kozmik Takvim'in daha detaylandırılmış halini inceleyebilirsiniz.

***

Zaman kavramını kendi bakış açısından, farklı metaforlarla anlatan başka bilim insanları ve filozoflar da var. Bunlardan bir diğeri, çağdaş felsefenin önemli isimlerinden Daniel Dennett de evrimin çok uzun zamanlara yayılan dinamiklerini daha anlaşılır kılabilmek için ''Aklın Türleri'' isimli kitabından şu harika analojiyi yapıyor:
Evrimsel değişim şablonları o kadar yavaş oluşur ki, bunları normal bilgi kavrayış hızımızla görmek mümkün değildir, bu yüzden onların yönelmişlik yorumunu gözden kaçırmak ya da salt mizah veya metafor sayıp bertaraf etmek kolaydır. Bizim normal hızımızı kollayan bu eğilime ''zaman ölçeği şovenizmi'' denebilir. Tanıdığınız en zeki, en çabuk kavrayışlı kişiyi düşünün ve onu hareket halindeyken ultra ağır çekimde -söz gelimi saniyede 30000 karelik bir hızla- (standart TV filmleri genelde saniyede 24-30 kare civarındadır) filme alıp, bu filmi saniyede 30 karelik normal bir hızla oynattığınızı hayal edin. Yıldırım hızıyla verilmiş tek bir zekice cevap, ''tek bir vuruşu bile atlanmaksızın'' sunulmış nükteli bir söz, filme alınan kişinin ağzından, şimdi adeta bir buzul hızıyla, en sabırlı film izleyicisini bile sıkıntıdan çatlatacak kadar yavaş çıkacaktır. Bu kişinin normal hızda yadsınamayacak biçimde ortaya koyduğu zekayı artık kim fark edebilir?
''Zaman ölçeği şovenizmi'' ne zekice bir tanımlama değil mi? Bir başka örnek, jeoloji alanından; Dana Desonie, ''Kozmik Çarpışmalar'' isimli kitabında, dinozorlar ve insanların dünyaya hükmettikleri süreleri kıyaslarken şöyle bir analoji kullanıyor:
Dünya'nın, 4,5 milyar yıllık tarihini 24 saatlik bir güne sıkıştırsaydık, modern insanların ortaya çıkmasından bu yana geçen süre 7,7 saniyeye karşılık gelirdi. Bunun yanısıra dinozorların 160 milyon yıllık hükümdarlığı 51 dakikaya eşit olurdu.

*** 

Kozmolojinin, jeolojinin ve evrim teorisinin makro zaman ölçeklerini açıklayan analojilere güzel örnekler verdiğimizi düşünüyorum. Biraz da kuantum dünyasının mikro ölçeklerine bakalım. Nobel ödüllü ünlü fizikçi Richard Feynman kitaplaştırılmış ''Kuantum Elektrodimiği'' konferanslarından birinde, deney ve kuram arasındaki belirsizlik payını anlatabilmek için şu ifadeleri kullanıyor:
Sırf kuramın sıkı sınamalardan nasıl başarıyla çıkabildiğini göstermek amacıyla size son sayıları vereceğim: deneyler, Dirac'ın sayısı için 1,00115965221 (en sondaki rakam için 4 kadar belirsizlikle) değerini gösterirken, kuram bunu 1,00115965246 (belirsizlik 20 kadar) olarak hesaplamakta. Bu sayıların keskinliğini daha iyi hissetmeniz için size şu benzetmeyi yapacağım: Eğer Los Angeles ile New York arasındaki uzaklıkla kıyaslanırsa, belirsizlik payı bir saç teli kalınlığı kadardır.
New York - Los Angeles arası uçuş süresinin yaklaşık 6 saat olduğunu ve alıntıyı yaptığım kaynağın 1985 tarihli olduğunu belirtmem gerekir. Böylece 30 sene içerisinde, teknoloji ile birlikte Kuantum Fiziği'nde yaşanan gelişmeleri hayal etmeyi size bırakabilirim.

Bu makalede göstereceğimiz son analoji, atomun yapısına ilişkin olacak: Bir atomun, kendi çekirdeğine olan hacimsel oranı, bir futbol stadyumunun santra noktasında duran bir miskete oranı kadardır. Peki bu misketin, yani atom çekirdeğinin ''yoğunluğu'' ne kadardır dersiniz? 6,3 milyar adet otomobilin tek bir kargo kutusuna sıkıştırıldığını hayal edebilirseniz, işte tam olarak o kadardır...

Unutmayın; bir şeyi algılayamıyor olmamız, onun var olamayacağı anlamına gelmez..

keytarist
Bilim insanlarına göre evren dört şekilde son bulabilir:
  • Büyük Donma
  • Büyük Çökme
  • Büyük Değişim
  • Büyük Parçalanma
Bilim insanları 6 milyar yıl sonra Dünya’nın muhtemelen yok olacağına inanıyor. Güneş sönerken kızıl bir deve dönüşüp gezegenimizi yutunca... Oysa Dünya, güneş sistemindeki gezegenlerden sadece biri ve Güneş, galaksideki milyarlarca yıldızdan biri ve evrenin sadece görebildiğimiz kısmında yüz milyarlarca galaksi var. Onların sonu nasıl olacak? Evren nasıl sona erecek? Bu konuda daha az fikir birliği var. Hatta evrenin ani ve kesin bir sonu olacak mı yoksa yavaş yavaş mı kaybolacak onu da bilmiyoruz. Mevcut fizik bilgimiz evrenin altüst oluşuna dair birkaç senaryo sunuyor.
Zihnin evrimleşmesi ile birlikte oluşan ilkel düşüncelerle varoluşu süper güçleri olan yaratıcılara atfeden insanlık, Kopernik devrimi ile birlikte bin yıllar boyunca yerleştirdiği merkeziyetçi bakış açısını yeniden değerlendirmek zorunda kaldı. Zamanın şartlarında Dünya'nın yuvarlaklığı bile tartışma konusuydu. Bunun yanında yerkürenin evrenin merkezinde bulunduğu, Güneş'in, Ay'ın ve diğer tüm yıldızların onun çevresinde döndüğü görüşü hakimdi. Bu düşünce insanda, tüm evrenin kendisi için yaratıldığı, kendisinin diğer tüm canlılardan ayrıcalıklı olduğu, dahası kendisinden başka her şeyin, bizzat kendisi için yaratıldığı izlenimini oluşturuyordu. Doğrusu bu oldukça gurur okşayıcı ve konforlu bir yaklaşımdı. Belki de sırf bu yüzden sorgulanması bugün bile milyonlarca insan tarafından tabu olarak görülmeye devam ediyor.

Kopernik ile başlayıp, Galilei ve Kepler ile daha da olgunlaşan astronomi devrimi, evrendeki konumumuzun aslında hiç de sandığımız kadar ayrıcalıklı olmadığı gerçeğini insanlığın yüzüne çarptı. Önce Dünya'nın kendi ekseni etrafında ve eliptik bir yörüngede Güneş'in etrafında döndüğünü, Dünya ile birlikte benzer yörüngeler izleyen başka gezegenler de olduğunu ve adına Güneş Sistemi dediğimiz bu yapının, milyarlarca benzeriyle birlikte, Samanyolu Galaksisinin merkezi etrafında devindiği sonuçlarına ulaştık. Bilim ve teknoloji ilerledikçe, içinde yaşadığımız evreni git gide daha geniş bir perspektiften görmeye, tanımaya, algılamaya başladık. Hem içinde bulunduğumuz galaksinin kenar mahallelerinden birinde, hem de bu galaksiyle birlikte evrenin ışıksız ve sessiz, ücra varoşlarında yaşadığımız gerçeği, kabullensek de kabullenmesek de bilim dünyasının tamamı tarafından kabul edilen bir kozmolojik görüş bugün.
Kara deliklerin bir çekiciliği vardır. Burada yerçekimi öyle güçlüdür ki ışık bile kaçamaz. Zifiri karanlığı ise ona gizemli bir hava katarak insanı daha da çeker.

Kara deliğe yolculuk tek yönlüdür, geriye dönüşü yoktur. Yani ölüme gitmiş olursunuz. Ama diyelim ki girdiniz, ne görürdünüz orada?

Dev bir yıldız söndüğünde kendi ağırlığı altında çöküp kara deliğe dönüşür. Ancak Güneş’ten 25 kat büyük yıldızlar kara delik oluşturabilir. Galaksimizdeki her bin yıldızdan sadece biri bu boyuttadır. Samanyolu galaksisinde 100 milyar yıldız olduğu düşünüldüğünde, 100 milyon kara delik potansiyeli vardır. Fakat uzayın büyüklüğü göz önünde bulundurulursa ışık hızında seyahat etmeniz halinde bile en yakın kara deliğe ulaşmanız binlerce yıl alacaktır.

Diyelim ki bu engeli aşıp bir kara deliğe vardığınızda ne görürsünüz?
UFO; ''Unidentified Flying Objects'' kelimelerinin baş harflerinden oluşturulmuş teknik bir terim. Tam Türkçe karşılığı ''Tanımlanmamış Uçan Nesne'' olarak kabul edilebilir. Fakat popüler kültürde UFO terimi, uzaydan gelen Dünya dışı akıllı yaratıkları taşıyan, genellikle dairesel yapıdaki hava taşıtlarını ifade ediyor. Teknik anlamda ise, fark edildiğinde ne olduğu anlaşılamamış her türlü obje, ışık yansıması, göz yanılgısı, insan yapımı hava taşıtı vs. UFO kapsamına giriyor. Biz bu yazımızda UFO terimini, gerçek anlamında kullanacağız. Dünya dışından geldiği varsayılan uzaylılara ait hava taşıtlarına ise ''Uçan Daire'' dersek yazı boyunca oluşabilecek kafa karışıklıklarının önüne geçmiş oluruz. 

UÇAN DAİRELER

Uçan daire teriminin ortaya çıkışı da bir hayli ilginç aslında. İlk uzaylı ziyaretleri iddiaları daha eskilere dayansa da, bugün bildiğimiz anlamdaki uçan daire furyasını başlatan olay 1947 yılında yaşanmış. ABD'li sivil bir pilot olan Kenneth Arnold, Rainier dağı civarında uçarken, mavi ışıklar saçan ve hilal şeklinde dizilmiş 9 uçan cisim görür ve bunların yeni bir uçak modeli olduğunu düşünür. Cisimlerin uçuş hareketini ''suda sektirilen çay tabakları''na benzeten Arnold'la röportaj yapan gazeteciler, cisimlerin ''çay tabağı'' şeklinde olduğunu yazarak ''flying saucer'' (uçan çay tabağı, dilimizde kullanılan anlamında ''uçan daire'') terimini farkında olmadan icat etmiş olur. Kenneth Arnold olaydan 3 yıl sonra verdiği başka bir röportajda şunları söylüyor: 

''Gazeteler dediklerimi doğru aktarmadı... Gördüklerimi basına anlattığımda söylediklerimi yanlış ilettiler ve kapıldıkları heyecanın etkisiyle olsa gerek, bir iki gazete öyle çetrefilli bir anlatım kullandı ki, neden bahsettiklerini kimse tam olarak anlayamadı... Gördüğüm cisimler azgın sulardaki tekneler gibi çırpınıyor, sağa sola savruluyor gibiydi... Nasıl uçtuklarını betimlerken de, daire şekilli bir cismi alıp suyun üzerinden fırlatırcasına uçtuklarını söyledim. Gazetelerin çoğu bunu da yanlış anladı ve yanlış aktardı. Cisimlerin daire şeklinde olduğunu söylediğimi yazdılar; oysa ben cisimlerin dairesel tabaklar gibi devindiğini söylemiştim.''

Arnold'un gördüğü 9 cismin ne olduğunu tam olarak bilmiyoruz ama belki de bu tarihi yanılgı, peşinden gelecek yeni ihbarlardaki UFO'ların ve popüler kültürün sinema ve edebiyatta sunduğu ''dünya dışı akıllı yaşama ait hava taşıtlarının'' daire şeklinde tasvir edilmesinde ciddi bir psiko-sosyal etkiye sahip olacaktı. Aslında aerodinamik yasalara göre hızlı ve iyi uçmasını istediğiniz bir hava taşıtını daha farklı bir geometride tasarlamak isteyebilirsiniz ama biz burada bu konuya girmeyelim. Çünkü uzaylıların dünyamızı ziyaret ettiğini kabul edeceksek, bunu yapabilmeleri için biz insanların algılayamayacakları düzeyde bir bilgi ve teknoloji seviyesinde olabileceklerini de peşinen kabullenmemiz gerekir.

EVRENDE YALNIZ MIYIZ?

Kendimi ne zaman uçan dairelerin gerçekten var olup olmadığı, uzaylıların dünyayı ziyaret edip etmediği konularında bir tartışmada bulsam ve bu konuda gerçek bir kanıtımızın olmadığını belirtsem, peşinden gelen ilk soru her zaman ''ne yani, evrende yalnız olduğumuzu mu düşünüyorsun?'' oluyor. Halbuki, dünyanın uzaylılar tarafından ziyaret edilip edilmediği ile evrende başka yaşamların var olup olmadığı birbirinden tamamen ayrı incelenmesi gereken konular. Elimizdeki veriler şimdiye kadar gerçekleştiği iddia edilen uzaylı ziyaretlerinin tek bir tanesinin bile kanıtının olmadığını gösterse de bu, evrenin başka yerlerinde başka yaşamlar olmadığı anlamına gelmiyor. 

UFO denince akla ilk olarak ''Dünya dışı medeniyetler tarafından tasarlanmış hava taşıtları''nın gelmesi gibi, ''dünya dışı yaşam'' dendiğinde de akla ilk olarak yıldızlararası seyahat edebilen süper zeki yaratıkların gelmesi de her dem kendi mitlerini yaratan popüler kültürün ürettiği ve bu tür gizemlere bayılan bilişsel yapılarımızın iştahla beslendiği bir yanılsamayı işaret ediyor. Oysa dünya dışı yaşam araştırmalarını yürüten bilim insanlarının öncelikli beklentisi, kocaman kömür gözleri olan küçük yeşil yaratıklardan ziyade, mikroskobik düzeydeki ilkel yaşam formlarına ulaşmak. Böyle bir keşfin gerçekleşmesinin bilim dünyasında yaratacağı sarsıntı, -gerçek olsun ya da olmasın- yeni bir uçan daire vakasının ufoloji meraklıları arasında yaratacağı sarsıntıdan çok daha şiddetli olacaktır.

DÜNYA DIŞI YAŞAM İHTİMALİ

Bir sahte bilim olarak ufolojiyi incelemeden önce, inanırlarına güçlü felsefi dayanak noktaları oluşturan dünya dışı yaşam ihtimallerinden bilimsel düzeyde bahsetmemizde yarar var. Bu konuda yapılan çalışmalar henüz somut sonuçlar üretmese de, bilim insanları eldeki mevcut astronomik verileri ve matematiği kullanarak bazı tahminler yapmaya çalıştılar. Bunlardan en bilinenlerinden biri, evrende var olabilecek teknolojik uygarlıkların sayısını tahmin etmemizi sağlayan Drake Denklemi'dir. Denklem, mevcut astronomik verilere dayanarak gerçeğe yakın rakamlar verebildiğimiz galaksi içindeki yıldız sayıları ya da yaşanabilir gezegen sayıları gibi faktörlerin yanında gezegenler üzerinde yaşam oluşma ihtimali ve bu yaşamların akıllı yaşama evrilebilme ihtimali gibi tahminsel parametreleri içerir. En ihtiyatlı ihtimallerle hesaplandığında bile çıkan sonuç 4 haneli rakamlarla ifade edilir ki bu sonuç en radikal ufoloji meraklılarının bile tüylerini ürpertebilecek düzeydedir.

1971'de SETI Projesinin (Search for Extra-Terrestrial Intelligence; Dünya Dışı Akıllı Yaşam Araştırması) hayata geçmesiyle dünya dışı akıllı yaşam araştırmaları en sonunda somut bir hale büründü. Bu projenin kurucularından biri Carl Sagan'dı ve bu konuda daha sonra sinemaya da aktarılan ''Contact (Mesaj)'' isimli romanını yazdı. Proje, evrenin farklı noktalarından gelebilecek doğal olmayan radyo emisyonlarını tespit etmeyi ve bulunması halinde incelemeyi hedefliyordu fakat yıllar süren çalışmalardan dünya dışı akıllı yaşama dair herhangi bir ize rastlanamadı.

NASA ise 2009'da Kepler Projesi'ni başlatarak 100.000'in üzerinde yıldız sistemini incelemek üzere aynı isimli uzay aracını uzaya gönderdi. Bu araştırma dahilinde Kepler Uzay Aracı, Samanyolu Galaksisindeki yıldızların yörüngelerinde, suyun sıvı halde kalabildiği ''yaşanabilir'' bölgede bulunan gezegenleri saptamaya çalışıyor.

NASA'nın ''Kepler Görevi'' sitesine buradan giderek an itibariyle kaç onaylanmış gezegen olduğunu görebilirsiniz. Bu yazının yazıldığı an itibariyle onaylanmış gezegen sayısı 1019'du. Henüz bu gezegenlerde yaşam olup olmadığını bilmiyoruz. Fakat Kepler Aracı'nın yalnızca Samanyolu Galaksisinin küçük bir kısmında yapmış olduğu bu araştırmada, yaşam bulundurma ihtimali olan bu kadar çok gezegen tespit etmesi umut verici. Samanyolu Galaksisinde 200 Milyar ila 400 Milyar arası yıldız olduğu tahmin ediliyor ve Kepler bunların yalnızca 100.000 tanesini inceliyor. Bu şu anlama geliyor, eğer Samanyolu Galaksisini bir futbol sahası büyüklüğünde hayal ederseniz, Kepler Uzay Aracının incelediği alan penaltı noktasından biraz daha küçük bir alana denk geliyor. Galaksimize benzer 100.000.000.000 (Yazıyla Yüz Milyar)'dan fazla başka galaksi içeren Gözlemlenebilir Evren'i bi futbol sahası boyutunda düşündüğümüzde ise tarıyor olduğumuz alanı bir elektron mikroskopuyla bile görebileceğimiz şüpheli!


Evren o kadar büyük ki, başka bir yerinde başka bir yaşamın, hatta milyonlarcasının başlamış olması gerektiğini düşünmemek için hiçbir nedenimiz yok. Yine de bu yaşamlardan bazılarının hayatta kalmayı başararak önce ökaryotik canlılara, sonra da akıllı canlılara evrimleşmesi; bu akıllı canlıların medeniyetler kurması ve yıldızlararası seyahat edebilecek düzeyde bir teknolojik düzeye erişmesi aşamalar geçildikçe azalan ihtimallerdir. Buna rağmen binlerce teknolojik uygarlığın var olabileceğini söylüyoruz. Peki bu teknolojik uygarlıkların Dünya'yı fark etmeleri ihtimali nedir?

Evrenin Büyük Patlamadan bu yana, yaklaşık 13,8 Milyar yıldır sürekli genişlediğini düşündüğümüzde, yıldız sistemleri ve galaksiler arasındaki mesafeler hayal etmesi güç rakamlara erişiyor. Eğer başka galaksilerde yaşayan çok ileri teknolojide uygarlıklar varsa ve gezegenimizi bir şekilde fark edip, yüzeyindeki yaşam hareketliliğini görebilecek kadar gelişmiş teleskoplarıyla bizi izliyorlarsa bile gördükleri şey şu anki yaşamdan çok farklı olabilir. Örneğin, bu uygarlık bize 150 milyon ışık yılı uzaklıktaki bir gezegende yaşıyorsa, şu an gezegenimize baktıklarında görecekleri ilk şey dinozorlar olacaktır. Çünkü görüntü, aslında ışıktır ve ışık hızında ilerler. Bize en yakın galaksi olan Andromeda Galaksisinin Dünya'ya olan ortalama uzaklığı 2.5 Milyon ışık yılıdır ve oradan şu an bizi izleyen bir uygarlığın göreceği şey uzak evrimsel atalarımızdan Hominini'lerden başkası olmayacaktır. İçinde yaşadığımız Samanyolu Galaksisinin çapı yaklaşık 100.000 ışık yılıdır ve kendi galaksimizin öbür ucundan bizi gözetlemesi muhtemel bir uygarlığın görebileceği şey de henüz yazılı tarihini başlatamamış ilkel insanlar olacaktır.

Zaman boyutunu diğer muhtemel uygarlıklar için de değerlendirebiliriz. Evrende şu an var olan ya da gelecekte var olacak gelişmiş uygarlıklar olabileceği gibi, çoktan yaşayıp yok olmuş başka uygarlıklar da olabilir ve gezegenimizi keşfedebilme ihtimalleri olan zamanlarda dünyamıza baktıklarında bizler henüz var olmamış olabiliriz.

Evrenin ücra bir köşesindeki mütevazi bir galaksinin varoşlarında, sessizce devinimini sürdüren ''soluk mavi nokta'' dünyamızın başka uygarlıklar tarafından keşfedilmesi ihtimalini külliyen reddedemesek de, bu ihtimali; bireysel yaşantılarımızdaki yalnızlık kaygılarımızın kitlesel boyuttaki yansımalarına çare niyetine fazlaca abartıyor olup olmadığımızı sorgulamamızda yarar var gibi görünüyor.

SAHTE BİLİM: UFOLOJİ

Asıl konumuz olan ''sahte bilim ufolojiye'' geri dönersek, uzak yıldızlardan dünyamızı ziyarete gelen uzay araçlarına ve uzaylılara ait hikayeler, ufoloji kaynaklarının iddialarına göre tarih öncesi zamanlara kadar gidiyor. Aynı kaynaklara göre binlerce yıl öncesinden kalma mağara resimleri, heykelcikler ve daha yakın dönemde resmedilmiş bazı tablolarda bugün bildiğimiz anlamdaki uçan daire ve uzaylı imgelerini andıran örnekler mevcut. Tabi bunların doğrudan doğruya Dünya'yı ziyaret eden uzaylıların varlığına dair kanıt olarak göstermek fazla iddialı olur. 

Uzaylılar tarafından kaçırılma hikayeleri ise daha yakın dönemlere denk geliyor. 19. yüzyılın sonlarına doğru birkaç hadisenin olduğu iddiaları olsa dahi, uzaylı ziyareti ve kaçırılma vakası iddialarının ''kitlesel bir istilaya'' işaret etmeye başlaması 20. yüzyılın ortalarını buluyor. Bugün 4 milyondan fazla ABD'li uzaylılar tarafından kaçırıldığını iddia ediyor! Bunların yanında, ufoloji inanırlarının mitleştirme noktasına getirdiği Rosewell Olayı, Phoenix Işıkları, 51. Bölge ve Ekin Çemberleri gibi özel vakalar da var fakat bu olayların hepsi için yapılmış itiraflar ya da ikna edici resmi açıklamalar mavcut. Gerek vakaların gerçekleştiği ülkelerin resmi kurumları olsun, gerekse NASA, ESA, SETİ gibi dünya dışı yaşam araştırmalarının merkezindeki oluşumlar olsun, şimdiye kadar gerçekleştiği iddia edilen hiçbir uzaylı ziyaretinin gerçeği yansıtmadığını ısrarla belirtiyorlar. Dünya dışı yaşama dair bir kanıtın bulunmasının, bu kurumların bütçelerine doğrudan etki edecek olduğunu düşünürsek, konu hakkındaki görüşlerinin, beklentilerinin tersi yönde olduğunu düşünebiliriz. Bu durum da hali hazırda saygınlığı üst düzeyde olan bu kurumların konu hakkındaki görüşlerinin güvenilirliğini arttırdığı anlamına gelir.

Şimdiye kadar uzaylılar tarafından kaçırıldığını ya da uçan daire gördüğünü iddia eden milyonlarca insanın aynı anda yalan söylüyor olması mümkün mü peki? Niyeti rant, sahtekarlık ya da muziplik olanlarının belki fakat geri kalan önemli bir bölüm iddialarında dürüst ve samimi. Peki hem dürüst, hem samimi olduğumuz halde söylediklerimizin yanlış olabilmesi mümkün mü? Algılarımız bizi yanıltıyorsa neden olmasın? 

UÇAN DAİRE DEĞİLSE, O ZAMAN NE?

Aşağıdaki liste şimdiye kadar uçan daireler ve uzaylı ziyaretlerine dair yapılmış milyonlarca ihbarın gerçekte ne olduğuna dair bilim insanlarınca hazırlanmış ve Evrim Ağacı'nın UFO'ların Bilimsel Analizi isimli makalesinde yayınlanmıştır:

1- Üst Atmosfer

- Meteorlar

- Uydu girişleri
- Roket ateşlemeleri
- İyonosfer deneyleri
- Gök-kanca deneyleri
- Aurora (Kutup) Işıkları
- Noctilucent Bulutlar

2- Alt Atmosfer


- Uçaklar

  - Güneş yansıması
- Hareketli ışıklar
- İniş ışıkları
- Meteoroloji Balonları
- Işıklı balonlar
- Işıksız balonlar
- Öbek halindeki balonlar
- Bulutlar
- Arama Işıkları Yansımaları
- Yıldırımlar
- Yıldırım hatları
- Yıldırım zincirleri
- Yıldırım plakaları
- Plazma fenomeni
- Top Yıldırım Patlaması
- Uçakların bıraktıkları izler
- Yalancı Güneş (Parhelya)
- Yalancı Ay (Paraselen)
- Sis ve Pus Yansımaları
- Hareler
- Pilot hareleri
- Keşif Balonları
- Reklam amaçlı
- Işıklandırılmış
- Baloncuklar
- Lağım atıkları
- Sabun köpükleri
- Askeri test araçları
- Askeri deneyler
- Magnezyum patlamaları
- Göç eden kuşlar 
- Sürüler
- Bireyler
- Yansımalar
- Seraplar
- Üstün seraplar
- Alçak seraplar

3- En Alt Atmosfer


- Kağıt ve diğer atıklar

- Uçurtmalar
- Yapraklar
- Örümcek ağları
- Böcekler
- Sürüler
- Güveler
- Yansımalar
- Elektrik yük boşalmaları
- Tohumlar
- İpekotu tohumları
- Tüyler
- Paraşütler
- Havai Fişekler

4- Yeryüzü veya Civarındaki Cisimler


- Toz fırtınaları

- Güç hatları
- Transformatörler
- Yüksek Sokak Işıkları
- Yalıtım Araçları
- Cam Yansımaları
- Su Tankları
- Yıldırım Atımları
- TV Antenleri
- Hava Ölçüm Panelleri
- Otomobil Işıkları
- Göller ve Su Birikintileri
- Yol Gösterici İşaretlerin Işıkları
- Fenerler
- Buzullar
- Açılı ve Yansıtıcılı Çatılar
- Radar Antenleri
- Radyo Astronomi Antenleri
- Böcek Sürüleri
- Yangınlar
- Petrol Rafinerileri
- Sigara İzmaritleri

5- Diğer Cisimler ve Nedenler


- Gezegenler

- Yıldızlar
- Yapay Uydular
- Güneş
- Ay
- Meteorlar
- Kuyruklu yıldızlar
- Sonradan Görüntü (After-Image)
- Otokinezi
- Sabit olmayan yıldızlar
- Yer değiştiren yıldızlar
- Düşen yaprak etkisi
- Otostazi
- Göz Kusurları
- Astigmatizm
- Miyop
- Gözlüksüz yapılan gözlemler
- Gözlük yansımaları
- Entropik fenomenler
+ Retina hasarları
+ Göz cisimcikleri
- Halüsinasyonlar
- Psikolojik sorunlar
- Farklı kombinasyonlar ve özel efektler
- Fotoğraf kayıtlarında oluşan hatalar
- Gelişim hataları
- Kamera içi hatalar
- Radar hataları
- Anormal kırınımlar
- Saçılma etkisi
- Hayalet görüntüler
- Kuşlar
- Böcekler
- Çoklu kırılmalar
- Sahtekarlıklar

İnsan beyni duyu organlarıyla algıladığı şeyler hakkında bilgi sahibi olmadığında, yaşadığı boşluğu doldurma eğilimindedir. Zihnimizde ne olduğuna dair hiçbir veri bulunmayan bir şey gördüğümüzde, beynimiz onu veri tabanındaki en yakın nesneye ''yuvarlar''. Gün geçtikçe yayılan ve süslü teknolojik terminolojilerle beslenerek insanların gizem fetişini teslim alan UFO miti, ne olduğu bilinemeyen her türlü obje için zihinlerin başvuracağı ''ilk'' veri haline gelmiş gibi görünüyor. Sözde uçan daire ve uzaylılar tarafından kaçırılma vakalarının, uzay teknolojisinin gelişip evrene olan merakı körüklemeye başladığı bir zaman aralığında ve çoğunlukla bu teknolojileri üreten toplumların yaşadığı Kuzey Amerika ve Kuzey Avrupa bölgelerinde yaşanmış olması da bu çıkarımları destekliyor.


KAÇIRILMALAR

Uzaylılar tarafından kaçırılma vakalarına gelindiğinde ise çok daha ciddi, kitlesel bir psikoloji sapmasından bahsetmemiz gerekiyor. Sanrılar zannettiğimizden çok daha yaygın ve sadece ileri derecede psikolojik rahatsızlığı bulunan insanların başına gelmiyor. Sıradan insanların neredeyse 1/4'ü hayatları boyunca en az 1 kez sanrı görüyor. Psikiyatrik bulgulara göre bu deneyimler gerçek hayattan ayırt edilemeyecek kadar gerçekçi sahneler oluşturabiliyor. Özellikle ''Uyku Felci'' olarak adlandırdığımız, bir çok farklı kültürde farklı şekilde mitleşmiş, bizim kültürümüzde de ''karabasan'' olarak adlandırılmış fenomen, UFO'lar tarafından kaçırılma vakalarının büyük bir kısmını açıklıyor. Carl Sagan bu konuda şöyle yazıyor:

''Raporlara bakıldığında, kaçırılma olaylarının çoğunlukla uykuya dalma, uyanma ya da özhipnotik (kendi kendini hipnotize etmeye bağlı) dalgınlık tehlikesinin yüksek olduğu uzun otomobil sürüşleri sırasında görüldüğü anlaşılıyor.'' 

Bu sanrıların oluşmasında, korku duygusunun rolünü de iyi anlamak gerekiyor. Korkunun, evrimsel süreçte dış dünyanın tehlikelerinden korunmaya yönelik, hayatta kalmayı destekleyen bir özellik olduğunu düşünen bilim insanlarının sayısı oldukça fazla. Fakat modern zamanda içinde yaşadığımız medeniyette, uzak atalarımızın içinde yaşadığı vahşi yaşamdan büyük ölçüde izole olmuş durumdayız ve belki de bu evrimsel mirasımız kendine yeni muhattaplar yaratmak konusunda hiç zaman kaybetmiyor. Carl Sagan, uzaylı hikayelerinin, geçmiş dönemlerde Hristiyan dünyasında yaşanmış ''cadı'' hikayelerinin ya da İslam kültüründeki cin hikayelerinin modern versiyonu olduğunu düşünüyor. Karanlık Bir Dünya'da Bilimin Mum Işığı isimli ünlü kitabında şöyle yazıyor:

''1960'ların başlarında, UFO öykülerinin dinsel özlemlerin giderilmesi amacıyla ortaya atılmış olduğu kanısındaydım. Bilimin eski dinlere karmaşık ve sorgusuz bir bağlılığının olduğu bir zamanda, Tanrı hipotezine bir başka alternatif getirilmişti: UFO'ların derin güçleri bilimsel jargona büründürülmüş olarak, üstünkörü bir bilimsel terminolojiyle ''açıklanıyor'' böylelikle, eskinin tanrı ve iblisleri, bize geleceğe ilişkin düşler gördürmek, daha iyi bir gelecek vaadinde bulunmak üzere göklerden çıkagelerek peşimize düşmüş oluyorlardı: Bir uzay çağı, gizem dini doğmuştu.''

Yine aynı kitapta halkbilimci Thomas E. Bullard'ın şu sözleri de aktarılıyor:


''Uzaylılarca kaçırılma raporları, tanrısal varlıkların yerine uzaylıların konulduğu, eskilerin doğaüstü güçlerle karşılaşma öykülerinin yeni yorumları gibi görünüyor''

Carl Sagan'a göre, genel olarak bilimcilerin vardığı sonuç şu:


''Bilim, hayaletleri ve cadıları inançlarımızdan çıkarmışsa da onların yerini hemen, aynı işleve sahip uzaylılar aldı. Yeni olan tek şey, süslü dünya dışı mekan fantezileri. ONun dışında, korku ve ruhsal drama yaşantıları tüm hızıyla geri dönmüş durumda. Geceleri her şeyin olası olduğu efsanevi dünya, içinde yaşadığımız gerçekliğin yeniden bir parçası oldu''


Sinema ve edebiyat gibi popüler kültür araçlarının, uzay teknolojisinin yeni yeni gelişmeye başladığı ve evren merakını gittikçe derinleştirdiği bu dönemde gizemlerle dolu bu spekülatif konunun üzerine balıklama atlaması ile gün geçtikçe giriftleşen sosyolojik etkileşim, UFO hikayelerinin gittikçe artan bir çılgınlık haline gelmesinde önemli bir pay sahibi olmuş gibi görünüyor. İlk uzaylı hikayelerinin komşu gezegenler Mars ve Venüs'ü işaret etmesi, bilimsel gelişmelerle birlikte iki gezegende de yaşam olmadığının anlaşılmasıyla hedeflerin değişmesi de yine bilimsel gelişmelerin toplum üzerinde yarattığı bilgi dağarcığının, konuyu kitlesel anlamda nasıl yönlendirdiğinin güzel bir göstergesi.

CARL SAGAN

Bu yazıyı hazırlarken, Carl Sagan'ın çalışmalarından fazlaca yararlandım fakat bunun özel bir nedeni var. -Ben de dahil olmak üzere- ne kadar objektif olmaya çalışsalar da tüm insanların inandıkları ya da ikna oldukları konuların safındaki kişilere daha fazla prim vermek, karşısında olanları da daha kolay görmezden gelmek gibi eğilimler gösterebileceğini kabul ediyorum. Fakat Carl Sagan'ı bu noktada farklı kılan durum, ''uzaylıları bulmak'' için bilimin tüm imkanlarını seferber etmiş ve bu uğurda yıllarca çalışmış bir bilim insanı olması. ''Karanlık Bir Dünyada Bilimin Mum Işığı'' isimli kitabında, ufoloji iddialarına ayırdığı geniş bölümde şimdiye kadar yapılan milyonlarca ihbarın içerisinde, yanılgının, sanrının ya da muzipliğin var olmadığı tek bir vakanın olmadığını ''üzülerek'' bildiriyor. Yine aynı kitaptan bir alıntıyla, yazımın son sözünü -bana göre- konunun en yetkin ve güvenilir kişisi olarak ona bırakıyorum:

''Ziyaret edilip edilmediğimiz konusuna benden daha fazla ilgi duyabilecek birini düşünemiyorum. Dünyadışı yaşamı doğrudan ve yakından inceleyebilmek, çok uzak mesafeden dolaylı gözlem yapmaktan çok daha iyi olur ve bana zaman kazandırırdı doğrusu. Uzaylılar kısa boylu, suratsız ve cinsel saplantılı olsalar bile, eğer burada bir yerlerdelerse onları tanımak istiyorum.''

keytarist

Sahte bilimler dizisinin diğer yazıları:
1- Kendine çelme takan insan
2- Siz kendinizi yormayın gezegenler halleder