Neviens Nobody etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Neviens Nobody etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Filleri sevmeyeniniz var mı?

Gördüğü bir rüya, izlediği bir film ya da yaşadığı can sıkıcı bir olay sonucu belki bazıları sevmeyebilir; lakin fillere sempati duyanların sayısı bu azınlığı ezip geçecektir. Toplumun genel kanısında “fil” denildiğinde olumsuz bir figür yerine tatlı, sempatik hayvanlar gelir. Peki bu neden böyle?

Bilincimizi kullanmada en etkin yaşantıları çocukluğumuzdaki deneyimlerimizden çıkartırız. İzlediğimiz çizgi filmlerde kötü rolde fil görmemişizdir, çünkü onlar sempatik hayvanlardır –yaşlı olanları bir hayli yorgun ve mutsuz görünseler dahi. Okuduğumuz/dinlediğimiz çocuk kitaplarında yer alan filler ya aciz ya sevimli roldedirler. Seneler boyu orada yahut burada gördüğümüz fil grafikleri, resimleri, eskizleri, filmleri, hikayeleri, reklamları, boyama kitapları vb. bu roldedirler.

Toplum iki taraf arasında kaldığında genel olarak güçlü olanın yanında olmuş fakat acı çekeni daha çok sevmiştir. Örneğin, fillerin yüzyıllar boyu çeşitli uygarlıklarda savaş aleti, binek hayvanı ve yük taşıyıcısı gibi sebepler altında kullanıldığında onların eziyet dolu halleri ya bir fotoğraf karesine ya da haber sütununa sığdırılabilmiştir. Yerli-yabancı kişisel gelişim kitaplarında ise başarı ve azimle ilgili en etkileyici senaryolar filler sayesinde yazılmakta, ama filler kocaman cüssesiyle bir ipi kopartamayacak acizliğe düşen hayvanlar olarak kalmaktadır. Daha eskilere bakarsak, oldukça popüler olan sirklerde sürekli çektiği eziyetler sonucu çeşitli numaralarla seyircileri eğlendiren hayvanları olmuşlardır, bunu bilmeyen yok gibidir; peki kaçınız sirke gidip bir filin eziyetini izledi ki?

Tüm bunlar akla ilk gelebilecek basit varsayımlardan ibarettir, bunun yanında fil gibi sıradan bir hayvanın kitleler üzerinde böyle bir kalıp-yargı oluşturmasının sebebi oldukça açık; medya. Din parodisi dışında –Hindular alınsın istemeyiz- hiçbir kutsallığı ve görünüş açısından estetik/simetri yargılarına göre sempatik gelmeyecek olan bu hayvanı bilinçaltımıza böylesine işleyen medyanın gücünü sorgulamaz gerekir. Medyayı sürekli suçlamayı, onun kapitalizmin uşağı olduğunu söylemeyi kendimize görev bildik zaten, burada sorun yok; insanların atladığı şey medyanın toplumdan güç alıyor olmasıdır. Tüm o kalıp-yargılar, toplumsal kavramlar, insanların “kabul edilebilirliği” sayesinde var olmaktadır. İnsan psikolojisini iyi tanıyanların en isabetli ses ve görüntü seçimleriyle birlikte medya dediğimiz şey güçlenmekte ve insanlar “medya bizi aldatıyor, kandırıyor” muhabbetini yaparken indirimdeki bir menüden yemeğini yemeye devam etmektedir.

İnsanoğlu, kirli işlerini gizlice yaparken kokusu dışarı çıkmasın diye ona bir rögar kapağı eklemiş ve adını “medya” koymuştur. Masumu katil, katili ise iyilik meleği gibi göstermenin işten bile olmadığı bu kanalizasyonun kokusunu dışarı vurmak için düzinelerce yazı yazılıp farkındalık oluşturmak istenirken, kendi atıklarınızın da oraya ulaştığını görmezden geldiğimiz için, onun bir parçası olduğumuz halde "–miş gibi" yaptığımız için bugün alt edemediğimiz bir güçle karşı karşıyayız; kendi çöplüğümüzle karşı karşıyayız. Biraz düşündüğümüzde dahi, sayısız örnekle beraber gün içerisinde “medya” dediğimiz bu kavrama defalarca hizmet ettiğimizi yahut onun söylevlerini kabul ettiğimizi görebilmekteyiz. Bilinçaltımıza yerleştirdiği imgeleriyle sıradan bir hayvan olan fili bile milyarlarca kişi üzerinde pozitif bir kanıya vardıracak kadar güçlenmiş olduğunu basit bir örnekle görebiliriz –ki burada filin çok basit bir metafor olduğu aşikar. Oysaki kanlara bulanmış bir katilin kadrajına onun mutluluk saçan pozunu koymak, bu rögar kapağının, yani medyanın, yani toplumun tüm üyelerinin işbirliğidir.

Neviens Nobody
Odamda, varlığını sürdüren ama "varlık" olarak nitelendirilmeye bile tabii olmayan bir canlı organizmasıyla karşılaştım bir hafta kadar önce. Çoğu insan tarafından sırf renkleri yok diye türünün diğer örneklerine göre pek bir sevimsiz bulunan, kıyıdan köşeden çıkan böceklerle aynı kategoriye tıkıştırılan bir kelebekti. Siyah, vasıfsız, bir özelliği yahut amaç taşımayan, tek derdinin yaşamasına elverişli olmayan mevsim normallerine direnip daha fazla hayatta kalmak olduğunu düşündüğüm bir varlık... Ona atfettiğim bu özelliklerin birçok insanda daha belirgin olarak gözlemlediğimi fark ettim. Oysa o insanlar ve bu kelebeği iki kümede birleştirmek istesek "daha üstün olan insan" buna karşı çıkacak ve hiçbir bakımdan ondan daha aşağılık olmayan bu canlı türü bulantı sahnelerinde yerini alacaktı.

Daha karmaşık bir organizma olduğundandır ki sanırım, tanımladığım insanlar çok daha itici gelmişti bana. Kalıpsal sosyal özelliklerine baktığımızda aralarında belirgin benzerlikler bulunan bu iki canlıdan biri var ki kendini daha üstün gören, diğer canlılara zarar veren, yalan söyleyen, doğa karşıtı eylemlerde bulunan, gürültü edip dinlemeyi bilmeyen, âdi sayılabilecek hareketlerde bulunan özellikleriyle diğerinden ayrılıyordu. Ki bunun varlıksal olarak bende hiçbir bulantı yaratmayıp hayatta kalmak için tutunduğu yerden beni izleyen, bana hiçbir zararı dokunmayan ve dokunma olasılığının karşılaştırılmasının bile gülünç oranlara tekabül edeceğini bildiğim bir kelebek olmadığı oldukça aşikar.

İnsanların hiç yoktan kendine atfettiği "üstün" özelliklerinden dolayı aşağılayıp görmezden geldiği milyonlarca canlı ve cansız varlığın, insandan daha üstün olduğunu söylememiz gerekir. Kanatlayıp uçamayan, bin kilo kaldıramayan, mükemmel birhızda koşamayan, hayran bırakıcı güzelliği ve kokuları olmayan bir canlı türüdür insan. Kendini üstün sayabileceği tek özellik olan "düşünme" yeteneğini bile yerine getiremeyip tamamen hayvansal içgüdülerle davranışlarını gerçekleştirirken ve daha düşünmeyi bile beceremiyorken bu konuda da üstün olduğunu söylemenin ne derece haklı olduğunu tartışmak gerekir. Keza düşünen, zeki bir varlık kendi sonunu getirmeye bu kadar meraklı olmaz ve doğa bir kalemde silmek için bu kadar istekli olamaz. Buna karşın üzerine basıp geçebileceği küçük bir ot parçası bile daha faydalı konumda yer alıyorken, hala üstünlük yarışına giren insanoğlu; döngüsel bir şekilde en büyük ahmaklığını yerine getirmiş oluyor.

Geçen gece uzun bakışmamızdan sonra sabah gördüm onu, balkonun önünde hareketsizce duruyordu. Öldüğünü fark edip bir süre onu izledim. Ölmüş olması benim için bir şey ifade etmiyordu, hayatsal döngü içerisinde ertelediği olay nihayet meydana gelmişti. Ondan bahsetmemin sebebi aramızda bir duygusal bağ olması değildi, böyle birşey zaten söylerken bile gülünç geliyor. Bana insanın konumunu tekrar gösterdi. Bulantı yarattı.Onunla aynı odayı paylaşıyor olmaktan yad edecek olan insanlar topluluğu, sadece bir kelebek değil çok daha direnişli ve farklı organizmaları bile kendinden aşağı görme yetisini kendinde bulan insancıklar ve daha niceleri gözümün önünden geçti onun kanatları arasında.

Siyah kelebek, senden farkım seni izlerken bunları düşünüyor olabilmem. Üstünlük belirlemek için çok farklı alanlarda gelişmişiz. Belki de dünyaya dağılan atomların bir gün bedenime girer ve odamı işgal ettiğin gibi vücudumda da kuytu yer bulursun.

Neviens Nobody

Doğrular vardır. Doğrularımız vardır. Peki, ortak olanlar mı doğrulardır; yoksa ortaklık değerine sahip olmayan göreceli şeyler doğruluk değerine sahip midirler? “Senin için doğruysa, doğrudur.” Sözü ne derece doğrudur?

Felsefede neredeyse bir kuraldır: Taraflar böylesine kolayca hizaya geldiğinde, paylaştıkları bir hata olup olmadığından şüphelenmek gerekir. Bazı durumlarda, iki düşünce çok farklı yaklaşımlarda bulunmasına veya taban tabana zıt olmasına rağmen eşdeğer güdümde algılanılmaktaysa, gözden kaçırılan –belki de görülemeyen- büyük bir hataya sahip olabilmektedir. Doğruluğu ele alacak olursak; hakikat, hatta “mutlak hakikat” nosyonunda bu denli çığır açıcı tartışmalara ya gerek yoksa? Ya doğruluk (ya da hakikat) bir savaşı taşıyabilecek kadar “yüce” bir kavram değilse?

Bu görüşü benimseyen birçok çağdaş filozof bulunmaktadır. Doğrunun teorik olarak “deflasyona” uğratılması yani içeriğinin daraltılması gerektiğini savunan bu düşünürlere “deflasyonistler” denir. Düşüncelerini açıklamak isteyecek olursak; örneğin ben köpeklerin havladığına inanıyorum. Bunu size söylüyorum ve siz de “Evet, bu doğru.” diyorsunuz. Tabi bu cümleyi “Evet, köpekler havlar.” diyerek de belirtebilirdiniz. İki cümlede de aynı şeyi söylediğiniz gibi, aralarında derecesel bir farklılık yoktur. Bilişsel anlamda ifade edecek olursak, herhangi bir P önermesi hakkındaki düşüncelerimizi, P önermesinin doğruluğu ile söylediklerimiz ve P önermesiyle ilgili söylediklerimiz arasında hiçbir fark yoktur. “Doğruluk” bu önermeye ek bir şey ilave etmez. Bu nedenle “doğruluk sanıldığının aksine bir sırra sahip değildir.

Bunun yanı sıra “mutlak bilgi”nin temsilciliğini sahiplenmiş olanlar içinde ‘muhafazakar’ bir grup vardır. Bilginin kesinliğinden öte ona olan ihtiyaçtan bahsederler. Örneğin Papa, yeryüzünde Tanrı’yı temsil eder ve tek otoritenin kendisi olduğunu iddia etmektedir. Bu görüş çerçevesinde verilen vaazlar “mutlak bilgi” olmalıdır. Göreli bir bilgi bu otoriteyi sarsacağı için aksi kabul edilemez. Bu nedenle akılsallığı, nesnelliği ve hakikati öne sürerek hakikatin değişmezliğini destekler.

Her iki grubun sentezlenmiş olması pek önem arz etmiyor gibi görünse de, toplumda yaşayan her bireyin uzlaşım noktası açısından yüksek değere sahiptir. Örneğin “ölüm cezasının verilip verilmemesi” konusunda girişilen bir tartışmada, mutlakçı ya da muhafazakar, bu cezaya karar vermenin güç bir konu olduğunu söylemekte haklıdır. Bu “otorite”, “intikam”, “yasa”, “devlet”, “caydırma” gibi birçok konunun tartışmasını beraberinde getirmektedir. Göreci kişinin bu tür bir mesele üzerindeki kararını, geçmişindeki –örneğin taktir, iğrenme, utanç- birçok etkilere bağlı olacağını söyleyen mutlakçılar, bu konuda da haklıdırlar. Çünkü göreci, vereceği kararda fark edemeyeceği bir şekilde kişisel normlarıyla hareket eder. Ama her ikisi de doğruluk meselesi üzerinde düşünülmüş, ikinci dereceden bir düşünümün – yani doğruluk meselesinin ahlaki bir platformda tartışılmasından çıkan ürünlerin- ölüm cezasına izin verilmesi konusundaki hiçbir iddiasında haklı değildir. Çünkü bu noktada doğruluk değerinin ikinci dereceden tartışılmasının hiçbir pragmatik değeri yoktur.

Daha açık söyleyecek olursak, doğruluk değerinin ölçütlerini kendi açılarından belirten mutlakçılar ve göreciler, “ölüm cezasının uygulanması” konusunda hiçbir uzlaşıma varamadıklarında, tartışılan konunun değerini yitirmiş olurlar. Bu konuda “Ölüm cezasına izin verilmemelidir.” diyebilirsiniz. Ya da bununla aynı anlama gelecek şekilde “Ölüm cezasının verilmemesi doğru olur.”ya da “Ölüm cezasının verilmemesi iyi olur.”diyebilirsiniz. Bunların hiçbiri ilk cümlenizden farklı bir şey ifade etmez ve ilave değer katmaz. Bu tıpkı yükselen bir merdivene benzetilebilir. Aslında bu yatay bir şekilde yerde duran bir merdivendir ve sizi hiçbir yere götürmez.


Daha fazlasını isteyen mutlakçılar ve muhafazakarlar, deflasyonistlerin koltuğunu sarsmaya çalışır. Bu bağlamda “doğruluk” fikrini bir norm ya da araştırma ideali olarak muhafaza etmenin gerekliliğinden söz ederler. Keza, deflasyonistin bu hamleye cevabı, bir fikirde değerli ne varsa bunun zaten kendisinin koruduğunu söylemektir. Bunun yolu ise genelleme yapmaktan geçer. Ancak ve ancak odamda bir masa varsa, odamda bir masa olduğuna inanabilirim. Ancak ve ancak ikinin karesi dört ediyorsa, ikinin karesinin dört ettiğine inanabilirim. Bu türden iddialar “doğruluk” değerine gereksinim duymazlar, ama isterseniz bu önermelerin ikisinin de doğru olduğunu söyleyebilirsiniz. Böylece deflasyonist, doğruluğun, genelleme yapılarak ifadelerin özetlenebileceğini ve hiçbir değer kaybetmeyeceğini gösterir.

Eğer muhafazakarlar hala bir şey istiyor ise, belki de bu, kaygının ifadesi ve ya bir fikrin anlatımı olmaktan çok teşhis ve tedavi edilmesi gereken bir şeyin ifadesidir. Papa, otoritenin sarsılmaması için bu söyleminde ısrarcı olmak ve muhafazakarlar kendi inançlarını savunmak durumda kalacaklardır. Öyle ki tek kitap vardır ve bu kitap tartışılsaydı, herhangi bir ses olarak karşımıza çıkacaktı. Mutlak hakikat özelliğinin yitiminde, savundukları ve inandıkları görüş, sadece ‘keyfi’ olarak nitelendirilecektir. Bu, bütün çabalarının ve ideolojilerinin temek çıkış noktasıdır.

Zira göreciler de bir zafer kazanmış değillerdir. Çünkü onların tek bir “Bu senin görüşün.”ünlemi bile, büyük tartışmalara bile nokta koyabilmektedir. Herkesin farklı görüşleri olduğu bu durumda  “Bu senin kanaatin.” ile biten bütün tartışmalar, çözümsüz kalmış sorunları beraberinde getirecektir. Bu görüşleri birbirimizle paylaşmamıza rağmen toplumsal alana bir kazanımda bulunduramıyor isek, fikirlerimizi beyan etmiş olmaktan öte konuma gidemeyiz.

Eğer bir kabilenin, bir halkın ya da kişinin rastgele söylediği her şeyin doğru olduğunu kabul ediyorsak, bunda saygıdeğer bir şey yoktur. Aynı şekilde, bir görüşe sıkıca tutunup onu savunuyorken, diğer görüşleri sorgusuzca reddediyorsak bunda da saygıdeğer bir şey yoktur. Bu nedenle, farklı görüşleri sentezleyip kendi görüşlerini oluşturabilmek son derece önemlidir. Gruplaşmaya dahil olunduğunda, yeni hiçbir fikir ortaya çıkamadığı gibi ilerleme de kaydedilemez. Ve unutulmamalıdır ki “doğrular” toplumsal bir ehemmiyet içerdiği gibi öznel fikirlerden meydana gelir.

Neviens Nobody
Toplum dediğimizde aklımıza, birlikte yaşayan insan sürülerinin tasviri çizilir. Oysa soyut isimler çoğu zaman beynimizde olduğundan çok daha farklı işlevlere sahiptir. İnanların ürün değiş tokuşu yapmaları gerekir ve bunun için de ekonomiye ihtiyaçları vardır. Ayrıca birbirlerini anlamak için bir de dile ihtiyaçları vardır. Ticari ilişkilerden ve iletişimden kaynaklanan sorunlar belirli kuralları gerektirir. Bu kuralları çiğnemeye karşı yaptırımlar için yasalar ve kanunlara ihtiyacımız vardır. Böylece toplum, bireylerin oluşturduğu bir kalabalık olarak değil; karmaşık ilişkiler bütünü olarak tasvirlenir.
Toplumsal yapının çökmemesi ve sürdürülebilmesi için çeşitli görüşler öne sürülmüştür. Bu anlayışı öne çıkaran klasik analiz Thomas Hobbes’a aittir. Hobbes, bireylerin yapaylıkla alakalı olmayan bir “doğa durumu” sonucu toplum oluşturdukları varsayımından başlar. Doğada herkes herkese karşı savaş halindedir ve “insan hayatı yalnız, yoksul, kötü ve kısa sürer”. İnsanlığın bu durumdan kurtulması için iki görüş öne sürülmüştür. İlki; insanların bir araya gelerek ortak bir politika dahilinde yaşamalarıdır. Bu konudaki görüşünü şöyle yorumlamıştır;
“Sanki insanlar, Doğa durumundan vazgeçerek topluma girdiklerinde, biri dışında hepsinin yasaların kısıtlamaları altında olmasında anlaşıyorlar; bu biri ise artan gücü, cezadan muaf ahlaksızlıklarıyla Doğa durumunun tüm özgürlüğünü hala muhafaza edebiliyor. Bu, insanların kokarcaların veya tilkilerin kendilerine verebilecekleri kötülüklerden sakınmaya çalıştıkları halde aslanlar tarafından yenilmekten memnun olacak kadar aptal olduklarını düşünmektir.”
Hobbes’un ileri sürdüğü diğer görüş ise; onları yönetebilecek konumdaki bir egemene baş eğmeleridir. John Locke, bu konuya dair yorumunu şu şekilde açıklamıştır;
“Herkesin herkese karşı savaş halinde olduğu basit doğa durumunda… Bir ahit yapılırsa, bu ahit herhangi bir makul şüphe halinde geçersizdir… Çünkü ilk önce ifa eden taraf diğer tarafın daha sonra ifa edeceğinden emin olamaz; sözlerin bağları insanların hırsına, tamahına, öfkesine ve diğer tutkularına gem vuramayacak kadar zayıftır… Dolayısıyla, ilk önce ifa eden, kendini düşmanın ellerine bırakmakla kalır.”
Hobbes’un öne sürdüğü doğa durumunda hiçbir karşılıklı güven blunmadığı için, asgari bir toplum ilişkisinin kurulması ve sürdürülmesi olanaksız kalacaktır. Denildiği gibi “sözlü vaat sözde kalır” ama Hobbes’un toplumunda “yazılı vaat bile sözde kalır”.Şu anki toplumumuza baktığımızda ise, bizlerin Hobbes’un bahsettiği kadar vahşi ve güvenilmez bir yer olmadığını gözlemliyoruz. İnsanın doğasında var olan “kendi çıkarını düşünme” nasıl bu denli bastırılmıştır?

Kır kurtlarına baktığımızda, kendi çıkarı adına hareket edip sürü arkadaşına ölümcül bir saldırıda bulunan kurtların, olaydan diğerlerinin haberi olduğu taktirde sürüden atılarak dışlandıklarını gözlemleyebiliriz. Çünkü sürü halinde yaşamak onların avantajınadır ve buna dahil olmayanlar tehlike olarak görülür. İşte bizim dayanışmamız da aynı bu düşünceyle gelişim göstermektedir. Zamanla, vahşi bir toplumdan dayanışmacı bir topluma geçmemizin sebebi, işbirlikçi bir evrimin gerçekleşmesidir. Darwin de bu konuya dikkat çekmiştir;
“Unutulmamalıdır ki yüksek bir ahlak standardı her bir bireysel insana ve çocuklarına aynı kabilenin diğer insanları karşısında çok az yarar sağlamasına ve hiç yarar sağlamamasına rağmen, iyi donanımlı insanların sayısındaki artış ve ahlaki standartlarındaki ilerleme bir kabileye diğeri karşısında kesinlikle önemli bir avantaj sağlar. Bir kabile büyük sayıda vatansever, cesur sadık, duygudaş ve birbirine bağlı üyelere sahipse onla birbirlerine yardım etmeye, ortak iyi için kendilerini feda etmeye hazır olacaklardır; bu kabile hiç kuşku yok ki diğer kabilelere göre daha başarılı olacak ve onları yenecektir. Bu doğal seçilimdir.”
Darwin’in bu sözleri, uzun süredir savunduğu görüşleriyle çelişiyor gibi göründüğünden, birçok kez tartışma konusu olmuştur. Oysa ortada hiçbir tutarsızlık yoktur; savaşta en saldırgan ve savaşçı olanların hayatta kaldığını öne süren teori, genlerin hayatta kalmaya yönelik yatkınlığını öne süren bir eğilimdir. Daha önceleri hayatta kalmanın yolu bu savaşçı kişilik olsa da değişen zaman ve ortamarla ilgili yeni şartlar dayanışmayı ve işbirliğini gerektiriyorsa, bu durumda en kötüler elenerek gelişim devam edecektir.

O halde neden hala toplumumuzda işbirlikçi olmayanlar mevcut? Doğal seçilim, insanları bu şekilde eleyerek ilerliyorsa neden hala kendi çıkarını düşünenler var?

İnsanlığın bu güne gelmesinde aktif rol oynamış olan evrimsel süreçler, tek bir formda düşünülemez; tek bir karakteristik özelliğe sahip olamayacak kadar karmaşık bir beyin ve milyonlarca dış faktöre sahibiz. Bu nedenledir ki, insanların işbirliği kurması gereken yerde bir araya gelmişler,  fakat olması gereken bir zaman diliminde kendi çıkarlarını düşünerek diğerinden bir adım ileri geçmişlerdir. Bu şekilde işleyen “kısasa kısas” sistemi hepimizi bir arada tutabildiği gibi bunu asırlarca sürdürmeyi başarmıştır.

Neviens Nobody
İnsanlık kimi zaman doğaya hâkim olma ve yaşam mücadelesi için, kimi zaman ise Aristoteles’in söylediği gibi meraktan doğan ve çıkar gözetmeyen bir bilme eğilimden dolayı, insanın ilk ortaya çıkışından itibaren her zaman ve her yerde bilgi ile ilgili az ya da çok bir ilişki içinde bulunduğu muhakkaktır. Bu nedenle, biz insanlar sahip olduğumuz bilginin ne kadar eskiye gittiğini düşünecek olursak, yaradılışları bizim gibi olan insan türünün ve meraklarının doğuşuna kadar uzanmamız gerekecektir.

Tarihsel Perspektif

Bilginin sistemli bir düşünce faaliyeti olan felsefenin doğuşuna göz atarsak, M.Ö VII. Yüzyıl Yunan dünyasının odak noktasında özne değil, bilginin konusu olan nesne yer almaktaydı. Diğer deyişle insanlara yönelik değil, doğaya yönelik felsefi faaliyetler oluşmaktaydı. Bir bebeğin anne karnında nasıl oluştuğundan tutun, bir tohumdan nasıl kocaman bir ağaç yetiştiğine kadar her şeyi merak ediyorlardı. Bu bakımdan onlara “Doğa Filozofları” denmekteydi.

Milet okulu, felsefe tarihinde hem felsefenin başlangıcını oluşturur, hem de doğa felsefesi olarak felsefi eğilimin öncüsüdür. Bu okulun kurucusu ve öncü filozofu Thales mitolojiyle karışık bir şekilde, her şeyin temelinde bulunan ilk nedeni, başı ve kaynağı (arkhe) olan şeyi bulmaya yönelir ve buna karşılık ilk neden olarak suyu gösterir. Milet okulunun önde gelen başka bir filozofu Anaksimandros’a göre ise arkhe sonsuz ve sınırsız (aperion) olmalıdır. Onun öğrencisi Anaksimenes, anamaddenin hem birlikli bir şey hem sonsuz bir şey olması gerektiğini belirtir, arkhenin hava olduğunu belirtir. Böylece ilgilerini bilgi değil varlık üzerine yöneltmişlerdir.

İlk döneme ait filozofların bilginin imkânını, kaynağını, sınırlarını, ölçütlerini incelemeleri, ilk kuşkuları başlatmış olmalarının yanında bilgi konusunun derinlemesine incelemesini ve bir daha düşmemek üzere felsefenin gündemine oturması ise Sofistlerin zamanında başlamıştır. Platon, Sokrates ve Aristoteles gibi filozoflarla hayat bulan bilgi felsefesi o günden bu yana varlığını sürdürmektedir.

Epistemoloji nedir?

Bilgi nedir? Yaşadığımız gezegene dair beynimizde yer eden sinirsel iletilerden elde ettiğimiz verileri “bilgi” olarak ele alalım. Duyu organlarımızla birçok bilgi elde ettiğimiz aşikâr. Peki, aynı odadaki iki insandan biri terlerken diğerinin üşüdüğünü varsayarsak, basit bir örnekle duyu organlarımızın yanıltıcılığı ve öznelliği konusunda ortak bir paydaya varabiliriz. Günlük hayatta da gördüklerimiz, tattıklarımız ve dokunduklarımız konusunda çok sık hata yaparız. Bu kadar hatalı algılara güvenmek pek doğru olmaz sanırım. Peki ya aklımıza güvenebilir miyiz? Her gün farkına vardıklarımızın dışında da sayılamayacak kadar çok hata yapan beynimiz  -duyularımızı işleme konusundaki hataları da göz önüne alırsak- bize gerçekleri aktarma konusunda ne kadar başarılı olabilir? Varsayalım ki hata yapmayan bir beyne sahibiz; bu beynin doğruluğunu denetleyen yine kendi beynimiz olduğu için, beynimizdeki gerçeklerle hiç alakası olmadığını anlayacak bir doğrulamaya sahip olmadığımızdan dolayı, yine aklımıza olan güvenimizi sorgulamamız gerekecektir. Peki, sezgilerimiz? İçten gelen ve hiçbir kanıtlanabilirliği olmayan sezgilerimize güvenmenin ne denli güvenli olduğunu “sezmek” hiç de zor değil. Peki, sadece bize yarar sağlayabilecek verilere yönelmek ne kadar güvenli? Herkesin çıkarı farklı olduğu için ortak bir noktada buluşmak sanırım mümkün olmaz ve elimizde ancak göreceli bilgiler yığını kalır. Sezgilerimizi, duyularımızı, duygularımızı ve aklımızı birlikte kullanalım der isek –çoğumuzun yaptığı gibi- elde edilen bütün verilerin son basamağı olan beyinde işleme sürecine, yine başa dönmüş oluruz. Peki, biz “bilgi” için hangi kaynağı kullanmalıyız? Gerçeğe ulaşmak mümkün mü? Bilgileri elde edebilir miyiz? Bilginin ölçütü nedir? Değişmeyen bilgiler sadece biz insanlar için mi değişmez, yoksa evrensel bir bilginin ucundan tutabiliyor muyuz?

Yunan düşüncesi, bilgi verilerini aşağı yukarı 200 yıl ciddi biçimde kullanıp sınadıktan sonra Sofistlerle birlikte ilk kez yine ciddi ve sistemli bir şekilde onları şüphe ve eleştiri konusu yapmış ve yine ilk kez ciddi bir biçimde insanın çevresinde olup bitenleri, varlıkların onlarda bıraktıkları izlenim bilgileri gibi bilip bilemeyeceğini kendilerine sormuşlardır. Duyularımızın yanıltıcılığını ve aklımızın yanılma olasılığını göz önüne alan ve buna birçok etken ekleyerek objektif açıyla bu düşünceler denetim altında tutulmuştur. Bu sorgulamaların dışında bilginin imkanı ve imkansızlığı tartışılmış, farklı görüşler sunan akımlar epistemolojinin besin kaynağı olmuştur. Felsefi olarak süjeyle obje arasındaki bilinçli ilişkinin ürünü olarak adlandırılan bilgiye sahip olmamız mümkün müdür? Eğer bu tür bir bilgiye sahip olabilecek isek, hangi yöntemi seçmeliyiz? Aklımızla ulaştığımız bilgiler doğru mudur? Eğer doğruysa, beynimizi doğrulayacak başka bir doğrulayıcıya ulaşmamız gerekmez mi? Hiçbir bilgiye ulaşamıyorsak, beynimizdeki veriler bizi yanlış yola mı yönlendiriyor? Akıl yerine duyularımızı mı tercih etmeliyiz? Bu ve bunun kapsamındaki binlerce soru epistemolojinin içeriğinde yer almaktadır. Bilgi felsefesi, bilgiyle ilgili bütün sorulara kaynaklık teşkil eder.

Bilginin İmkânı, Kaynağı ve Araçları

Bilgi felsefesinin ilk sorusu bilginin mümkün olup olmadığıdır. Bu soruya olumlu cevap verenler genellikle “dogmatik filozoflar” olarak adlandırılır ve felsefi görüşleri “dogmatizm” olarak isimlendirilir. Mümkün olmadığını savunanlara ise “şüpheciler” veya “septikler” denir.  Bu görüşü benimseyen felsefi akımın adı ise “septisizm” olarak bilinir. Bilginin imkânlı olduğunu savunanlar, bilginin kaynağı yönüyle birbirlerinden ayrılırken; şüpheciler, dogmatik filozofların görüşlerini sistematik olarak mantık çerçevesinde reddederler.

Bilgi felsefesinin ikinci bir problemi de bilginin kaynağı ve araçlarıdır. Bilgiye ulaşabileceğimizi düşünen filozofların görüşlerine göre, genel olarak iki yetiye sahibizdir; birinci grup aklımızla düşünme yeteneği, ikincisi ise duyularımızla algılama ve gözlemleme yeteneğimizdir. Tabi, bu iki yetiyi de kabul de kabul etmeyip her ikisini birden kullanmamız gerektiğini düşünen bir grup daha vardır. Diğer yandan ise, aklın da duyuların da bilgiyi elde etmede yetersiz ve aldatıcı olduğunu düşünüp, bilgiye ancak sezgisel olarak ulaşılabileceğini düşünen bir grup da oluşmuştur. Lakin bu düşünce akımlarının sayısı bu kadar kısıtlı kalmamıştır. Bilginin kaynağı konusunda farklı görüşlere sahip çok farklı filozoflar ve benzersiz görüşler mevcuttur.

Bilgide her ne kadar öznel yorumlar getirilse de, ana kaynak olarak akıl yürütmeyi ve düşünceyi göz önüne alanlara akılcılar (rasyonalistler), duyu ve gözlemlerimiz üzerinde duranlara deneyciler (empiristler) denir. Hem akla hem deneye dayanan bilgi doğrudur diyen eleştiricilik (kritisizm), yarar ve başarı sağlayan bilgi doğrudur diyen faydacılık (pragmatizm), olgulara dayanan bilgi doğrudur diyen pozitivizm, duyumlara dayanan bilgi doğrudur diyen sensüalizm, sezgiyi ölçüt alan entüisyonizm, dil çözümlemelerine dayanan bilgi doğrudur diyen analitik felsefe(çözümleyici felsefe), fenomeni ifade eden özün bilgisi doğrudur düşüncesine sahip fenomenoloji ile doğru bilginin kaynağı konusundaki yaklaşımları uzatabiliriz. Hangi görüşün, hangi temelin haklı olduğuna kanaat getirmemiz için gerekli yetiye sahip olmadığımızdan, bu türden sorular –belki bir şekilde yetiye sahip oluncaya dek- tartışılabilir olarak kalacak ve her yeni düşünceyle farklı bir pencere eklenecektir.

Doğruluk ve Gerçeklik

Doğru (hakikat) nedir? Genel ve sağduyusal olarak en uygun görünen görüşe göre doğruluk, sahip olduğumuz düşüncelerin gerçekle uyuşmasından ibarettir. Bir obje hakkındaki düşüncelerimiz objeye uyuyor ise doğru, uymuyor ise yanlıştır. Bir pamuğun yumuşak olduğunu söylemek doğru, sert olduğunu söylemek ise yanlış olarak kabul edilir. Buna doğru hakkında “uyuşma kuramı” adı verilir.

Bunun dışında, doğruyu dış dünyadan bağımsız tutup, nesneyle örtüşmesini değil; beynimizdeki tasarımlarla uyuşmasını öne alan başka kuramlar da ortaya çıkmıştır. Buna göre doğru, zihnimizdeki düşüncenin veya tasarımın, yine bu düşünceden önce gelen bir tasarıma uyuşmasına olarak tanımlanır. Buradaki doğru, bilgi ile nesne arasındaki uyuşma değil; bir tasarım ile başka bir tasarım arasındaki uyuşmadır ve bu kurama da “tutarlılık kuramı” adı verilir.

Günlük hayatta “Sana gerçekleri söylüyorum.”ya da  “Gördüğüm şey gerçekti.”gibi cümleleri ve benzerlerini sıkça kullanırız. Oysa “gerçeklik” ile ilgili bu söylemlerin hepsi yanlıştır. Gerçeklik, bizim bilincimizden bağımsız olarak dış dünyada var olana verilen addır. Bizim söylemlerimiz ise, gerçeklerden izlenimlerimizden ibarettir. Bu yolla biz ancak önermeler sunabilir ve onun doğruluğu hakkında tartışabiliriz. Düzeltmek gerekirse; gerçekleri değil, doğruları söyleyebiliriz. Bizden bağımsız bir gerçeklik, doğru ya da yanlış olamaz. O ya vardır ve gerçektir veya var değildir; o halde gerçek değildir.

Neviens Nobody
Felsefenin tanımını yapmak isteyecek olursak, bu tanım en az kendisi kadar “felsefi bir eylem” olduğu için genel hatlarıyla öznel yorumlardan oluşur.  Bu nedenle felsefe, kesin kalıpları olmayan bir alana girer. Felsefenin tanımına biraz daha yaklaşmak için ünlü filozofların yorumlamalarına bakacak olursak:Sokratese’e göre “Felsefe, neleri bilmediğini bilmektir.” Sokrates’in öğrencisi olan Platon ise “Doğruyu bulma yolunda, düşünsel (idealist) bir çalışmadır.” yorumunu getirmektedir. Epikuros’a göre “Mutlu bir yaşam sağlamak için, tutarlı eylemsel bir sistemdir.” Aristotales için “İlkeler ya da ilk nedenler bilimidir felsefe.” Hobbes için ise “Felsefe yapmak doğru düşünmektir.” Tek kelimeyle özetlemek istersek de Campenella’nın da dediği gibi, felsefe “Eleştiridir.” 

Felsefeyi sözlük anlamından incelemek istersek, kökeni kabul edilen kaynağa, Yunancaya bakmamız gerekir; seviyorum, peşinden koşuyorum, arıyorum anlamına gelen “phileo “ ve bilgi, bilgelik anlamına gelen “sophia” sözcüklerinden türemiştir. Philosophia, bilgelik arayışı, bilgiyi sevmek, bilgi severlik, aramak ve peşinden koşmak anlamlarına da gelmektedir. Günümüz sözlüklerinde de “varlık, insan, evren ve bilgiyle ilgili düşüncelerin bütünü” olarak tanımlanmaktadır.

Felsefe (philosophia) terimi ilk kez, İlk Çağ’ın ünlü Yunan matematikçisi ve filozofu Pythagoras (Pisagor) (MÖ 580-500) tarafından kullanılmıştır. Kendini “bilge” olarak tanımlamaktansa “bilgi sevdalısı” olarak tanımlayarak, felsefenin ve felsefeyle uğraşan birinin alçak gönüllü olması statüsünü başlatarak tevazusunu ortaya sermiştir.

Felsefe teriminin ilk kez Antik Yunan'da çıkması bir tesadüf olmadığı gibi, bize kendisiyle ilgili dikkate değer ipuçları verir. Önemli bir ticaret şehri olmalarının faydası olarak hem maddi refaha ulaşmışlar, hem de diğer kentlerle kültür alışverişinin yapılmasına kaynak teşkil etmişlerdir. Zamanla artan refah seviyeleri, kendilerine zaman ayırmalarına yol açmıştır. Maddi kaygı taşıyan diğer insanların dertlerinden arınmış olarak, kendilerine sunulan bilgileri sorgulamaya başlamışlar ve zamanla evreni, insanı, düşünceleri sorgulama kapsamlarına almışlardır. Bu şekilde, felsefe tarihine ilişkin önemli eserler veren ve “felsefi sorgulama”nın başlamasına kapı açan çok önemli filozofları bünyelerinde barındırmışlardır.

Felsefe terimi ve tanımı hakkında bir parça bilgi sahibi olduk. Peki, nedir felsefe? Felsefe, sorgulamakla başlamaktadır. Merak edilenler, tabuları yıkılıp düşüncelere konuk olduğu takdirde felsefenin konusu olmuştur. Evrene dair ne varsa, felsefenin kapsamına girmektedir. Keza, ilk çağlarda formel bilimler adı altındaki tüm bilgiler felsefeyle ortaya çıkmış ve onun alt dalları olarak işlevde kalmışlardır. Sorgulamakla başlayan bir serüvenin sonucunda, yerçekiminden evrim teorisine kadar hayatımızda çok önemli yere sahip olan bilgiler elde edilmiş, makineler üretilmiş, insanlık hep daha ötesine gitmiştir. Cevaptan çok sorunun önemli olduğu bu alan, bizi zeka bakımından diğer canlılardan ayıran noktada, insan olmanın işlevsel hale gelmesine yaramıştır. Felsefe, bu bakımdan düşünmek, eleştirmek, sorgulamak ve merak etmenin sistemli bir faaliyetidir.

Felsefe, sorgulamakla başladığı düşünüldüğünde, ilk düşünebilen canlılardan bu yana aktif haldedir. Geçen asırlar boyunca, bünyesinde birçok bilim dalının başlamasına olanak sağlamıştır. Kümülatif bir sistem olmasından dolayı sürekli zenginleşen bilgiler, çoğu bilim dalının felsefeden bağımsız hale gelip daha çok ilerlemelerine yol açmıştır. Bütün bilimlerin anası olarak kabul edilen ve hayattaki en gözde alan olarak kabul edilen felsefe, diğer bilimlerin kendisinden ayrılmasıyla daha yalın haline ulaşmıştır. Felsefenin sonu olmayan, kesin çizgileri bulunmayan bir alan olmasından dolayı birçok bilimle ayrı düştüğü aşikar. Felsefe, öznel bir faaliyettir; bu bakımdan öznelliği kabul etmeyen ve etmemesi gereken bilimlerin bağımsızlığını ilan etmesi bizi daha ileri götürmüştür. Son yüzyılımızdaki durumu –hala değeri kabul edilip diğer bilimlerle olan ilişkisi çeşitli yönlerden inceleniyor olsa da- saf haline ulaşmıştır.

Felsefenin ne olduğunu çeşitli kaynaklardan araştırıp hakkında fikir sahibi olabiliriz. Felsefeyle ilgili birçok kitap okuyup onu daha çok kavrayabiliriz. Fakat felsefenin ne olduğu konusunda kesin bilgiler veremezken, kimse ‘felsefenin ne olmadığı’ hakkında da kesin bilgiler veremez. Herhangi birinin araştırmalarından veya okudukları kitaplardan edindiği “felsefe izlenimi” çok hatalı olabilmektedir. Kirli bilgilerin kol gezdiği bir ortamda sanırım bu çoğu konuda kaçınılmaz olabilmektedir.

Günümüzdeki felsefe algısına bakacak olursak, felsefeyle ilgilenen birinin üzülmesi çok normal; insanlığın ilerlemesinin önünü açan düşüncelerin kaynağı olarak kabul etmek yerine, entelektüel bir faaliyet olarak görülmektedir. Sanıldığının aksine felsefe, soylu bir zümreye, aydın bir gruba değil; tüm insanlara aittir. Oysa hayati bir eylem olan merak duygusu ve sorgulama eylemi, çoğu kültürü zarara uğrattığı düşünülerek her an törpülenmektedir. Sonuç olarak, felsefeyi tamamen dışlamış toplumlar yetişmektedir. Felsefeyi, halkın anlayamayacağı raflara kaldıranların yanında, onu ayak altına alanlar da vardır. Edebiyat ile de karıştırılarak, birçok noktada bayağılaştığını ve klişeleştiğini öne sürenlerin sayısı azımsanamayacak kadar fazladır.

Felsefede kesinlik olmadığı ve tamamen öznel olduğu için, aynı soru yüzyıllarca farklı biçimde tartışılmış, kaçınılmaz olarak tekrara düştüğü de olmuştur. Belki de nedeni budur ki günümüzde kendini filozof olarak tanımlayan çoğu kişi için farklılaşmanın anahtarı, halk düzeyinde olmayan kavramlar ve anlaşılması güç yazılar olmuştur. Anlaşılanların bayağı, anlaşılmayanların ise entelektüel olarak görüldüğü bir ortam gelişmiş ve felsefe tam anlamıyla çarpıtılmıştır. Bunun sonucunda felsefe, ait olduğu yerden, insanlardan daha çok uzaklaşmış ve yanlış tanımlamalara maruz bırakılmıştır. Bu konuda günümüz yazarlarından Christopher Phillips güzel bir yorum getirmiştir;

“Üniversitede lisans öğrencisiyken birkaç felsefe dersi almıştım. Profesörlerimizin kendilerini, Sokrates ve yandaşlarının yaptığı türden ateşli diyaloglarda bulunan yardımcı sorgulayıcılar olarak görmeleri için öğrencilerine cesaret vermemeleri beni hayal kırıklığına uğratmıştı. Onlar, felsefeyi sadece kendilerinin, uzmanların, yetkili olan kişilerin tartışabileceği bir müze eseri olarak görüyorlardı. Genellikle öğrencilerini gözü korkmuş, afallamış şekilde bırakan ve zorunlu diploma derslerini tamamladıktan sonra bir daha asla başka felsefe dersi almayacaklarına yemin etmelerini sağlayan, kolay anlaşılır olmayan bir jargon kullanıyorlardı.”

Aynı şekilde doktora derecesini King’s College Londra’dan almış olan Kanadalı roman ve deneme yazarı olan John Ralston Saul şöyle yazmıştır;

“Felsefe örnekleri gerçekten komedi olmaya doğru gidiyor. Sokrates, Descartes, Bacon, Locke ve Voltaire, uzmanlaştırılmış bir dilde yazmadılar… Kendi zamanlarının genel okuyucusu için yazdılar. Kullandıkları dil, sade, güzel ve genellikle hem etkileyici hem de eğlendirici… Üniversite öncesi seviyede yeterli eğitim almış herkes, hala Bacon’u veya Descartes’i, Voltaire’i veya Locke’u eline alıp, hem kolaylıkla hem de zevkle okuyabilir. Lakin bir üniversite mevzunu bile, bu aynı düşünürlerin, önde gelen çağdaş entelektüellerin yorumladığı kitaplarının sonuna kadar güç bela gelebiliyor. O halde, neden herhangi bir kişi, orijinal sadeliğin bu modern anlaşmazlıklarını okumaya çalışma zahmetine girsin ki? Cevap şu ki, çağdaş üniversiteliler bu yorumları orijinal olana giden uzmanların yolu olarak kullanıyor. Ölü filozoflara, bu yüzden uzman açıklaması ve koruması gerektiren amatör muamelesi yapılıyor.”

Modern akademisyen filozoflar arasında gerçekleşebiliyor olan ukalalık taslama arzusu, felsefeyi ulaşılmaz bir alan olarak göstermeye devam etmektedir. Oysa felsefe, ona yüklenilen bütün entelektüelliklerden uzak olarak hayatın bir parçası olmaktan ibarettir. Merak duygusu, insani bir içgüdüdür ve bu da hepimizin felsefeye eğilimli olduğunu gösterir. Toplum tarafından dayatılan dogmatik bilgiler ve inançlar, bu eğilimimizi körelttiği gibi, felsefeye yüklenen yanlış tanımlamalar da günümüzdeki durumumuzu ortaya çıkartmaktadır. Felsefe, en hayati noktamızdır; oysa onu fildişi kulesine kapatanlar yine biz insanlarız.

Neviens Nobody
2005 yılında televizyonda gösterime giren, Türkiye’de de CNBC-E ve Nickelodeon’da yayımlanan “Avatar” adlı çizgi dizi dünya çapında büyük bir ilgi görmüş ve birçok ödül almıştır. Çizgi-dizi özelliğiyle sadece çocuklara hitap ettiği sanılsa da birçok yaş gurubunun ilgisini üzerinde toplamıştır. 3 sezondan oluşan bu seri 3 kitap olarak düzenlenmiştir.

Hikayesinde,  Dünya’da dört elemente hükmedebilen krallıklar (ateş, toprak, su, hava) hüküm sürmektedir. Barış içinde yaşamaya devam ederken Ateş Krallığı diğer elementlerden üstün olduğunu söyleyerek savaş açmış ve bütün krallıkları tek tek yok etmeye başlamıştır. Bu savaşı durdurup tekrar barış içinde yaşamı sağlayabilecek tek kişi avatardır. Dizinin kahramanı Aang, henüz 12 yaşındayken avatar olduğunu öğrenir. Bundan dolayı arkadaşlarını ve sevdiği herkesi geride bırakıp eğitimi için doğu tapınağına gitmesi gerekir. Fakat daha bir çocuk olan avatar bundan korkar ve kaçar. Bu sırada bilinçsizce kendini bir buzun içinde dondurur. Aradan 100 yıl geçtikten sonra su kabilesinden olan Katara ve Sokka onu donmuş halde bulur ve çıkarırlar. Aang’in olanlardan ve aradan 100 yıl geçtiğinden haberi yoktur. Yüz yıl içerisinde Ateş Krallığı gücünü artırmış ve birçok kabileyi yerle bir etmiştir. Avatar Aang’in yapması gereken dört elementte de ustalaşarak Ateş Lordu’nu yenmek ve savaşı sona erdirmektedir.

Ateş Krallığı, hava tapınaklarını yok ettiği için geriye kalan tek hava bükücü Avatar Aang’dir. Bu yüzden çizgi-dizinin tam adı çekilen filmlerle de karıştırılmaması için “Avatar: Son Hava Bükücü” olmuştur. Avatarın kalan üç elementi bükmeyi öğrenmesiyle sona erer.

Dizinin arka planında kalan, oysa her bölümde açıkça görülebilen bir Hinduizm öğretisi vardır. Meditasyon yoluyla gücünü elde edebilmeyi gösterir. Avatar Aang aynı zamanda bir keşiştir. Aç kaldığında bile et yememektedir (Hindular et yemek kesinlikle yasaktır). Ayrıca Hinduizm’in en önemli mezheplerinden biri olan Vişnuizm inancına göre, Tanrı Vişnu dünyada çok farklı bedenlerde kendini göstermiştir. (Dizide bir avatar öldüğünde yerine sıradaki elementten bir avatar gelir ve bunların hepsi aynı kişidir, birbirlerinin devamını sürdürmektedirler). Vişnu, evrensel düzenin (Dharma) bozulup, onun kurtarışına ihtiyaç duyulduğu zaman “avatar” olarak dünyada bedenlenmiştir. Aynı zamanda Hinduizm’de yeniden doğuş(reenkarnasyon) inancı da vardır ki bütün bu özellikler diziyle hinduizmin arasındaki sıkı bağı gözler önüne serer.

İkinci sezonun son bölümünde Avatar Aang, bir Guru’nun (Hindularda din öğretmenine verilen ad) çağrısı üzerine doğu hava tapınağına gider. Guru ona kendini kontrol edebilmesi için bütün çakralarını açmasını öğreteceğini söyler.

Çakra, Hint felsefesinde insan vücudunda bulunan metafiziksel ve biyofiziksel enerjinin bağlantı noktası olarak düşünülmüştür. Bu enerji merkezlerinin girdap şeklinde döndüğü düşüncesiyle bu ismi almıştır. Bu merkezlerin omuriliğimizde yer alan 7 ana noktaya karşılık geldiğini ve bunların da bizim hormon bezlerimizi kontrol ettiğini düşünmüşlerdir. Günümüzde de modern olan bu “çakralar” nefes alma egzersizleri, yogalar ve meditasyonlarda kullanılmaktadır. Günlük hayatta daha farklı algılanan bu sistem, aslında hinduizmin en önemli parçasıdır ve dizide bunun asıl anlamı verilmiştir.
Guru, Aang’i kirli bir gölcüğe götürür. Avatara, çakranın ne olduğunu daha iyi anlatabilmek için bir örnek vermek istemektedir; “İşte bu gölcükler bizim çakralarımız gibidir. Şayet etrafta yabancı bir madde olmasaydı, bu dere saf ve düzgün bir biçimde akardı. Ancak! Hayat düzensizdir ve bazı şeyler dereye düşmeye meyledebilir. Fakat gölcükler arasındaki yolları açarsak, enerji akar”. Çakrayı kavratan Guru’nun sıradaki işi ise bu çakraları açmaktır. Sırasıyla bütün çakraları söylemiş, nasıl ve neden açacağını göstermiştir;

Toprak çakrası; “Kuyruk sokumunda bulunur ve hayatta kalmakla ilgilidir. Ve korku ile tıkanır. Seni en çok korkutan şey nedir? Kendini arındırmak için korkularından kurtul.”

Su çakrası; “Bu çarka zevk ile ilgilidir ve suçluluk duygusu ile tıkanır. Şimdi üzerine ağır bir yük olan her şeyi gözünün önüne getir. Kendini ne için suçluyorsun? Bu olayların yaşanmış olduğunu kabullen. Fakat bu olayların enerjini bulandırmasına ve zehirlemesine izin verme. Eğer dünyada olumlu etkiye sahip bir kişiysen, kendini affetmen gerekir.”

Ateş çakrası; “Midede bulunur. Bu çarka irade gücü ile ilgilidir ve utanç duygusu ile tıkanır. Seni mahcup eden şeyler nelerdir? En büyük hayal kırıklıkların nelerdir? Eğer hayatının bu kısmını inkâr edersen bir daha asla dengeni bulamazsın.”

Hava çakrası; “Dördüncü çarka kalbinde bulunur. Sevgi ile ilgilidir ve keder ile tıkanır. Bütün kederlerini gözünün önüne getir. Gerçekten büyük kayıplar yaşamışsın. Fakat sevgi bir enerji biçimidir. Ve hep bizim etrafımızda dolaşır. Bu hala senin kalbinde ve yeni bir sevgi biçimi olarak yeniden canlanmış. Izdırabın akıp gitmesine izin ver.”

Ses çakrası; “Zincirdeki beşinci halkamız boğazda bulunur. Doğruluk ile ilgilidir ve yalanlar tarafından tıkanır; kendimize söylediğimiz yalanlar.”

Işık çakrası; “Alnımızın tam ortasında bulunur. Anlayış ile ilgilidir ve yanılsama ile tıkanır. Bu dünyanın en büyük yanılsaması, ayrılık yanılsamasıdır. Ayrı ve farklı sandığın şeyler aslında birdir ve aynıdır. Aslında hepimiz bir insanız fakat ayrı olarak yaşarız. Hepimiz birbirimize bağlıyız. Her şey birbirine bağlı.”

Düşünce çakrası; “kafanın en üst bölümünde bulunur. Ve dünyevi bağlılıklar tarafında tıkanır. Seni bu dünyaya neyin bağladığı hakkında iyice düşün. Şimdi seni bağlayan tüm bu şeylerin gitmesine izin ver. Bu nehir boyunca aksı hepsi içinden. Unut onları. Ondan vazgeçmeyi öğren.”

Hinduizm’de ve bazı Asya kültürlerinde yer alan bu çarka sistemi, günümüzde batı kültürlerine kadar gelmiştir. Kimi insanlar bu sistemi çok gereksiz ve faydasız görmesine rağmen kimi insanlar kurtuluşu bu sistemde bulmaktadır. Bunun bir sistem olarak kullanılması birçok yeni meslek dalları sunmuş ve yoga ve meditasyonun türleri olarak dünyanın her bir yanına yayılmıştır. Oysa bunun bir sistem olarak kullanılmasına hiç gerek kalmadan aslında çoğu zaman bizim rahatlamak için yaptığımız ve ya yapmaya çalıştığımız güncel düşüncelerden ibarettir. Korkularımızı yenmek, utançlarımızı kabullenebilmek, suçluluklarımızı bastırabilmek, üzüntümüzü gidermeye çalışmak ve diğer şeyler hayatımızda olumlu etkiye sahip şeylerdendir. Hindu felsefesinden bağımsız olarak görülmektedir ki, aslında bu düşünce yöntemi bize hayatla ilgili önemli noktaları söylemektedir. Bu nedenledir ki Hinduizm’in kalbi olan bu düşünce sistemi ve dünyayla bağlılıklarını koparma isteği geçmiş çağlardan beri birçok filozofları ve düşünürleri etkilemiştir. Bu düşüncenin herkesin barındırması gerektiğini de birçoğu kabullenmiştir.

Bize Hindularla ilgili sürekli ipucu veren, onların hümanizmini, barışçıllığını, erdemli yaşamlarını ekranlara getiren çizgi-dizinin alıntısını yaptığım bu kısımda da görülmektedir ki, şu an çoğumuzun kitaplarını okuduğumuz Platon, Arthur Schopenhauer, Kierkegaard, Friedrich Nietsche gibi büyük filozofların ilham kaynağı olan Hinduizm, hepimizin etkilenebileceği büyük düşünceler içermektedir. Felsefeleri, sadece düşünürleri ve araştırmaları ilgilendiren bir konu olmaktan öte, bir insan olarak mutluluğa erişebilmemizdeki ana fikirlerin üzerine kurulmuş sistemlerden ibarettir. 

Neviens Nobody
Egoyla ilgili cümleler ve kavramlar, her geçen gün daha çok hayatımıza girmektedir. Felsefik ve psikanalitik bir kavram olarak literatüre girmiş olan “ego” artık kullanımının dışına çıkmış, halka ait hale gelmiştir. Peki, ego herkesin kullanımındaki anlamında mıdır yoksa yanlış anlamda mı kullanılmaktadır? Ego nedir?

Psikanalitiğin kurucularından sayılan Freud’un kişiliği oluşturan yapısal kuramlarına bakacak olursak, yaptığı bir benzetmeyle kişiliğimiz bir buz dağına benzemektedir. Buz dağının görünen kısmı bizim bilincimizi, suyun biraz alt kısmında kalan bölüm ön bilincimizi, buz dağının suyun altındaki geri kalan kısmı ise bilinç dışımızı oluşturmaktadır. Bilinç aşamasındaki her duygu ve düşüncelerimizin farkındayızdır. Buradaki bilgiler kendini açıkça belli ederler. Ön bilinç aşamasındaki bilgilerimiz ise o an farkında olmasak dahi, hemen bilincimize çıkarabileceğimiz anılar ve bilgilerimizden oluşur. Buz dağı benzetmesindeki en büyük alana sahip bilinçaltımız ise, bilincimizde farkına varamadığımız korkular, bencilce ihtiyaçlar, kabul göremez cinsel arzular, utanç verici deneyimlerden oluşur ve bizler bu dürtülerimizi bilinç düzeyine normal yollarla çıkarıp farkındalık kazanamayız. Bu üç alanın temsilcisi ise id, ego ve süper egodur; bunlara arzu, mantık ve vicdan da diyebiliriz.
Çoğumuz günlük hayatta sayısız duyguya kapılabiliriz; mutlu olabiliriz, sinirlenebiliriz, aşık olabiliriz, sıkılabiliriz… Bunları genel bir kategoriye koyarsak halk arasında “ruh hali” olarak tanımlıyoruz. Birçok güncel cümlenin içerisinde bunu kullanabiliyoruz; örneğin, “Ruh halim çok berbat.” gibi. Peki, gerçekten bunlar bizim ‘ruh halimiz’ mi ki bu şekilde tanımlamalar getiriliyor? Bu gibi durumlarda kastedilen “ruh” nedir?

Halk arasında çok yaygın olan sanrılardan biri de bizim duygularımızı asıl ortaya koyan şeyin, bizim ruhumuz olduğudur. Bu bilginin kaynağına bakacak olursak, çok eski çağlara gitmemiz gerekir. Önceki çağlarda başlayan ruhun olduğuna dair ilk inançları, öldükten sonra dirileceklerine inanıp mezarlarını oda şeklinde yapan, atlarıyla veya değerli eşyalarıyla gömülen uygarlıkları kanıt niteliğinde ortaya sürebiliriz. Din ile bağdaşmış olan bu ruh kavramı, başlarda sadece insanlarda değil, doğanın her yerinde olabileceğini ortaya koyuyordu. Güneş tanrıları, su tanrıları, bereket tanrıları insanların bu fikirlerinin gerçek olduğunu düşünerek ortaya çıkmışlardır. Yanardağın bile bir ruhu olduğunu düşünen bu insanlar çok uzun yıllar içerisinde bunun ruhla bir alakası olmayıp, doğanın bir düzeni olduğunu ve onları tanrı olarak gördükleri nedenlerin arkasında sadece doğal nedenler yattığını gördüklerinde, doğaya ait şeylerin bir ruhu olmadığını anlamışlar ve zamanla kabul etmişlerdir.