Nihilizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Nihilizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Müzik, eşsiz bir teselli sanatı olarak öteki bütün sanatlara göre çok daha fazla yara açar içimizde.

***

Daha yakınımızda olduğunda büyük bir kuşkuyla ve açık bir küçümsemeyle bakarız mükemmelliğe.

***

Her acının sınırı daha büyük bir acıdır.

***

İnsanların ölümle barışık olmalarının tek nedeni ölümün verdiği korkudan, kurtulmaktır ama bu korku olmadığında ölümün de hiçbir önemi yoktur artık. Çünkü ölüm kendisindedir ve kendisi aracılığıyla vardır. Ölümle uzlaşmaktan doğan bilgelik, ölüm karşısında olası en yüzeysel tavırdır. Montaigne’e de bulaşmıştır bu tavır, aksi takdirde kaçınılmaz olanı kabul etmekle övünmesini anlamak mümkün değildir.

***

Bir an gelir, insan her şeyi Tanrı’ya bağlar. Ama yine bir an gelir, insan onun artık var olmadığı düşüncesinden korkmaya başlar.

***

Kimileri hâlâ yaşamın bir anlamı olup olmadığını soruyor. Bu aslında yaşamın katlanılabilir olup olmadığını sormaktır. Burada problemler bitiyor ve çözümler başlıyor.

***

Varlığımız çok eski bir anının yıkıntısından başka bir şey değildir.

***

Bir filozof vasatlıktan ancak kuşkucu ya da mistik olmakla kurtulur. Bunlar bilgi karşısında umutsuzluğun iki biçimidir. Mistiklik, bilginin dışına kaçış; kuşkuculuksa umutsuz bir bilgidir. Dünyanın bir çözüm olmadığım söylemenin iki biçimi.

***

Tann yalnızlıktan korktuğu için yaratmıştır dünyayı. Yaratılışın tek açıklaması budur. Yaratıklar olarak varlık nedenimiz Yaratıcı’yı eğlendirmekten başka bir şey değildir. Zavallı soytarılar olarak bu dünyada alkışlarını hiç kimsenin duymadığı bir seyirciyi eğlendirmek için dramlar yaşadığımızı unutuyoruz. Ve Tann azizleri yarattıysa eğer -diyalog gerekçeleri olarak- nedeni yalnızlığını hafifletmektir.

***

Gözyaşı söz konusu olduğunda gerçekten hiç ağlamamış ama bu işi öğrenmiş kimseler vardır.

***

Tanrı fikri en pratik ve en tehlikeli fikirdir. İnsanlık bu fikirle kurtulur ya da kaybolur.

***

Her anı, bir hastalık belirtisidir. (...) Bellek içgüdünün inkârıdır ve aşırı gelişmiş bir bellek tedavisi mümkün olmayan bir hastalıktır.

***

Din genel bir anlamsızlık üstünde dolaşan bir gülümsemedir.

***

Yaşam tümüyle Tanrı’nın yokluğunun fazladan bir kanıtı.

***

Bir kadın bizi Tanrı’dan kurtarabilir, aynı şekilde Tanrı da bizi bütün kadınlardan kurtarabilir.

***

Her Tanrı versiyonu otobiyografiktir. Bizden gelmekle kalmaz, aynı zamanda bizim kendi yorumumuzdur. Burada bize ruhun yaşamını bir ben ve Tann gibi gösteren ikili bir içebakış söz konusudur. Biz onda yansıyoruz ve o da bizde yansıyor.

(...)

Kendimi ancak onunla ilgili düşüncem aracılığıyla anlayabiliyorum. Kendini tanımak ancak bu şekilde bir anlam kazanabilir ve bir amaca doğru yönelebilir. Tanrı’yı düşünmeyen, kendisine yabancı kalır. Çünkü kendini tanımanın tek yolu Tanrı’dan geçer ve dünya tarihi onun aldığı biçimlerin tanımlanmasından başka bir şey değildir.

***

Yalnız bir insanın yapması gereken şey daha fazla yalnızlaşmaktır.

***

Ölümle aranıza hiçbir şey girmediğinde aynaya baktığınız olmuş mudur hiç? Gözlerinizi sorguladınız mı? O zaman ölemeyeceğinizi anladınız mı? Korkunun yenilmesiyle büyüyen göz bebekleri piramitlerden daha kayıtsızdır. O zaman bu göz kapaklarının hareketsizliğinde bir kesinlik görülür; taşı andıran gizemi içinde tuhaf ve canlandırıcı bir kesinlik: Ölemezsin. Gözlerin sessizliğidir bu, kendisiyle göz göze gelen bakışımızdır, ölüm korkusu karşısında Mısırlının düşsel sükûneti. Bu korkuya kapıldığınızda aynaya bakın, gözlerinizi sorgulayın ve o zaman niçin ölemeyeceğinizi, niçin hiçbir zaman ölmediğinizi anlarsınız. Gözleriniz her şeyi bilir. Çünkü hiçlikle dolu gözlerimiz başımıza artık hiçbir şeyin gelmeyeceğini söyler ve rahatlatır bizi.

***

Kıyamet! Eee? Tanrı bizi ikinci kez öldürmek istiyor olabilir mi?

***

Her şey boş. Son bile... Sona gelindiğinde her tür önemli soru utanç verir.

***

Beni hayattan ve her şeyden ayıran Tanrı’nın ikinci sınıf bir sorun olabileceği konusunda içimde yer etmiş bir kuşkudur.

***

Biz ancak Yaratıcı’yı küçümsediğimiz ölçüde gerçekten kendimiz olabiliriz.

***

Sokaklarda dolaşırken, dünya öyle ya da böyle var gibidir. Ama camdan bir bakın: Her şey gerçek dışı olur. Nasıl oluyor da bir camın saydamlığı bizi hayattan bu kadar ayırabiliyor? Aslında bir pencere, bizi dünyadan, bir hapishanenin duvarına göre daha fazla ayırır. Hayata baka baka, sonunda unutursunuz onu.

***

Kötümser yazarları okudukça hayatı daha fazla seviyorum.

***

Boyun eğmeyen bir ruh tek bir düşman tanır: Tanrı. Yenilmesi gereken odur, fethedilmesi gereken son kale odur.

***

Beni sadece davetsiz bir misafir gibi kabul eden dünyayı affedebilecek miyim?

Emil Michel Cioran,
Gözyaşları ve Azizler,
Jaguar Kitap
Keşiflerimizin hemen hemen tümünü öfkelerimize, dengesizliğimizin azıtmasına borçluyuz. Tanrı’yı bile –kafamızı kurcalıyorsa– içimizde değil cinnetimizin dış sınırında buluruz, tam da öfkemizin onunkiyle burun buruna geldiği, çarpıştığı, bizim için olduğu gibi onun için de yıkıcı bir karşılaşmanın olduğu noktada. Eylemleri yüzünden lanetle cezalandırılan öfkeli kişi, sırf çıldırmış, saldırgan olarak geri dönmek için doğasını zorlar, kendini aşar. Girişimleri de peşi sıra gelir cezalandırmak için. Yaratıcısına karşı gelmeyen bir yapıt yoktur: Şiir şairini, sistem filozofu, olay da eylem adamını ezecek. İç sesine uyarak ona yanıt veren, tarih içinde kıpırdanan yok olur; yalnız o, insanlığından sıyrılan, varlığın bağrında keyfince yan gelebilmek için armağan ve yeteneklerini feda eden insan kendini kurtarır. Metafizik bir yaşama can atarsam kimliğimi koruma imkânım ortadan kalkar: Ondan kalan en küçük kalıntıyı dahi tasfiye etmem gerek; ama tersine, tarihsel bir rol üstlenerek maceraya atılırsam, bana düşen iş kendimi havaya uçuruncaya kadar yeteneklerimi azdırmaktır. İnsan her zaman taşıdığı ben tarafından telef edilir: Bir isme sahip olmak kesin bir yıkılma biçimine talip olmaktır.

Görünüşüne bağlı olan öfkeli insanın cesareti kırılmaz, yeniden başlar ve direnir, acıdan kaçamaz çünkü. Başkalarını yitirmek için çabalar mı? Çabalarsa da kendi yıkımına ulaşmak için saptığı bir yol olur bu. Kendinden emin görüntüsünün, palavralarının altında bir mutsuzluk müptelası gizlidir. Kendine düşman olanlara da işte bu öfkeli insanlar arasında rastlarız. Biz, hepimiz dinginliğin anahtarını yitirmiş, artık büyük acının sırlarından başka bir şeye varamayan öfkelileriz, gözü dönmüşleriz.

Yavaş yavaş zamanın bizi öğütmesine izin verecek yerde onu aşmanın, onun anlarına bizimkileri katmanın iyi bir şey olduğunu sandık. Eskinin üzerine eklenmiş bu yeni zaman, bu özümsenmiş ve tasarlanmış zaman zehirli etkisini hemen göstermeliydi: Nesnelleşerek tarih olacaktı; sayemizde karşımıza dikilmiş bir canavara dönüşecekti; edilginlik biçimlerine, bilgelik reçetelerine başvursak bile kaçamayacağımız bir yazgıya dönüşüyordu.

Bir etkisizlik tedavisine girişmeli, Taocu babaları izlemeliyiz. Onların vazgeçme, oluruna bırakma, yokluğun egemenliği öğretileri üzerine düşünmeliyiz. Onları örnek alarak; en sevdikleri element olan su gibi davranmalı, girdiği kabın şeklini alan, dünyayla savaşı kesen bilincin yolunu izlemeliyiz. Onlar merakımızı, acı çekme iştahımızı mahkûm ederler. Bu bakımdan mistiklerden, özellikle de kıl gömleğin, kirpi derisinin, uykusuzluğun, açlığın ve inlemenin erdemlerini bize öğütlemekte usta olan ortaçağ mistiklerinden ayrılırlar.

“Yoğun yaşam Tao’ya aykırıdır,” der Lao-Tzu, insanların en normali olan insan. Ama gel gör ki Hıristiyanlık virüsü kemirir bizi: Kendini kamçılayanların mirasına konan bizler gitgide daha ince azaplar geliştirerek kendimizin bilincine varırız. Din batmak üzere mi? Onun zırvalıklarını sürdürüyoruz, geçmişin çile girişimlerini, hücre çığlıklarını sürdürdüğümüz gibi; acı çekme arzumuz manastırların gelişme dönemlerindeki acı çekme arzusuna denk. Kilise artık cehennemi tekelinde bulundurmuyor olabilir, ama bizi yine de bir iç çekişmeler zincirine, çile yüceltmesine, bir anda söndürülmüş bir sevincin ve sevinçli hüznün yüceltilmesine bağlayacaktır.

Beden gibi zihin de “yoğun yaşam”ın başlıca konusudur. Nietzsche, Baudelaire ve Dostoyevski gibi kendine karşı düşünme sanatının ustaları, tehlikelerimize güvenmeyi, kötülüklerimizin alanını genişletmeyi, varlığımızla anlaşmazlık içinde olan bir varoluşun sahibi olmayı öğrettiler bize. Ve büyük Çinliye göre düşkünlüğün simgesi olan eksiklik eğitimi, bizim için, kendimize egemen olmanın, kendimizle doğrudan temasa geçmenin biricik tarzını oluşturur.

“İnsan hiçbir şeyi sevmediğinde, yaralanmaz olacaktır” (Chuang-Tzu). Derin olduğu kadar etkisiz bir söz. Duyumsamazlığın kendisi bir gerilim, çatışma, saldırganlık olursa, kayıtsızlığın bu en uç noktasına nasıl varılır? Atalarımız arasında hiçbir bilge yok ama, düş kırıklıklarını ya da taşkınlıklarını sürdürmemiz gerekecek birtakım doyumsuzlar, gelgeç istekliler ve çılgınlar var. Bizim Çinlilere göre, yalnız kayıtsız bir zihin her zaman Tao’nun özünü kavrar; tutkulu olanın gördüğü yalnızca sonuçlardır: Derinliklere inmek sessizlik ister, sarsıntılarımızın hatta yetilerimizin durdurulmasını gerektirir. Ama mutlak olana ulaşma isteğimizin eylem ve mücadele terimleriyle açıklanması, Kierkegaard’a “inancın şövalyesi” sanının verilmesi, Pascal’ın da yergiciden başka bir şey olmaması anlamlı değil mi? Saldırıyor ve çırpınıyoruz; o halde Tao’ nun sonuçlarından başka bildiğimiz yok. Zaten dinginciliğin, yani Taoculuğun Avrupalı eşdeğerlisinin iflası, olanaklarımız ve görüş açılarımız üzerine çok şey söyler.

Edilginliğin öğrenilmesi… alışkanlıklarımıza bundan aykırı hiçbir şey olamaz. (Modern çağ iki isteriyle başlar: Don Kişot ve Luther.) Zamanı özümseyip onu üretiyorsak, özün egemenliğinden ve bunun bir gereği olan düşünceye dalmayı seven itaatten tiksindiğimiz içindir. Taoculuk bilgeliğin ilk ve son sözü gibi geliyor bana: Yine de ona itaatkâr değilim, onlar ne olursa olsun hiçbir şeye katlanmayı kabul etmedikleri gibi benim içgüdülerim de onu kabul etmiyor. Başkaldırı mirası bu kadar bunaltır bizi. Hastalığımız nedir? Zamanı ölçüp biçmekle, dönüşüme tapınmakla geçen yüzyıllar. Çin’e ya da Hint’e birkaç başvuruyla kurtulacak mıyız ondan?

Ne içinden kavrayabileceğimiz ne günlük benliğimize dönüştürebileceğimiz ne de bir kuram içine alabileceğimiz bilgelik ve kurtuluş biçimleri vardır. Kurtuluşu gerçekten istiyorsak, bizden kaynaklanmalı: Onu başka bir yerde, hazır bir sistemde ya da Doğulu bir öğretide aramamalı. Bununla birlikte, mutlakta gözü olan birçok kişide olan şey genellikle budur. Ama bu kişinin bilgeliği sahtedir, onun kurtuluşu aldanıştır. Sadece teozofiyi ve yandaşlarını değil, kendi doğasıyla bağdaşmayan hakikatleri kullanan herkesi kınıyorum. Birçoğunun kolay bir Hint’i vardır; ne karakterleri ne yetişme tarzları ne endişeleri, hiçbir şey onları buna hazırlamadığı halde, Hint’in sırlarını çözmüş olduklarına inanırlar. Kendi selametleri, kurtuluşları konusunda bize yukarıdan bakan bu sahte “kurtulmuş”ların sürüsüne bereket! Vicdanları rahattır; eylemlerinin üzerine yerleşmek istemezler mi? Dayanılmaz bir yutturmacadır bu. Üstelik o kadar yüksekten uçarlar ki her klasik din aile itikadı gibi gelir onlara, “metafizik kafa”ları dinle yetinemez. Hint düşüncesini yardıma çağırmak kuşkusuz onlara daha iyi gelir. Ama, Hint düşüncesinin ilke olarak, eylem-kuram uyumunu, kurtuluş-vazgeçiş özdeşliğini ileri sürdüğünü unuturlar. “Metafizik kafa”ya sahip olunduğunda bunlar hiç umursanmayan ıvır zıvırlar olur.

Bunca düzmece ve dalavereden sonra, bir dilenciyi seyretmek insanın içini rahatlatır. O, hiç değilse, ne kendine yalan söyler ne bize: Bir öğretisi varsa, bunun canlı örneği kendisidir; çalışmayı sevmez, bunu da kanıtlar; hiçbir şeye sahip olmak istemediği gibi, özgürlüğünün koşulu olan yoksulluğunu geliştirir. Düşüncesi varlığı, varlığı düşüncesi içinde erir. Her şeyden yoksundur, salt kendisidir, direnir: Sonsuzluğu doğrudan doğruya yaşamak günü gününe yaşamaktır. Zaten bu yüzden, ona göre, başkaları bir yanılsamaya tıkılıp kalmıştır. Dilenci her ne kadar başkalarına bağımlı olsa da, öcünü onları yakından gözlemleyerek alır, “yüce” duyguların iç yüzünü çok iyi bilir! Az bulunur bir nitelikteki tembelliğidir, bir enayiler ve aptallar dünyasında yolunu şaşırmış, gerçekten “kurtulmuş” bir kişiye dönüştüren onu. Vazgeçiş hakkında sizin anlaşılmaz yapıtlarınızın çoğundan daha çok şey bilir. Buna inanmanız için sadece sokağa çıkmalısınız… Ama hayır! Siz dilenciliği öven metinleri tercih edersiniz. Derin düşüncelerinizden hiçbir pratik sonuç çıkmadığına göre, son sokak serserisinin sizden daha iyi olmasına şaşılmayacaktır. Hem hakikatlerine hem de sarayına bağlı bir Buda düşünülebilir mi? Hem “kurtulmuş” hem de mülk sahibi olunmaz. Yalanın yayılmasına, sözde “kurtuluş”larını ortaya dökenlere, kendi ilkelerinden doğmayan bir öğretiyle bu yalanı destekleyenlere isyan ediyorum. Onların maskesini düşürmeli, onları tırmandıkları basamaktan indirip âleme rezil etmeli! Bu, hiç kimsenin ilgisiz kalmaması gereken bir savaşımdır. Çünkü vicdanı çok rahat olanların, huzur içinde yaşayıp ölmelerine, ne pahasına olursa olsun, engel olmak gerekiyor.

Emil Michel Cioran
Var Olma Eğilimi
Rozanov’un nihilizm tanımı en iyisi: "Gösteri biter. Seyirciler gitmek için ayağa kalkarlar. Paltolarım alıp eve dönme zamanı. Geriye dönerler... Paltolar yok, ev de yok."

Nihilizm mitin çöküşünden doğar. Mitik açıklamalarla -Cennet, Kurtuluş, Allah’ın İradesi- gündelik yaşam arasındaki çelişkinin herkes tarafından görülebilir olduğu dönemlerde, bütün değerler bir girdabın içine çekilir ve altüst olur. Bir kez mit İktidarın yollarını insanların gözünde haklı çıkaramadığında, toplumsal eylem ve deneyin gerçek imkanları ortaya çıkar. Mit toplumsal baskıyı hem mazur görür hem de destekler. Onun patlaması uzun zamandır otantik deneyim alanından dini aşkınlık ve soyutlama alanına püskürtülmüş bir enerji ve yaratıcılığı serbest bırakır.

Klasik felsefenin sonu ile Kilise’nin yenilenmesi arasındaki fetret devrinde, toplumsal düzenin daha önceki her biçimi birdenbire sorgulanmaya başladı. Sayısız yaşam stili anında kurgulandı ve icra edildi, tarikatlarınkinden Caligula ya da Neron’un sapkınlıklarına kadar. Bir kez mitin birliğine meydan okunduğunda, toplumsal varoluşun bütün biçimleri parçalanır. Aynı şey feodal toplum ve Hıristiyan mitinin çözülüşüyle de gerçekleşti. Artık hiçbir şey kesin değildi ve her şey mümkündü. Her türlü deney ve araştırma. Gilles de Rais neredeyse bin çocuğa öldürene kadar işkence etti; 1525 yılının devrimci köylüleri Yeryüzündeki Cennet’i kurmaya kalkıştılar. 1789 aynı toptan yıkımı birdenbire getirdi, bu sefer önemli bir fark vardı: siyasi tepkilere rağmen, tutarlı bir mitin yeniden inşası bütünüyle olanaksız hale gelmişti.

Hıristiyanlık kimi gnostik tarikatlerin patlayıcı nihilizmini tesirsiz hale getirdi ve geriye kalanlardan yeni bir düzen emprovize etti. Ama burjuva dünyasının düzeni nihilist enerjinin mit düzlemine yeniden kazandırılmasını olanaksız hale getirdi. Burjuva tasarımı aşkın "öteki dünya"nın yıkılışının ta kendisiydi, bu dünyanın ve onun pazar değerlerinin egemenliğiydi. Burjuvazi mit yerine ideoloji üretebilir ancak. Ve ideoloji özünde kısmi, teknik bir rasyonalite olduğundan, hiçbir zaman nihilistin topyekün yadsımasını kendi içinde eritemez.

Nihilist yaşamakla ayakta kalmak arasındaki ayrımı ciddiye alan birisidir. Eğer yaşamak imkansızsa, niçin ayakta kalmalı? Bir kez bu boşluktaysanız artık, her şey kırılır. Dehşet. Geçmiş ve gelecek patlar; şimdiki zaman sıfır noktasıdır. Ve sıfır noktasından yalnızca iki çıkış vardır, iki tür nihilizm: aktif ve pasif.

Pasif nihilist değerlerin yıkılışı konusunda ulaştığı berraklıkla uzlaşır. Son bir nihilist jest yapar: Davasına karar vermek için zar atar ve onun sadık kölesi olur. Sanat için ve biraz da ekmek için... Hiçbir şey doğru değildir ve böylece bir iki hareket moda olur. "Enteller", patafızikçiler, gizlifaşisller, nedensizlikler estetleri, yabancı ordudaki ücretli askerler, popsanatçılar, "psychedelic" emprazaryolar... Takım takım bandolar kendi "credo quia absürdüm est" versiyonunu çalarlar: İnanmıyorsunuz ama gene de yapıyorsunuz; alışırsınız hatta sonunda hoşlanabilirsiniz bile. Pasif nihilizm konformizme uvertürdür.

Zaten en sonunda, nihilizm, bir geçiş, kayıp duran, kötü-tanımlanmış bir bölge, iki aşırı uç arasında bir tereddüt döneminden başka bir şey olamaz. İki kutup arasında intiharın ve yalnız katilin, Bettina’nın devletin suçu diye tanımladığı suçlunun çorak ülkesi, ıssız bir toprak uzanır. Karındeşen Jack özünde ulaşılmazdır. Hiyerarşik gücün mekanizmaları ona dokunamaz; devrimci irade de ona ulaşamaz. O sıfır-noktasına, ötesinde, yıkımın, gücün neden olduğu yıkımı destekleyeceğine, onu kendi oyununda yendiği yere çekilir ve öylesine büyük bir şiddete çeker ki onu Ceza Kolonisi mekanizması parçalara ayrışıp yok olur. Maldoror çağdaş sosyal organizasyonun çözülüşünü mantıki sonucuna ulaştırır: Onun kendi kendisinin yok ettiği yere. Bu noktada bireyin toplumu mutlak yadsıması toplumun bireyi mutlak yadsımasına tekabül eder. Bu yer dönmekte olan dünyanın hareketsiz noktası, bütün perspektiflerin birbirleriyle değiştirilebilir olduğu yer, hareketin, diyalektiğin ve zamanın artık var olmadığı yerin ta kendisi değil midir? Büyük reddedişin öğlesi ve sonsuzluğu. Ondan önce, yahudi kıyımları, ondan sonra, yeni masumiyet. Yahudilerin kanı ya da aynasızların.

Aktif nihilist şeylerin çöküşünün seyriyle yetinmez. Süreci hızlandırma niyetindedir. Dünyaya egemen olmuş kaosa doğal bir cevap-sabotajdır. Aktif nihilizm ön-devrimciliktir; pasif nihilizm karşı-devrimciliktir. Ve çoğu insan bu ikisi arasında bocalar durur. Bir Sovyet yazarının -Victor Chlovsky belki- betimlediği "Yaşasın Çar" diye bağırmadan ateş etmeyen Kızıl Ordu askeri gibi. Ama olaylar önünde sonunda kaçınılmaz bir çizginin çekimiyle sonuçlanıyor ve insanlar birdenbire kendilerini barikatların şu ya da bu tarafında bulmak durumunda kalıyorlar.

Tanrının belirgin yokluğunda mübadele gerçekliği gizlenemez, çünkü mitin mutlak yanılsaması artık yoktur. Son bir çabayla, İktidar, nihilizmin gösterisini yaratmıştır -şu prensibe uyarak: Biz tüm değerlerin alçaltılmasına seyirci kaldıkça, biraz gerçek yıkım yapabilme yetimiz azalır. Son bir buçuk yüzyıldır sanata ve yaşama en çarpıcı katkı iflas etmiş bir uygarlığın olanaklarıyla özgür deneylerin ürünü olmuştur. Sade’ın erotik aklı, Kierkegaard’ın istihzası, Nietzsche’nin kamçı gibi şaklayan ironisi, Ahab’ın Tanrı’ya küfrü, Mallerme'deki tamamen ifadesiz çehre, Carroll’un fantezisi, Dada’nın negativizmi- insanlarla yüz yüze gelmek için çürüyen değerlerin rutubet ve ekşiliğinin bir bölümüyle dışarı uzanan güçler bunlardır. Bununla birlikte gelen perspektifi tersine çevirme arzusu, yaşamın alternatif biçimlerini keşfetme ihtiyacı -Melville’in "tek tek dikkate değerliklerin tüm bütünsellikleri oluşturduğu o vahşi balina avı yaşamı" dediği alan. Ama bu dünyayı yaratabilmek için, nihilist eyleme geçmek zorundadır.

Çeviren: Lale Müldür
Defter (Metis Dergi), Sayı 4, Sf. 65-67
(Orijinal Kaynak: Internationale Situationniste, Sayı: 2, 1967)
* Ölüme karşı değil bu koşu, doğmak felaketinden kaçarız çırpınarak. doğum anındaki endişenin geleceğe yansımasından başka bir şey değildir ölüm korkusu…

* Hiçbir şey yapmıyorum, kabul. Ama saatlerin geçtiğini görüyorum. -bu, anları harcamaya çalışmaktan iyidir.

* Hangi hakla benim için duaya başlıyorsunuz?… Kurtuluşumdan endişe edilmesine dayanamam. Tiksiniyorum ve kaçıyorum boşboğazlığınızdan, dualarınızdan. Onları başka yere yöneltiniz, nasıl olsa aynı tanrıların hizmetinde değiliz.

* Tüm cinayetleri işlemiş olmak, baba olma cinayeti dışında.

* Altmışıma kadar bildiğim şeyler zaten yirmisinde öğrendiğim şeylerdi. Bir ömrün, bir arayışın boşuna geçen kırk yılı.

* Ölüm tümüyle olumsuz olsaydı, ölmek mümkün olmazdı.

* Ölümün bizim için ilginç bir yanı kalmadığında ve ondan hiçbir şey elde edilemeyeceğini düşündüğümüzde, doğuma geri çekilir, dipsiz bir kuyuya haykırmaya başlarız.

* Yıllar geçtikçe anlaşabileceğimiz kişilerin sayısı da azalıyor. Artık başvuracak kimse kalmadığında, bir ismin içine düşmeden önce, olduğumuz gibi olacağız sonunda.

* Söylememiz gereken şeyi tam ve doğru söylemek için yazmanın ne yararı var?

* Doğmuş olmaktan dolayı kendimi bağışlamıyorum. Sanki, dünyaya gelerek bir gizeme saygısızlık etmiş, adı olmayan önemli bir hata etmiştim.
Omuzlarımızın ve düşüncelerimizin üzerinde ağır yüklerle bir hapishanede doğmuşuz; kesip atma imkanı bizi bir sonraki gün yeninden başlamaya teşvik etmese, tek bir günün bile sonunu getiremezdik... Bu dünyanın prangaları ve solunmaz havası her şeyi elimizden alır, kendimizi öldürme özgürlüğü hariç; bu özgürlük de, bunaltıcı ağırlıkların üstesinden gelen bir kuvvet ve gurur verir bize.

Kendi hükmünü mutlak olarak elinde bulundurmak ve bunu kullanmamak... Bundan daha esrarengiz bir yetenek var mıdır? İntiharın mümkün olduğu tesellisi, soluksuz kaldığımız o mekanı sonsuz bir alana çevirir. Kendimizi yok etme fikri, buna ulaşma yollarının çokluğu, kolaylığı ve yakınlığı sevindirir ve ürkütür bizi; zira kendimiz hakkında geri dönüşsüz bir şekilde karar verdiğimiz o hareketten daha basit ve korkunç bir şey yoktur. Tek bir anda bütün anları ortadan kaldırırız; bunu tanrı bile yapamazdı. Fakat palavracı iblisler olduğumuzdan sonumuzu erteleriz: Özgürlük gösterişinden, kibrimizin oyunundan nasıl vazgeçebilirdik ki?..

Kendini ortadan kaldırmayı hiç tasarlamamış; ipin, kurşunun, zehirin ya da denizin yardımına başvurabileceğini hiç hissetmemiş kişi, aşağılık bir kürek mahkumudur; ya da evrenin leşi üzerinde sürünen bir solucan... Bu dünya elimizden her şeyi alabilir, bize her şeyi yasakayabilir, ama kendimizi yok etmemizi engellemeye kimsenin gücü yetmez. Bütün aletler buna yardımcı olurlar, bütün uçurumlarımız buna davet ederler bizi; ama bütün içgüdülerimiz de karşı çıkar. Bu karşıtlık ruhumuzda çıkışsız bir çatışma geliştirir. Hayat üzerine düşünmeye, onda dipsiz bir boşluk keşfetmeye başladığımızda, içgüdülerimiz kendilerine çoktan rehber süsü vermiş ve fiillerimizi yönlendirmeye başlamışlardır bile; ilhamımızın kanatlanmasını ve serbestleşerek yumuşamamızı frenlerler. Eğer doğduğumuz anda, ergenlikten çıışımızdakik kadar bilinçli olsaydık, beş yaşında intiharların alışılagelmiş bir olgu, hatta bir saygınlık sorunu olacağı muhtemelden de öte bir gerçektir. Ama çok geç uyanırız: Tefekkür ve hayal kırıklıklarımızın bizi yönelttiği sonuçlardan ancak şaşkınlığa kapılabilecek olan içgüdülerin mevcudiyetiyle döllenmiş yıllar durur karşımızda. Tepki de gösterirler; bununla birlikte, özgürlüğümüzün bilincine varmış olan bizler, istifade etmediğimiz için daha da cazipleşen bir çözümünün efendisiyizdir. Günlere, dahası gecelere tahammül etmemizi sağlar bu; artık ne yoksuluzdur, ne de husumet tarafından eziliyoruzdur: Üstün kaynaklar vardır elimizde. Bunlardan hiç yararlanmasak ve sonumuz geleneklsel son nefesle gelse bile, vazgeçişlerimizde bir hazineye sahip olmuş oluruz: Her birimizin kendi içinde taşıdığı intihardan daha büyük bir zenginlik var mıdır?

Dinlerin kendi elimizle ölmeyi yasaklamalarının nedeni, bunda, tapınakları ve tanrıları aşağılayan bir itaatsizlik örneği görmeleridir. Orleans Konsili intiharı cinayetten daha vahim bir günah gibi değerlendiriyordu; çünkü katil her zaman nedamet getirebilir, kendini kurtarabilir, oysa kendi hayatına kasteden kişi selametin sınırlarını aşmıştır. Fakat kendini öldürme eylemi zaten radikal bir selamet formülünden çıkmaz mı yolar? Hiçlik de ebediyetle eşdeğer değil midir? Yalnız varlık, evrenle savaşmak ihtiyacında değildir; o, son ihtarı kendine verir. Sonsuza değin olmak özlemini de duymaz pek; eğer benzersiz bir fiille, mutlak bir biçimde kendisi olduysa... Göğü ve yeri de kendini reddettiği gibi reddeder. Hiç değilse, özgürlüğü sürekli gelecekte arayanların bulamadığı bir özgürlük bütünlüğüne varmış olacaktır...

Şimdiye kadar hiçbir kilise, hiçbir belediye intihara karşı muteber bir gerekçe icat etmemiştir. Hayatı artık kaldıramayan kişiye ne söylenebilir? Hiç kimse başkasının yüklerini kendi üzerine alacak halde değildir. Diyalektiğin elinde, tartışılmaz ıstırapların ve teselli bulmamış binlerce apaçık olayın saldırısına karşı hangi güç vardır? İntihar, insanın ayırt edici özelliklerinden, keşiflerinden biridir; hiçbir hayvan bunu yapamaz ve melekler ancaj farkına varabilir; intiharsız insan gerçekliği, daha az merakadeğer ve daha renksiz olurdu: Sonuca bağlanan çeşitli yolları ve yeni çözümleri trajediye sokacak olsa bile, tuhaf bir iklimin ve kendi estetik değerleri olan bir ölüm imkanları dizisinin noksanlığı hissedilirdi.

Olgunluklarının delili olarak canlarına kıyan antik bilgeler, modernlerin hafızasından çıkmış olan bir intihar öğretisi yaratmışlardı: Dehasız bir can çekişmeye adanmış bizler, ne aşırılıklarımızın yaratıcısıyız ne de vedalarımızın belirleyicisi.Son, artık bizim sonumuz değildir: Sayesinde yavan ve yeteneksiz bir hayatı bağışlatabileceğimiz yegane bir girişimin üstünlüğü noksandır, tıpkı yüce bir kinizmin ve eski görkemli can verme sanatının da noksan olması gibi... Ümitsizliğie talim eden ve kendini kabullenen cesetleriz; kendimize rağmen hayatta kalırız ve yalnızca yararsız bir formaliteyi yerine getirmek için ölürüz: Sanki hayatımız, sadece ondan kurtulabileceğimiz anı ileri atmamıza bağlıymış gibi...

Emil Michel Cioran,
Çürümenin Kitabı, Sf. 39-40
Hiç uyku uyumayan kişi başka bir zamanın içinde mi yaşar sorusuna Cioran'ın yanıtı: "Mutlaka. (...) Uykuyla geçen gecenin sonrasında, sabah uyanan birinde bir şeye başlıyor olma yanılsaması vardır. Ama sizi bütün gece uyku tutmadıysa hiçbir şeye başlayamazsınız. Sabahın sekizinde, akşam saat sekizdekiyle aynı hal içinde olursunuz ve zorunlu olarak şeylere bakış açınız tümden değişir."

Beter Düşkünü

Christian Bussy: 1937 yılında Fransa'ya geldiğinizde, değer verdiğiniz yazarlarla tanışmayı denediniz mi?

Cioran: Katiyetle. Ancak 1949'da, ilk kitabım olan "Çürümenin Kitabı" (Prècis de Dècomposition) yayımlandığında yaptım bunu. Ondan önce, hiçbir yazar, hiçbir filozof, hiçbir aydın tanımıyordum. O dünyadan biri değildim.

C.B.: Ama her şeye rağmen engeli aştınız...

Cioran: Eğer öyle söylenebilirse! O zamandan itibaren özellikle salon hayatı denebilecek bir yaşantım yoktu. 50'li yılların başında, kokteyllere giderdim. Üç ya da dört yıl sonra, bundan bezdim. Aslında her zaman toplumun kıyısında yaşadım.

C.B.: Ama bir kitap yazmak her şeye rağmen, topluma girmektir. 1949'da sizi bu ilk kitabı yazmaya iten ne oldu?

Cioran: Bu kitabın hikayesi oldukça ilginçtir. İki yıl önce, 1947'de Dieppe'de kalıyordum ve Mallarmè'yi Rumence'ye çevirerek eğleniyordum. Eğleniyordum diyorum ama, sözün gelişi işte, çünkü birden anladım ki saçma bir şeydi bu, boşa zaman harcamaktı, çünkü artık asla Romanya'ya dönmeyecektim ve eninde sonunda benim yaptığım şeyi anlı şanlı bir klasik şairi meçhul bir dille tercüme etmekti. O zaman Paris'e döndüm ve doğrudan, kendi adıma Fransızca yazma kararı aldım; "Çürümenin Kitabı"nın kökeni budur. Ayrıca yazdığım her şey, bunalım anlarında yazılmıştır. Kitaplarımın hiçbirini, ortaya bir kitap çıksın diye yazmadım, hep bir tedavi amacıyla yazdım. Bunu ifade etmesi güç ama kitaplarım aslında kitap değiller...

C.B.: "Niçin yazıyorsunuz?" sorusuna Paul Valèry, "Zayıflıktan." cevabını veriyordu. Sizin durumunuz da biraz böyle mi?

Cioran: Zayıflıktan da fazla bir şey bu. Bir nevi sefillik, tepetaklak olma... Bundan sonra kitap bir kaza gibi geliyor.

C.B.: Belki aynı zamanda insanlarla karşılaşmak için de yazıyorsunuz. Şahitleri etkilemek için.

Cioran: Yok, bu değil! Bir buhran halindeyken yazdığınız zaman, ötekileri düşünmezsiniz. Eğer muhakkak bir diyalog olmasını istiyorsunuz o zaman...

C.B.: Kendinizle bir diyalog mu?

Cioran: Hayır, Tanrı ile. Kitaplarımın bir yalnızlığın başka bir yalnızlıkla karşılaşmasından oluşmaları anlamında -hiç kimsenin Tanrı'dan daha yalnız olmaması anlamında.

C.B.: Nihilist olduğunuz söylenir. Bu doğru mu yoksa yanlış mı?

Cioran: Hayır, nihilist değilim. Hiçbir şey değilim. Diyelim ki nihilist taraflarım var. İnkârcı olduğum kesin. Ama belirtmek gerekir ki inkâr bende soyut bir şey değil, içten gelen bir şey. Bu... Nasıl desem? Bir infilâk gibi bu. Şamar atmak mesela, o bile tasdiktir. Kuşkusuz ben de şamarlar atıyorum ama hiçbir şeyi tasdik etmiyorum.

C.B.: Neden Cioran isyancı biri?

Cioran: Ama ben isyancı değilim ki! İsyancı, bir şeylere çözüm bulmak ister. O bir militandır. Ben kendimi Baudelaire'e ve Pascal'e yakın hissediyorum, onların isyancı oldukları da söylenemez.

C.B.: Peki, daha uzağa gidelim. Ümitsiz misiniz?

Cioran: Yok, ümitsiz de değilim... Tamam benim konumum kuşkusuz ümitsiz, çünkü hiçbir yere vardırmıyor. Ama bu durumu hem kabul ediyorum, hem de ne tuhaftır ki bu benim yaşamamı hiç engellemiyor. Kendi kendime her zaman , bu durumdan bir çıkış varsa bulmuş olurdum dedim. Eninde sonunda, bir başkasından daha aptal değilim...

C.B.: Sizin kadar sert birinin de hayran olduğu, yakınlık duyduğu kimseler var mı?

Cioran: Kuşkusuz. Her zaman dostlarım oldu ama edebiyat çevrelerinin dışından. En büyük dostlarım yazmıyorlar. İnsanları hiçbir zaman işlevleriyle takdir etmedim. Daha da ileri gidersem: Metafizik planda, biraz endişe duyan bir kapıcı, sistemiyle şişinen bir filozoftan daha ilginçtir. Aslında hayatta, hiçbir şeyi anlamamış olan çok büyük yazarlarla karşılaşılıyor.

C.B.: Yine de küçük bir istisnayla değil mi? Michaux ile?

Cioran: Ah, evet, hayran olunacak bir insan! Uzun zaman boyunca aynı mahallede oturduk. Onu konuşturmayı çok severdim.

C.B.: Aranızda hangi ortak noktalar vardı?

Cioran: Söylemesi zor... Fakat onun belgesel ve bilimsel sinemayı tutkuyla izlemesi beni büyülüyordu. Daha sonra anladım. Michaux, bir konuyu tüketmek istiyordu, hangi konu olursa olsun. Oysa edebiyat zorunlu bir aldatmacadır. Bu anlamda, Michaux edebiyattan çıkmıştır.

C.B.: Siz de, gözlemlediğiniz zaman, konuyu tüketiyor musunuz?

Cioran: Bilmiyorum. Bir akşam, yemekten sonra, Michaux ile birlikte gecenin ikisine kadar konuştuğumuzu hatırlıyorum. İnsanın kaderinden söz etmiştik; sesi birden değişti, bir titreme, bir heyecan hissettim: İnsanın bir gün yeryüzünden silinebilecek olması fikri onu alt üst ediyordu. Bu heyecanı yüzünden onu hiçbir zaman affetmedim. Ben, insanın yokoluşu varsayımının o kadar da kötü bir şey olmadığını düşünüyordum. Ve o anda, bir hayalkırıklığı hissettim.

C.B.: Zamanla daha mı kinik oldunuz?

Cioran: Hayır, çok daha az kinikleştim. Aslında, yaşla birlikte her şey tükeniyor, kinizm bile. Kuşkusuz yazdığım her şeyi inkâr etmek, düzeltmek veya küçültmek için hiçbir nedenim yok. Ama şeyler ifade edilince öyle bir hale geliyorlar ki, onlara daha az inanıyoruz. Niye? Çünkü yazma olayı yine de bir kadirbilmezliktir. Mesela intiharı ele alalım. İntihar fikri başıma musallat olmuştu, intihar üzerine yazdığım âna kadar. Ondan sonra bunu daha az düşünüyordum. Yazmak bu anlamda kadirbilmezliktir: Konuyu öldürürsünüz. Ele aldığım bütün konuları yarı yarıya öldürdüm. Saplantılarım azaldı.

C.B.: Bu aşamada, size şu soruyu sormalıyım. Niçin intihar etmediniz?

Cioran: Belki kurtaran da, tam olarak, intihar fikri, intihar saplantısı oldu. Olumlu ve uyarıcı bir fikir bu, o olmasa hayatıma tahammül edemezdim. Hristiyanlık, intiharı dışlayarak büyük bir psikolojik hata işledi. Bence özgürlük fikriyle bağlantılı olan bu fikrin itibarını düşürmenin, ağır sorumluluğunu taşımaktır. Madem ki her şey bana bağlı, bugün her şeye tahammül edebilirim.

Biyografinin Sıfır Derecesi

"Herhangi bir meslek icra etmekten, sevmediğimiz ve sevemeyeceğimiz şeyleri yapmaktan, her tür gayrişahsi işle uğraşmaktan kaçınmak için önüne gelen aşağılamayı ya da ıstırabı kabullenmek gerektiğini, aşırı bir zihin açıklığıyla anladım. Bir tek fiziksel çalışmayı kabul edebilirdim. Sokakları süpürmeyi kabul ederdim, herhangi bir şeyi ama yazmayı değil, gazetecilik yapmayı değil! Hayatını kazanmak için her şeyi yapmak gerekiyordu. Özgür olmak için önüne gelen aşağılanmaya tahammül etmen gerekir." (Cioran)

Cioran'ın gençlik yıllarında katlandığı aşağılanmanın, yazdığı kitapların sayısı ve saygınlığının artması ölçüsünde azaldığı kestirilebilir. Belki de bundan dolayı, yaşamının son yıllarında hiç yazmadı ve sadece müzik dinledi. Hoşsohbetliği ve keskin zekâsıyla mesr olan insanlar, Paris'e onu görmeye gittiler veya ülkelerine davet ettiler. Bazen de İspanya'daki okurlarıyla mektuplaşarak tartıştı. Ratelere düştünlüğünün sürdüğünden de emin olabiliriz...

Felsefeye olan inancını 17 yaşında başlayan ve yıllarca süren bir uykusuzluk dönemi sırasında kaybettiğini söyler Cioran. "Hatırıma geldiği kadarıyla, kendimde, insan olmanın kibrini yok etmekten başka bir şey yapmadım. Ve Tür'ün çevresinde, başka bir maymun çetesinden olduğumu iddia edecek çapa ulaşmadan, pısırık bir canavar gibi geziniyorum" (Burukluk). Tür'ün ve insanla ilgili her şeyin karşısında, o "pısırık canavar" tarafını daima muhafaza etti. İnsanların koşuşturmalarına şahit oldukça, "günlerin arasında, kaldırımsız bir dünyadaki bir orospu gibi," sürttü. Belki bir intihar tutkunuydu ama yazdıklarıyla, birçok insanın içindeki "intihar enerjisi"ni, "kendi kendine ve her şeye gülüp geçebilme" gücüne doğru iteledi. Hayata bulaşmadığı için istifa etmek zahmetinden de muaf olan sevgili kullardan biri oldu. Anları mutlaklaştırdığı için, "yanlış anlaşılmak" Cioran'la anlam kazandı.

Cioran, 1995 yılının Haziran ayı sonunda öldü. İnsanlık macerasının gözlemcileri arasındaki yeri, isminin yanına gelen ayın ve yılın anlamsızlığı ölçüsünde kalıcıdır.

Haldun Bayrı

Kaynak 
Nihilist değilim. Öyle olduğum söylenebilir, ama bunun bir anlamı yok. Benim için boş bir formül bu. Basitleştirirsek, hiçlik ya da daha ziyade boşluk saplantım olduğu söylenebilir. Buna evet. Ama nihilist olduğum söylenemez. Çünkü alışılmış anlamıyla nihilist, az ya da çok siyasi art düşüncelerle ya da kim bilir hangi nedenlerle, her şeyi yere deviren bir tiptir. Ama ben hiç de öyle değilim. Öyleyse benim metafizik anlamda nihilist olduğum söylenebilirdi. Ama bu bile hiçbir şeyi içermiyor. Kuşkucu terimini daha kolay kabulleniyorum her ne kadar sahte bir kuşkucu olsam da.

Şöyle diyeyim : Hiçbir şeye inanmıyorum.

Bir adım geri durduğumuzda, ormanı seyretmek için ağaçları bir kenara ittiğimizde, ağaçların değersizliğiyle karşı karşıya kalırız. Daha fazla geri geldiğimizde, ormanı tamamen önemsiz buluveririz. Aynısı bu ülke, yeryüzü, güneş sistemi ve galaksi için de geçerlidir. Bu evren o denli geniştir ki, biz bir kum taneciğinden daha ufak kalırız. En büyük problemlerimiz bizle birlikte hiçliğe karışır. Biz basitçe, Tanrıların oyuncaklarıyız, yine de Tanrılar oyunlarına bizi layık görmüyorlar bile.
Kendimi öldürmeden önce bana varoluştan yana güven verilmesini isterim, kuşku duymamak isterim. Yaşam, benim gözümde, olguların belirginliğini ve akılda uyumlu biçimde birleşmelerini onaylamaktan öte bir şey değil. Ben, olguların toplanıp birleştiği zorunlu bir buluşma noktası gibi duymuyorum kendimi artık; şifalı ölüm, doğadan ayırarak iyileştiriyor bizi; ama ya ben, olgulara yol vermeyen acıların ürünüysem?

Ben kendimi öldürürsem bu, kendimi yıkmam için değil, ama kendimi yeniden oluşturmam için olacak; intihar, benim için, kendimi zorlu bir uğraşla yeniden ele geçirmemi, varlığımın içine baskın yapıp girmemi, belli belirsiz ilerleyen tanrıdan önce davranmamı sağlayacak bir araçtır yalnızca. İntiharla kendi tasarımı yeniden doğaya uyguluyorum, ilk kez kendi irademle biçimlendiriyorum her şeyi. Bana uygun olmayan organlarımın koşullandırmasından kendimi kurtarıyorum; ve yaşam, bana düşünmem için verileni düşündüğüm saçma bir talih oyunu olmaktan çıkıyor. Yani kendim seçiyorum düşüncemi, ve güçlerimin, eğilimlerimin, gerçeklerimin yönünü. Güzel ile çirkinin, iyi ile kötünün arasına yerleşiyorum. Askıda bırakıyorum kendimi; hiçbir yana eğilim göstermeden, yansız; iyilerin ve kötülerin kışkırtmalarının kurduğu dengenin kurbanıyım.

Çünkü yaşamın kendisi, bir çözüm değil; yaşam, seçilmiş, benimsenmiş, belirlenmiş hiçbir varoluş türüne sahip değil. Yaşam yalnızca, istekler ve olumsuz güçler dizisidir, tiksindirici bir rastlantıya bağlı koşullara göre amacına ulaşan ya da başarısızlığa uğrayan küçük karşıtlıklar dizisidir. Kötülük, her insana, eşit ölçüde verilmemiştir, deha da öyle, delilik de. Kötülük gibi, iyilik de, koşulların ve etkisini kimisinde çok kimisinde az gösteren bir mayanın ürünüdür.
* İntihara meyilli olmak, yasalara saygılı pısırık katillere mahsustur; öldürmekten korktuklarından, kendilerini yok etmeyi düşlerler, cezalandırılmayacaklarından emin olarak.

* "Tıraş olduğum zaman," diyordu yarı-delinin biri, "Tanrı değilse kim, gırtlağımı kesmeme engel oluyor?"

* Üst üste düşüncesizlik edip kendini öldürmeyi ihmal eden kişi, kendi kendine, acıda kıdemli birinin etkisini yapar; intihardan emekli birinin etkisini.

* Şüphelerimi zahmetle elde ettim; hayal kırıklıklarımsa, sanki beni ezelden beri bekliyormuş gibi, kendiliklerinden geldiler -temel bir içe doğuş halinde.

* Kendi mezartaşını yazan bir yerkürede, terbiyeli cesetler gibi davranacak kadar ağırbaşlı olalım.

* Bir hasta bana şöyle diyordu: "Benim acılarımın neye hayrı var? Acılarımdan yararlanabilecek, ya da onlarla böbürlenebilecek bir şair değilim ki."
Senaristliğini ve yönetmenliğini Mike Leigh'nin yaptığı 1993 yapımı Naked, anlamların buhar olup yitirildiği noktada; yalnızlık, hayata karşı duyulan öfke ve 20. Yüzyılın sonunda insanoğlunun yüz yüze kaldığı “Dead End” – çıkmaz sokağın bir özetidir adeta.

Film, Manchester'da, gece dar bir ara sokakta, bir kadına tecavüz eden filmin kahramanı Johny'ye tedirgin edici bir kamera hareketi ile birlikte hızla yaklaşarak açılır. Bu sahne üzerinde biraz durmak istiyorum. Filme zaten bütünüyle hâkim olan nihilistik bir tutum var. Bu sahne filmin ana fikri mahiyetinde… Burada olay yerinden hızla uzaklaşarak bir kaç plan boyunca sürekli koşan Johny'yi izleriz. Burada ki, maruz kalınan gerçekliğe tahammül edememe hissi film boyunca devam edecektir. Ayrıca film, sonda da aynı açılıştaki gibi Johny'nin ortamı terk ederek hızla uzaklaşmasıyla kapanacaktır. Çünkü filmin sonunda Johny için hiç bir şey çözülmüş olmayacaktır.

Film, “kültür ve uygarlık” kavramlarının nihayetinde esas şiddet üreten olgulara dönüşmüş olduğunu ve zamanın ruhunun bireye işkence eden ve bireyi sürekli olarak çevresindeki dünyadan ve en başta kendinden kaçmaya zorunlu kılan bir yapıya bürünmüş olduğunu anlatmaktadır. Yönetmen bu düşüncesini, çoğunlukla, Johny karakterini şehrin karanlık ve pis sokaklarında gezintiye çıkararak ifade eder. Johny, Manchester’dan kaçarak Londra’ya gelir ve Londra sokaklarında ki gezintisi sırasında türlü insanla muhatap olur. Bu insanların hepsi sorunlu insanlardır. Hepsinin farklı dünyaları vardır ancak ortak olan şey hepsinin acı çekiyor olmalarıdır. Tüm bu insanlar, şehir hayatının üretmiş olduğu manevi şiddeti farklı biçimlerde hisseder ve farklı biçimlerde ifade ederler. Başka bir sahnede Johny, eski sevgilisinin ev arkadaşıyla sevişirken kızı hırpalamaya başlayınca, kızın cevabı: “Seni anlıyorum, Johny.” olur.