Psikoloji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Psikoloji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Başlık ile ilgili olarak şu soruyu da sormadan geçmeyelim. Yetişkin bir kişi olduğumuzda “bireysellik” veya daha doğru bir ifade ile “birey” olmak, olabilmek birey olmayı istemek bir seçim, bir tercih midir? Bu seçimde irademiz, bilinçli seçimimiz, birey olmayla ilgili farkındalığımız ne derece rol oynamaktadır? Herkes birey olabilir mi? Eğer birey olmak/olabilmek, herhangi bir kişinin fırıncıya, bedelini/parasını verip ekmek almak kadar kolay olsaydı, zaten tartışılması konu yapılmazdı. Eğer öyle olsaydı, birey olmanın neden bir problem ve/veya problematik olduğu değil, neden bu kadar kolay olduğu tartışılırdı. Demek ki birey olmak, her insana (kişi) değil, belli insanlara özgün düşünsel, davranışsal bir yapı olmalı.

O zaman yazımızı baştan, en baştan başlayarak yazalım.

Bilindiği üzere bir bebeğin oluşumu, anne karnındaki dokuz ay on günlük maceradan sonra biter. Artık hukuksal bir kişilik kazanmıştır? Hukuksal olarak kişilik, çocuğun sağ olarak tamamıyla doğduğu anda başlar. Çocuğun sağ olarak anasının vücudundan ayrılmış olması, onun kişilik kazanması için yeterlidir.

Diğer yandan “cenin” hak ehliyetini, sağ doğmak koşuluyla ana rahmine düştüğü andan başlayarak elde eder. Her ne kadar hukuksal olarak şu veya bu şekilde bir kişilik tanımı yapılabilirse de aslında kişiliğin yapısının belirlenimciliğinin ilk argümanları milyonlarca yıl evvelinden bir anlamda biçimlenmiştir bile. Genlerimizden bahsediyoruz. Çünkü kişiliğimizin ilk anahtarları genlerimizdir. Genlerimiz, bebek, anne karnındayken, annenin yediği içtiği, içinde bulunduğu ruh haline göre yani bir anlamda bebeğin dış çevresi anne rahmi olacak şekilde vücut yapısı belirlenmeye başlarken, bebeğin beyin yapısı da belirmeye başlar. Eğer, bebek, anne karnındayken, annenin yaşadığı olaylar nedeniyle strese girer kanındaki kortizol miktarı yükselirse (stres hormonu) bu durum, bebeğin kişiliğini de etkilemeye başlar. İşte bu birkaç argümana baktığımızda, bebeğin kişiliği şekillenmeye, anne karnında başlamıştır bile.

Annenin stresli olup olmamasına bağlı olarak, bebeğin gelecekteki kişiliği belirlenmeye başlıyorsa, bunun anlamı, bebek, gelecekte yetişkin olduğunda nasıl düşünebileceği inceden inceye belli oluyor demektir. Eğer, bu cümleden hareketle, ister anne karnında, annenin ruh halinden, ister genlerden ve ister annenin yediği ve içtiğinden bağımsız olarak, istenilen bir kişilik yapısına sahip olacağımızı ve istediğimiz düşünce sistemine sahip olabileceğimizi düşünmeye başlarsak, ilk yanılgımızı burada kaydediyoruz demektir. Çünkü, artık biliyoruz ki, bebek, anne karnında, kortizol düzeyinden etkilenmekte ve bebeğin, yetişkin olduğunda kişiliğinin bir parçası da anksiyeteye yenik düşmektedir. Benzer şekilde, onlarca örnek verilebilir.

Bebek doğduğu anda beyninde, neredeyse yetişkin bir kişi kadar yani yüz milyar kadar veya biraz fazla nöron yani beyin sinir hücresi vardır. Ancak, yeni doğan bir bebeğin, yetişkin bir kişiye göre bir fazlalığı vardır. Bu fazlalık sinirler arası bağlantılardır. Bu bağlantılara veya daha basit bir tabirle sinir hücreleri bu kablolara, dendrit ve akson adı verilir. Sinir hücreleri arasındaki haberleşmeler bu kablolar vasıtasıyla olur. Açıklamaya devam edelim. Her bir sinir hücresinden diğer sinir hücrelerine üç bin ile on beş bin arasında kablo bağlantısı vardır. Şimdi düşünelim, eğer yetişkin bir insanın beyninde yaklaşık yüz milyar nöron (sinir hücresi) varsa, trilyonlarca kablo (dendrit, akson) var demektir. Şimdi, bebeğe dönelim.Yeni doğan bir bebeğin beyninde ise, yetişkin bir kişinin beynine göre kat be kat fazla kablo (dendrit ve akson) vardır. Yani, bebekteki sinirler arası bağlantı, bir yetişkinden çok daha fazladır.

Bebek doğduktan sonra, çevreden aldığı bilgilerle (bu bilgiler bilinçli değildir) kullanılmayan bağlar budanır yani kopar. Öyle bir zaman gelir ki, bu bağlantıların sayısı yetişkinlerin bağlantı sayısına erişir. Bu şu demektir. Bebek büyüdükçe, çevreden hangi uyarımlar fazla ise o uyarımları işleyen sinir hücreleri arasındaki kablolar kalır hatta zaman içinde bu kablo sayısı artar. Beyin, kullanılmayan bağlantıları yani kabloları budamasının sebebi, beynin, yakıtı olan oksijen ve glikozu tasarruf ederek kullanmasındandır. Başka türlü söylemek gerekirse, beyin, glikoz ve şekeri nerede kullanacaksa enerjiyi (oksijen ve glikoz) o kablolara yönlendirir. Zamanla, dışarıdan gelen uyarılar, belli sinir hücreleri arasında kullanmaya bağlı olarak o bağlantıların sayısı artar. Bu arada, yediğimiz, içtiğimiz şekerin büyük bir çoğunluğunu koşturmacalarımıza bağlı olarak kaslarımız vasıtasıyla harcadığımızı düşünürüz ama tam aksine, vücudun %2’sini oluşturan beynimiz, alınan şekerin neredeyse %20-25’ini harcar.

İşte buradan itibaren konuya biraz da pedagojik açıdan bakalım. Artık biliniyor ki, bir çocuk için duygusal gelişim açısından ne alırsa 3 yaş, 6 yaş ve 10-12 yaş sınırlarında almışlardır. Çok ekstra bir durum yoksa, artık geri dönüşü yoktur. Şunu demek istiyoruz. Artık kişiliğin temelleri oluşmuştur. Gelenek, görenek , örf adet, din gibi temel davranış şekillenmiş olup, bundan sonraki zihinsel formasyon bunun üzerine kurulur. Aslında bahsetmeye çalıştığımız şey, hayata karşı alacağımız yol içindeki prensiplerimizdir. Yani vazgeçmeyeceğimiz prensiplerimizden bahsediyoruz. Bu arada prensip kavramı size nasıl görünüyor bilmiyorum fakat prensip kavramı bir anlamda davranışlarımızı belirleyen dogmatik düşünce kalıplarıdır. Muhafazakar, yeniliğe karşı kişilerin prensipleri olabileceği gibi, yenilikçi, birey dediğimiz kişilerin de prensipleri vardır. Aslında prensip denilen davranış kalıpları, bize önderlik eden içsel mekanizmalardır. İşte, hayata dair temel prensiplerimiz de bu yaşlarda kurulmuştur. Düşünce tarzımız, bu temeller üzerine inşa edilecektir.

Peki bu neden böyledir. Böyledir çünkü, yukarıda bahsi geçen nöronlar arasındaki bağlantılardan kullanılanları kalmış, kullanılmayanları da budanmıştır. Yani prensiplerimiz, ya içinde bulunulan yaşta ya da bir potansiyel olarak kalıp ileriki yaşlarda eyleme dökülecektir. İşte, yine doğuştan gelen kabilyet/yetenek gibi kavramların bu yaşlarda çıkmasının ve eğer bu yeteneklerin farkına varılırsa sonradan iyi bir sanatçı (ressam, besteci, piyano virtüözü vb.) olmasının sebebi budur. Eğer bu yaşlarda fark edilmez veya fark edilse de, bu yetenekleri kullanabilecek imkanlar yaratılmazsa, bu yetenekleri kendi içinde saklayan nöronal ağlar budanır ve böylece bir yetenek heba olur. Veya nöronal bağlantılara yönelik ağlar kısmen budanır ve bu ağlar, ileride ortaya çıkmak üzere potansiyel olarak kalır. Ancak, elbette ki, bu yeteneğin ilk keşfedildiği zamanki kadar bir yetenek gösterme şansı olmayacaktır.

Beynimiz, belli bir yetişkinlikten sonra sinir hücreleri arasındaki bağlar öyle bağlanır ve tanzim edilir ki, bir şeyi düşünme, karar alma, akıl yürütme yöntem ve yollarımız bile neredeyse sabitlenir. İşte bu sabitlenmeye bağlı olarak da sahip olduğumuz bilgi kadar ister cahil olalım ister entelektüel bir kişi, varlığımızı bu bilgiler kadar sürdürmek isteriz. Sahip olduğumuz bilgileri, düşünme yöntemimizi değiştirmeyiz veya değiştirmekte zorlanırız. (Prensiplerimiz) Sahip olduğumuz bilgilere ters düşen bilgileri reddederiz veya kabul etmekte zorlanırız. Daha doğrusu bu, bizim istencimizin dışında, duyguların bir dayatmasıdır. Bir başka deyişle birey her halükarda sahip oldukları bilgi kadar değişmez veya değiştiremediği bir inanç oluşturur. Daha açık ifadeyle bu inanç, iradeden çok, beynin kendi mekanizması tarafından ve büyük çoğunluğu bilincimize bağlı olmadan oluşturulur. İşte bu inanç (kişinin gelenek-görenek de dahil tüm bildikleri ve bilinçaltındakiler) ile kişi var olma ve bu inanç ile kendi varlığını savunmaya çalışır. Beyin, var olan bilgileri kolay kolay değiştiremez. Bilgileri değiştirmek demek, trilyonlarca sinir bağlantılarını koparıp yeniden kurmak demektir. Hele bu bağlantıların kişiliğimizi de oluşturduğunu düşünürsek, daha kolay anlarız. “Akıllar pazara çıkarılmış, herkes yine kendi aklını satın almış” ifadesi ile, cahil de olsak eğitimli de olsak sahip olduğumuz bilgileri nasıl savunduğumuzu ve kişilik yapımızı korumak istediğimizi eskiler çoktan ortaya koymuşlar bile. İşte, yukarıda bahsettiğimiz gibi, kişilik denilen kavram bu aşamada oluşur.

Bu arada kişilik kavramını biraz açalım. Kişilik denilen yapı iki temel argüman üzerine kurulur. Bunlardan biri mizaç/huy diğeri ise karakterdir. Huy veya mizaç denilen şey, bir kişinin davranışlarının genlerinin getirdiği argümanların davranış ve düşüncelerine yansımasıdır. Söz gelimi, kişinin böbrek üstü bezlerinin fazla çalışma talimatı genleriyle geldiğinde bu kişinin, heyecanlı durumlarda ne kadar adrenalin üretip kana karıştıracağı ve ne kadar heyecan göstereceği veya kortizolün (stres hormonu) ne kadar üretilip bir olay karşısında strese gireceğimiz bizim elimizde (irademiz dahilinde) olmayıp, düşüncelerimiz değil, olaylar karşısında bu ve benzer onlarca irade dışı çalışan fonksiyonlar, düşünce davranış ve hayat görüşlerimizi yönlendirecektir.

Kısaca karakteri de tanımlarsak, doğumdan sonraki, dış etkenler vasıtasıyla davranışlarımızın biçimlenmesi karakterimiz olacaktır. Söz gelimi, gelenek ve göreneklere bağlı olarak bir yerde nasıl davranacağına dair kuralları söyleyebiliriz.

İşte bu iki temel etken bizim kişiliğimizi oluşturur.

Düşünülenin aksine, kişilik denilen temel yapı, düşünen beynimizin değil, limbik sistem denilen duygusal beynimizin bir ürünüdür. Eğer kişilik denilen yapı düşünen beynimizde olsaydı, diğer bir deyişle sadece düşünerek yapabilseydik, kendimize ait zaaflarımızı düzeltir hatta olmak istediğimiz, benzemek istediğimiz kişi olurduk. Zaten onun içindir ki büyük bir çoğunluğumuz için istediğimiz tarzda bir kişi olmak, mükemmel olmak sadece planlarımızda, düşüncelerimizde, hayallerimizde vardır. Bu cümleden olmak üzere daha şimdiden, birey olmak veya bireyselleşmek denilen kavramın öyle kolay olmadığı, istemekle birey veya bireyselleşme değişimine giremeyeceğimize dair atfımızı yapalım.

Şunu da ilave edelim ki, günlük hayatta dahi düşünen beynimizle hareket ettiğimiz nadir olup, zamanımızın büyük çoğunluğunda, duygusal beynimizin aldığı kararlarla davranış gösteririz. Gerek nörobiyolojik gerekse bilişsel psikoloji çalışmalarına bağlı makaleler bunu desteklemektedir.

Buradan itibaren biraz da yetişme şeklimizden bahsedelim. Kişi, büyüme esnasında, içinde bulunduğu topluma/kültüre “bağımlı” olarak (bağlı olarak değil) yetiştirilirse, böyle kişilerin, yetişkin oldukça gelenek göreneklere daha fazla sahiplendiği, sorumluluk almadığını, sorumluluğunu, içinde bulunduğu toplumdaki başat/baskın kişilere (anne-baba, lider, ailenin en büyüğü vb) devrederler. Böylece, kendi güvenlik ortamını, başkalarının sağlamasını beklerler. Böyle kişiler, kendi benzerleri ile daha rahat eder ve güvenlik duyarlar. Toplumsal değişiklikleri çok istemezler. İtaat veya benzeri davranışlar karşısında daha uyumludurlar. (Milgram itaat deneyleri ve Asch uyma deneylerini hatırlayalım). Bu kişilerin aidiyet duyguları daha fazladır. Daha evvelki bir yazımızda, aidiyet denilen duygunun akıl düzeyinde yani düşündüğümüz için o ortama uyduğumuz değil bunun beynimizin ortasında bulunan duygusal beynimiz yani limbik sistem tarafından oluşturulduğunu yazmış ve aidiyet duygusunun, grubu bir arada tutan bilincin dışında çalışan bir zihin mekanizması olduğunu paylaşmıştık.

İşte aidiyet duygusu yüksek kişiler, güvenliğini bu grup vasıtasıyla sağlarlar. Böyle kişiler, yabancı bir yere gittiğinde, kendi davranış benzeri olan kişileri bulmak isterler ki buna sosyal psikolojide “benzerlik yasası” adı verilir. Bilinen tabirle buna hemşericilik/hemşehricilik diyoruz.

Buna karşılık kalıtımın da izin verdiği ölçüde bağımlı değil, bağlı yetişen kişilerin, beynin kendi güvenlik yaratma duygusal mekanizmaları gelişmeye başlar. Bu arada bu tür zihinsel mekanizma, davranış ve düşünme tarzı için her zaman nöronal ağları aklımıza getirelim. Çünkü bizi düşüncelerimiz ve duygularımızla şekillendirenin bu bağlar olduğunu biliyoruz.

Aidiyet duygusu, topluluğu bir arada tutan, dağılmasını önleyen güçlü bir mekanizmadır. Aidiyet mekanizmasının amacı, neyin doğru neyin yanlış bir davranış olduğunu ortaya koyan düşünceleri desteklemek değil, tam aksine, toplulukta var olan belirsizliği, kaosu, aşağılanmışlığı, düzensizliği kaldırmak, topluluğu bir arada tutacak güdüsel mekanizmayı (sonucu ne olursa olsun) çalıştırmak ve her halükarda var olmayı sürdürmektir. Bir başka deyişle aidiyet duygusu evrimsel süreçte dün ne ise bugün de aynısıdır. Düşünen beynin değil, düşünen beyni paralize edip yöneten limbik sistemin bir ürünüdür. İşte bu nedenlere bağlı olarak kişi kendi güvenliğini sağlayan bu grubun ferdi olarak kendi konforunu oluşturur.

Bir birey belli yaşa kadar ne kadar eğitilebilirse, genetik yapısının izin verdiği ölçüde kişiliği de o oranda oluşur. Eğitimli veya eğitimsiz, beyin belli bir formasyona girdikten sonra bu formu korumak zorundadır. Çünkü her olaya karşı farklı bir kişilik yapısıyla değil, sahip olduğu kişiliğin izin verdiği varyasyonlara bağlı olarak davranır. Aksi halde kendisiyle çelişkiye düşer ve depresyona girerek çevreye uyum sağlayamaz; bunun sonucu olarak da yok olur.

Her beyin, yeniliğe, değişikliğe, yeni bakış açısına, farklı fikirlere vb. kavramlara açık değildir. Bunun kökeninde genetik faktörlerle beraber yetişme, yetiştirilme şeklimiz büyük önem arz etmektedir.

Buna karşılık sadece muhafazakar kişilerden oluşan bir topluluk aynı değerlere sahip olduğu ve bu değerleri korumak, savunmak adına o topluluğun "bir arada" bulunması (aidiyet, mülkiyet vb. temel kavramlar) anlamında devamında çok önemli temel bir argüman oluştururken, değişen çevre şartlarına uyum sağlayamayan, statik düşünce ve bunun getirdiği davranışlarla (gelenek-görenek, örf-adet, inanış vb.) kalıcı olmayan belki de yok olması ile sonuçlanan bir topluluğa da neden olabilir.

İşte bu temel iki nedene bağlı olarak, ortak değerler (gelenek-görenek, örf-adet, inanış vb.) bir topluluğun dağılmadan birliğini sürdürürken, yenilikçiler ve bu dinamik beyin yapısında olanlar, yeri geldiğinde mevcut değerlere de karşı çıkarak değişiklikleri gerçekleştirmeye çalışır. Bu yenilikler bazen yıllar öncesinden fikir sahibinin ortadan kaldırılması (İtalyan filozof ve astronom Giordano Bruno) veya engellenmesi ve bu fikrin doğruluğunun, takipçileri ile zaman içinde anlaşılması şeklinde olabileceği gibi, fikir sahibinin bizzat kendisi (Einstein) zamanında da olabilir.

Özetlersek, doğuştan gelen bu mekanizmanın çevre ve kültürle biçimlenerek ortaya çıkan davranış kalıpları (gelenek-görenek, örf-adet, din, hukuk kuralları vb.) topluluğu bir arada tutan bir fonksiyondur ve bu fonksiyonun ortaya koyduğu bir alt kurala da “benzerlik yasası” dendiğini söylemiştik.

Başkaları bizlere ne kadar benzerse, kendimizi o kadar “güvende” hissederiz. Onun içindir ki yabancı bir ülkeye veya şehre gittiğimizde hemen ”hemşeri/hemşehri” ararız veya bir hemşehrimize rast geldiğimizde daha rahat ederiz. Bunun anlamı, bana benzer olanlar (kişiler), en azından benim bildiklerimi bilmekte, dolayısıyla benim, fazladan yeni bir şey öğrenmeye gerek kalmadan, karşımdaki ile uyum sağlayarak ve kendimi güvende hissederek iletişim kurar, ihtiyaçlarımı giderir ve varlığımı devam ettiririm demektir.

Şimdi gelelim birey olmaya. Bireyin çok geniş bir tanımı yapmadan, kendisi ve grubu adına müstakil düşünme ve davranış gösterme diye özetlersek, bunca sözden sonra her kişinin “birey” olma şansının olmadığını söyleyebiliriz.

Mesela birey olmaya yönelik birkaç özellik sayalım. Söz gelimi öz güven konusu, birey olmaya yatkın kişilerde daha yüksektir. Çünkü, kendi iç referanslarını kullanır. Bu iç referanslara sahip kişinin özgür olmaya, kendisini sınırlayan çevre kuralları (gelenek- görenek vb.) daha fazla sorgular, bu sınırların dışında düşünmeye başlar. Buna karşılık, aidiyet duygusu yüksek kişiler, daha muhafazakar, uymaya ve itaate ve de güven arayışına daha bağlıdırlar. Söz gelimi, korku, kaygı, savunma, bir tehlike anında kaçma, cinsellik, anksiyete gibi davranışlarımızdan sorumlu, limbik sistemin (duygusal beyin) bir parçası olan, beyin tabanında bulunan amigdala isimli beyin organeli ne kadar büyükse böyle kişilerin daha muhafazakar olduğunu biliyoruz. Bu anlamdaki kişiler gelenek, göreneklere daha fazla sahip çıkar, toplumsal değişimleri çok istemezler. Şimdi düşünelim, böyle kişilerden bireyselleşmeyi ne derece bekleyebiliriz? Sorulacak ikinci soru da, amigdalanın bu davranışını eğitimle yenerek bir kişiyi muhafazakar yapısından çıkarıp birey veya bireyselleştirebilir misiniz? Cevabını verelim ki, bu kişiyi bireyselleştirmek demek onun kişiliğini değiştirmek demektir ki işte bu yüzden yukarıda bahsedilen üç, altı ve on-on iki yaşlar çok önemlidir. Buradan da söyleyebiliriz ki, bu kişilerin kolay kolay birey olmayacağını ve bu nedenle de birey olmaya yönelik bu kişileri ikna etmek o kadar mümkün değildir. Onlar, içinde bulundukları, aidiyet duydukları toplulukta güvende duymaktadır. Konfor alanı, kendisinden farklı olanlarla değil, benzerleriyle yaşamaktır. Zaten biz de aidiyet kavramını bu yazıya koymamızın nedeni budur.

Birey olmaya yatkın kişiler daha farklı olma eğilimindedirler. Daha özgürdürler. Uyma davranışları veya itaat konusunda sorgulamaları daha yüksektir. Nitekim, yapılan Asch deneylerinde, deneye uyum göstermeyenlerin bu kişilerden olduğunu, sorguladığını söyleyebiliriz. Öz güvenleri daha yüksektir. Dürtü ve duygularını yönetir, toplumsal olaylara duyarlıdır, eleştiriye açıktır, özgündür, kendisini gerçekleştirmeyi başarmış (Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisi) ve düşüncelerini daha doğrudan söyleyen kişilerdir.

Birey olmak, bireyselleşmek; genlerimiz (mizaç/huy), karakterimiz ve bunların daha küçük yaşlarda belirlenmesi ile mümkündür. Çünkü, bütün bu davranışlarımızın, farklılıklarımızı gösterebilme hatta düşünme yöntemlerimizin, nöronal kablolara bağlı olduğunu biliyoruz. Şöyle düşünen bir kişi olabilir ve der ki “Ben, beynimdeki nöronal bağlantılarımdan bağımsız olarak her türlü düşünceyi düşünebilirim” işte zaten bu yazının baştan sona anlatmak istediği budur. Bunun cevabı “hayır”dır. Diğer bir ifadeyle bir kişi ne kadar isterse istesin her şeyi düşünemez, istediği gibi davranamaz. Her şeyi düşünemez çünkü, o şeyi düşünecek nöronal bağlantılar yoktur. Bu ilk etapta şaşırtıcı gelebilir ama öyledir. Zaten bir piyano virtüözünün beyninde olan o bağlantılar onda olduğu için o çalabilirken, bizde olmadığı için biz, onun kadar piyano çalamayız.

Tabii ki bu yazının başlığına bağlı olarak yazıyı uzatmak mümkün. Birey olan bireyselleşen bir kişi elbette ki, içinden çıktığı toplulukla çatışacaktır. Birey olan, bireyselleşen bu kişiler ya toplum tarafından dışlanır, yeri geldiğinde yok edilir yeri geldiğinde de bireyin uygun bir strateji gütmesiyle, grubu toplumu peşinden koşturur. Tabii ki bu da ayrı bir tartışma konusu olabilir.

Artık, yazının en başındaki sorumuzu buraya taşıyarak tekrarlayalım. Birey olmak, olabilmek bizim seçimimiz olabilir mi? Birey olmak/olabilmek iradeye, isteğe mi bağlı? İstemekle birey olunabilir mi? İstemekle herkes bireyselleşebilir mi? Bunun cevabını artık biliyorsunuz.

Erol
Hani zaman zaman televizyon tartışmalarında tartışmacılardan birinin diğerine "düşüncelerinize katılmıyorum ama saygı duyuyorum" dediklerini duymuşuzdur. Aslına bakarsanız burada kullanılan saygı ifadesi, gerçek anlamda saygı değil "uyma davranışıdır". Bilmediğiniz bir yere gidersiniz de, çevreye bakınıp, siz de onlar gibi davranmaya çalışırsınız ya, işte kabaca uyma davranışı budur. Uyma davranışı, saygı değildir. 

Uyma davranışında, size uygun gelmese de, çevreyle tezat düşmemek, dışlanmamak adına hatta belki de bize makul gelmeyen bir davranışa uymak, bilerek veya bilmeyerek katlanmak demektir. Söz gelimi, bir köy veya kasabada, davet edildiğiniz bir evde önünüze çıkartılan bir yemeği, gündelik hayatınızda yemeseniz de kendinizi yemeye mecbur hissetmeniz gibi. Keza, şirketlerde belli oranda, çalışanların birbirine, amirine gösterdiği davranış, saygı değil, uyma davranışıdır. Uyma davranışını göstermediğimizde, işimizden olma veya terfi alamama riski vardır. Benzer şekilde, anne babanın çocuğuna "saygılı ol", "saygı göster" ifadeleri ile çocuğun gösterdiği davranış saygı değil, zorlamalı bir davranış yani uyma davranışıdır. Nitekim, Asch'in yaptığı uyma davranışı deneyleri, anlatılanlar için güzel örneklerdir. Saygı ise, içtenlikli bir davranıştır, bir mecburiyet yoktur. Saygı duyulan kişiyle belli oranda bir özdeşleşme (identifikasyon) vardır.

Peki, nedir saygı?

Aslına bakarsanız, saygı dediğimiz kavramın kökeni doğuştan gelir, içinde bulunulan kültürle biçimlenir. Başka türlü söylersek, saygının kökeni genlerle geçer, saygıyı öğrenmeyiz. Öğrendiğimiz şey, doğuştan gelen bu potansiyelin, içinde bulunulan topluma göre davranışlarımızdaki şekillenmedir. Bu nedenle de farklı kültürlerde saygı davranışı farklı olabilir.

Peki SAYGI dediğimiz kavram ne işe yarar? Kendi benlik algımıza dair inanç ve inanışlarımızın kabulü ve onaylanması için kendi varlığımıza yönelen tehditleri azaltmak veya ortadan kaldırmak adına, karşı tarafın davranış ve düşüncelerine uyum göstermektir. Bir başka deyişle, kendi inanç, davranış ve söylemlerimizin ve amaçlarımızın izini ve daha fazlasını karşı tarafta (saygı gösterdiğimiz kişide, grupta, toplumda, düşünce biçiminde vb.) bulmak, kendimizi kabul ettirmek ve Maslow'un tablosundaki KENDİNİ GERÇEKLEŞTİRMEK için, karşı tarafın düşünce ve davranışlarına uyma davranışıdır. Her ne kadar düşünen beynimiz de (alnımızın hemen arkasındaki beyin bölümü, diğer adıyla prefrontal korteks) saygı denilen sürecin bir parçası olsa da, saygı dediğimiz kavramın çıkış yeri, düşünen beyin değil,
DUYGUSAL BEYİN yani LİMBİK SİSTEMDİR. Limbik sistemi, kabaca, beynimizin ortasında bulunan, duygularımızın üretildiği yer olarak isimlendirebiliriz. Bunun anlamı, düşünen beyniniz tıkır tıkır çalışsa da, limbik sistem yoksa, saygı da yoktur. Çünkü böyle bir sisteme beyin değil, yapay zeka adı veriyoruz.

Büyük bir ihtimalle, limbik sistemin alt sistemleri olarak adlandırabileceğimiz, korku ve kaygılarımız ve cinselliğimizin de merkezi olan, gözlerimizin hizasında, beyin tabanına yakın ve her iki beyin yarı küresinde yer alan AMİGDALA; olumsuz olaylardan kaçınmamızda ve uyumlu davranışlarımızda da rol oynayan, şakaklarımıza yakın, beyin yüzeyinden biraz içeride bulunan İNSULA ve kabaca, vicdanımız diyebileceğimiz (süper ego), davranışlarımızı denetleyen, yine beynimizin her iki yarım küresinde bir birine bakışık olan, yay şeklindeki bir yapı olan ANTERİOR SİNGULAT KORTEKS denilen yerler, SAYGI dediğimiz bu mekanizmanın kökeninde yer alıyor olabilir.

Saygı bir anlamda kendi düşünce ve inanç biçimlerine benzer düşünme ve davranışta benzer kişilere itibar ederek, kendi benlik algımızın, hayatı anlamlandırmadaki kendi hissiyatımızın bizim dışımızdaki referansıdır. Bu referans vasıtasıyla kendi varlığımızın onaylandığını hissederiz. Saygı duyduğumuz kişi de belli bir değere kadar bizim gibi düşünmekte, hissetmektedir. Şu halde saygı kavramının içinde empati ve sempati kavramlarını da görmek mümkündür. 

Saygı duyduğumuz kişinin bir potansiyeli de, sahip olduğumuz düşünce, bakış açısı ve hayatı anlamlandırma argümanları bakımından, bu düşünceleri genişletici, çoğaltıcı, yol gösterici bu potansiyel doğrultusunda bize yeni ufuklar açmasıdır. Bu davranışları da içinde bulunduğumuz grubun, topluluğun  bir üyesinde görebiliriz. Böyle kişiler, lider olarak adlandırılır. 

Saygı mekanizmasının içinde kısmen, o kişiye karşı mükemmeliyetçi bir davranışımız da belli ölçekte devreye girer. Saygı duyduğumuz kişiyle, üslubumuz, diğer kişilerle olan davranışlarımıza göre bir nüans gösterir. Söz gelimi, o kişiye mahcup olmak istemeyiz. Ona karşı olmak, bir anlamda kendi benliğime karşı gelmektir. Çünkü o, benim dışımdaki dünyamda,  benim değerlerimi bana yansıtan bir referanstır. 

Saygı, sadece insanlarda gördüğümüz bir davranış biçimi değildir. Primatlarda (şempanze, bonobo, goril vb.) alfa erkeği olarak tabir edilen baskın erkek yani grup yöneticisine, keza aslan gruplarında lidere itaat gibi davranışların altında aynı kavramı arayabiliriz. Primatlarda da görüldüğü üzere itaat ve uzantısı uyumluluk ve de saygı, liderle işbirliğini ve dolayısıyla kendi varlığının kabulünü de beraberinde getirmektedir.

Ancak şunu da ilave edelim ki, insanda, hayvanlardan farklı olarak sahip olduğu bilincin varlığını da düşünürsek, saygı, itaat demek değildir. İtaatte, bireyin, karşı tarafın istemlerine koşulsuz uyma davranışı vardır. Bir bakıma, itaat, kendi kararlarımızı, benlik algımıza ait değerleri karşı tarafa emanet etmek, teslim etmek demektir. Halbuki saygıda, benlik algımız ve değerlerimizden taviz vermeyiz. Zaten saygının önemli bir argümanı da, karşı tarafın (saygı duyduğumuz kişinin) düşünce, davranış ve hissiyatını sorgulama inisiyatifini kaybetmeden bu davranışı göstermektir. Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi zorlama yoktur, kendiliğindenlik ve içtenlik vardır. Yeri geldiğinde, kendi prensiplerimize uymadığında, karşımızdakine olan saygımızı kaybedebiliriz. Elbette ki, her normal davranış gibi, saygının da patolojiye çevrilmiş (hastalıklı) durumlarından bahsedebiliriz. Böyle bir durumda, saygının, beyninin bilinçli kısmı olan prefrontal korteksten kopmuş, diğer bir ifadeyle sorgulama mekanizmasını yitirmiş haliyle saygının sadece duygusal yani limbik sistem tarafından yönetildiği haller de olabilir.

Şunu da söylemek gerekir ki, saygı duyduğumuz kişi ve ya düşünce sisteminin mutlak doğru bilgilerle donanmış olması da gerekmez. Önemli olan, yanlış da olsa doğru da olsa, gerek saygı duyanın gerekse saygı duyulanın aynı bilgiye sahip olup, bunun doğru olduğuna dair inancı taşıyor olmasıdır. Söz gelimi, Güneş'in, Dünya'nın etrafında döndüğüne inanıldığı zamanlar, her iki taraf da aynı yanlış bilgiye sahip olsa da beyin, mevcut bilginin doğruluğuna inandığı müddetçe, karşı tarafa saygı duyar. Görülüyor ki saygı, doğru bilgiden bağımsız çalışan bir mekanizmadır. Bunun da diğer anlamı, saygının kökeninin öğrenme değil, doğuştan geldiğidir.

Özetle, karşı tarafa gösterdiğimiz saygının nedeni, kendi varlığımızın kabulu , onaylanması bir başka deyişle kendimize gösterilmesini istediğimiz saygıyı var olma hissiyatının (duyuşunun) başkasını  (kişi, toplum, düşünce, inanış vb) kullanarak tesis etme KAYGISIDIR. Saygı kavramını, yukarıdaki bilgileri dışarıda bırakmadan daha da basitleştirerek söylemek gerekirse, başkası (karşımızdaki) üzerinden kendi varlığımızı, saygınlığımızı, toplumsal liyakatimizi, varoluşumuzu, karşımdaki ile hemen hemen aynı inanç ve amaç birliğinde olduğumu hissetmektir. Kendi hissiyatımızın, düşüncelerimizin, inanç biçiminin benimle beraber aynı olan olan kişi tarafından ve hatta bana yol gösteren, ondan öğrendiklerimle  kendimi onayladığım, onaylandığımı hissettiğim bir davranıştır. Yani aslında karşımızdakine gösterdiğimizi sandığımız saygı, karşımızdakinin bizimle benzer değerlerini kullanarak kendimizdeki onaylanmış öz saygımızdır.



Erol
TOLSTOY'UN özdeyişine baktığımızda, neden onca iyiliğe karşılık yapılan tek bir yanlış hatırlanır? Bunun bir nedeni olmalı.

Şöyle bir soru soralım? Karşımızdakinin bize gösterdiği onlarca olumlu davranışa rağmen, sadece tek bir olumsuz davranışı ile ona karşı duyduğumuz güvensizlik, bir düşüncenin eseri midir, yoksa, düşündüğümüz için değil de, beynimizde hazır beklemekte olan ve düşüncemizden bağımsız bir potansiyeli tetikleyip kilidini açmak mıdır? Neden, testlerdeki gibi, üç yanlış bir doğruyu götürmek yerine, bir yanlış, bazen bir çok doğruyu götürmektedir?

İyi davranışlarıyla bildiğimiz bir tanıdığımız veya arkadaşımızın, bilerek veya bilmeyerek bize yaptığı yanlış bir davranış sonrası, onu, ya tehdit olarak algılarız ya da davranışlarımızla belli etmesek de ona karşı daha temkinli oluruz.

Eğer böyle bir olgu, hemen hemen bütün kültürlerde görülüyorsa, bir kişinin, bize gösterdiği birden fazla doğru davranışına karşılık, o kişinin tek bir yanlışı ile ona olan güvensizliğimizin kökenini, yaşadığımız kültürün  bir "öğretisi"  değil, aksine bu olgunun kökeninin "doğuştan" geldiği şeklinde bir düşünce olmalıdır. Daha açık bir deyişle, bunun nedenini bizzat genlerimizde aramalıyız. Çünkü, düşünme şeklimiz ve davranışlarımızın ilk belirleyicileri, genlerimizin, beynimizdeki nöronlar arasında oluşturduğu bağlantılardır.

Karşımızdakinin tek bir yanlışını bile doğrularından daha fazla önemseyen yer, beynimizin ortasındadır. Duygusal beyin denilen, diğer adıyla limbik sistemin bir parçası olan "amigdala" isimli badem büyüklüğünde ve şeklindeki iki adet (her biri, beyin yarı kürelerinden birinde olmak üzere) oluşum, bu ayırt edici önemli görevi yüklenmiştir.

Yine, kabaca şakaklarımızın hizasında ve beyin yüzeyinden biraz derinlerde bulunan "insula" isimli oluşumlar da (her iki beyin yarı küresinde olmak üzere) benzer fonksiyonlar için amigdalaya destek verirler.

Amigdala ve insula, daha biz doğmadan, ebeveynlerin bize aktardığı genler vasıtasıyla edindiği hazır programları çalıştırmaktadır. Bu programlar, ifade edildiği gibi hazır gelir, öğrenerek edinmeyiz. Söz gelimi amigdala, korkmamızı, tehlike karşısında kaçmamızı, gücümüz yetiyorsa o tehlike ile baş etmek üzere saldırmamız üzerine faaliyette bulunur. İnsula ise elimiz bir yere sıkıştığında çektiğimiz acı, aşık olduğumuzda çektiğimiz acı, bir şeyden tiksinmemizi insula sağlar. Ve bunların hiçbirini öğrenmeyiz, doğuştan gelir. Bu aynısıyla, gözümüze doğru gelmekte olan bir cisimden gözümüzü korumak için göz kapağımızı kapatmamızı sağlayan refleks gibidir. Göz kapağımızı kapatmamızı sağlayan bu talimat, düşüncemizin değil, beyin sapından gelir; doğuştan gelen bir sistem bilgisidir. Benzetme yaparsak, yeni doğan bir bebeğin öğrenmediği halde ağlaması veya öğrenmediği halde, uyurken yanında yüksek bir ses ile uyarıldığında korkması, irkilmesi gibi. Bebek,  ne ağlamayı ne de korkmayı öğrenmemiş, ancak atalarından aldığı genetik bilgi ile, dış dünyanın şartlarına hazırlıklı gelmiştir. Çünkü korku, dış dünyanın tehlikelerinden kaçıp hayatta kalabilmenin neredeyse temel fonksiyonudur.

Günlük hayatta, bize karşı yapılan tek bir yanlışın, birçok doğruyu götürmesine karşılık oluşan güvensizlik, düşüncelerimizin değil, aksine, hemen hemen düşüncelerimizden bağımsız çalışan bu iki beyin organeli ile oluşmaktadır. 

Bunun da nedeni, insanın bugünkü durumuna gelinceye kadar, o bireyin var olabilmesi ve bunu sürdürebilmesi için karşılaştığı tehlikelerin ve tehditlerin (kötülükler), karşılaştığı olumlu hallerden (iyilikler) çok fazla oluşu ve buna bağlı olarak bu türden tehlikelere ait bilgilerin evrimsel süreçte, amigdalada ve insulada depolanmasından dolayıdır. Daha açık söylemek gerekirse Tolstoy'un söylemi bilinçli bir kararımız değil, beynimizin derinliklerinden gelen tetikte bekleyen potansiyel sistemin bir kararıdır. Bunun da anlamı, zaten bana zarar vermeyecek iyi bir davranışa hazır olmaktansa, her an olabilecek kötü bir durum için kodlanmış bilgi, beynimizde oluşmak üzere daha biz doğmadan atalarımızın genlerinde zaten mevcuttur demektir. 

Beynimizdeki bu iki unsur (amigdala ve insula) ile, sadece bizim karşılaştığımız tehdit ve tehlikeleri değil, bizim, binlerce hatta birkaç milyon yıl evvelki atalarımızın maruz kaldığı tehlike ve tehditleri bugün bile, sahip olduğumuz beynimizde taşıyoruz demektir. 

Eğer bu tür hazır bilgiler, doğuştan gelmemiş olsaydı, bizlerin, doğduğumuz andan itibaren hayatta kalma şansı olmaz varlığımızı sürdüremezdik. Çünkü, korku, kaygı, cinsellik, rekabet, psikolojik savunma mekanizmalarımız ve daha bir çoğunu, içinde bulunduğumuz kültürle öğrenmeyiz. Bir başka deyişle korku, kaygı, rekabet vb. olguları, hiç yokken, öğrenme ile bir bireyde oluşturamayız. Yapabildiğimiz yegâne şey, doğuştan yani genlerimizle atalarımızdan gelen bu birikimlerin depolandığı amigdala ve insuladaki ilkel bilgileri, öğrenme dediğimiz fonksiyonla yeniden yapılandırmamız, yönlendirmemiz veya çeşitlendirmemizdir. Bu tür bilgiler bir anlamda, satın aldığımız bilgisayarla beraber gelen işletim sistemi gibidir. Sonraki bilgileri, bu işletim sistemi sayesinde bilgisayara (beynimize) yükleriz.

Bu arada, amigdala ve insula gibi oluşumlarda sadece bizler için fiziksel tehdit ve tehlikelere karşı değil, aynı zamanda dışlanma, aşağılanma vb. davranışlar için de korumaya programlanmışlardır. Buradan da anlıyoruz ki, güven, sadakat vb. unsurları, sonradan, içinde bulunduğumuz kültürle öğrenmeyiz, genlerimizde kodlanmış olarak doğuştan gelir demektir. 

Şu sorulabilir. Peki, içinde yaşadığımız kültürde güven, sadakat vb. değerleri/kavramları hiç mi öğrenmeyiz? Aslında bu sorunun cevabı "hepsini öğrenmeyiz, öğrendiğimizi sandığımız kısım,  doğuştan gelen temel bilgilerin, sonradan, içinde yaşadığımız kültür vasıtasıyla geliştirildiği veya güdük bırakıldığı" şeklinde olur. Daha açık bir ifade ile, öğrenme dediğimiz şey, doğuştan gelen temel bilginin yeniden şekillenmesi veya bu temel bilginin üzerine bina edilen bilgidir. Yani zaten mevcut bir bilginin üzerine ilave edilme eyleminden bahsediyoruz. Genlerle gelen bu temel bilgi olmasaydı, üzerine, neyden sakınmamız, neyden korkmamız veya neye yakınlık duymamız gibi kültürle gelen bilgileri öğrenemezdik. Böyle bir öğrenme süreci olmazdı.

İşte, öğrenme dediğimiz kısım, o kültürün kendisinin çevre ve daha başka etkilerle oluşturduğu gelenek-görenek, örf-adet, din gibi unsurlara bağlı olarak oluşan davranış ve düşüncelerin, yukarıda bahsedilen temel bilginin üzerine bina edilen (kuşaktan kuşağa aktarılan) bilgilerdir. Kastedilen öğrenme dediğimiz eylem budur. Dolayısıyla, genlerimizde kodlanmış ve "güven" dediğimiz bu temel bilgiler olmasaydı, yukarıda da ifade ettiğimiz gibi güveni geliştirmek üzere öğreneceğimiz bilgi de olmazdı. Güven, doğuştan gelirken, nasıl ve ne şekilde güveneceğimize dair yol ve yöntemleri ise "yaşayarak" veya kuşaktan kuşağa aktararak, içinde bulunduğumuz kültüre bağlı olarak öğreniriz. Yine, daha evvel ifade ettiğimiz gibi, bilgisayarı aldığımızda, işletim sistemi olmasaydı, bilgisayara istediğimiz program veya bilgiyi yükleyemeyeceğimiz benzetmesi gibi.

Şu soru da sorulabilir. Peki, bizler beynimizin bu anlamda duygusal esiri miyiz? Eğitim denilen olgu ile yine "duygusal zeka" adı verilen süreçleri belli ölçüde daha makul ve iradi olan davranışlara çevirme çabasına elbette ki giriyoruz. Diğer bir ifade ile duygularımızı belli ölçüye kadar yönetebiliriz. Ancak, beynimizdeki nöronal ağların bağlantıları yirmili yaşlara kadar devam ediyor da olsa, bizlerin hayatında temel faktör olan duygusal davranışlarımıza ait bağlantılar altı, sekiz haydi bilemediniz on ikili yaşlara kadar kişiliğimizi oluşturacak şekilde tamamlanmış oluyor. Bu bağlantılarla beraber oluşan gelenek-görenek, örf-adet ve din gibi "inançlarımızı" dahil edebiliriz. Bu bağlar kurulduktan sonra, bir daha kolay kolay geri dönüş olmuyor. Gelecekteki mutlu günlerimiz, kaygılarımız ve depresyonlarımızla, dogmalarımızla, değişmez inaçlarımızla potansiyel bir kişilik oluşturuyoruz.

İyilik ve kötülük anlamındaki temel/kök bilgilerin doğuştan geliyor olması bizi, bir başka konuya daha götürmektedir. Eğer din ve benzeri argümanlar olmasaydı insanlar yine de iyilik ve kötülüğün farkında olmazlar mıydı? Başka türlü sorarsak, iyilik ve kötülük diyebileceğimiz bu algılar din kavramı ile mi gelmiştir? Rahatlıkla diyebiliriz ki din ile doğrudan bir bağlantısı yoktur. Söz gelimi, doğuştan gelen ve ahlak anlamında "iyi davranış" olarak niteleyebileceğimiz, annenin, yavrusuna bakması, onu koruması, kayırması, beslemesi bir iç güdü olarak gelmiştir. Görülüyor ki annenin çocuğunu koruma iç güdüsü öğrenilmiş bir unsur değil, temeli, genlerle gelen bilgi aktarımına dayanmaktadır. İşte, çoğaltacağımız bu ve benzeri temel bilgiler, insanların kötülük karşısındaki kendilerini koruma ve iyilik denilen kavramla da birbirlerine destek vererek, en ilkel insandan başlayarak toplulukların ve dolayısıyla insan türünün varlığının devamı sağlanmış olmalıdır. Eğer insanoğlunun iyilik-kötülük anlamındaki genlerle gelen seçiciliği (!) olmasaydı, daha dinlerin bile olmadığı zamanda türün devamı mümkün olmazdı. Nihayetinde, gündelik hayatımızda, onca iyiliğe rağmen bize yapılan bir kötülükle, kendimizi karşımızdakinden veya olabilecek diğer afetlerden sakınmak (ilkel bir insan için mağarada yaşamak), kültürden, dolayısıyla öğrenmeden bağımsız olarak türün varlığını korumuştur. Din veya kültürle oluşan gelenek görenek, örf adet gibi kalıplar ise, genlerle gelen bu bilgileri daha belirgin kılmış, çeşitlendirmiştir.

Bu arada, yukarıda da ifade edildiği gibi, kötülük dediğimiz bir eylem ile varlığımızın devamında illaki fiziksel bir eylem (dövülmemiz, öldürülmemiz) olması gerekmez , sözel olarak aşağılanmamız, küçük düşürülmemiz, görmezden gelinmemiz, bize karşı adaletsiz davranılması, bizden alınan borcun iade edilmemesi, malımızın çalınması ve benzer davranışlar da kötü davranışlar olarak sınıflandırılır.

Özetlersek, doğanın yıkıcılığı (çevremizdeki insanlar da dahil olmak üzere yapılan kötülükler), yapıcılığından (iyiliklerden) daha fazla olduğundan dolayı, insanın var olması ve kendisinin varlığını sürdürebilmesi için, bu tür koruyucu mekanizmalara ait temel bilgiler genlerimizde kodlanmış ve sonradan beynimizde davranışa dönüşerek (karşımızdakinin tek bir yanlış davranışı ile evvelki iyi davranışları yok saymamız) kendimizi emniyete almamız, tedbirli olmamız için doğarken gelen hazır bilgiler olarak belirmişlerdir. Çünkü, yıkıcılığın, yapıcılıktan daha baskın olduğu bu olayların varlığı sadece günümüzde değil, milyonlarca yıl öncesinden başlayan bir süreçtir.

Erol
"KOŞULSUZ SEVGİ", "koşulsuz aşk" veya benzeri kavramları gündelik hayatta kullansak da hiçbir sevgi, aşk veya genel bir tanımla duygu dediğimiz zihinsel faaliyet, karşılıksız veya koşulsuz değildir, olamaz.

Bırakınız karşımızdakinden normal bir  sevgi beklemeyi, koşulsuz sevgi göstermek bile tatmin olmamış duyguların "tatmini" içindir. Çünkü bu türden duyguları yaşamak demek, kendi başımıza üstesinden gelemediğimiz, tatmin eksikliğinin, başkası tarafından karşılanması/giderilmesi ihtiyacıdır. Aksi halde, kişi böyle bir hissiyata girmez, daha doğrusu beyin, kişiyi, kişinin iradesi haricinde böyle bir hissiyat içine itmez, zihin, duruma "nötr" olarak bakardı.

Dolayısıyla "seni koşulsuz seviyorum", "size sonsuz saygım var" vb. çoğaltılacak sevgi, saygı, aşk örnekleri, kişinin, kendisine yönelik tatmin olmamış duyguların tatmini içindir. Bu anlamda, bir annenin çocuğunu sevmesi bile koşulsuz değildir. Özet olarak, birisini seviyor olmak, ona saygı göstermek, karşımızdaki için görünse de, temelinde kendimiz içindir.

Daha açık söylemek gerekirse, aslında, sevmemiz, saymamız vb. davranış ve düşüncelerimiz karşılığında örtük dahi olsa mutlaka "koşul" vardır. Koşulun karşılığı olarak, tatmin bekleriz. Koşul yoksa, tatmin olacak duygu da yoktur, buna bağlı olarak sevgi, saygı gibi davranışlar da yoktur. Hemen açıklayalım ki, "sevgi, saygı yoktur" ifadesi ile, sevgisizliği, saygısızlığı ve benzer olumsuz duygular değil, nötr bir durum kastedilmektedir. Söz gelimi, kalabalık bir caddenin kaldırımında, yanınızdan geçen herhangi bir kişiye sevgi duymazsınız, sevgisizlik de duymazsınız, duygusal olarak nötrsünüzdür.

Başka bir örnek, çevresindekilere devamlı olarak yardım eden kişiler gösterilebilir. Bu kişiler yardımlarını "hiçbir karşılık beklemeden" yaptıklarını düşünseler de, gerçekte, çevresindekiler tarafından hissedilerek "kendi varlıklarının" onaylanma ihtiyacını giderme çabasıdır. Bu tür karşılıksız fedakarlığa altruism diğer adıyla diğerkamlık ya da özgecilik denir. Bu tür davranışlar patoloji yani hastalıklı davranış olarak değerlendirilir.

Keza, bu patolojilerden biri de halk arasında "kara sevda" olarak bilinen yaklaşımdır. Bu türden sevgi ve aşk yaklaşımları yine patolojik olarak değerlendirilen "bağımlılık" gösteren davranışlardır. Bağımlılık demek, mevcut gündelik problemlerinin çözüm kararı için  "duygusal" anlamda üstesinden gelemeyen kişilerin, muhakkak, bu problemin çözümü, için karşı tarafın varlığına her daim ihtiyaç hissetmesidir. Halbuki sağlıklı zihin için, bağımlı olmak değil "bağlı" olmak önemlidir. Bağlı olma mekanizmasında önemli olan, karşısındaki kişi (bağlı olduğu kişi) her zaman yanında olmasa da, sağlıklı karar alabiliyor olmasıdır. Şu halde, Leyla ile Mecnun hikayesindeki  Mecnun'un sevgisi, düşünüldüğü gibi, gerçek sevgi değil, hastalıklı yani patolojik bir zihnin göstergesidir. Dolayısıyla, Mecnun misali zihnin sevgi anlamında gösterdiği bu faaliyet sonucu, beyin kimyası (gerek beyindeki nöronlar arası bağlantılar gerekse nörotransmitter denilen, sinir hücreleri arasındaki bilgi iletmede görev alan kimyasalların dengeleri) kalıcı olarak bozulur ve geriye, duygusal anlamda, kişinin kendisine yetemeyen hasarlı bir beyin bırakır.

Yukarıda  örneklerini verdiğimiz, tatmin olmamış duygular nedeniyle beynimizde "acı çektiğimiz" yer, her iki beyin yarımküresinde, şakaklarımızın hizasında ve biraz derinlerde yer alan İNSULA isimli beyin bölgesidir.

Aşık olup da karşılığını görmediğimiz zamanlar, çerçeve yazıda ifade edildiği gibi veya bir şeye değer verip de, o değerin karşılığını alamadığımız ve benzer durumlarda, bize acıyı hissettiren yer, burası, diğer adıyla insuladır.

Çerçevedeki yazı, kişinin karşısındakinden veya çevresinden bekledikleri ile gerçekte karşılaştıkları arasındaki davranış veya düşüncenin, tatmin eşliğinin altında kalması, daha açık lisanla beklediklerini bulamamasının kişide yarattığı hayal kırıklığı, öfke ve kızgınlığı dolayısıyla bunun verdiği acıyı anlatmaktadır. Buna früstrasyon adı verilir. Buradan da şu anlam çıkar ki, kişi, en azından hayal kırıklığına uğradığı konu hakkında, çevre veya kişiye kısmen de olsa bağımlı hale gelmiş demektir. Aksi bu durumu daha çabuk tolere ederdi diyebiliriz.

İlginçtir ki, aşk acısı çektiren yer ile, parmağımızı bir yere kıstırdığımızda hissettiğimiz acıyı oluşturan yer aynı yerdir. Yani insuladır. İşte, yukarıda bahsedilen nötr ifadesinin karşılığı insula ve bağlı diğer beyin mekanizmalarında ortaya çıkar. Yukarıda kalabalık caddede, yanınızdan geçen kişiye nötr davranıyor olmanız demek, insulanın ve bağlı diğer beyin organellerinin, yanınızdan geçen o kişi için faaliyette olmadığı, tepki göstermediği anlamındadır. Eğer, sevdiğiniz veya sevmediğiniz bir kişi geçseydi, insula tepki verecekti.

Nihayetinde bir kediyi seviyor dahi olsak, kediyi mutlu ederken, kendi duygularımız da tatmin olur. Hatta, bir çiçeği severken dahi aynı duygu mekanizması çalışır. Aksi halde, yukarıda da ifade edildiği gibi, kişi o olaya/kişiye/şeye karşı "nötr" olurdu.

Garip ama gerçek.

"Görmek inanmaktır" diye bir tabir vardır. Bu yazımızla, bu tabirin tersi bir anlayışla yapılan bir deneye bakalım.

Stanford Üniversitesi’nden dünyanın önde gelen araştırmacılarından psikiyatrist David Spiegel, önemli hipnoz uzmanlarından biridir. Spiegel, “inanmak, görmektir” adını verdiği bir deney tasarlarlar.

Bir grup gönüllü ve hipnoza müsait deneği eşit sayıda olacak şekilde iki ayrı gruba ayırır. Her bir gruptaki denekleri PET (*) adı verilen cihazın içine, beyinleri taranacak şekilde yerleştirilir. Spiegel, cihaz içindeyken, bir gruptaki deneklere, üzerinde renkli karelerin olduğu bir kâğıt gösterir. Diğer gruptaki deneklere ise üzerinde siyah beyaz karelerin olduğu bir kâğıt gösterir. Her iki gruptaki denekleri hipnotize eder.

Telkin esnasında, renkli karelere bakan gruptaki deneklere, karelerin aslında renksiz (siyah-beyaz) olduğunu, siyah beyaz (renksiz) karelere bakan gruptaki deneklere ise baktıkları karelerin aslında renkli olduklarını söyler.

Hipnozun etkisi altında renkli karelere bakanlar, kareleri renksiz; renksiz karelere bakanlar ise kareleri renkli gördüğünü söylerler.

Peki, deneklerin doğruyu söylediklerini nereden bileceğiz? Bunu, PET cihazının çıktısından anlıyoruz. Beynimizin arka tarafı, görme işlemlerinin yapıldığı bölüm olup oksipital lob olarak isimlendirilir. Bu kısımda ve her iki yarıkürede olmak üzere gözümüzden gelen sinyalleri renk olarak algılayan V4 isimli sinir kümeleri mevcuttur. Bunun anlamı şudur ki, renge duyarlı bu sinir kümeleri bir şekilde (kaza, hastalık, ameliyat vb.) hasarlansa, gözümüzden gelen sinyaller, renk bilgilerini taşıyor dahi olsa, buradaki hasardan dolayı renkleri göremeyiz, bakılan her şey, renksiz diğer bir deyişle siyah beyaz ve grinin tonları olacaktır.

İşte PET denilen cihaz, deneklerin söylediklerinin doğruluğunu burada ortaya çıkartır. Nitekim kâğıttaki renkli karelere bakıp, hipnoz esnasında karelerin renksiz olduğu telkin edilen deneklerin beyinlerindeki renk merkezleri olan V4 isimli sinir kümeleri faaliyetlerini bırakmış, buna karşılık siyah beyaz karelere bakıp da, renkli karelere baktıkları telkin edilen deneklerin renk merkezleri renk görüyormuşçasına faaliyete geçmiştir.

O halde eski klasik düşünceyi artık değiştirebiliriz. Gördüğümüze inanmıyoruz, İNANDIĞIMIZI GÖRÜYORUZ.

Erol
* (PET) Positron Emission Tomography adı verilen ve damar yolu ile enjekte edilen metabolik radyoaktif ajanların biriktiği normal veya patolojik dokuları görüntüleyen nükleer tıp cihazının adıdır. Genel anlamda metabolik veya fonksiyonel görüntüleme için kullanılır.

PET, organ ve dokularda ortaya çıkan fonksiyonel değişikleri gösteren etkinliği kanıtlanmış bir nükleer tıp görüntüleme tekniğidir. Bir şeker türevi olan ve pozitron ışıması yapan flor-18 ile işaretlenmiş fdg molekülü damar yoluyla enjekte edilerek hastaya uygulanır. (Kaynak: Vikipedi)
İLETİŞİMİ sağlayan, ne dediğimizden önce nasıl dediğimizdir.

Peki bunun nedeni ne olabilir? Halbuki işin mantıksal tarafına baktığımızda, ister öyle söylensin ister böyle söylensin, konu, yere bir şey "atılmaması" isteğidir ve bunun sonucu olarak da zemin temiz kalacaktır.

Neden “üslup” denilen böyle bir mekanizmaya ihtiyaç duyarız? Bunun bir nedeni olmalıdır. Bunun nedeni, elbette ki insanın doğasından kaynaklanmaktadır. Ve devam edecek olursak bu, insanın ve hatta diğer canlıların hayatta kalmaları ile bağlantılıdır.

İsterseniz geliniz, çerçeve yazıdaki ifadenin, beynimizdeki mekanizmayı nasıl etkilediğini ve bu etkilenmenin kaynağının da milyonlarca yıl evveline dayanan hikayesine bir göz atalım.

Her zaman olduğu gibi gözlerimizin hizasında, beynimizin her iki yarım küresinde, beyin tabanına yakın, adına AMİGDALA denilen ve Latince "badem" anlamına gelen, şekli ve büyüklüğü ile gerçekten de bademe benzeyen iki adet beyin oluşumu, bunun nedenini hazırlamaktadır. Amigdala bizi tehdit ve tehlikelerden koruyan beyin organelidir.

Çerçeve yazıyı ele alırsak, amigdala, neden içeriğe bakmaz da üsluba bakar? Çünkü amigdalanın birincil vazifesi kişinin tehdit altında olup olmadığına bakmaktır. Bu tehdit kavramına, sadece fiziksel değil, “aşağılanma” dediğimiz anlayış da buna dahildir.

Bizler, genelde yere çöp atıp atmama konusunda neden bunu anlamadığımızı, içerik son derece açık iken, diğer bir deyişle “yere çöp atılmaması” kuralı net olduğu halde, böyle bir davranış aktarımının (söyleminin) neden “üslup” çerçevesi dahilinde yapılması gerektiğini sorguluyor olabiliriz. Ancak şu var ki yere çöp atılıp atılmaması konusu, insanların sonradan “kültürel” olarak geliştirdikleri bir konu iken, amigdala, milyon yıl evvelinden ve böyle bir kültürün olmadığı, insanların daha ilkel zamanında onu her zaman korumaya, var olmaya programlamıştır. Bu program sadece fiziksel varlığının korunması değil, aynı zamanda aşağılanmaması dolayısıyla saygınlığı yani birey olarak içinde yaşadığı toplum tarafından kabul edilmesi esası üzerine böyle bir davranışı biçimlendirmiştir. 

Demek istediğimizi daha açık söylemek gerekirse, amigdala, doğrudan bir davranış olarak "yapma", "etme", "koşma" vb. diğer bir deyişle bir eylemin yapılmasını "men etme" anlamındaki bir yaklaşımı sevmez. Bunun en basit örneği "emir almaktır". Amigdala emir almayı sevmez, tepki gösterir. Çünkü amigdala, emir almayı bireyin serbestiyetini kısıtlayan, öz saygısına, öz güvenine, öz değerlerine vb. kavramlara bir saldırı olarak karar verir. Zaten mesele de buradadır ki, bu karar, düşünen beyin tarafından değil, milyonlarca yıl evvelinden atalarımızın genleriyle gömülü olarak gelen, doğum esnasında da, genlerdeki bu karşı çıkış (savunma) bilgisinin amigdalaya aktarılması sonucu amigdalanın aldığı bir karardır. Bizim, bilinçli kararımız değildir. Dolayısıyla, "şişeyi yere atma" şeklindeki bir iletiyi tehdit olarak algılar ve amigdala, bu iletinin tam karşılığı olarak, bireyin kendi varlığını ortaya koymak, varlığını karşı tarafa hissettirmek için, şişeyi yere atmayacağı varsa da atmasını ister. İşte üslup, amigdalayı sakinleştirmek için gereklidir.

Bireyin, kendi varlığını kabul ettirme şeklindeki böyle bir davranışı, milyonlarca yıl evvel, sadece insanın ilkel yapısındaki zaman için değil, bugüne baktığımızda insanların da dahil olduğu şempanze, goril, urangutan, bonobo, makak vb. adına primat dediğimiz grup canlılarda ve hatta diğer hayvanlarda da bu mekanizmayı görebiliriz. Tekrar etmek gerekirse, özellikle memeli türlerde öncelikli kural bir bireyin o topluluk içinde barınabilmesi için kabulü konusudur. Topluluk tarafından dışlanan bir bireyin, en azından çiftleşme ihtiyacını gideremediği için soyu yok olacaktır. Şu halde, bir şekilde grup içinde kalmalıdır ve mücadele etmelidir.

İşte, bireyin hayatta kalmasının yanında, “aşağılanma” tehdidine karşılık, onu korumaya alan yine amigdaladır. Yukarıda da ifade edildiği gibi bu sadece insanlar için değil, diğer memeli hayvanlar için de geçerlidir. Şu halde, tekrar bir kaç milyon yıl geriye gittiğimizde, yere çöp atmanın kültürel bir davranış olarak bilinmediği bir zamanda, amigdala üslup olarak kendisine doğrudan direktif olarak gelen davranışlara karşı her zaman duyarlı olmuş, doğrudan davranışları bir aşağılanma diğer bir deyişle tehdit olarak kabul etmiştir.

Bu mekanizmayı milyonlarca sene evvelinden günümüze getirdiğimizde, yere çöp atılıp atılmaması hala ikinci plandadır. Çünkü, birinci planda bireyin tehdit altında olup olmaması evrimsel bir mekanizma olarak günümüze kadar gelmişken, kültürel olarak oluşturduğumuz “yere çöp atılmaması, çevrenin temiz tutulması” konusu ikinci planda olup, amigdalanın umurunda değildir. Zaten böyle bir bilgiyi idrak edecek bir donanıma da sahip değildir.

Görülüyor ki, yapılması istenilen davranışa ait bilginin ne olduğundan (yere çöp atılmaması) önce üslup (amigdala için tehdit oluşturmayan davranış) gelmektedir.

Kaldı ki, daha küçükken ısrar ettiği ve kişiliğini bulmaya başladığı, büyüklerin “yapma” talimatlarına bağlı olarak çocukların “inat” edercesine istenmeyen davranışları tekrarlamasının altında yine amigdala vardır. Basitçe söylersek, amigdalanın baskın olarak devreye girdiği anlarda bilinçli davranış devre dışıdır. En basit örnek, kavgaya veya ağız dalaşına girdiğimiz anlardır.

Peki, üslup nerede devreye girmektedir. Söylem tarzı olarak yumuşatılmış bir şekilde cümleler kurulduğunda, amigdala, kendisini tehdit altında hissetmez. Bu durumda, amigdala istirahate çekilmiştir.

"Birkaç milyon yıl evvel üsluplu iletişim nasıl kuruluyordu?” diye düşünülebilir. Tabii ki konuşmanın, bugünkü seviyesinde, kültürel bir dil yapılanmasının olmadığı bir zamanda, vücut dili dahil, türün kendine has ses çıkarmalarını iletişim için kullandığını söyleyebiliriz.

Bugüne bakarak bir şempanzenin, bir köpeğin, bir kedinin anne olarak yavrusuna şevkatle bakması ve koruması, emzirmesi bile aslında bir “üsluptur”. Şu halde üslup dediğimiz mekanizma da aslında kültürle biçimlense de, insanoğluna baktığımızda yine onun doğasının milyonlarca yıl evvelinden günümüze taşıdığı bir davranıştır. Tabii ki bu davranışlara ait temel bilgilerin “genlerimizle” taşındığını evvelki yazılarımızdan biliyoruz.

Peki üslup denilen bu mekanizmanın yaptırım gücü nereden geliyor? Bunun kaynağı yine beynimizdedir.

Amigdala tehdit altında olmadığı zamanlarda Freud’un “süper ego” dediği, bizim de kabaca “vicdan” dediğimiz mekanizma devreye girer. Beynimizde “sorumluluk” olarak da faaliyete geçen ve bizleri toplumsal kurallara uymaya iten bu yapılar beynimizin her iki yarım küresinin iç tarafında, birbirine bakışımlı, beynin ön tarafına doğru, yay şeklinde olan ve adına anterior singulat korteks denilen kısımdır. Aynı zamanda bu sorumluluğa katılan bir diğer kısım da beynimizin önünde, alnımızın biraz altındaki beyin bölümleri, orbital prefrontal korteks ile mediyal prefrontal kortekstir. İşte, amigdala devreden çıkıp da, kendimizi şu veya bu şekilde tehdit altında hissetmeyen insan için beynin bu kısımları devreye girerek diğer bir deyişle sorumluluk “hissettirerek” o işi yapmaya iten güdüyü yaratır. Eğer, o sorumluluk yerine getirilmezse, bunun karşılığını “utanma” veya “suçluluk” olarak bize dönecektir. (Sorumluluk duygusu olarak, daha evvelki yazılarımızdan Zeigarnik Etkisi başlıklı yazıyı okumanızı öneririz.)

Şu halde, tekrar çerçeve yazıya dönecek olursak, bir insanın talimat veya emir tarzı ile makul iletişime girmeden diğer bir deyişle emir almayı sevmemesinin ve üslup çerçevesinde bir işi yaptırmasının mekanizması temel olarak budur. Onun içindir ki söz gelimi Japon toplumunda sorumluluk duygusu kültürel olarak “duyarlı” hale getirilmiş ve zaman zaman işinde başarısız olan yöneticilerin istifa veya intihar nedenini oluşturmuştur. Japon'lar gibi topluluklarda beynin sorumluluk mekanizmasına küçüklükten itibaren yetiştirilme bakımından fazla yük verilmektedir.

İşte bu nedenledir ki aile ortamından başlamak üzere “eğitim” son derece önemlidir. Yine bilinir ki, çocuğun 6-10 yaş arası beyin gelişimi ile kişiliğinin büyük bir kısmının temelleri bu dönemde oluşur. Bu yaşa kadar verilmeyen/verilemeyen eğitim ile bir kişiyi, arzu edilen davranışa yöneltmek, istisnalar haricinde nerede ise imkansızdır. Çünkü beyinde, kişiliğimizi oluşturan milyarlarca nöron (sinir hücreleri) arasında oluşan bağlantıları, eğitimle yeniden kopartıp, doğru ve sorumluluğu idrak edecek davranışa yöneltecek trilyonlarca yeni bağlantılar oluşturmak imkansızdır. Bundan dolayı da “yedisinde neyse, yetmişinde de odur” veya “huylu huyundan vazgeçmez” cümleleri bu anlamda yerini bulmaktadır.

Çerçeve yazıda "sizleri de çok seviyorum" ifadesiyle, beyinde bir mekanizma daha çalıştırılmaktadır. Bu da ödül mekanizmasıdır. Böyle bir ifade karşısında, yine gözlerimizin hizasında amigdalaya göre beynimizin ön tarafına daha yakın olan ve her iki beyin yarı küresinde bulunan, nucleus accumbens denilen kısımlar devreye girer. Bu kısımlar, aşık olduğumuzda, mutlu olduğumuzda, gelecek için umut beslediğimizde faaliyete geçer. Bu kısma giden dopamin kimyasalı ile kendimizi mutlu, ödüllendirilmiş hissederiz. Bu hissedişin beyin için tercümesi, bireyin varlığının kabülu anlamındadır. Görülüyor ki, çerçeve yazı, aynı zamanda ödüllendirici, teşvik edici üslubu da beraberinde getirmiştir.

Tabii ki şunu da ilave edelim ki, üsluplu bir dil kullanımı uygun vücut dili ile beraber iknanın da bir mekanizmasıdır. Ve ayrıca, üsluplu dile yatkın olup da çabuk etkilenen kişiler, manipülasyon tuzağına da daha çabuk düşebilirler. Dolayısıyla, üsluplu dil, suistimali barındırmadığından emin olduğumuz, samimi yaklaşımlar için geçerlidir.

Bir şişenin, çöp olarak yere atılmama isteğinin belli bir üslupla söylenmesi ile ancak o kişi tarafından bu talebin yerine getirilebileceği, böyle bir davranışın da kökeninin milyonlarca yıl evveline dayandığı ve ayrıca küçükten başlayan eğitimle doğrudan bağlantılı olması size de garip geliyor mu?

Erol
Merak ve huzursuzluk, bağlantılı duygulardır. Gerek huzursuzluğu meydana getiren mekanizma gerekse merak mekanizması doğuştan gelir.

Her ne kadar her an kendisini hissettirmiyor gibi görünse de, merak, an be an beynimizde çalışan ve tetikte bekleyen bir mekanizmadır. Merak, hayvanlar da dahil olmak üzere insanların çevreye uyumunu sağlayan ve hatta tehlikelerden koruyan bir uyarı mekanizmasıdır. Söz gelimi, bir arazide yürürken sallanan bir çalının arkasından ne çıkabileceği konusunda bizi uyararak (meraklandırarak) tehlikeyi bertaraf etmeye çalışan veya sofrada yemek yerken tuzun nerede olduğunu aratmaya iten saik (motivasyon) merak mekanizmasıdır. Eğer merak dediğimiz mekanizma olmasaydı, çevreye uyum sağlayamadığımız gibi, soru dediğimiz kavramdan dahi haberimiz olmazdı. Bunun anlamı, "nasılsın?" demek dahi merak mekanizmasının nedenidir.

Merak mekanizmasında beyinde yaratılan "belirsizliği" giderme çabası vardır. Belirsizlik bize huzursuzluk verir. Dolayısıyla merak ve huzursuzluk birlikte çalışarak beyinde  kısa süreli dahi olsa yaratılan belirsizliği gidermeye çalışır.

Huzursuzluğun giderilmesi demek, "tatmin olmamış duygu"nun tatmin olması, bu duygunun sönümlenmesi demektir. Bu bilgiyi merak için yinelersek, meraka neden olan eksik bilginin giderilmesi ve belirsizliğin yarattığı huzursuzluğun ortadan kaldırılmasına yönelik bilinçaltı bir eylemdir. Buradan da anlıyoruz ki beynimiz, tamamlanmamış işlevlerden rahatsızlık duyar ve ayrıca sorumluluk dediğimiz duyguyu da tetikler.

Merak, huzursuzluk, belirsizlik ve sorumluluk mekanizmalarının bizi nasıl etkilediğini daha evvel Zeigarnik Etkisi dediğimiz yazımız ile detaylı olarak paylaşmıştık.

Nihayetinde, fotoğraftaki yazıyı değerlendirdiğimizde (büyük) öğretmen, bilerek, öğrenciye belli düzeyde bilgiyi vererek eksik bilginin yarattığı belirsizlik ile merak mekanizmasını ve hafif huzursuzluk (kaygı) yaratır. Bu huzursuzluk, sorumluluk duygusunu harekete geçirir. Sonuç olarak bu döngü, eksik bilginin tamamlanması ile sönümlenir ve merak duygusu ile beraber huzursuzluk giderilmiş olur.

Belirsizliğin yarattığı huzursuzluk, kaygı mekanizması gözlerimizin hizasında beynimizin tabanında, her iki yarım kürede bulunan amigdalanın görevidir. Buna karşılık, amigdalanın ortaya çıkardığı huzursuzluğun yarattığı sorumluluğu da beynimizin önündeki bir bölüm orbital prefrontal korteks denilen kısım üstlenir ve gidermeye çalışır. Görülüyor ki, beynin tek bir yeri değil, birbirleri ile bağlantılı sistemleri bu sonuca götürmektedir.

Peki, fotoğraftaki yazıya göre birinci (iyi) öğretmen  doyurucu bilginin tamamını vererek merakı giderebileceği halde ikinci (büyük) öğretmen, öğrencileri neden huzursuzluğa sevketmeyi tercih etmektedir? Aslında ikinci öğretmen doğru bir yöntem izlemektedir. Yine Zeigarnik Etkisi başlıklı yazımızdan da hatırlayacağımız üzere, doyurucu bilgi daha az kalıcıyken, kişinin biraz meraklandırıp ve kaygı yaratarak sorumluluğun da yarattığı mekanizma ile elde edilen bilgi daha kalıcıdır. Çünkü, huzursuzluk yaratıldığı durumda beyin, bu işin içinden çıkabilmek için çabaya girer bu da kalıcı öğrenmeye (deneyim/tecrübe) neden olur. Ayrıca, tartışma ortamı yaratarak, başkalarının fikir ve düşünceleri sayesinde kendi fikirlerini sorgulama ve dolayısıyla, gerekli olan eksik bilginin çevredekiler vasıtasıyla tamamlanma imkanı yaratılmış olur. Bu da öğrenmedeki kalıcılığı sağlar.

İşte bu nedenle, geçmiş dönemde öğrenim hayatımızda çözdüğümüz problemlerden çok çözemediklerimiz veya zor çözdüklerimiz aklımızda kalmıştır. Yine ilginçtir ki, yarım kalmış aşkların zihnimizde kalıcı izler bırakması aynı mekanizmanın işidir. Anlaşılıyor ki, kolay bilgi, beyinde kalıcı iz (öğrenme) bırakmaz.

Artık biliyoruz ki fotoğraftaki yazı gereği, ikinci (büyük) öğretmen doğru bir yöntemi uygulamaktadır.

Peki buna rağmen herkes matematiğe neden ilgi duymaz diye düşünürsek bunun nedeni beynimizin doğuştan gelen yapısı ve bu yapının küçüklükten itibaren yetişme ve yetiştirilme ve bu yeteneğin bilerek veya bilmeyerek ortaya çıkartılmasına bağlıdır. Dolayısıyla üniversite sınavlarına girişte sayısal ve sosyal diye ayrımın yapılması, beynimizin ilgi alanına göre yapılanmasının bir sonucudur. Çünkü burada beynimizin sağ (sanatsal, sosyal) veya sol (analitik) yarısının baskınlığı bizi bu anlamdaki düşünce ve algı sistemine yöneltmektedir.

Erol
Günlük düşüncelerimizde haklı olmayı, doğru olmak olarak değerlendiririz. Bir başka deyişle haklı olmayı; o durum, olay, düşünce vb. hakkında edindiğimiz bilgilere bağlı olarak aldığımız karar(lar)ın mantıklı, doğru, isabetli, tutarlı olduğuna dair zihinsel bir eylem olarak görürüz. Halbuki, haklı olmaya yönelik zihinsel eylemin kökeni, aldığımız kararlar doğru da olsa yanlış da olsa doğuştan gelir ve bizlerin var oluşunu temel alan, sağlayan iç güdüsel bir mekanizmadır.

Dünya’nın düz olduğuna veya Güneş’in Dünya etrafında döndüğüne inanılan zamanları düşünürsek, o zamanın düşüncesini savunmak, iddia etmek, hatta ispatlamaya çalışmanın "haklı olma" ile "gerçeklik doğrusu"nun  eş değerde olmadığını görürüz. Kaldı ki günümüzde dahi benzer fikirlere sahip insanların mevcudiyetini biliyoruz.


Zihnimiz karar verme aşamasına geldiğinde, dış dünyaya ait bilgileri, küçüklüğümüzden itibaren o zamana kadar edindiği bilgilerle ve hatta duygularla mukayese eder ve tutarlı(!) bir bütünlük oluşturmaya çalışır. Buna Geştalt adı da verilir. İşte bu tutarlı bilgiler uygun duygusal bilgilerle beraber nihai bir inanma veya inanç ortaya çıkartır ki, bu, bizde haklı olmaya yönelik bir hissiyat oluşturur.

Eğer, haklı olduğuna inanılan böyle bir zihinsel mekanizma olmasaydı, insan bir sonraki eyleme geçmek için gerekli motivasyonu sağlayamazdı. Bunun nedeni, bir sonraki davranışını, haklı olduğuna inandığı davranış ve düşüncesi üzerine kuracağı içindir. Başka türlü söylemek gerekirse bir sonraki yapacağı davranış, düşünce vb. eylemlerin bir evvelki davranış ve düşüncesiyle tutarlı olması için bir evvelki bu düşünce veya davranış konusunda haklı olduğuna inanması gerekir. Aksi halde, yapacağı davranış veya düşünce ile çelişkiye düşer ve sonraki davranış veya düşünce için gerekli motivasyonu sağlayamazdı.

Hakkı veya haklı olduğuna inandığı bir eyleme, düşünceye veya davranışa iten bu zihinsel mekanizma, insanı “var olmaya” iten, “varlığını” hissettiren önemli bir mekanizmadır. Daha basit bir ifadeyle HAKLI OLMAK, mantıksal değil, duygusal tutarlılığımızın ve bunun oluşturduğu duygusal kararlılığımızın bizde hissettirdiği "güç"tür. Bu da, ilk fotoğraf üzerindeki yazı ile bir özdeyiş olarak belirtilmiştir. Aksi halde, günlük hayatta aldığımız kararların neredeyse bütününün haklı bir gerekçeye bağlı olmadan yaptığımız davranışlar olduğuna inanan beyin depresyona girer, böyle bir zihin sistemi çöker hatta yok olurdu.

Aslında hak veya haklı olduğumuza dair doğuştan gelen bu mekanizmanın temeli yine doğuştan gelen ADALET kavramı ile bağlantılıdır. Çünkü, haklı olmak veya bir şeyde hak sahibi olma duygusu, o toplumun içinde bir birey olarak ortak değerlerden pay sahibi olmaya dayalı yaşama istencinin de temelidir. Yine aynı zamanda o toplumun bir bireyi olma hissiyatı yine doğuştan gelen  AİDİYET duygusuyla da ilişkilidir.

Görülüyor ki, haklı olmanın nedeni, sosyal yapının bir çok mekanizması doğrultusunda o topluluk içinde varlığımızın, var olmamızın yarattığı hissiyat olup DUYGU temellidir.

Bir an için düşünelim. Dünya’da bizden başka hiç kimsenin olmadığı veya ıssız bir adada tek başımıza mahsur kalıp yaşamaya zorlandığımızda, hak veya haklı olmaya yönelik kavram daha doğrusu hissediş hakkında neler söyleyebilirdik?

Nihayetinde haklı olmak, zaman zaman fiziksel gerçeklik ile örtüşse/çakışsa da (söz gelimi, ‘bırakılan taş düşer’ ifadesi için hem haklıyız hem de doğruyuzdur) haklı olmak, dış dünyanın gerçeklerinin doğrusu - yanlışı ile değil, küçüklükten itibaren edindiğimiz değerlerin birbirleriyle tutarlı bütünlüğü sonucu, aldığımız o kararın inanmamız veya inancımız doğrultusundaki “doğruluğu” önemlidir. İşte, fiziksel gerçeklerin zihnimizdeki tutarlılığı yani doğruluğu üzerine değil de, her bireyin kendi değerlerinin tutarlılığı üzerine kurulu bu kararı, kendisini HAKLI görmeye iter. Buradan da anlıyoruz ki, gelenek-görenek, örf-adet, din ve benzer inanç sistemlerimizin yani değer dediğimiz kavramların, zihnimizde oluşturduğu duygusal tutarlılık, ve bu tutarlılıkları savunmak (haklı olmak), aynı mekanizmanın bir parçası olarak çalışır. Bu da, farklı bireylerin farklı haklılık çıktılarının çelişmesi, örtüşmemesi sonucu kırgınlıklara, küskünlüklere, çatışmalara hatta savaşlara neden olmaktadır. 

Buradan da anlıyoruz ki, karşımızdakine "haklısın" demekle, karşımızdakinin düşüncelerinin doğru olamayabileceği gibi, "haksızsın" demekle de yanlış düşünceye sahip olabileceği anlamına gelmez. Karşımızdakine haklısın demekle, onun fiziksel gerçeklikle ilgili (doğru veya yanlış) fikirlerine değil, değerlerine itibar ettiğimizi yani aynı değerleri paylaştığımızı, haksız bulduğumuzda ise, yine çoğunlukla değerlerimizin daha doğrusu "çıkarlarımızın" çatıştığı anlamı çıkar.

Sonuç olarak, haklı olmak ile doğru olmak farklı kavramlardır. Her haklı olduğumuzu hissettiğimiz zaman, doğru olduğumuz zaman  değildir. Haklı olmak değerlere, doğru olmak ise fiziksel gerçekliklere bağlıdır.

HAKLI OLMAK, yaşadığımız topluluk içinde varlığımızı başkalarına hissettirmek, gerekirse savunmak daha da açık bir lisanla "hey, ben de bu toplumun bir ferdiyim, haberin olsun" demenin tercümesidir.



Erol
DÜŞÜNME, PLANLAMA, MUHAKEME, AKIL YÜRÜTME, KARAR VERME VE BENZERİ İŞLEVLER, BEYNİMİZİN ÖN TARAFINDA BULUNAN VE ADINA PREFRONTAL KORTEKS DENİLEN KISIMLA YAPILIR.

Gündelik hayatımızda mantık ve duyguyu ayırır, onları farklı yerlerde birbirlerinden bağımsız olarak konumlandırırız. Ancak insanı baz aldığımızda bu ayrım doğru değildir. 

Şöyle bir soru akla gelebilir. Beynimiz saf mantık çerçevesinde, diğer bir deyişle duygularımızı hiç karıştırmadan -bir bilgisayar gibi- karar alabilir mi? Bu mümkün değildir. Bunun cevabını Bruce Hood'un Evcilleşmiş Beyin adlı kitabından alıntı yaparak cevaplayalım.
"Saf mantığın bile duygulara gereksinimi vardır. Bir bulmacayı çözerken, yanıtı bilmek yetmez, bunu yaptığımız için kendimizi iyi duyumsamamız da gerekir. Yoksa niye uğraşalım?"
Bunun anlamı, 2+2=4 hesabını yaptığımız zaman dahi saf mantık olarak görülen bu sürecin nihai safhası duygulara dayanır. Çünkü beyin, bu hesabı yaptığı için ya sonucundan ya da sonuca ulaşmak için çözme sürecinden dolayı haz duyar. Hazzın temeli ise duygudur. Zaman zaman bir problemi çözemediğimizde nasıl hırslandığımızı hatırlayalım. Hırs bir duygudur. 

Beyin, mantıksal bir işlevi bir amaç için yapar. Amaç denilen kavram da duygularla bire bir bağlantılıdır. Daha da öte gidersek duygu yoksa mantık ve matematik işlevler de yok demektir. Hatta duygu yoksa "amaç", "istenç", "arzu" vb. kavramlar da yok demektir. Yaşamın temeli, mantık değil, duygular üzerine kuruludur.

Doğa dahi insanda önce duygu mekanizmasını oluşturmuştur. Bunun anlamı bir kaç milyon yıl evvel insanın(!) beyninde beyin sapı ve bugün bizim duygularımızın merkezi olan limbik sistemin olduğu, bugünkü düşünen beynimizin olmadığıdır. Düşünen beyin dediğimiz ve mantıksal süreçlerle ilgilenen kısım, duygusal beyin sinirlerinin uzantısı üzerine ve onun devamı olarak son üç yüz, beş yüz bin yıl evvel oluştuğu düşünülmektedir. Aynısıyla, şempanze, bonobo, goril, makak vb. primatlarda, prefrontal korteksin bugünkü insandakine benzer bir düşünen beyninin olmadığı gibi.

İlginçtir ki, sanki evrimsel sürecin küçük bir modelini takip eder gibi, anne karnında dahi, beynin önce beyin sapı ve duygusal kısmı oluşurken, düşünen beyin kısmı daha sonra oluşmakta hatta bu kısmın gelişimi, doğduktan itibaren neredeyse yirmi beşli yaşlara kadar devam etmektedir.

O zaman da şu sorulabilir: "Güzel ama bilgisayarlar mantıksal ve matematiksel işlevleri yaparken duyguları olmadığı için yukarıdaki sav ile çelişmiyor mu?" Çelişmiyor, çünkü onlar duygu sahibi insanların üretimidir. Onların çıktıları bizim yani onları yapan ve çalıştıranların duygularına bağlıdır. Bir anlamda, prefrontal korteksimiz bizim bilgisayarımızdır. 

Bilgisayarla prefrontal arasındaki farkı "kabaca" bir benzetme yaparsak, bilgisayarın, beynimizin ön tarafını oluşturan prefrontal korteksin bir uzantısı olarak, kablolarla bağlı olmadan beynimizin dışında çalışan bir mekanizma olduğunu söyleyebiliriz. Nasıl ki duygularımızın merkezi olan limbik sistemin uzantısı prefrontal korteks (düşünen beyin) ise, bilgisayarları da, kendi prefrontal korteksimizin kablosuz bağlantılı devamı veya uzantısı olarak düşünebiliriz. Geriye doğru düşünürsek, bilgisayarlar, düşünen beynimiz diğer adıyla prefrontal korteksimiz vasıtasıyla duygularımıza, yani limbik sistemimize bağlıdır. Daha net söylersek, bilgisayarlar hatta beynin ürettiği en ilkelinden en gelişmişine kadar tüm alet, araç, makine ve mekanizmalar, sistemler vb. kavramların altında gizil olarak duygularımız vardır. Çünkü onlar, duyguyu temel alan bir "amaç" için üretilmişlerdir.

Erol
BİR DAVRANIŞ, ne kadar abartılı ise, o abartılı davranışın arkasında, bireyin kişilik oluşumundaki argümanlardan biri veya bir kaçı o kadar yara almış, gelişmemiş veya eksik kalmış demektir.

GÖSTERİŞ, kişinin yetişme şekline bağlı olarak, benlik algısındaki gediği dışa vurum ile telafi etmeye çalıştığı, çevreden kabul görme arzusu ve buna bağlı güç gösterisidir. Altında yatan temel mekanizma öz güven eksikliğidir.

Ortalama bir kişi için, kendisinin çevre tarafından kabulü adına yaptığı dışa vurum ve bunun getirdiği tatmin makul seviyede iken, gösteriş yapan bir kişi için dışa vurum, daha yukarıdadır, abartılıdır. Bu bir bakıma, ok ile vurması için hedefin uzaklığına bağlı olarak elindeki yayı daha fazla germesine benzer. Bu, kişinin öz güven düşüklüğünün seviyesine bağlı olarak uzaklaşan bir hedef gibidir. Öz güven ne kadar düşükse, hedef o kadar uzakta görülür ve okun ulaşabilmesi için yayı o kadar germesi gerekir. İşte gösterişin/abartının seviyesi de, kişiliğin olgunlaşmamış argümanına bağlı olarak öz güven gediğinin derecesi kadar artar.

ilginçtir ki, doğa, öz güven eksikliğini gidermek/dengelemek için ortaya koyduğu abartılı davranışın temel mekanizmasını bizlere bilerek miras bırakmıştır. Çünkü doğanın amacı, bireyin, bir şekilde hayatta kalması, varlığını sürdürmesi ve sonraki kuşaklara döl vermesidir. Diğer bir deyişle böyle bir abartı mekanizması bireyin varlığını korumak içindir. Eğer böyle bir mekanizma olmasaydı, kişi, yetersizliği çerçevesinde sosyal yapının bir ferdi olamayacak, toplulukta şu veya bu şekilde bir statü elde edemeyecek, depresyona girecek, soyutlanacak belki de yok olacaktı.

İşte bu anlamda doğa, bizleri öz güven ve diğer yetersizliklerimizle baş edebilmek için çeşitli telafi mekanizmalarıyla donatmış, bu telafi yollarına psikoloji literatüründe SAVUNMA MEKANİZMALARI adı verilmiştir. Savunma mekanizmaları, davranışlarımızla kendimizi yetersiz hissettiğimizde, yolda kaldığımızda doğanın bize armağan ettiği yedek lastiklerdir.

İnsanların kendilerini övme, ön plana çıkartma nedeni, kendilerinin, başkaları tarafından farkındalıklarını sağlama çabasıdır. Aksi halde, kendilerini değersiz hissederler. Keza, "Sonradan görme" ifadesi de, aynı telafi mekanizmasının ortaya çıkardığı bir davranış olup burada kısmen de olsa yerini bulmaktadır.

Bu arada, çerçeve yazıda ifade edildiği gibi bu mekanizmanın temelini, etkisi olmakla beraber, tamamen de kültürel yetersizliğe bağlamak doğru olmayacaktır. Kültür, çok geniş kapsamlı bir tanım olup, yine kültürün bir bileşeni olarak kişinin entelektüel bilgisi ortalamanın yukarısında olsa bile, şu veya bu şekilde savunma mekanizmalarını kullanmak durumunda kalabilir. Çünkü, geçmiş yazılarımızda da bahsettiğimiz gibi, entelektüel bilginin beyinde hitap ettiği yer, alın lobumuzken, bizleri olgunlaştırarak davranışlarımızı düzenleyen bilgiler, beynimizin ortasında bulunan duygusal beynimize diğer bir ifadeyle limbik sisteme hitap eder.

Görülüyor ki, böyle bir mekanizma ile doğa, içinde yaşadığı topluluğun bireyleri tarafından kabul görme arzusunu gerçekleştirmek için telafi mekanizmasını çalıştırarak ve bireyin öz güven açığını dolayısıyla "var olma" çabasını bir anlamda rasyonalize ederek, toplum tarafından kabul/onay görmeme endişesinin yarattığı gerilimi azaltan bir supap görevini üstlenmektedir.
Erol