Nöroekonomi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Nöroekonomi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
VİDEO her ne kadar sahip olduklarımızla yetinmemiz gerektiğini anlatmaya çalışıyorsa da beynimizin, mukayese ederek daha fazlasını/ötesini/gelişmişini isteyen mekanizması olmasaydı, bugünkü medeniyete ulaşmamız mümkün olmazdı.

Elbette ki beynimiz daha iyi bir medeniyete sahip olalım diye bu mekanizmayı geliştirmemiştir. Bunun temelinde başkasını referans alıp rekabet ederek hayatta kalabilme, varlığını sürdürebilme çabası vardır. Bu rekabet, kendi türüyle olduğu gibi doğayla olan mücadelesi için de gereklidir. En azından yüz binlerce yıl ve daha ötesinde böyleydi.

Belgesellerde erkeklerin dişisi için mücadeleye girişmesine neden olan mekanizma, yine aynı rekabet ve kendi türünü devam ettirme mekanizmasıdır.

Peki beynimizde bu davranışı yüz binler hatta milyon yıllar evvelinden günümüze taşıyan, bugün dahi daha fazlasını istememize neden olan rekabete, daha çok para kazanmaya, işte yükselmeye, daha iyi araba, ev, mal, mülk sahibi olmaya hatta zaman zaman kıskanmaya, hasetliğe ve giderek kırgınlığa, küslüğe, kavgaya hatta savaş ve kıyımlara neden olan yer neresidir derseniz, bu merkezler amigdala, insula, nucleus accumbens denilen kısımlardır.

Amigdala, gözlerimizin hizasında beynimizin gerilerinde, beyin tabanına yakın bizim cinsel davranışlarımızda, korkularımız, kaygılarımız, saldırganlıklarımıza neden olan yerdir. Nucleus accumbens, beynimizin önüne doğru amigdala ile gözlerimizin arasında bulunan, bir şeyi yapma istencini yaratan, bizleri beklentiye sokan, bir şeyi başardığımızda heyecan veren, mutlu eden, sevindiren, motive eden, dopamin denilen kimyasalı yakıt olarak kullanan beyin kısmıdır. İnsula ise şakaklarımıza yakın, beynimizin biraz derinlerinde acı, memnuniyetsizlik, tiksinme, istemediğimiz şeylerden uzaklaşma ve benzer davranışlarda devreye giren beyin bölümleridir.

Görüldüğü gibi bu bölümler ortaklaşa çalışarak bizim hazlarımızı yaratan, bizleri motive eden veya "bugün canım hiç bir şey yapmak istemiyor" dedirten ve neredeyse bilincimizden bağımsız çalışan, ruh halimizi de belirleyen önemli beyin organelleridir. İşte bizleri doğayla ve birbirimizle sosyal ilişkilerimizi düzenlediği gibi, daha fazlasını da isteten, "onda var, bende neden yok?" dedirten, bizleri rekabete sokan yerler buralarıdır. Böyle bir soruyu, düşünen beynimiz soruyor, bir başka deyişle bizzat kendimiz böyle bir kararı bilincimiz çerçevesinde alıyor gibi görünse de, bu karar, yukarıda sayılan merkezler tarafından alınıp, düşünen beynimize sanki biz, bilerek karar alıyoruz gibi bize dayatan ve uygulatmaya sokan yerlerdir.

Bu arada hemen ilave edelim ki, yazı başlığıyla bağlantılı olarak sahip olma (mülkiyet) isteği doğuştan gelen kavramlardır. Keza hırs, azim dediğimiz kavramlar da doğuştan gelir. Bu mekanizmalar, insanlarda farklı derecelerde olacak şekilde ortaya çıkar. Bu farklılık, onların bilinçli isteklerinden değil, beyin yapılarındaki nöronların (sinir hücrelerinin) bağlantılarından, hormonlardan vb. kaynaklanır. Söz gelimi, bir kişinin beynindeki dopamin üretimi daha az ise, diğer kişiye göre bir şeyi yapmaya, istemeye yönelik hırsı, azmi daha az olacaktır. Bundan da anlıyoruz ki, isteklerimizin derecesi bizim bilinçli isteklerimiz değil, hormonal düzeylerin bizdeki etkisi nedeniyledir.

İşin ilginç tarafı, eşimizi, sevgilimizi bir başkasından kıskanmamıza, yeri geldiğinde partneri için saç saça baş başa kavga etmemize neden olan yerler de bu merkezlerdir. Hatta çoğalma, cinsellik içgüdüsü de buralardan kaynaklanır. Bu kısımların yok olması demek, bırakınız kıskançlık, rekabet gibi unsurların ortadan kalkmasını, türümüzün yok olması demektir. Çünkü bu kısımlar cinsel içgüdü ve dürtülerimizin merkezidir. Bunun da anlamı, bizde ve diğer canlılarda bu istenç, düşündüğümüz için değil, bu merkezlerin düşüncemizi dürtmesiyle ortaya çıkar. Bu merkezler yoksa, üreme de yok demektir. Aynı zamanda cinsellikten alınan zevk, haz gibi duygu ve hissedişlerin de yok olması demektir.

Artık diyebiliriz ki, Dünya'nın 7,5 milyarlık nüfusunun içindeki "ben azla da yetinirim, elimdekiyle kanaat getiririm" vb. söylemlerde bulunabilecek az sayıdaki mütevazi düşüncedeki kişileri bir kenara bırakırsak engelli, engelinden kurtulsa; yaya, bisiklete sahip olsa; bisikletli, normal bir arabaya sahip olsa, nihayetinde bir kişi helikoptere sahip olsa da daha fazlasını isteyecek daha doğrusu beynin ilgili merkezleri tarafından düşünen beyne, bu istekleri dayatan mekanizma daima çalışacak demektir.

Şöyle bir soru sorulabilir. İnsan aynı zamanda düşünebilen bir canlı olduğu halde, bunca rekabet, istek ve daha fazlasını istemekten vazgeçip, elindeki ile yetinip, daha mütevazi ve barışçı bir hayat sürebilecek beceriye/iradeye sahip değil midir? Bir başka deyişle, düşüncelerimizin gücü, yukarıda saydığımız haz merkezlerinden daha güçlü değil midir? Daha da açık bir söylemle, bunca istek ve rekabetin üstesinden gelip, videoda ifade edildiği gibi sahip olduklarımızla yetinmek için düşüncelerimize hakim olamaz, gem vuramaz mıyız? Biraz daha öteye giderek gelenek-görenek, örf-adet hatta din ögelerini kullanarak, ahlak/etik çerçevesindeki değerleri davranışlarımıza katarak bu zorluğun üstesinden gelemez miyiz? Zaten, düşünebiliyor olmak, bizi hayvanlardan ayıran en önemli unsur değil midir?

Düşüncelerimizin gücü mü yoksa beynimizdeki bu haz merkezlerinin gücü mü daha baskın diye sorduğunuzda, yukarıda ifade edildiği gibi, Dünya nüfusu içindeki az sayıdaki kişiyi bir kenara bırakırsak, savaşlar, kıyımlar, kavgalar, küslükler, rekabet, daha fazlasını (mal, mülk, ünvan vb.) istemek, nihayetinde dünyanın şimdiki ve hatta geçmişte hiç bir zaman durulmayan, dingin olmayan haline bakarak düşünme gücümüzün mü yoksa yukarıda sayılan haz merkezlerinin mi daha güçlü olduğunu, düşünce gücümüzle mütevazi bir yaşamın ne derece mümkün olabileceğine siz karar veriniz.

Erol

Başlık biraz garip gelebilir. Öyle ya,  kararlarımızı kendimiz almıyorsak kim alıyor? Ancak, hemen karar vermeden evvel, aşağıdaki örneklere bir göz atmakta yarar var. Örneklerin hepsi sizin düşünce alanınıza girmeyebilir ama yapılan deneyler, çoğunluğun, verilen örneklere uygun davrandığını göstermektedir.

Örneklere bakarak, “Ben neden böyle davranıyorum/düşünüyorum?” şeklinde bir soru sorabilirsiniz. Bence bu sorunun doğru soruluş şekli, “beyin, neden böyle davranıyor/karar alıyor ve aldığı kararları (bilincimin/farkındalığımın) kararları gibi bana dikte ettiriyor?” şeklinde sormak daha doğru olacaktır.

Düşününüz ki cerrahsınız ve bir hastanızın riskli bir ameliyata girmesi gerekiyor. Hastanıza, aşağıdaki cümlelerden hangisini söylerdiniz?

“Sizin, yapacağım ameliyat ile hayatta kalma olasılığınız %90 dır.”
veya
“Sizin, yapacağım ameliyatta ölme olasılığınız %10 dur.

Baktığınızda, iki cümlede de ayni mantıksal çıkarım söz konusu olduğu halde ikinciyi değil, cerrah isek söyleyeceğimiz veya ameliyat olacak kişi isek duymak isteyeceğimiz cümle birinci cümle olacaktır. Neden?

BEDELİNİ KENDİMİZİN  BELİRLEDİĞİN PİYANGO
Diyelim ki bulunduğunuz okulda, şirkette, üyesi olduğunuz dernekte veya benzeri yerlerde bir piyango düzenlendi. Bu piyango için ortaya konulan ikramiye 5.000 TL. Bu ikramiyenin çıkma ihtimali 1/100 yani %1. Şimdi soralım. Böyle bir piyango biletini almak isteseniz kaç lira ödersiniz. Evet evet yanlış okumadınız, bilete ödeyeceğiniz para miktarını siz belirliyorsunuz. Piyangoyu düzenleyenler, bilet fiyatının belirlenmesini size bırakmış. Yeter ki siz, bilet için makul bir bedel belirleyiniz. Yazının geri kalanını okumadan önce aklınızda bir fiyat oluşturmaya çalışınız.

Piyangoyu düzenleyen organizasyon, bir ay sonra yeni bir piyango düzenliyor. Bu defa piyangonun ikramiyesi 10.000 TL. Daha evvelki piyangoda olduğu gibi bilet fiyatını siz belirliyorsunuz. Bu defa 10.000 TL ikramiyeli piyango biletine kaç lira ödersiniz? Ödeyeceğiniz miktar, daha önceki 5.000 TL ikramiyeli piyango bileti için ödediğinizin iki katı mı? İki katına yakın bir miktar mı? O zaman şöyle soralım, 10.000 TL ikramiyeli bilete ödediğiniz tutar, 5.000 TL ikramiyeli bilete ödediğiniz tutardan, birkaç Lira bile olsa fazla mı?

Eğer siz de 10.000 TL ikramiyeli bilet için birkaç lira bile olsa fazla ödeyenlerden iseniz, şunu sormak gerekiyor. Bu fazladan parayı neden ödediniz? Dikkat ederseniz, 5.000 TL ikramiyeli biletin çıkma olasılığını söyledikten sonra, 10.000 TL ikramiyeli bilet için, ikramiyenin çıkma olasılığını ne azalttık ne de çoğalttık, yani aynı kaldı. Bir başka deyişle 5.000 TL’lik ikramiye ile 10.000 TL’lik ikramiyenin çıkma olasılığı aynıdır. O zaman şunu sormak gerekiyor: olasılığı dikkate almadan sadece ikramiyenin büyüklüğüne bakarak bilete daha fazla ödemeye bizi yönlendiren neydi?

Yukarıdaki deneyin başka bir versiyonunu da şu şekilde sorabiliriz.

Diyelim ki bilet bedeli aynı olan iki şans oyunu var: Birincisinde 10 milyon $ kazanabilirsiniz, ikincisinde ise 10 bin $. Bu defa olasılıkları ayrı ayrı verelim. Kazanma olasılığı birinci oyunda 100 milyonda bir (1/100.000.000), ikinci oyunda ise 10 binde birdir (1/10.000). 

Siz, hangi oyuna katılırsınız? Eğer, yazının başındaki örneklerden haberimiz olmasaydı ve bu versiyonu ilk defa duyanlardan olsaydık seçimimiz bizi ilk oyuna çekiyor olurdu. Oysa nesnel bakışla, ikinci oyunda kazanma olasılığı 10 kat daha yüksektir. Bu yüzden eğilim daha çok “büyük ikramiyelere” doğrudur. 

Görülüyor ki beyin olasılıklara değil, büyüklüğe itibar etmektedir.

Genellikle bunun nedenlerini, beynimizin bugünkü modern zamanındaki yapısında veya bizim sahip olduğumuz normal düşünme tarzımızın bu şekilde olmasından dolayı olduğuna inanırız. Halbuki, beynimiz ve hatta düşünce sistemimizin böyle bir beyin yapısının bize dayatması olduğunu pek düşünmeyiz. Diğer bir deyişle beynimizin yapısı ne olursa olsun, bizlerin her şeyi her zaman düşünebileceğimiz görüşünü benimsiyor olabiliriz. Oysaki milyon sene evvel düşünen beyin yani alnımızın arkasındaki prefrontal korteksin olmadığı, dolayısıyla olasılık hesaplarının yapılamadığı eski zamanda, beynin itibar edebileceği yegâne şeyin (toplanabilecek meyve veya avlanabilecek hayvanlar vb.) ne derece ulaşılabilir, elde edilebilir olduğuna dair olasılığı hesaplamak değil, beyin için çekici olan o şeyin ne kadar “çok olduğu/büyük olduğu”dur.

Bugün bile hala, beynimizin, dünün evrimsel mirası olduğunu dikkate almayız. Şöyle düşünülebilir: İyi ama artık benim “düşünen beynim var”. Bu cevap o kadar da tatmin edici değildir. Çünkü, düşünen beyin dediğimiz prefrontal korteks, evrimsel süreçte, kendi kendisini bağımsız olarak beynimizin bir parçası olarak oluşturmamıştır. Düşünen beyin denilen kısım, aslında beynimizin ortasında bulunan duygusal beynimizin diğer adıyla limbik sistem denilen ilkel bölümün sinir uzantılarından oluşmuştur. Bunun en temel anlamı, bizler ne kadar analitik ve mantıksal düşünüyor olursak olalım, duyguların denetiminde karar veriyoruz demektir. 

Eğer beynimizin düşünen kısmı ile duygusal bağlantıyı yukarıdaki örneklere taşıyacak olursak, olasılık kavramını dikkate almamayı düşünen beyne dayatan kısım, milyon sene evvel beynimizin ilkel parçası olan duygusal beyindir. Bir başka deyişle, düşünen beyin, olasılık diye bir kavramın olduğunun farkına varana kadar, duygusal beyin, düşünen beyne “olasılık” diye bir şeyin olmadığı sinyalini gönderiyor diyebiliriz. Onun içindir ki, bu tür deneylerde olasılıkları değil, çoklukları/büyüklükleri dikkate alırız. Ancak, farkına vardıktan sonra bu türden hesaplamaları düşünen beyne taşıyabiliyoruz. Ve onun içindir istatistik, matematik gibi soyut kavramları öğrenmek diğer kavramları öğrenmeye göre daha zordur.

Bugün bu tür deneysel sorularda, (istatistik veya matematik bilgisine sahip ve bu bilgilerini kullanan kişiler hariç) çoğunluk benzer durumda karar alırlar.

Peki, şöyle bir soru sorulabilir. Bugün bile, beynin böyle bir durum için olasılığı dikkate almadan, çoğunluğa/büyüklüğe itibar ederek karar almasını bir “hata” olarak düşünebilir miyiz? Bunun cevabını siz okurlara bırakıyoruz. 

HANGİSİ DAHA ZOR?
724, 947, 421, 843, 394, 411, 054, 646

Yukarıdaki sayıların ortak özelliği nedir? Biraz dikkat edilirse bütün sayılarda ortak olarak 4 rakamı var. Şimdi de şu diziye bir bakalım.

349, 851, 274, 905, 772, 032, 854, 113

İkinci dizideki sayıların ortak özelliği nedir diye sorduğumuzda, ortak noktayı bulmakta birinci diziye göre biraz daha zorlandığımızı görürüz. İkinci dizideki ortak özellik, her bir sayının içinde 6 rakamının olmamasıdır. Birinci sayı dizisinde, bizim akıl yürütmemizden önce, beynimizin bizi (bilincimizi, farkındalığımızı) yönlendirmesi söz konusudur. Beyin, yok olan (olmayan) bir argüman (6) yerine, öncelikli olarak var olanı (4) arar. Beynimizin muhakeme, karar verme, araştırma, karşılaştırma yapan kısmı; alnımızın hemen arkasında bulunan prefrontal kortekstir. Diğer taraftan, sahip olduğumuz bilgilerin depolandığı yer ise kulaklarımızın hizasında bulunan temporal loblardır. (Aslında, hayat boyu edindiğimiz bilgiler, bellek özelliklerine göre, beynimizin çeşitli yerlerinde depolanırlar).

Düşünen beynimiz diğer bir deyişle prefrontal korteks, bir uyaran (gördüğümüz, duyduğumuz, kokladığımız, dokunduğunuz, tattığımız vb.) için öncelikle geçmiş dönemde belleğimizde kaydolup olup olmadığına bakar. Aranan bilgi, belleğimizde mevcutsa işimiz kolaydır (Birinci dizideki 4 rakamı). Aradığını bulamaz ise düşünen beynin işi zorlaşır. Çünkü beynimiz bilmediğini (belleğinde olmayanı) işlemek üzere değil, bilinen bilgileri (belleğinde var olanı) işleyip çevreye uyum sağlamak üzere evrimleşmiştir.

Dikkat edilirse, ikinci dizide eksik olan 6 rakamını bulmaya çalışırken, birinci dizide tekrarlanan 4 rakamını bulmaya göre beynimiz biraz daha fazla efor sarf eder. İşte böyle bir durumda karar verici olan, düşünen beyin (prefrontal korteks), bellekteki geçmiş dönem bilgileri birbiri ile ilişkilendirerek yeni varyasyonlar, senaryolar yaratır, hayal kurar. Bu süreçte (ikinci sayı dizisi) beyin gerek dikkat, gerekse muhakemeye harcanan eforlar, bellekten çağırmaya göre daha fazladır. Daha açık söylemek gerekirse birinci sayı dizisindeki ortak olan 4 rakamını bulmanın, ikinci sayı dizisindeki 6 rakamının “olmadığını” bulmaktan daha kolay olması, bizim muhakeme veya karar gücümüzden daha çok, beynin evrimsel yapısından kaynaklanmaktadır. Çünkü beyin, dış uyaranların öncelikle tehdit ve tehlike olup olmadığını, tehdit veya tehlike yoksa mevcut uyaranlarla çevreye nasıl uyum sağlayacağına dair evrimsel bir programı takip etmekte, gerisini de kaba tabirle boş vermektedir. Daha açık bir deyişle, beyin, gördüğü, duyduğu yani var olan bilgilere bakarak kendisinin tehlikede olup olmadığına ve dolayısıyla çevreye uymaya çalışır. Ortalıkta olmayan bir uyaranı dikkate almaz. 

SALT MANTIK VAR MIDIR?
Yine bunun temel nedeni, daha evvel kısaca bahsettiğimiz, koku haricindeki diğer duyularımız olan görme, işitme, dokunma, tatma duyu bilgilerinin öncelikli olarak düşünen beyne (prefrontal kortekse) gitmemesidir. Çevremizden edindiğimiz ilk bilgiler-söz gelimi masada gördüğüm bir kalem, pencerenin dışından gelen bir korna sesi veya bahçedeki bir gülün kokusu- beynimizin ortasında bulunan duygusal beynimize (limbik sistem) ve buradaki bir alt sistem olan “talamus” isimli beyin organeline gider. Eğer, bireyin gördüğü işittiği uyaran (neyi görüyor, neyi işitiyor ise) bir tehdit oluşturmuyorsa, ondan sonra bu bilgiler talamustan düşünen beyne gider. Buradan da anlaşılıyor ki, yukarıdaki sayı dizisindeki bilgiler dahi, problemi çözmek için ilk etapta düşünen beyne değil, duygusal beyne giderler. Bunun da anlamı, çözmeye çalıştığımız problem matematik de olsa, mantık problemi de olsa öncelikle “duygusal” denetimden geçtikten sonra düşünen beyin vasıtasıyla muhakeme edilebilir, karar verilebilir, bilgi haline gelir demektir. Diğer bir deyişle, çözmeye çalıştığımız her türlü matematik/mantık problemi, duygusal sürecin bir parçası olmak zorundadır. Buna göre, bildiğimizin/inandığımızın aksine, insan için “saf/pür/yalın” bir mantıktan bahsedemeyiz. Özetle 2+2=4 işlemine ait bilgi dahi önce duygusal denetimden geçer ve ondan sonra analitik süreçlerde incelenmek üzere düşünen beynimize gider.

Sayı dizimizle ilgili konuya tekrar dönecek olursak, ikinci dizide beynimizin birinciye göre daha fazla zorlanmasının nedeni, birkaç yüz bin yıl evvel beynimizde, düşünen beynin (prefrontal korteksin) olmadığı ve dolayısıyla beynin, belleğindeki bilgilere bakarak, çevredeki uyaranların birey için tehdit olup olmadığına bakmak ve bellekte var olanlarla karşılaştırma yapmak üzere evrimin getirdiği kolaylığını kullanıyoruz demektir. 

Bu kısmı özetlersek, beynimiz, neyi aradığını bilmeden giriştiği bir süreçteki muhakeme, bilgi karşılaştırması, karar verme, plan yapmaya göre beyindeki muhtemel işlevlere ait kombinasyon sayısı; neyi aradığını bilerek yapılan işlem kombinasyonundan katbekat fazla olacaktır. Dolayısıyla böyle bir işlem için “yokluk”, “varlıktan” daha zor fark edilir. 

Şöyle bir örnek verelim. Bir annenin, çocuğunu almak üzere yuvaya gittiğinde, çocuğu yuvada yoksa (baba, anneye haber vermeden daha erken bir saatte çocuğu almış ve annenin danışacağı yuva görevlisi o anda ortalıkta değilse), anne, çocuğunu yuvada görememenin farkına, görmesinden daha fazla efor sarf ederek mi varacaktır? Böyle bir durumda ebetteki daha çabuk farkına varacaktır. Çünkü, anne, yuvaya neyi bulamayacağını değil, neyi bulacağını bilerek gitmektedir. Buna göre, ikinci sayı dizisine bakan kişiye “hangi rakamın olmadığı” şeklinde ön bilgi verilmiş olsa ve kişi, sayı dizilerine, bu ön bilgi çerçevesinde baksa, beynin bu konu için harcayacağı efor biraz daha azalacaktır. Diğer bir ifade ile beyin, bilinmeyen değil, bilinen bir bilgiyi işleyecektir.

KAZANDIĞIMIZDA ÜZÜLDÜĞÜMÜZ, KAYBETTİĞİMİZDE SEVİNDİĞİMİZ OLUR MU? (OLGU KARŞITI KARŞILAŞTIRMA)
Berkeley Kaliforniya Üniversitesi profesörlerinden Barbara Mellers de iki bölümden oluşan aşağıdaki gibi bir deney tasarlıyor.

Deneyin birinci basamağı şöyle:
Deneğe, yazı tura attırılıyor. Eğer tura gelirse, denek, 8  $ kazanacak; yazı gelirse 32  $ kazanacak. (Evet, evet, yanlış okumadınız, denek, yazı da gelse tura da gelse para kazanıyor. Ancak, birinde 8 $ kazanırken, diğerinde 3 $ kazanıyor)

Böyle bir yazı tura oyunda, para atılıp, tura geldiği ve karşılığında 8 $ kazandığınız zaman sevinir misiniz, üzülür müsünüz? Gariptir ki bedavadan 8 $ kazandığımız halde, 8 $ kazandığımız için sevinç değil, 32 $ kazanamadığımız için üzüntü duyarız.

Peki, bir de bu deneyin ikinci basamağını, tersini düşünelim ve kurgumuzu şu şekilde değiştirelim.

Bu defa, tura gelince 8 $ kaybedeceksiniz, yazı geldiği zaman da 32 $ kaybedeceksiniz. (Her iki halde de kayıp var.)

Böyle bir deney başınıza gelse, yazı tura atılsa, atım sonucu tura gelse ve siz de 32 $ yerine 8 $ kaybetseniz, sevinir misiniz, üzülür müsünüz? Yine, burada da, her iki durumda da kaybetme ihtimali olduğu halde, bizler, sanki bir şey kazanmışçasına sevinmekteyiz. (Veya beklenenden daha az üzülürüz.)

Konuyu biraz daha irdeleyelim. Birinci deneyde, bedavadan 8 $ kazandığımız halde üzülmekte, ikinci deneyde ise 8 $ kaybettiğimiz halde sevinmekteyiz. Sizce bunda bir gariplik yok mu? Günlük hayatın içinde kalarak bu deneylere bakarsak, pek de garip görünmez. Kazançlarda (bedava bile olsa) kafamızdaki hedeflenen değerden düşük bir değer elde edildiğinde, hayal kırıklığı ve sonunda bir üzüntüye dönüşürken, kayıplarımızda ise beklenen en büyük kayıptan (32 $) daha azı (8 $) gerçekleştiği zaman, bir rahatlama olacağı için, bu rahatlama bir sevince dönüşmektedir. Bu tür olaylara, yine, günümüzün mantığı ile değil, zihnimizin evrimsel süreci çerçevesinden, insanların yüzbinlerce yıl evvelinden, doğaya uyumu olarak bakmak daha makul olacaktır. Peki, insan beyninin bu oluşumu, doğaya uyum olarak bize, nasıl bir kazanç sağlamış olabilir acaba?

Bu örneği destekleyen başka bir deneyi de aşağıda anlatmaya çalışalım.

Bir başka deneyde, deneklere, Olimpiyat Oyunlarının madalya töreninde, birincilik, ikincilik ve üçüncülük kürsüsüne çıkanların resimleri, daha doğrusu resimdeki yüz ifadelerinin tanımlanması isteniyor. Resimlerde, olimpiyat yarışmacılarının yüzlerindeki ifadelere bakan denekler, hemen hemen aynı şeyleri söylüyorlar. Üçüncü olan yani bronz madalya alan sporcu, birinci olan yani altın madalya alan sporcu kadar sevinçlidir. Buna karşılık, ikinci olan yani gümüş madalya alanın yüzü ise hüzünlüdür.

Burada da görülmektedir ki, üçüncü olan kişi sevinçlidir çünkü birinci olamasa da, en azından bu üçlünün arasına girerek, hiç kazanamayanlara göre bir üçüncülük elde etmiştir. Bunu bir evvelki deneydeki, 32 $ kaybetmek yerine 8 $ kaybetme ile eşleştirebiliriz. Diğer taraftan, ikinci olanın üzüntüsü ise, yine bir evvelki deneyde olduğu gibi, 32 $ kazanmak varken, 8 $ kazanmaya eşdeğerdedir.

Bu türden olaylara yani, kazandığımız halde üzülmeye ve kaybettiğimiz halde sevinmeye sosyal psikoloji bilimlerinde “olgu karşıtı karşılaştırma” adı verilmiştir.

BEYNİMİZDE NELER OLUYOR?
 
Peki, bu olaylarda beynimizde neler oluyor? Öncelikle hemen söyleyelim ki, bir ödül kazandığımızda, hatta ondan da öte bir ödül kazanacağımıza dair beklentiye girdiğimizde, beynimizin ön tarafına yakın ve yaklaşık olarak gözlerimizin hizasında bulunan kısım olan nucleus accumbens, bolca dopamin adı verilen kimyasalın etkisi altına girmekte ve bizi sevince boğmaktadır. (Aşık olduğumuz kişiyi, randevulaştığımız yerde, içimiz kıpır kıpır ederken beklememizi hatırlayalım. Tabii ki, bu sözümüz aşık olanlar için.) Diğer bir deyişle beynimizin bir bölümü olan nucleus accumbens, bizim ödül merkezimizdir.
***
Diğer taraftan, kayıptan (riskten) kaçınmayı sağlayan kısım ise beynin önünde ve ön adacık (anterior insula) adı verilen kısımdır. Ön insula, kayba uğrayacağı bir durumun içinde olduğunu değerlendirirse bunu bize acı, iğrenme, bıkma, hayal kırıklığı, ön yargı, pişmanlık, beğenmemek, memnuniyetsizlik, stres hatta panik olarak hissettirerek gösterir. Ön adacık adlı bu kısım, aynı zamanda duygularımız için önemli olan, korktuğumuzda, o yerden kaçmamızı veya gerekiyorsa bizi tehdit eden şeye saldırmamızı sağlayan amigdala, bellek merkezimiz olan hipokampus ve hormon salgılama merkezi olan hipotalamus ile işbirliği yapar.

Görülüyor ki, nucleus accumbens bizi sevindirecek durumlarda devreye girerken, ön insula denen kısım ise, bize acı verecek olaylarda devreye girmektedir. Ödül ve kayıp sistemleri birbirinden büyük ölçüde bağımsız ise de, biri devreye girdiğinde, diğeri çalışmasını azaltır.

İşin ilginç tarafı, üzülmek ve sevinmek gibi faaliyetler, her ne kadar bilincimiz vasıtasıyla bir başka deyişle biz istediğimiz için yürütülen faaliyetler gibi görünse de aslında yukarıda bahsi geçen beyin bölgeleri irademizin dışında birer karar verici merkezlerdir. Daha da açık söylemek gerekirse, beynimizin ilkel merkezlerinin aldığı kararların, düşünen beynimize dayatması sonucu, bu kararın bizim bilinçli kararımızla alındığı ve düşüncesine iter. Çünkü, beynimizin ilkel kısmı (beynimizin ortasında bulunan ve limbik sistem denilen kısım, kişilik yapımızın neredeyse büyük bir yüzdesini oluşturur) kendisiyle çelişkiye düşmeyecek şekilde bizi, bir başka deyişle düşüncelerimizi manipüle eder. Bunun en açık anlamı, gündelik hayatımızdaki davranış, düşünce ve kararlarımızın çok azı bize aittir. 

GARANTİ PARAYI MI, OLASILIKLI PARAYI MI TERCİH EDERSİNİZ?
Size iki seçenekli şöyle bir teklif getiriliyor. 
Garanti diğer bir deyişle kesin 3000 $ mı tercih edersiniz yoksa %80 olasılıkla 4000 $ kazanma durumunu mu tercih edersiniz? 4000 $ kazanma kısmını biraz daha açık anlatırsak, 80 adedinde “4000 $ kazandınız”, 20 adedinde ise “hiçbir şey kazanmadınız” yazan kağıtların olduğu bir torbadan rastgele çekeceğiniz kağıda göre %80 olasılıkla 4000 $ kazanacak veya %20 olasılıkla hiçbir şey kazanmayacaksınız. Hangi durumu seçersiniz?

Böyle bir durumda, hemen herkes, işini şansa bırakmadan 3000 $ kesin parayı tercih etti bu şaşırtıcı bir sonuç değildi. 

Şimdi de aynı soruyu bir başka türlü soralım.
Yaptığınız yanlış bir şey nedeniyle 4000 $ için dava edildiğinizi hayal ediniz. Size şöyle bir teklif getiriyorlar. Şu anda 3000 $ ödemeye razı olup anlaşmak mı istersiniz yoksa %80 olasılık ile kaybetme ihtimalinizin olduğu ve kaybettiğiniz zaman toplam 4000 $ borçlu olacağınız, fakat bunun yanında %20 olasılık ile kazanma şansınızın olduğu (hiç borcunuzun olmadığı) ihtimalini mi seçmek istersiniz? Daha açık bir dille söylemek gerekirse, 4000 $ ceza ödemek yerine 3000 $ ödeyeceksiniz böylece hiçbir cezanız kalmayacak ya da bir evvelkinde olduğu gibi 80 adedinde “4000 $ ödeyeceksiniz” ve 20 adedinde “hiçbir şey ödemeyeceksiniz” yazılı kağıtların olduğu torbadan çekip şansınızı mı denemek isterdiniz?

Böyle bir durumda siz neyi seçerdiniz? Bu deney çerçevesinde çoğu kişi 3000 $’lık kesin kaybı reddetti, bunun yerine şanslarını denemeyi seçti. 

Dikkat edilirse bir evvelki durum ile şimdili durumdaki olasılıklar aynıdır. Ancak insanlar olasılıklar aynı dahi olsa (ki zaten olasılığın insan beyni tarafından dikkate alınmadığını söylemiştik) eğer söz konusu kazanç garanti veya kesin olacaksa, risk almamayı, eğer bir kaybı başımızdan defetme durumu söz konusu ise, böyle bir durum için şans verilmişse, bu beladan kurtulmak için riski göze almaktadır. Bütün bunlar, olasılıklara bakarak, aklın veya mantığın aldığı kararlar değil aksine evrimsel sürecin bize dayatması gibi görünmektedir.

Aynı deneyin basitleştirilmiş başka hali şu şekilde olabilir.
Kesin 900 $ elde etmeyi mi, yoksa %90 olasılıkla 1000 $ elde etmeyi mi düşünürsünüz? Kesin 900 $ kaybetmeyi mi yoksa %90 olasılıkla 1000 $ kaybetmeyi mi düşünürsünüz?

HALE ETKİSİ
Hale etkisini açıklamak için, uyma davranışı ile ünlenen Solomon Ash’in bir örneğine bakalım. Ash, sınıftaki öğrencilerini iki gruba ayırdı ve bir gruba Alan, diğer gruba Ben isimli kişilerin tariflerini verip kişilikleri hakkında yorum istedi.

Alan: Zeki, çalışkan, fevri, eleştirel, inatçı, kıskanç.
Ben: Kıskanç, inatçı, eleştirel, fevri, çalışkan, zeki.

Eğer çoğumuz gibiyseniz Alan’ın kişilik profiline Ben’inkinden daha olumlu gözle bakmış olmalısınız. Listedeki ilk kişilik özellikleri sonrakileri etkiler ve anlamını değiştirir. Sözgelimi Alan’ın kişilik özelliklerini sırasıyla ele alırsak, “zeki” birisinin, kişilik tanımlamasında daha sonra gelen “inatçı” özelliğini haklı çıkartabilir, diğer bir deyişle zeki bir kişinin “inatçı” bir tavır göstermesi makul gelebilir. Buna karşılık Ben isimli kişi hakkında düşünürsek, listenin en başında bulunan “kıskanç ve inatçı” kişilik özelliği bizi etkileyecek ve geri kalan kelimeler de baştaki bu kelimelere uygun olarak değerlendirilecektir. “Kıskanç ve inatçı” olan bir kişin “zeki” ise böyle bir durumda, kıskanç ve inatçı olan bu kişinin zekâsını zarar verici bir yönde kullanabileceğini, nihayetinde bu kişinin tehlikeli bir kişi olabileceği düşünülebilir. Aslında, listeden de görüldüğü üzere gerek Alan gerekse Ben’in kişilik özellikleri aynıdır. Ancak beyin, ilk özellikleri dikkate alır ve geri kalanları da ilk özellikleri uygun olacak şekilde değerlendirir. 

Tabii ki öyle deneyler ve bu deneylere bağlı söylemler vardır ki, ilk söylemlerden değil, son söylemlerden etkilenir ve tüm değerlendirmemizi son söyleme göre yaparız. Bir başka deyişle, son özellik, baştakileri etkileyebilir. Buna göre “hale etkisi”, bir bütünün, tek bir kaç parçasına bakarak o parça veya parçalara ait özellikleri bütüne yaymaya denir. Sözgelimi ilk defa gördüğünüz bir kişi yakışıklı ise, aynı zamanda bu kişinin nazik, yardımsever, iyi huylu olarak değerlendirmenize yol açabilir. 

İlişkiler veya satış süreçlerinde bu metotlar kullanılır. Tanınmış bir otomobil firması, satış sonrası, otomobillerine olan ilgilerini ölçmek için müşterilerine memnuniyet anketi gönderir. Anket, otomobilin beğenilmeyen taraflarının soruları ile başlayıp, beğenilen özelliklerini içerecek sırada düzenlenmişti. Müşterilerden gelen anket sonuçları, firma yetkililerinin beklediğinden düşüktür. Firma yetkilileri bu defa anketteki sıralamayı değiştirirler. Otomobilin beğenilebilecek özelliklerini başa alarak anketi yeniden düzenlerler. Bu defa, gelen anket puanları daha yüksektir. Bu tür değerlendirme beynimiz, tutarlı davranmak adına kendisiyle çelişkiye düşmek istemez ve hale etkisinin kurbanı olur. 

ŞOK VERME
1972 yılındaki klasik bir araştırmada, laboratuvar deneyinin katılımcıları iki gruba ayrıldı. Birinci gurubun üyelerinin tamamına elektroşok verileceği söylendi. İkinci gurubun üyelerinin elektroşoka maruz kalma olasılığının ise yalnızca %50 olacağı söylendi. Söz gelimi bir torbada bulunan 50 adet kırmızı, 50 adet beyaz bilyeden rastgele çekeceğiniz kırmızı bilye karşılığında size elektroşok verileceği, beyaz seçerseniz herhangi bir işlem yapılmayacağı söylendi. (Tabii ki, aslında katılımcıların bilmediği, herhangi bir elektroşokun verilmeyeceği idi.) Araştırmacılar, bahsi geçen elektroşoktan önce katılımcıların fiziksel gerginliğini (kalp frekansı, heyecan, terleyen eller vs.) ölçtü. Sonuç son derece şaşırtıcıydı:

İki grubun ölçümleri arasında hiçbir fark yoktu. Her iki deney grubunun üyeleri de aynı derecede heyecanlıydı.

Bunun üzerine araştırmacılar ikinci grubun elektroşoka maruz kalma olasılığını %20’ye indirdiler, ardından %10’a ve sonunda da %5’e. Sonuç şuydu: Hâlâ hiçbir fark yoktu. İkinci grubun şoka maruz kalma olasılığı düşürüldüğü halde, tümünün şoka tabi olacağı birinci grubun her bir ferdi ile aynı ölçüdeki heyecanı yaşıyorlardı.

Bu defa araştırmacılar, her iki gruba da, daha evvel vereceklerini söyledikleri elektroşok miktarını arttırdıklarını (söz gelimi iki katına çıkardıklarını) ve yukarıda bahsedilen olasılıkları aynısıyla uygulayacaklarını söylediklerinde, grupların fiziksel gerginliği de, olasılıklardan bağımsız olarak yükseliyor, gruplar arasında asla bir fark olmuyordu. Yani, hepsinin elektroşoka maruz kalacağını bilen birinci grup bireyleri ile yukarıdaki olasılıklara göre elektroşoka maruz kalacak ikinci grup bireyleri arasında, artan şok derecesine göre endişe miktarları artmıştı ve aynıydı.

Çıkan sonucun anlamı şuydu: Beklenen bir olayın boyutuna (büyük ikramiyenin miktarına ya da elektroşokun şiddetine) göre tepki veriyoruz, o olayın gerçekleşme olasılığına göre değil. Farklı ifade edersek olasılıklara dair sezgisel bir kavrayışımız yok. Bir başka deyişle, yazının başındaki örneklerde olduğu gibi beynimiz olasılık kavramını dikkate almıyordu.

Elektroşoklu deneye geri dönelim. İkinci grupta elektroşok olasılığı daha da düşürüldü: %5’ten %4’e, %3’e vs. İkinci grup ancak %0 olasılıkta birinci gruptan farklı tepki verdi. Yani %0 olasılık,%1 olasılıktan dehşet derecede daha iyi görünüyor. Bir başka deyişle, %1 olasılık bile %100 olasılık kadar aynı derecede etkili olmaktadır.

Bu durum “olasılık ihmali” olarak adlandırılır; bu ihmal yanlış kararlar vermemize sebep olur.

İKİ KAT MUTLULUK
Herhangi bir koşul belirlemeden ve karşılık beklemeden size 10 $ verildiğini düşünün. Bu sizi mutlu eder miydi? (Veya sizi mutlu edebilecek asgari düzeyde bir para). Şimdi dikkatlice düşünün. Bir iki gün sonra size 20 $ verilse iki kat mutlu olur muydunuz? Olmaz mıydınız? Peki, iki kat mutlu olmanız için size ne kadar para verilmesi gerekirdi?

Felsefeciler iki kat mutlu olmak gibi bir ifadenin anlamsız olduğunu iddia edebilirler. Fakat, üzerinde böyle bir deney yapılan öğrenciler soruyu cevaplamakta bir sorun görmediler. Öğrencilerin cevapları felsefecilerden çok ekonomistleri şok etti, ortalama cevap 40 dolardır. 

Fonksiyonel manyetik rezonans görüntüleme (fMRI) ile yapılan çalışmalarda, deneğe 1 $ verildiğindeki beynindeki sinyale karşılık, deneğe 5 $ verildiğinde 2 kat fazla sinyal alınmıştır. 

Beynimiz ve Biz serisinin geçmiş dönem yazılarından biliyoruz ki, insanın bir ödül karşısındaki sevincini gösteren kısım, beynimizin önünde, her iki beyin yarım küresinde ve gözlerimizin hizasına denk gelen ve adı nucleus accumbens denilen kısımdır. Her bir ödülde, bu kısma gelen ve adına dopamin denilen kimyasalın artışı bizi mutlu kılmaktadır. Dopamin kimyasalının nucleus accumbensi daha fazla çalıştırması, daha fazla sinyal olarak fMRI tarafından saptanmaktadır.

Bununla ilgili şu örneği verebiliriz. Eğer bir satıcı iseniz, satmak istediğiniz malın veya hizmetin bir
benzeri müşteride zaten varsa ve siz, müşterinin sahip olduğunu bırakıp sizin mal ve hizmetinize rağbet etmesini istiyorsanız, sizinkinin, müşterinin beynindeki duygusal etkisi iki kat veya ona yakın dopamin salgılatmalıdır.

100 $ KAYBETMEK İLE 100 $ KAZANMANIN DUYGUSAL FARKI
Kayıpları kazançlardan daha yüksek değerlendirmemize şaşmamalı. 100 $ kaybederseniz, bu sizi, aynı miktar parayı kazanırken, ya da benim size 100 $ verirken mutlu edeceğinden daha büyük oranda mutsuz eder. Bu durum deneysel olarak kanıtlanmıştır.

Bir kayıp aynı büyüklükte bir kazançtan yaklaşık iki katı daha fazla duygusal ağırlıktadır. Bilim buna kayıptan kaçınma adını veriyor. Bu sebepten, birini ikna etmek istiyorsanız ikna argümanınız, olası bir kazanç değil olası bir kayıptan kaçınma olmalıdır.

Yazının en başındaki cerrah örneğimize geri dönelim.

Beynimiz böyle bir mantıksızlık üstesinden gelemeyip neden birinci söylemeyi tercih etmektedir? Böyle bir tercihin bilinçli düşünceden çok buna karar vericinin ilkel beynimiz diğer adıyla limbik sistem olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü duygusal (limbik sistem) yani ilkel beynimiz milyonlarca yıl organizmanın (insanın) başına, onu mutlu edecek olaylardan çok yıkıcı, yok edecek olayların geldiğini deneyimlemiş ve 350-500 bin yıl evvel oluştuğu tahmin edilen düşünen beynimize (prefrontal korteks) deneyimlediği bu bilgiyi dayatmıştır. Bir başka değişle olaylara iyi tarafından değil, kötü tarafından bakarak karar veren kısım, düşünen beyin değil duygusal beynimizdir. Gündelik hayatımızda da, duygusal beynimizin baskın çıkması ve bununla baş edemeyen düşünen beyin savaşımında depresyona girmekteyiz. Bu da evrimin bir sonucu olarak görülmektedir. Ancak bugün bizi depresyona sürükleyen bu beyinsel yapı, geçmişte bizi tehlikelerden koruyup türümüzün varlığını sağlamış olmalıdır.

Şu halde gündelik hayatta da bir kişiye doğrudan güvenmemek, olayları kötü tarafından bakarak irdelemek, bir yere gittiğimizde önce kişileri ve etrafı inceledikten sonra yavaş yavaş sosyal ilişkiye geçmenin nedenlerini beynimizin evrimsel yapısında arayabiliriz.


Erol

Yazıdaki örnekler için “alıntı” yapılan ve daha fazlası için okunması önerilen kaynaklar:

William Poundstone, Taş Kağıt Makas, Domingo Yayınevi, 2016
Richard Nisbett, Mindware Etkili Düşünme, Türk Hava Yolları Yayınları, 2016
William Poundstone, Fiyatlandırma Sırları, MediaCat, 2015
Daniel Kahneman, Hızlı ve Yavaş Düşünme Sanatı, Varlık Yayınları, 2015
Rolf Dobelli, Hatasız Düşünme Sanatı II, NTV Yayınları, 2014
Rolf Dobelli, Hatasız Düşünme Sanatı I, NTV Yayınları, 2013
Peterson, Richard L., “Karar Anı”, Scala Yayıncılık, 2012
Zweig, Jason, Paranız ve Beyniniz”, İnkılap Yayınevi, 2011
Gary Marcus, Kluge İnsan Zihninin Yapısı, Remzi Kitapevi, 2010


Oyunun adının “Iowa Kumar Deneyi” olarak isimlendirilmesinin sebebi, oyunu tasarlayan kişinin o zaman için Iowa Üniversitesi Tıp Koleji’nde, doktora sonrası Antoine  Bechara tarafından ortaya konmuş olmasındandır. Oyun, Hanna Damasio tarafından bir basamak daha ileri götürülmüştür.

Amaç, oyun esnasında beynimizin nasıl karar verdiğini, seçimlerimizi nasıl yaptığımızı görmektir. Hatta, yazının sonunda söyleyeceğimizi baştan söylemek gerekirse, beynimizin bir tarafları çoktan karar verdiği halde, bilincimizin bunun farkında olmadığıdır.

O zaman oyunun nasıl oynandığına geçelim.

Bir masada A, B, C, D olarak isimlendirilen dört adet iskambil destesine benzer deste vardır. Bir denek, destelerden çekmek üzere masaya oturtulur. Deneğe  2000 $ borç para verilir. Denekten yapması istenilen şey, önündeki A, B, C, D destelerinden hangisinden ve hangi sırada isterse kâğıt çekmesidir. Söz gelimi denek, A destesinden arka arkaya 3 adet kart çekimi yaptıktan sonra C destesine yönlenerek 2 adet, sonra B destesinden 6 adet ve tekrar A destesine dönerek 1 adet çekebilir ve bu şekilde devam edebilir. İsterse, tüm seçimlerini aynı desteden de yapabilir. Sonuçta, hangi desteden ne miktar ve hangi sırada seçtiğine dair karar, tamamen deneğe aittir.  Ancak deneğin bilmediği bir şey vardır. Deneğin, destelerden çektiği toplam kart sayısı 100 adet olduğu anda, deneyi gerçekleştiren kişi, deneyi sonlandıracaktır.

Oyunun kurallarını açıklamaya devam edelim. Denek, kartları çektikçe, kartlarda yazan miktar kadar ya kazanacaktır ya da kaybedecektir.  Söz gelimi çekilen kartların üzerinde 50$ kazandınız, 25$ kazandınız, 75$ kaybettiniz, 100$ kazandınız veya 100$ kaybettiniz gibi ibareler vardır. Denek, kazandıkça, deneyciden karttaki kadar para alacak, kaybettikçe de kartta yazan miktar kadar para verecektir.

Ancak, deneye katılan deneğin bilmediği bir şey daha vardır. A ve B destesi öyle bir ayarlanmıştır ki, 100$, 250$, 500$ kazandırabilirken, bir anda 500$ hatta 1000$ kaybettirebilmektedir. Buna karşılık, C ve D destesi daha mütevazi rakamlarla donatılmış olup, 25$, 50$, 75$ ve en fazla 100$ kazandırabilecek veya kaybettirebilecek şekilde hazırlanmıştır. 

Şu halde oyunun kurallarını özetlersek; dört adet desteden A ve B olarak isimlendirilen desteler riskli, B ve C olarak isimlendirilen desteler ise mütevazi rakamlarla kazandırmaya veya kaybettirmeye ayarlanmış kağıtlar olup deneğin bundan haberi yoktur. Denek, istediği sırada olmak üzere istediği desteden istediği kadar seçim yapabilmektedir. Ve ayrıca, deneyi yapan, kartların toplam sayısı 100 olduğunda deneyi durdurmaktadır. Tabii ki, hangi destelerin riskli hangilerinin  mütevazi kayıp ve kazançlar içerdiği ile toplam 100 adet kart sayısına varıldığında, deneyin durdurulacağından deneğin haberi yoktur.

Deney başladığında, denekler, hemen hemen ortalama olarak toplamda 30 kart seçtiklerinde, hangi destelerin riskli, hangilerinin nispeten kazandırabilen desteler olduğunun farkına varmaktadırlar. Bazı hırslı denekler, oyun içinde zaman zaman daha fazla kazanmak için A ve B destelerine  dönseler de, beklediği büyük kazançlar yerine, büyük kayıplarla karşılaşınca, deneye tekrar C ve D destelerinden devam etmektedirler.

BEYİNDE NELER OLUYOR?
Elbette ki bu kararları beynimizin düşünen ve planlayan, muhakeme yapan, alnımızın arkasında ve adına prefrontal korteks denilen kısımla yapıldığın biliyoruz. Peki bu deney, sadece prefrontal korteksin yani düşünen beyin dediğimiz kısmın kontrolünde mi yapılmaktadır? Bu defa deneye, yine beynimizin ön tarafına isabet eden, prefrontal korteks dediğimiz kısmın biraz daha aşağılarında, bir kısmı beynimizin  önünde, bir kısmı da beyin yarıkürelerinin içinde kalan ve adına ventromedial prefrontal korteks denilen ve herhangi bir nedenle bu kısmı hasar görmüş kişiler (hastalar) deneye dahil ediliyor. Diğer bir deyişle,  Bu kişilerin (hastaların)  prefrontal korteks denilen beyin kısımları son derece sağlam oldukları halde, ventromediyal prefrontal korteksleri hastalık, kaza veya doğuştan hasarlı kişilerdi. Bu arada hemen söyleyelim ki, bu kişiler, diğer karar mekanizmaları itibarıyla, gündelik hayatta, normal kişilerden çok da farklı davranmıyorlardı.

Ventromedial prefrontal hasarlı kişiler, bu deneye dahil edildiklerinde, normal kişilere göre farklı davranıyorlardı. Oyun esnasında, A ve B destelerinden daha fazla kazandıklarını görüyorlar, en yüksek kayıpların da aynı desteden olduğu gördükleri halde A ve B destelerinden kart çekmeye devam ediyorlardı. Hatta bazen, oyunun yarısına gelmeden  ellerinde para kalmıyor, deneyi yapan kişiden (deneyci)  ilave borç para istiyorlardı. İşin ilginç tarafı, deneye, kumar tutkunları da dahil edildiğinde, onlar da bir müddet sonra riskin farkına varıyorlar ve C, D destesine yöneliyorlardı.

Beynin, prefrontal korteks haricinde (prefrontalin hariç olmasının sebebi, kararı alabildiğimiz beyin bölgesi olduğu için) başka yerleri de kısmen hasarlı olan kişiler bile deneye dahil edildiklerinde, bir müddet sonra A ve B destesinin riskli olduğunu görüyor, C ve D destesine yöneliyordu.

Deneyi yapan kişi, deneyde fark yaratan kısmın ventromedial prefrontal hasarı olduğu ve dolayısıyla, bizi böyle bir deneyde riskten kaçınmamızı sağlayan kısmın ventromediyal prefrontal kısmın varlığı olduğunu anlamıştı. Peki bu kısım, bizi, deneydeki riskten ne tür bir işlevle kaçınmamızı sağlıyor olabilirdi? Şöyle bir akıl yürüttü. Ventromediyal prefrontal kısım, riskli durumlarda deneği denetliyor olmalıydı. Bir başka deyişle, ceza durumlarında bu kısım devreye giriyor ve kişiyi yaptığı davranış için frenliyor olmalıydı. 

Bunu belirlemek için, deneyci bu defa, deneklerin haberi olmadığı bir ortamda kağıtları yeniden düzenledi ve her desteyi, kaybetme sıklığı daha fazla olan kağıtları destenin üstüne gelecek şekilde düzenledi. Bir başka deyişle, hangi desteden seçerlerse seçsinler, destelerin en üstüne, deneklerin, diğer oyunların ortalamasına göre daha çok kaybedeceği şekilde dizimler yapıldı.

Her deste için, daha fazla kayıp verecek kağıtların üste dizildiği durumlarda, ventromediyal prefrontal hasarlı kişiler, normal kişiler gibi davrandılar. Venrtromediyal prefrontal hasarlı kişiler de, normal kişiler gibi deneyin bu düzenlemesinde, yüksek miktarda kayıp verdiren A ve B destelerinin yerine daha küçük kayıpların olduğu C ve D destelerine yöneldiler. Şu halde beynin bu kısmının (ventromediyal prefrontal kısım) cezalandırma ile bir ilişkisi yoktu. 

Bu saptamalara bakarak, normal kişilerin, ortalama 30 kart çekiminden sonra  A ve B destelerinden kaçınarak C ve D destelerine yönelmesini ventromediyal prefrontal korteks sağlıyor olmalıydı. Yani, ventromediyal prefrontal korteks, bizi, "geleceğimize de yatırım yapmamızı" söylüyordu. Dolayısıyla, bireyi sadece şimdiki hazlar için değil, gelecekte de varlığını sürdürmek üzere bir programa doğru itiyor olmalıydı. 

Özetlersek, ventromediyal prefrontal korteks, geleceğimize yatırım yapmaya, şimdinin hazzına takılmamızı önlemeye çalışarak, gelecekte de varlığımızı sürdürmemize yol açıyordu. Söz gelimi, birkaç yüz bin yıl evvelinde  avlandığımızda, yediklerimizin haricinde kalanları saklamak veya avın hepsini değil bir kısmını yiyerek bir kısmını da saklamamız ve gelecekte de varlığımızı sürdürmeye yöneltiyordu.

Ventromediyal prefrontal korteks yoksa veya hasarlı ise, beyin sadece şimdiyi ve şimdiye ait "çıkarlar" ile le ilgileniyor fakat kayıplara dikkat etmiyordu. “Şimdi” kavramı onlar için daha ön plana çıkıyordu. Söz gelimi, uyuşturucu almış veya alkol almış kişiler için de “şimdi” önemlidir. Sarhoş bir kişinin alkol nedeni ile geleceğe yönelik ufku o kadar daralır ki, böyle kişilerin beyni neredeyse “şimdiyi” çok daha net olarak görürler. Yani onlar için, gelecekten çok, şimdi önemlidir. Dolayısıyla, bu kişileri (sarhoş veya ventromediyal prefrontal hasarlı kişileri) geleceğe dair sözler ile değil ama şimdiye dair olabilecek sözlerle  ikna etmek daha kolaydır.

Kaba bir benzetme ile, telefonumuzun olmadığı, bize yardımcı olacak başkaca hiçbir aracın geçmediği, köy veya kasabanın olmadığı bir yolda, ortalama 90 km. hızla gittiğimizde benzini tasarruflu kullanarak, bilgisine sahip olduğumuz ve ancak varabileceğimiz bir benzin istasyonunu hedeflemek yerine, 160-170 km. hızla gidip, o anın keyfini çıkarmak, ancak, benzin yetmediği için de yarı yolda kalmak gibidir

İnsana ait en belirleyici özelliklerden biri anlık sonuçlardan çok, gelecekteki olasılıklar tarafından yönlendirilmeyi öğrenme yeteneğidir. Bunu çocuklukta öğrenmeye başlarız. Ventromediyal prefrontal hasarlı kişiler geleceğe yönelik yönlendirme bilgilerini kaybettikleri gibi, geleceğe yönelik yeni bilgileri edinme yetenekleri de ortadan kalkmış demektir. Bir başka söylemle, ventromediyal hasarlı kişiler için, geleceğe dair yapılacak yeni bir yatırım (düşünce, davranış vb.) öğrenme süreci kapanmıştır.

Anlıyoruz ki, bu kısmın hasar görmesi, gelecekle ilgili, zihinde depolanmış imgelerle (bilgilerle)  sinir bağları kopmuş olduğu için bağlantı kuramıyor demektir. Veya geleceği değerlendirmeye dair bilgiler, sinir bağlarının yetersizliği nedeniyle son derece zayıf bilgiler taşıdığı için, kişinin şimdiyi yaşama isteğine karşı koyamıyor diye düşünebiliriz.  Dolayısıyla bu zayıf bilgiler, işleyen bellekte (bunu, bilgisayarın REM belleğine benzetebiliriz) geleceği değerlendirecek kadar fazla kalamıyor anlamı da çıkmaktadır. 

Deneyi yapanlar bu duruma “Gelecek miyopluğu” adını vermişler.

DENEYE İLAVE
Deneyi yapanlar, deneye bir ilave daha yaptılar ve denekleri poligrafa bağladılar. Böylece deri iletkenliklerini de ölçebileceklerdi. Deri iletkenliği ölçmek demekle ne demek istediğimizi biraz daha açıklamak gerekirse, denek, kağıtları çekerken kazandığında veya kaybettiğinde, derilerinden salgılanan bir miktar ter, elektrik iletkenliğini arttıracak ve bu da -diyelim ki kişinin parmağına takılı bir almaç ile- almaca bağlı cihaz vasıtasıyla kazanma ve kaybetmenin etkilerini deri üzerinden ölçerek bir grafik olarak belirlemeyi kastediyoruz.

Deneyi yapanlar, gerek normal kişiler gerekse ventromediyal prefrontal korteksi hasarlı deneklerle deneyi tekrarladılar. Gördüler ki, gerek normal kişilerle yapılan deneylerde, gerekse ventromediyal prefrontal korteksi hasarlı olan kişiler, desteden kağıt çektiklerinde  hem  para kazandıran hem de para kaybettiren kağıt geldiğinde, almaçların bağlı olduğu yerde ter miktarı ve dolayısıyla deri geçirgenliğinin arttığı görüldü. Bir başka deyişle, normal kişiler de beyin hasarlı kişiler de o andaki kayıp ve kazançlardan etkileniyorlardı. 

Oyunda birkaç kart açıldıktan sonra, normal deneklerde çok şaşırtıcı bir gelişme başladı. Kötü desteden (A veya B) seçmeden hemen önce, yani denekler, deneycinin kötü olduğunu bildiği (tabii ki, deneklerin hangi destelerin riskli olduğunu bilmediklerini bir daha hatırlatalım) bir desteden kart açmayı düşündüğü veya niyet ettiği sırada, bir deri iletkenliği tepkisi oluşuyor ve tepki, oyun ilerledikçe artış gösteriyordu. Diğer bir deyişle, deneklerin beyni yavaş yavaş kötü bir sonucu tahmin etmeyi öğrenmeye başlıyor ve kart fiilen açılmadan önce, söz konusu destenin görece riskli veya kötü olduğunu işaret ediyordu. Ancak, deneklerin bilinçli beyni bunun farkında değildi. Çünkü, denekler, ortalama 30 kağıt çekişte hangi destenin riskli olduğuna bilinç dahilinde karar verirken, deri iletkenliğini ölçen poligraf, çok daha öncesinden (söz gelimi ortalama 20, kart çekiminde) bunun farkına varmaktaydı. Daha da açık söylemek gerekirse, denek, bilinçli olarak kartın ne çıkacağını bilmeden kartı çekmeye yönelirken, deri iletkenliği o destenin riskli olduğunu çoktan göstermişti bile.  Anlaşılıyordu ki, oyun başlangıcında, beynimizin bilinçli kısmı olan prefrontal korteks ile geleceğe yatırım yapan ventromedial prefrontal korteks kısmı beraberce öğrenmekteydi. Ancak, oyun ilerledikçe ventromedial prefrontal korteks, deneyimlediklerini, düşünen beyinden (prefrontal korteks) çok daha önce tahmine çevirmektedir.

Normal deneklerin bu tepkileri  ilginç olmakla birlikte, ventromedial prefrontal hasarlı hastaların (deneklerin) kayıtlarında görülenler daha da ilginçti. Yani, ventromedial prefrontal hasarlı hastalarda, normal deneklerde olduğu gibi, riskli desteye yönelme anındaki deri iletkenliği söz konusu olmamaktaydı. Beyin hasarlı hastalarda, beyinlerinin gelecekteki kötü sonuçla ilgili  tahmin geliştirdiğine dair herhangi bir belirti yoktu. İşin ilginç tarafı, oyun ilerledikçe ventromedial prefrontal hasarlı hastalar, bilinçli olarak hangi destenin daha riskli olduğunu farketseler de riskli desteden kağıt çekimi esnasında deri iletkenliğine dair bir işaret vermiyorlardı. Çünkü, normal kişilerde görevde olan bölüm, hasarlı hastalarda çalışmıyordu.

Deneyi, kitabında kaleme alan Antonio R. Damasio şöyle diyor: “Buna göre gizli, bilinçdışı bir tahmin, her türlü 'bilişsel' süreçten önce oluşmaktadır."

Bundan anlıyoruz ki, aslında bilincimiz daha farkında bile olmadan bir anda durduk yerde ortaya çıkan ve adına “sezgi” veya "önsezi" dediğimiz mekanizma için mistik veya metafizik bir atfa gerek kalmadan beynin bir işlevi olduğunu söyleyebiliriz. Belli ki evrimsel süreç, bundan birkaç milyon yıl evvel insanın atalarının henüz düşünen beyninin olmadığı veya henüz ortaya çıkmaya başladığı zamanlarda, kendisini olası tehlikelerden koruyacak  sezgi veya dürtü olarak bu riskten uzaklaştıracak en azından riskleri azaltacak ve böylece hayatta kalmasına yardımcı olacak bir mekanizmayı hediye etmiş görülüyor.

Kararı biz mi veriyoruz, yoksa bizim adımıza beynimiz mi? Siz ne düşünüyorsunuz?



Erol


Kaynaklar:
Antonio R. Damasio, Descartes'in Yanılgısı, Varlık Yayınları (1999)
http://www.turkpsikiyatri.org/blog/2012/03/31/frontal-lob-islevleri/
http://www.dusunenadamdergisi.org/tr/TMakaleDetay.aspx?MkID=934


İnsan doğuştan iyi midir yoksa kötü mü? Doğuştan getirdiğimiz yapısal özelliklerimiz kötü davranışlarımızın sorumlusu mu? Doğuştan bir ahlaka sahip miyiz?

Bir araştırma için denek olmaya gönüllü olduğunuzu düşünün. Araştırmada sizden, bir başka denekle eşleşmeniz isteniyor. Sonra size belli bir miktar para veriliyor, diğer denek para miktarını bilmiyor. Sizden deneğe paranın belirli bir yüzdesini teklif etmeniz isteniyor. Yüzde kaçını teklif edeceğinize siz karar vereceksiniz. Oyunun kuralına göre eğer teklif edeceğiniz yüzdeyi karşı taraf kabul ederse, para, paylarınız oranınca her ikinize verilecek. İkinci denek teklif edilen payı kabul etmezse hem siz hem de teklifinizi reddeden diğer denek hiç para alamayacaksınız. 

Önce bir düşünün, yüzde kaçını teklif ederdiniz? Yarısını mı, yoksa hangi oranı teklif ederseniz edin karşı tarafın, teklifinizi kabul edeceğini düşünerek daha azını mı? Ve ne kadar azını? Sonra teklif eden değil de edilen olduğunuzu varsayın. Reddederseniz hiç para alamayacağınızdan, yüzde kaç olursa olsun teklifi kabul eder misiniz? Yoksa belli bir oranın altı teklif edilirse kızar ve hiç para alamamayı göze alarak karşı tarafı cezalandırır mısınız? 

Ültimatom Oyunu adı verilen bu araştırma düzeneği son zamanlarda nörobilimcilerin en çok çalıştıkları yöntemlerden biri. İlk bakışta teklif edilen deneğin akıl yürüteceği ve önerilen yüzde ne olursa olsun, hiç olmamasından iyi olacağından her öneriyi kabul edeceği bekleniyor. (Bu oyunu daha ayrıntılı ve açıklamalı olarak görmek isterseniz Beynimiz ve Biz: Ültimatom Oyunu başlıklı makaleye bakabilirsiniz.)

Ama araştırmalar bu beklentiyi doğrulamıyor. Öncelikle teklifi yapanların önerdiği miktar,  neredeyse hiç bir zaman paranın yarısı değil.; teklif edilen denekler ise eğer öneri yüzde 20’nin altındaysa kendilerinin de hiç para alamayacağını bilseler de teklifi reddediyorlar. Ancak yüzde 20 ile yüzde 50 arasındaki teklifleri kabul ediyorlar.

Yüzde 20’nin altında pay teklif edilen deneklerin, teklifi duydukları sırada çekilen beyin görüntülerinde beyinlerinin ön üst tarafında yer alan ve acı hissiyle ilişkili olduğu kabul edilen dorsal anteriyor singulat korteks (beynimizin iki yarıküresinin arasında ve her iki yarıkürede birbirine bakışıklı kısım) denilen bölgenin etkinleştiği saptanıyor. Bu bölge ile birlikte öfke ve tiksinme gibi duygularla ilişkili olduğu düşünülen insula (şakaklarımızın hizasında ve beyimizin biraz derinlerindeki kısım) bölgesi de etkinleşiyor. Teklifi reddeden denek kendisine çok az pay öneren kişi tarafından aldatılıp, kazıklanmaya çalışıldığını düşünüyor ve uğradığı adaletsizlik(!) karşısında kapıldığı öfke duygusu ve çektiği acıyla her ikisinin de (hem kendisi hem de karşısındaki) zarar göreceği bir karar veriyor. Kendisini kazıklamaya çalışanın kaybetmesi için kendisinin de kaybetmesini göze alıyor. Az pay teklif eden kişi ise açgözlülüğünün kurbanı oluyor ve o da kaybediyor. 

Ültimatom oyunu açgözlü bir davranış karşısında kalan kişinin bu davranışa karşı aklıyla değil duygularıyla tepki verdiğini gösteriyor. Öneri ne kadar az olursa olsun, kabul etmek hiç yoktan para kazanmayı sağlayacakken denek, hissettiği acı, tiksinti ve öfke duygularının etkisi altında kendisinin de kaybetmesi pahasına açgözlü davranışı cezalandırmış oluyor. 

BEYİN ARAŞTIRMALARININ ALTIN ÇAĞI
Nörobiyoloji olarak adlandırılan ve beynin çalışma ilkelerini araştıran bilimsel disiplin son yirmi yılda inanılmaz bir atılım yapmış durumda. Psikiyatristler ve nörologları aynı laboratuvarda bir araya getiren nörobiyoloji çalışmaları, yaşayan insanda beyin faaliyetlerinin görüntülenip, ölçülebilmesine olanak sağlayan teknolojiler aracılığıyla büyük bir ilerleme göstermiş durumda. Öyle ki nörobiyoloji çalışmaları ekonomiden politikaya kadar tüm sosyal bilimleri de derinden etkilemeye başlamış durumda. 

Pozitron Emisyon Tomografisi (PET) ve İşlevsel Manyetik Rezonans Görüntüleme (Ayrıntılı bilgi için, Beynimiz ve Biz: Fonksiyonel Manyetik Rezonans/fMRI bakabilirsiniz) ya da Manyetik Rezonans Spektroskopi (MRS) adı verilen araçlar kullanılarak işlevsel beyin görüntülemesi denilen, insanların herhangi bir durumu hayal ederlerken, bir seçim yapmak için karar verirken, bir duyguyu yaşarken beyinlerinin hangi bölgelerinin daha yoğun çalıştığını göstermek mümkün hale gelmiş durumda. Araştırmacılar bu araçlarla neredeyse insanların her tür duygu, düşünce ve davranışları sırasında beyinlerinde neler olup bittiğini saptamaya çalışıyorlar. Bu araçlar beyin hücreleri etkinleştiğinde kullanımını artırdıkları oksijen, karbon ya da şekerin radyoaktif olarak işaretlenmesi ya da manyetik olarak ölçülmesi ve hücrelerin kullanım miktarının saptanması yöntemiyle çalışıyorlar. 

AHLAKIN BİYOLOJİK TEMELİ
Nörobilimciler açgözlülüğe karşı gösterilen bu tepkinin ahlakın kaynaklarından biri olabileceğini düşünüyor. Evrim süreci boyunca açgözlü davranışlar karşısında gösterilen bu biyolojik(!) tepkiler sayesinde, insan türünün açgözlü davranışları, topluluğun varlığını sürdürmesini engelleyen ve bedeli ne olursa olsun cezalandırılması gereken istek ve eylemler olarak mahkûm edecek şekilde evrimleştiğini ve zamanla bu durumun bir ahlak kuralı haline geldiğini öne sürüyorlar. 

İnsan bir günah işlediğinde ya da bir ahlak kuralını ihlal ettiğinde ne hisseder? Yaptığının yanlış olduğunu bilmesine karşın içinde bu eylemi yapmasını zorlayan denetleyemediği güçler var mıdır? Her türlü eylemlerimizi özgür irademiz ve bilincimizle mi gerçekleştiriyoruz? Özgür irade beynin hangi bölgelerinin çalışmasıyla ortaya çıkıyor? Nörobiyologlar bu sorulara yanıt bulmaya çalışıyorlar. 

Tek tanrılı dinlerin üçünün de günah olarak gördüğü ve toplumların yıkımına, yok oluşuna neden olarak gösterdiği duygu ve davranışlar yoksa evrim sayesinde mi denetlenebilir oldu? İnsan türü ortak atalardan maymunlar ve insanımsılar olarak ayrılıp, evrim süreci boyunca giderek insanlaşırken hayatta kalabilmek için bu gün günah olarak kabul edilen duygu ve davranışları denetleyebildikçe mi insanlaştı? Yaratılışçılar ya da evrim karşıtları olarak bilinenler evrimin büyük bir yalan olduğunu söyleyedursunlar, beynin nasıl çalıştığını inceleyen bilimcilerin bir bölümü günahın beyindeki yerini ve nasıl çalıştığını bulmaya çabalıyorlar! 

AHLAK KURALLARI EVRİMİN BİYOLOJİK BİR ZORUNLULUĞU MU?
İster din kaynaklı günah kavramıyla, ister yabanıl kültürler ya da seküler sistemlerce belirlensin, temel ahlak kurallarının neredeyse evrensel özellikler gösterdiği bilinir. Yahudiliğin On Emri, Hıristiyanlığın Yedi Ölümcül Günahı ya da İslam dininde günah olarak kabul edilen eylemler birbirine benzer özellikler gösterirler. 

İnsanın doğuştan bir ahlaka mı yoksa günahkârlığa mı yatkın olduğu tartışması teolojiden felsefeye, sosyolojiden ruh bilime kadar her alanda her zaman tartışılmıştır. Leviathan’da Thomas Hobbes, insanın doğuştan kötülüğe yatkın olduğunu ve devletçe denetlenmesi gerektiğini; Jean- Jacques Rousseau, insanın doğuştan iyi olduğunu savlamıştır.

Kant, ahlakın pratik aklın kategorilerinin bir zorunluluğu olduğunu ve özgürlüğün ön koşulu olduğunu, ahlakın, insanda doğuştan var olduğunu savunur. Freud, uygarlaşmanın çoğu yıkıcı olan biyolojik dürtülerin denetlenmesiyle mümkün olduğunu öne sürmüş; Marx ise insanın doğuştan ne iyi ne de kötü olduğunu, içinde yaşadığı koşulların onu iyi ya da kötü haline getirdiğini göstermiştir. 

İnsanın günaha yatkın bir canlı olduğu ama günahın onu sadece ölümden sonraki hayatta değil bu dünyada da cezalandıracağı düşüncesi dinlerde ortaktır. Adem ve Havva, günaha yatkınlıkları ve kendilerini günahtan sakınamadıkları için cennetten kovulmuşlardır. Hıristiyan dini günahla doğan insanı vaftiz ederek arındırır. İslam dini insanın günaha yatkın doğduğunu ve ancak nefsini kontrol edebildikçe günahtan sakınabileceğini söyler. Lut kavmi günaha boğulduğu için yok olmuş, Sodom ve Gomore şehirlerini günah yıkmıştır. 

AKLINI KULLANAN BEYİNLE EMOSYONLARININ ESİRİ OLAN BEYİN
Darwin Türkçeye, "İnsan ve Hayvanlarda Beden Dili" adıyla çevrilen “The Expression Of The Emotions In Man And Animals” adlı eserinde insan ve hayvanlarda evrensel ve ortak olan emosyonlar olduğunu, bu emosyonların tüm memelilerde aynı yüz ifadesi ve bedensel görünümü ortaya çıkardığını ve bu durumun evrim nedeniyle olduğunu yazmıştı. 

Uzun yıllar boyunca diğer görüşleri gibi sürekli tartışılan evrimsel ortak emosyonlar kavramı, 1960’lı yıllarda özellikle Paul Ekman’ın çalışmalarıyla artık genel bir doğru olarak kabul edilmiş durumdadır. 

Emosyon: Köken olarak Latince “movere” sözcüğünden gelmekte; hareket ve değişim anlamlarını içermektedir. Beynin bazı bölgeleri tarafından nöral (sinir yolları) ve humoral (vücut sıvıları) yollar aracılığıyla bedene ve yine beynin başka bölgelerine iletilen çeşitli uyarılara karşılık olarak bu bölgelerde ortaya çıkan tepkilerin tümüne emosyon adı verilmektedir. Ortaya çıkan bu etkinin kişi tarafından hissedilmesi ve tanımlanması ise duygu (feeling) olarak adlandırılır. Duygu daha karmaşık bir zihinsel durumdur; kişinin içinde bulunduğu emosyonu hissetmesi olarak kabul edilmektedir. 

EMOSYONLARIN İŞLEVİ VE NÖROBİYOLOJİSİ
Emosyonlar ve emosyonların yaşantılanması karmaşık yapıdaki gelişmiş organizmaların hayatlarını düzenlemelerinde son derece önemli bir rol oynar. Hayatın sürdürülebilmesi emosyonlar aracılığıyla mümkün olmaktadır. Bellek ve bellek işlevlerinin yürütülmesinde emosyonların büyük rolü vardır ve en karmaşık organizma olan insan türünde emosyonlar, yukarıdakilere ek olarak akıl yürütme, karar verme, geleceğe dönük seçim yapma gibi zihinsel etkinliklerde temel rollerden birini üstlenirler. 

Emosyonların merkezi sinir sisteminde (MSS), Limbik Sistem (LS) olarak adlandırılan alanda oluştuğu kabul edilmektedir. Limbik sistem emosyonlar dışında önemli bellek işlevlerinin de gerçekleştiği bir bölgedir. (Limbik sistem, Beynimizin ortasında ve duygularımızın oluştuğu hipotalamus, talamus, amigdala ve hipokampus adı verilen kısımların oluşturduğu sistemin adıdır.) Limbik sistem gri korteks (boz madde) denilen beyin kabuğu ve beyaz korteks (ak madde) denilen kabuk altı yapılardan oluşan geniş bir alandır. 

BİR DEĞİL ÜÇ BEYNİMİZ Mİ VAR? 
Yapısal ve işlevsel açıdan farklı özelliklere sahip bu bölümler nedeniyle Mac Lean tarafından beyin üçlü bir yapının tek bir yapı haline geldiği bir organ olarak (triune brain) tanımlanmıştır. Mac Lean, neokorteks, limbik sistem ve beyin sapını bu üçlü yapının bileşenleri olarak düşünmüştür. Bu evrimci bir bakıştır. 

Üçlü beyin modeline göre sadece beyin sapı ve serebellumdan (beyincik) oluşan beyin sürüngen beynidir. Limbik sistem bu yapıya evrimle eklenmiş ve ilkel memeli canlılar ortaya çıkmıştır. İnsanın da içinde olduğu günümüz memelilerinde ise bu iki yapının üzerine neokorteks (neokorteks, yeni kabuk demektir. Beynimizi kaplayan zara verilen isimdir) denilen ve düşünme, akıl yürütme gibi yüksek zihinsel işlevlerin gerçekleştiği modern beyin eklenmiştir. Model üçlü yapının evrim sürecinde birbiri ile bağlantılı bir şekilde geliştiği ve neokorteksin en son evrimleşen ve en karmaşık beyin işlevlerinin gerçekleştirildiği alan olduğunu varsayar. Ancak Limbik Sistem ve beyin sapı neokorteksin tümüyle denetimi altında değildir, tersine neokorteksce gerçekleştirilen hemen tüm etkinlikler diğer iki beyin bölümünün etkisi altındadır. (Bunun anlamı, özgür irademizden daha fazla olmak üzere, bizi, otomatik hareketlerimiz bilinçaltımızın yönettiğini söyleyebiliriz.)

LİMBİK SİSTEM
Limbik Sistem emosyonların (duygularımızın) oluşmasında temel beyin alanıdır ancak emosyonlar yalnızca bu bölüm içinde başlayıp biten süreçler değildir. Limbik sistemin hem neokorteks hem de beyin sapı denilen beyin alanlarıyla çok yoğun ve karmaşık bağlantıları vardır. Emosyonlar bu zengin ve karmaşık ağın içinde oluşur ve tümünün işlevlerinin bir toplamı olarak değerlendirilir.

Emosyonların iki önemli sonucu vardır; davranışlar ve duygular. Her ikisi de kişinin içinde bulunduğu durumu değerlendirmesi, tanımlaması, akıl yürütmesi ve bir sonraki andan uzak geleceğe kadar ne yapıp ne yapmayacağına; neyi düşünüp nasıl eyleme dönüştüreceğine karar vermesini sağlamaktadır. 

İnsan türünde doğuştan getirilen, genetik olarak belirlenmiş ve kültürel ve ‘ırksal’     farklılıklardan bağımsız olan temel emosyonlar olduğu kabul edilmektedir. İlk kez Darwin tarafından tanımlanan bu emosyonlar 6 tanedir;  

• öfke
• korku
• mutluluk
• üzüntü
• sürpriz
• tiksinme

Temel emosyonların bir yaşını doldurmamış çocuklarda gözlemlenebildiği gösterilmiştir. Gerçekten de işlevsel beyin görüntüleme yöntemleri ile yapılan çalışmalarda temel emosyonların beynin farklı bölgelerinde farklı değişikliklerle eşleştiğini gösteren çok sayıda çalışma vardır. Bu çalışmalarda, mutluluk duyguları yaşantılanırken entorinal kortekste (kulaklarımızın hizasında, hafızann oluşmasında önemli bir rol oynayan beyin bölümü); tiksinti yaşantılanırken medial talamusta (beynimizin ortasındaki bir beyin bölümü); korku ve iğrenme duyguları yaşantılanırken sol orbitofrontal korteks (gözlerimizin hizasındaki beyin bölümü) denilen beyin bölümlerinde etkinlik artışı olduğu gösterilmiştir. 

Bütün bu bulgular Limbik Sistem ve onunla ilişkili beyin bölgelerinde emosyonların yaşantılanması sırasında işlev değişmeleri olduğunu ve bu değişimlerin emosyonların tipine göre farklı farklı olduklarını göstermektedir. İlgi çekici olarak mutluluk, üzüntü ve korku emosyonlarını ortaya çıkaran görsel filmlerin deneklerce izlenmesi sırasında; her üç emosyonu ortaya çıkaran filmde de görsel beyin alanı ve bellek işlevleri ile ilintili olduğu düşünülen iki taraflı şakak lobu beyin alanlarında aynı etkinlik değişiklikleri olduğu saptanmıştır. Bu bulgular en azından temel emosyonların Limbik Sistem içinde birbirinden farklı nöronal bağlantılarla ilişkilendirilmesi gerektiğini göstermektedir. 

GÜNAHA YATKINLIK, BİYOLOJİK Mİ? 
Nörobilimciler özellikle madde bağımlılığının beyinde ne gibi yapısal ve işlevsel değişikliklere yol açtığını araştırırlarken, ödül sistemi adı verilen bir nörobiyolojik düzenlemeyi keşfettiler. Beyinde kabaca neokorteks denilen beyin kabuğu ile limbik sistemi içeren derin beyin bölgelerinin arasında yer alan bir bölge Nükleus Akkumbens (NA) olarak adlandırılır. (Ayrıntılı bilgi için Beynimiz ve Biz: Nucleus Accumbens/Ödül Merkezimiz bakılabilir). NA’in beyinde acı, haz, ödül ve cezanın nörobiyolojisinde temel rol oynadığı düşünülmektedir. NA, beyinde dopamin adı verilen nörotransmiterin (nörotransmitter: Sinir bağlantılarının birleşim yerinde bilgi taşıyıcı kimyasallardan biri) en yoğun bulunduğu bölgelerden biridir. Haz duygusu yaşayan bir kişinin çekilen beyin görüntülemelerinde NA’daki etkinliğin ileri derecede arttığı saptanmaktadır. İnsanda haz uyandıran yiyecek, seks ya da herhangi bir başarı NA’nın etkinleşmesine neden olmaktadır. Madde bağımlılarında kullanılan maddenin NA’yı etkinleştirdiği gösterilmiştir. 

Beynin bir ödül sistemine sahip olduğunun gösterilmesi, korku sistemine sahip olduğunun da bilinmesiyle nörobilimcileri çeşitli duyusal uyaranlar sırasında beynin hangi bölgelerinde ne gibi değişiklikler olduğunu araştırmaya yönlendirmiştir.

Örneğin denekler yoğun kıskançlık hissine kapıldıklarında alın lobunun ön bölgesinde bulunan anteriyor singulat alanı etkinleşmektedir. Aynı bölge çok şiddetli bir öfke duygusuna kapılan deneklerde de etkinleşmektedir. 

Denekler yoğun cinsel arzu hissedecekleri bir duruma sokulduklarında alın lobunun orta bölgesinde etkinlik artışı olmaktadır. Bu bölge kişinin kendi kendisinin farkına varmasını da sağlayan bölgedir. İlgi çekici olarak pornografik görüntü izletilen erkek deneklerin beyinlerinin hemen tüm bölgelerinde şiddetli bir etkinlik artışı saptanırken, aynı görüntüleri izleyen kadınlarda bu etkinlik artışı çok daha zayıf ve bölgesel olarak saptanıyor. 

Obezite üzerine yapılan araştırmalar, oburluk hissinin beynin dopaminerjik (beynimizde, dopamin kimyasalının etkin olduğu kanallar) ödül sistemiyle bağlantısını göstermiş durumda. Bu modele göre ödül sisteminin uzun süre aşırı uyarılması Nükleus Akkumbens bölgesindeki dopamin nöronlarında duyarsızlaşmaya neden oluyor. Bu duyarsızlaşma, etkinliğin ortaya çıkabilmesi (yani haz duygusunun yaşantılanması) için her defasında daha çok uyarılmanın (daha çok yemek yemenin) gerekmesine yol açıyor. Olmadığında bu kez sistem tersine acı hissinin artmasına neden oluyor. Aynı sistemin madde bağımlılığının da gelişmesinde temel rol oynadığı düşünülüyor. 

AKLIMIZLA DEĞİL DUYGULARIMIZLA MI KARAR VERİYORUZ?
Bu çalışmalar boyunca insanların her hangi bir problem hakkında düşünüp, karar vermeye çalışırken beyinlerinde emosyonları ortaya çıkaran beyin bölgelerinin de etkinleştiğini ve karar verme işlevinden sorumlu olan beynin alın lobu bölgesinin çalışmasını etkilediği gösterilmiş durumda. 

Ültimatom oyununda teklif yüzde 20’nin altında olduğunda dorsal anteriyor singulat bölge ve insula bölgesinde etkinlik artıyor, her iki bölge beyinde bir çeşit çatışma dedektörü işlevi görüyorlar. Birbirine zıt iki bilgi karşısında acı hissi ortaya çıkıyor. Bu hisse tiksinti hissi eklenirse kişi kendisine acı çektirene karşı öfke duygusu yaşamaya başlıyor ve öfkesini karşı tarafa zarar verecek bir eyleme dönüştürüyor, teklifi reddederek, teklifin kendisinde yarattığı acı hissinin neden olduğu tiksinti ve öfke hissiyle teklif sahibine zarar vermiş oluyor. Evrimsel psikologlar yukarıdaki basitleştirilmiş örneği ilk insanımsıların bir arada yaşamak için açgözlü olmaktan vazgeçmelerini sağlayacak bir doğal seçilim düzeneği olarak değerlendiriyorlar. 

Alın lobunun sağ üst bölgesinin şehvet, kıskançlık, öfke gibi duyguları etkinleştiren bölgelerdeki etkinliği azaltıcı işlevi olduğu gösterilmiş durumda. Bu bulgular doğal seçilimin bir yandan organizmanın hayatta kalmak ve üreyebilmek için ihtiyaç duyduğu emosyonları, onun karar verme düzeneklerini etkileyecek denli güçlendirirken, bir yandan da bu sistemleri denetleyerek insanımsıların topluluk olarak yaşayabilmelerini ve bu yolla insanlaşmasını sağlayan engelleyici düzeneklerin de evrimleşmesini sağladığı düşünülüyor. 

Emosyonların karar verme süreçlerine olan etkisiyle ilgili bu çalışmalara yöntem ve ideolojileriyle ilgili çok sayıda eleştiri de yapılıyor. Duygu ve düşüncelerin maddi, kimyasal süreçler olduğunu göstermenin, bu süreçlerin değişmez ve bu günkü toplumsal yapıyı kaçınılmaz ve insana en uygun yapı olarak değerlendirmek anlamına gelmediğini savunan çok sayıda nörobilimci de var. Pornografik görüntüler karşısında erkek beyninin tüm bölgeleri etkinleşirken kadın beyninin dar bir alanının etkinleşmesinin, olsa olsa erkek cinselliğinin pornografiyle biçimlendiği, erkek olmanın sadece pornografik haz ve ödüle bağımlılık olarak kurulduğu sonucunun çıkarılabileceği de savunuluyor.

Kaynak:
NTV Bilim, Sayı 8, 2009, Sayfa 63-71

Not: Yazıdaki italikler ve resimlerin bazıları orjinal yazıya tarafımca eklenmiştir.

Erol