Paleontoloji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Paleontoloji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Neandertal, modern insan
ve sanal fosil arasında karşılaştırma.
Yeni dijital teknikler sayesinde, fosil kayıtlardaki boşlukları doldurabilmeyi amaçlayan araştırmacılar, Homo Sapiens ve Neandertallerin son ortak atasının 3 boyutlu bir canlandırmasını yaparak, bu türün soyunda kafatasının geçirdiği yapısal evrimi öngördü. Araştırma ortak atanın sanılandan daha önce yaşadığını düşündürüyor.

En yakın tarih öncesi akrabamız olan, nesli tükenmiş Neandertallerle ortak bir atamız olduğunu biliyoruz. Fakat modern insan ve Neandertal soylarının birbirinden ayrıldığı Orta Pleistosen döneme ait fosiller çok az ve küçük parçalar halinde olduğu için, bu ortak ata popülasyonunun nasıl bir görünüşe sahip olduğu hala bir sır.

Yeni araştırmada bilim insanları, iki türün evrimine dair fosillerin kafataslarına dijital “morfometrik” yöntemler ve istatistiksel algoritmalar uyguladı. Bu uygulamalar sonucu ilk defa, Homo sapiens ve Neandertal’in son ortak atasının 3 boyutlu kafatası elde edildi.

“Sanal fosil” 2 milyon yıllık Homo tarihine dair birçok fosilin kafatasında 797 adet referans noktasının belirlenmesiyle ortaya çıkarıldı. Bunların arasında 1.6 milyon yıllık bir Homo erectus fosili, Avrupa’da bulunmuş Neandertal kafatasları ve Cambridge Üniversitesi’nde bulunan 19. yüzyıla ait kafatasları da bulunuyordu.

Örnekler üstündeki bu referans noktalarından, araştırmacıların kafatası yapısı için bir zaman çizelgesi çıkarmasını sağlayan bilgiler toplandı. Daha sonra bu çizelgeye dijital olarak taranmış bir modern kafatasını yerleştirdiler ve referans noktalarına uyacak şekilde kafatasının şeklini değiştirerek, tarih boyunca yaşanan değişimi gözlemlediler.

Bu yöntem Orta Pleistosen (günümüzden 800,000 ila 100,00 yıl öncesine tarihlenen dönem) sırasında iki türün morfolojisinin, ortak atanın kafatasında nasıl birleşmiş olabileceğini ortaya çıkardı.

Ekip daha sonra iki türün birbirinden ayrılmış olabileceği üç farklı zamana denk gelen üç olası ortak ata kafatası şekli üretti. Bu üç tüm kafatasını dijital olarak canlandırdıktan sonra, Pleistosen’e tarihlenen az miktardaki fosillerle ve kemik parçalarıyla karşılaştırdılar.

Böylece üç sanal kafatasından hangisinin Neandertallerle paylaştığımız ortak ataya uygun olacağını, ve bu ortak atanın yaşamasının en muhtemel olduğu zaman dilimini kararlaştırdılar.

DNA’dan yola çıkarak yapılmış önceki tahminler, son ortak atanın 400,000 yıl önce yaşadığını söylüyordu. Fakat sanal fosilden elde edilen sonuçlar, türlerin ayrılmasının 700,000 yıl önce gerçekleştiğini, ve son ortak atanın büyük ihtimalle Afrika’dan çıktığını öne sürüyor. (Ortak ata popülasyonu Avrasya’ya da gelmiş ve bu bölgede de yaşamını sürdürmüştü.)

Üstte: Modern insan kafatası. 19. yüzyılda Güney Afrika’dan elde edilmiş kafatası
artık Cambridge Üniversitesi Duckworth koleksiyonunda.
Ortada: Son ortak atanın sanal fosili.
Altta: La Ferrassie, Fransa’da bulunan 53-66 bin yıllık Neandertal kafatası.
Kafatası Paris’teki Musée de l’Homme müzesinde.
Sanal Ortak Ata Kafatasının İnsan ve Neandertalle Benzerlikleri

Sanal 3 boyutlu fosil, her iki türün de kendine has özelliklerini taşıyor. Örneğin Neandertallerde daha sonra ortaya çıkan kafatasının arkasındaki çıkıntının gelişmeye başladığı görülüyor.

Fakat sanal atanın yüzünde, modern insanların elmacık kemiklerinin altında yer alan girintinin ipuçları da görülüyor. Neandertallerde bu üst çene alanındaki kemikler, daha fazla hava boşluğuna sahip olmaları nedeniyle daha kalındı. Bu yüzden de Neandertallerin yüzünde dışarı doğru bir çıkıntı bulunuyordu.

Sanal atadaki kalın yapılı kaş çıkıntıları hominin soyunun ortak bir özelliği ve hem erken Homo canlılarında hem de Nerandertallerde bulunuyor. Fakat bu özellik modern insanda kaybolmuş durumda.

Cambridge Üniversitesi’nde Leverhulme İnsan Evrimsel Araştırmaları Merkezi (LCHES)’nden Dr. Aurélien Mounier sanal fosilin genel olarak Neandertalleri daha çok andırdığını fakat bunun şaşırtıcı olmadığını söyledi. Çünkü tüm zaman çizelgesi birlikte ele alındığında, kafatası yapısı olarak atalardan gelen modelden sapan tür Homo sapiens’ti.

Üniversiteden diğer bir araştırmacı Marta Mirazón Lahr “Sonuçlarımızın da işaret ettiği gibi, modern insan soyunda daha büyük bir morfolojik değişim hızı olması, Afrika’daki küçük bir topluluk olmaktan 7 milyar nüfusa ulaşan Homo sapiens’in geçirdiği demografik değişiklikler ve genetik sürüklenmeyle tutarlı oluyor.” diyor.

Mounier, son ortak ata popülasyonunun, en geniş kapsamda, büyük ihtimalle Homo heidelbergensis türünün bir parçası olduğunu söylüyor. Homo heidelbergensis günümüzden 700,000 ila 300,000 yıl önce Afrika, Avrupa ve Batı Asya’da yaşamıştı.

Yeni projelerinde araştırmacılar, Homo türü ile şempanzelerin son ortak atasını ortaya çıkaracak bir model üzerinde çalışmaya başladılar. Mounier, “Modellerimiz kesin bir gerçekliği göstermiyor, fakat fosilleirn yokluğunda bu yeni yöntemler herhangi bir paleontolojik soruya dair teorileri test etmek için kullanılabilir.” diyor.

Kaynak
Taş Çağı’nı erken insansı ve insanların yaşadığı bir dönem olarak görüyoruz. Fakat son yıllarda yapılan araştırmalar, bu çağı yaşayanların sadece insanlar olmadığını gösteriyor.

Arkeologlar, batı Afrika yağmur ormanlarında, Brezilya ormanlarında ve Tayland sahillerinde dikkate değer taş aletler keşfetti. Bunları ilgi çekici yapan, işçilikleri ya da çok eski olmaları değil. Hatta dikkatli bakılmazsa bir alet olduğu bile anlaşılamayabilir. Tarihleri de en fazla Mısır piramitleri kadar geriye gidiyor.

Bu aletleri özel yapan, onların insanlar tarafından değil, şempanze, kapuçin ve makaklar tarafından yapılmış olması. Aletlerin ortaya çıkarıldığı alanlar, “primat arkeolojisi” adında yeni bir dalın temelini oluşturuyor.

Aletlerin kendisi oldukça kaba. Bir maymun yaptığı taş çekiç, bir insan türünün yaptığı el baltasına hiç bir şekilde yaklaşamaz. Fakat önemli olan bu aletlerin gelişmişliği ya da sofistikeliği değil.

Bu aletler, primatların rutin olarak taş alet teknolojisinden faydalandığı bir kültür oluşturduğunu kanıtlıyor. Yani primatlar, Taş Çağı’na girdi.

Büyük Maymunlarda Alet Kullanımı

Önceki yıllarda biyologlar insanların yaygın olarak alet kullanan tek tür olduğunu düşünüyordu.

Günümüzde memeli, kuş, balık hatta böcek gibi canlıların hayatını kolaylaştırmak için alet kullandığını biliyoruz. Primatlar da alet kullanıyor. Fakat bir kural olarak primatlar, taşlardan alet yaratmıyor.

Oxford Üniversitesi’nden Primat Arkeolojisi (Primarch) projesi lideri Michael Haslam, “Orang-tanlar, bonobolar ve gorillaların bitkilerden yapılan aletler kullandığı görüldü, fakat hiç bir zaman taş alet kullanımına rastlanılmadı.” diyor. Haslam’a göre, büyük maymunların taş aletleri neden kullanmadığı bir gizem.

Fakat bunun nedeni, hayatlarının çoğunu ağaçlar içinde ve çevresinde geçiren bir tür için taşların kolayca bulunamaması olabilir. Haslam, bitkilerin ise primat ortamlarında her yerde bulunabildiğini söylüyor.

Buna göre, özellikle zeki bir büyük maymun, taş alet kullanmaya başlasa bile, çevrede bu geleneğin grubun diğer üyelerine (ve sonra gelecek nesillere) geçirilmesine yetecek kadar taş bulunmuyor.

Primat Arkeolojisi

Fakat batı Afrika’daki şempanzeler, kabuklu yemişleri açmak için kullandıkları taş alet teknolojisini, birçok nesile aktarmayı başarmış gibi görülüyor. Bu 2007’de yayınlanan bir makaleyle gözler önüne serildi.

Normal arkeolojideki, insan davranışlarını geride bıraktıkları kalıntılardan tanıyabileceğimiz prensibini primatlara uygulayan Christophe Boesch önderliğindeki “primat arkeologları”, böylece şempanze aletlerini incelemeye başladı.

Primat arkeologları, Fildişi Sahilleri’ndeki yağmur ormanlarında, orman zemininde bir alanı 1 metre derinliğe kadar kazdı. Bu kazı, taş aletler bakımından çok zengin olan 4,300 yıl öncesine kadar giden bir  tabaka ortaya çıkardı.

Batı Afrika Şempanzeleri 4,300 Yıldır Alet Kullanıyor

Bu taş aletlerin bir kısmı sadece insanların sahip olduğu bir kesinlik ve hassasiyetle yapılmıştı. Başka diğer aletlerde ise, günümüzde o bölgedeki şempanzelerin de yaptığı gibi, kabuk kırmak ve vurma aleti olarak kullanmak gibi çok daha kaba şekilde kullanıldıklarına dair izler bulundu.

Boesch ve meslektaşları daha önce bu bölgede, modern şempanze taş alet kültürünü araştırmıştı. Bu araştırma şempanzelerin kendine özgü bir alet seçme ve kullanma yöntemi olduğunu gösterdi.

Örneğin şempanzeler sıklıkla, kasıtlı olarak 1 kg ve 9 kg arasında büyük ve ağır taş çekiçler kullanmayı tercih ederken, insanlar 1 kg veya daha hafif taşlar kullanmayı tercih ediyor.

Şempanzeler ayrıca, insanların yemediği bazı kabuklu yemişleri açmak için de taş alet kullanıyor. Kazılarda bulunan taş aletlerde, bu yemişlerden gelen nişasta kalıntıları bulundu.

Bu bulgular birlikte ele alınınca, şempanzelerin Fildişi Sahili yağmur ormanlarında 4,300 yıldır taş alet kullandığı sonucu ortaya çıkıyor.

Boesch, Şempanze Taş Çağı’nın en azından 4,300 yıl önce, hatta belki de daha erken başladığını söylüyor. Fakat “Daha erken dönemleri inceleyebileceğimiz toprak tabakalarını nerede bulacağınızı kestirmek çok zor.” diyor Boesch.

Şempanze-İnsan Ortak Atası mı Alet Kullanmaya Başladı?

Şempanzeler insanın yaşayan en yakın akrabası. Onların da bizim gibi taş alet kullanabiliyor olması, insan ve şempanzenin ortak atasının taş alet teknolojisini geliştiren ilk canlı olduğunu akla getirebilir.

Fakat Haslam bunun pek mümkün olmadığını söylüyor. Eğer öyle olsaydı, bütün şempanzelerin taş alet kullanmasını beklerdik. Fakat sadece, batı Afrika’daki az sayıda şempanze topluluğunda bu kullanımı görüyoruz.

Batı Afrika şempanzelerinin, orta ve doğu Afrika şempanzlerinden ayrıldıktan sonra böyle bir taş alet teknolojisi geliştirdiklerini düşünmek daha mantıklı oluyor. Haslam, bu ayrımın 50,000 ile 1 milyon yıl önce gerçekleştiğini söylüyor.

Bu nedenle batı Afrika şempanzelerinin Taş Çağı, insan taş çağından tamamen ayrı görünüyor.

Kapuçin Maymunlarında Alet Kullanımı

Birkaç yüzyıldır Brezilya’daki sakallı kapuçin maymunlarının (Sapajus libidinosus) taş alet kullandığına dair raporlar biliniyor. 2004’teki bir araştırma da bunu kanıtladı.  Tayland’daki uzun-kuyruklu makak maymunları da 2015’teki bir araştırmaya göre taş alet kullanıyor.

Bu iki tür de primatların evrim ağacında, insanların yakınında bir yerde bulunmuyor.

Haslam “Kapuçinler, bizden 35 milyon yıllık evrimle ayrılmış olan Yeni Dünya maymunlarıdır. Makaklar bile bizden yaklaşık 25 milyon yıl önce ayrıldı.” diyor. Yani taş çağına giren primatlar evrim ağacında o kadar dağınık duruyor ki, taş alet teknolojisini birbirlerinden bağımsız olarak keşfetmiş olmaları gerekir. Haslam “Aynı davranışın çoklu olarak keşfedildiğini görüyoruz.” diyor.

Haslam şu anda, Boesch’in Fildişi Sahili’nde şempanze arkeolojisinde kullandığı teknikleri, makak ve kapuçinlerde alet kullanımını araştırmak için kullanıyor. Primarch projesi kapsamındaki araştırma henüz yayınlanmadı. Haslam “Şimdiye kadar, taş alet kullanan primatların faaliyet alanlarında, gömülmüş taş aletler ortaya çıkardık.” diyor.

Kapuçinler, taş aletlerini kabuk kırmak için, ve bir de yumru-kök yiyeceklere erişmek için kazma amaçlı kullanıyor. Haslam “Biri ne zaman sakallı kapuçinleri doğal ortamlarında gözlemlese, taş alet kullanımını görmüştür. Bu tür, insanlar dışında her yerde her zaman taş alet kullanan tek tür olabilir.” diyor.

Onlardan farklı olarak, makaklar adalarda yaşıyor, ve taşlarını deniz kabuklularını kırıp açmak için kullanıyor.

Her iki tür maymun da bu geleneği nesilden nesle aktarmış gözüküyor. Buna göre insanlar dışında en az üç tür primatta, taş alet kullanımının derin bir tarihi var. Şempanze ve maymun taş aletleri ne kadar ilkel görünse de, bizim atalarımızın kullandıkları da uzun zaman önce bunlardan çok farklı değildi.

İnsanların Yaptığı İlk Taş Aletler

Mayıs 2015’te Kenya’da çalışan arkeologlar, insanların yaptığı ilk taş aletler üzerine sonuçlarını yayınladı. Lomekwian adı verilen bu aletler 3.3 milyon yıllıktı. Keşfi yapan ekibe göre, bu aletler taş alet kullanan şempanze ve maymunların kullandığı tekniklere benzer teknikler kullanılarak yapılmıştı.

Buna göre taş alet kullanan primatları incelemek, erken insan davranışlarının doğası hakkında da bize fikir verebilir. Fakat erken insanlar şempanze ve maymunlardan oldukça farklı olduğu için sonuç çıkarmak o kadar kolay olmayacaktır.

Lomekwian taş aletlerinden yaklaşık 700,000 yıl sonra insan teknolojisi daha ilerledi. Önce küçük parçalar çıkarılarak daha keskin bir uç yaratılan taş aletlerin de dahil olduğu Oldowan teknolojisi, 1 milyon yıl sona da özenle şekillendirilmiş kesme ucuna sahip Aşölyen el baltaları ortaya çıkmaya başladı.

Peki atalarımız çok uzun zaman önce böyle gelişmiş taş aletler yaparken, şempanze ve maymunlar neden Lomekwian benzeri bir teknolojiden ileri gidemedi?

İnsan Elinin Farklılığı?

İnsan elindeki evrimsel gelişmelerin, aletleri daha ince bir şekilde manipule etmemize yardımcı olduğu düşünülebilir. Fakat Temmuz 2015’te yayınlanan bir araştırma, insan elinin son bir milyon yılda, şempanzelerin elinden daha az değiştiğini ortaya koydu.

Araştırmayı yapan Almécija, “İnsan ve şempanzenin atasının el uzunluğu oranları, insana, şempanzeye olduğundan daha yakındı (fakat eşit değildi).” diyor. “Parmak uzunluğu oranları açısından insanlar şempanzelerden daha ilkel.” diyor.

Şempanze ve maymunların daha geride kalmasının nedeni elleri değilse, sorun büyük ihtimalle beyinlerinde, diyor Almécija.

İnsan Beyni Yemek Pişirme Sayesinde Büyümüş Olabilir

Harvard Üniversitesi’nden Alexandra Rosati, “Taş alet yapma becerisinin, fazladan bilişsel yetenekler gerektirmesi olası görünüyor. Sadece neyin yararlı  bir alet olacağını bilmek değil, aynı zamanda onu yaratmak…” diyor.

İnsanların daha büyük beyni ve neticesinde gelen zekaları, daha iyi taş aletler yaratmlarını sağlamış olabilir. İnsan beyninin neden büyümeye başladığını söylemek ise zor. Primatolog Richard Wrangham’a göre beyinlerimizin büyümesi, yemek pişirmenin gelişmesiyle körüklendi. Rosati “Daha büyük beyinler için daha fazla enerji gerekiyordu. Pişirme de, çiğ yemeye göre, yiyecekten alınan enerjiyi arttırıyor.” diyor.

İnsanların ne zaman yemek pişirmeye başladığı bilinmiyor. Bu olay, beynimizin büyümesinden çok sonra da başlamış olabilir, bu da Wrangham’ın teorisinin yanlış olduğu anlamına gelir.

Şempanzelerin Pişmiş Yiyecek Tercihleri

Fakat eğer Wrangham haklıysa, Rosati ve Felix Warneken taradından yapılan bir araştırma, büyük bir önem kazanıyor. Şempanzeler ateşi kontrol etmeyi öğrenmemiş olabilir, fakat 2015'te yapılan bu araştırmaya göre, pişmiş yiyecekleri, pişmemiş yiyeceklere tercih edecek zekaya sahipler.

Yaptıkları bir dizi deneyde, Rosati ve Warneken şempanzeleri bir çeşit “fırın”la tanıştırdı. Şempanzeler yiyecekleri belli bir kaba koyduklarında, bu yiyecek daha sonra onlara pişmiş olarak geri dönüyordu. Şempanzeler patates parçalarını, yiyeceği çiğ olarak geri getiren bir kap yerine bu “fırın” kabına koymayı daha çok tercih etti.

Dahası, şempanzelere patates parçalarıyla birlikte tahta parçaları da verilmişti, ve bu tahta parçalarını “fırın” kabına koymakla da uğraşmadılar. Bu da, “fırın”ın sadece yenilebilecek şeyleri pişirdiğini anlamış olduklarını düşündürüyor.

Şempanzeler, uzak bir yerde bulunan çiğ yiyecekleri, pişirmek için “fırın”a getirmeye bile hazırdı. Bu durum, atalarımızın milyonlarca yıl önce yiyecekleri ateş başına taşımaya başlamasını da yansıtıyor olmalı.

Peki Şempanzeler Beyinlerini ve Teknolojilerini Geliştirebilecek Mi?

Doğal olarak, şempanzeler ateşi kontrol etmeyi öğrenene kadar -eğer öğrenebilirlerse-,  pişmiş et beğenilerinden faydalanamayacaklar. Fakat Rosati ve Warneken’in çalışması, atalarımızın daha gelişmiş beyinlere ve taş alet teknolojisine sahip olmasına izin veren beyin bağlantılarının şempanzelerde de olduğunu düşündürüyor.

Haslam, şempanze, makak ve kapuçin’lerin henüz teknolojik becerilerinin sınırlarına ulaşmadığının olası olduğunu söylüyor. Fakat Taş Çağı teknolojilerini geliştirmeye fırsatları olup olmayacağı belli değil.

Haslam “Avlanmayla ve yaşadıkları alanları yok ederek, nüfuslarını önemli ölçüde azaltıyoruz. Küçük topluluklar, gelişmiş teknolojileri büyük topluluklar kadar iyi yayamaz ve devam ettiremez.” diyor.

Yani şempanzeler ve maymunlar çok daha gelişmiş taş aletler yapma kapasitesine sahip olsa da, bunu başarmaya hiçbir zaman fırsat bulamayabilirler. Bunun nedeni de, başka bir grup primatın taş alet üretiminde çok ustalaşmış olması olacaktır.

Günümüzden yaklaşık 580-541 milyon yıl önce okyanus tabanında yaşayan ve 1967 yılında keşfedilip 2007 yılında adlandırılan Fractofusus hakkında günümüze dek çok az şey biliniyordu. 10 santimetre ile 2 metre arasında değişen uzunluğa sahip, sivri uçlu oval şekilli, gövdesinde okyanus tabanına tutunmasını sağlayan birçok dal bulunan ve belirli bir ağzı ya da beslenme organı olmayan bu canlı, kendi zamanında okyanuslarda yaşayan en büyük canlıydı. Yapılan araştırmalar neticesinde bu kompleks organizmanın üremesine ilişkin önemli veriler bulundu.

Cambridge Üniversitesi'nden Dr. Emily Mitchell önderliğinde yapılan ve Nature dergisinde yayımlanan araştırmaya göre, Fractofusus'un ikili bir üreme mekanizması olduğu ortaya konuldu. Bunlardan ilki seksüel, ikincisi ise aseksüel aşama (metod). Birinci aşamaya (metoda) göre, Fractofusus'un ataları olan ve nispeten büyük olanlar tıpkı filizlenir gibi çoğalmış ve okyanus tabanına yayılmış. İkinci aşamaya (metoda) göre ise, okyanus tabanına yerleşen büyük Fractofusus'lar bölünerek daha küçük parçalara ayrılıp çoğalmışlar. Bu iki aşama (metod) sayesinde bu ilkel canlı su içerisinde çoğalarak kendi kolonisini kurabilmeyi başarmıştır.

"Kendine özgü gövde yapısı onu eşsiz kılıyor." diyor Emily Mitchell. Aynı zamanda, "Günümüzde artık Fractofusus gibi canlılar bulunmadığı için bu canlıyı anlamak gerçekten, ama gerçekten çok zor." diye ekliyor.
"Deniz tabanında yaşaması dışında çok az bir bilgi vardı elimizde. Bununla birlikte nispeten geniş gövdesi sebebiyle sudan besinini aldığını biliyorduk. Ancak bu araştırmaya başlamadan evvel kesinlikle çoğalmasına ilişkin hiçbir fikrimiz yoktu."
Kanada'da bulunan Newfoundland bölgesindeki binlerce Fractofusus fosilinin bulunduğu fosil yataklarında yapılan araştırma, bu çok hücreli organizmanın seks hayatı hakkında birçok gizli bilgiyi su yüzüne çıkardı. Her bir Fractofusus'un pozisyonunun haritasını çıkararak bu canlıların birbiri ile ilişkisini ve bölgedeki sıklığını belirlediler. Bu, şu açıdan önemli: Fractofusus'lar okyanus tabanına bağlı ve hareketsiz oldukları için böyle bir haritalandırma ile onların nasıl çoğaldığı ve çevreye nasıl yayıldıkları ölçülebiliyor.

Bu çalışmalar neticesinde, temel olarak iki ana ayrım tespit edildi. Daha büyük olan ve daha ilkel olan Fractofusus'lar bölgeye tam bir düzen içerisinde dağılmamışlar, ancak bu büyük fosillerin çevrelerinde onlara kıyasla daha küçük fosil kümeleri belli bir düzenle birikmişler.

"Küçük fosil kümeleri ortanca olanlarının çevresinde, ortanca fosil kümeleri ise büyük olanların çevresinde bulunmakta." diyor Mitchell. Bu da Fractofusus'ların nasıl çoğaldığına dair önemli bir işaret. Çünkü rastgele bir dağılım yerine daha küçük fosillerin daha büyük fosillerin çevresinde bulunması Fractofusus'ların aseksüel bir biçimde bölünerek kendilerini çoğalttıkları sonucunu doğuruyor. Şayet bölünme yerine yumurta ile çoğalsalardı, akıntı yönünde (yani aynı yönde) fosil kümelerinin oluşması gerekirdi.

Bu aseksüel çoğalma, en azından daha genç ve küçük Fractofusus'lar için geçerli. Oysa daha büyük ve ilkel olanların dağılımı ise onların seksüel bir çoğalmanın ürünü olduğunun işareti. Bu da, daha evvel belirtilen, filizlenme ile çoğalma metoduna işaret ediyor.

Fractofusus'un çoğalma için iki temel metod kullandığını belirten Mitchell, bunun alışılmadık bir şey olduğunu söylüyor. Her ne kadar birçok bitki bu şekilde çoğalmayı gerçekleştirse bile yine de Fractofusus'un bir bitki olarak sınıflandırılmaması gerektiğini belirtiyor.
"Kesinlikle bir bitki değil çünkü okyanus tabanı çok derin olduğu için orada hiç ışık yok ve dolayısıyla fotosentez yapamıyor."
Ancak Fractofusus'un bir hayvan olmadığını da ekliyor. "Fractofusus, bir hayvan olması için gerekli hiçbir özelliği de barındırmıyor. Günümüzde nesli tükenmiş 'rangeomorph' olarak adlandırılan ökaryötik (çok hücreli) bir gruba ait."

Bu bilgilerden yola çıkarak, canlıların üremesinin birbirini nasıl etkilediğine ilişkin çalışmaların önünün açılacağı düşünülüyor.

Hayyam

Kaynakça:
Bilim insanları, dev etobur dinozorların 50 milyon yıl içinde küçülerek kuşa dönüştüğünü açıkladı. Kısa ön, uzun arka bacaklı dinozorların (teropot) ortalama 163 kilodan 800 grama düşerek modern kuşlara dönüştükleri belirtiliyor.

Araştırmacılara göre, teropotlar sürekli olarak küçülen tek dinozor türüydü. Bu hayvanların iskeletleri diğer dinozorlara göre dört kat hızlı değişti. Bu durum teropotların hayatta kalabilmelerine yardımcı oldu.

Araştırmanın sonuçları bilim dergisi Science'ta yayımlandı. Daha önceki araştırmalarda, Tyrannosaurus rex ve Velociraptor'u kapsayan ve kuşlara dönüşen teropotların evrimlerinin bir noktasında küçülüp uçan, çevik canlılara dönüşmüş olabileceği görüşü ortaya atılmıştı. Ancak Avustralya'daki Adelaide Üniversitesi'nden Mike Lee başkanlığındaki bir ekip, dinozoların evriminde sık sık boyut değişimi yaşanmasına rağmen, kuşların kökeniyle ilişkilendirilen bu küçülmenin sadece tek bir türe has olup olmadığını araştırdı.