Sosyal Psikoloji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sosyal Psikoloji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Başlık ile ilgili olarak şu soruyu da sormadan geçmeyelim. Yetişkin bir kişi olduğumuzda “bireysellik” veya daha doğru bir ifade ile “birey” olmak, olabilmek birey olmayı istemek bir seçim, bir tercih midir? Bu seçimde irademiz, bilinçli seçimimiz, birey olmayla ilgili farkındalığımız ne derece rol oynamaktadır? Herkes birey olabilir mi? Eğer birey olmak/olabilmek, herhangi bir kişinin fırıncıya, bedelini/parasını verip ekmek almak kadar kolay olsaydı, zaten tartışılması konu yapılmazdı. Eğer öyle olsaydı, birey olmanın neden bir problem ve/veya problematik olduğu değil, neden bu kadar kolay olduğu tartışılırdı. Demek ki birey olmak, her insana (kişi) değil, belli insanlara özgün düşünsel, davranışsal bir yapı olmalı.

O zaman yazımızı baştan, en baştan başlayarak yazalım.

Bilindiği üzere bir bebeğin oluşumu, anne karnındaki dokuz ay on günlük maceradan sonra biter. Artık hukuksal bir kişilik kazanmıştır? Hukuksal olarak kişilik, çocuğun sağ olarak tamamıyla doğduğu anda başlar. Çocuğun sağ olarak anasının vücudundan ayrılmış olması, onun kişilik kazanması için yeterlidir.

Diğer yandan “cenin” hak ehliyetini, sağ doğmak koşuluyla ana rahmine düştüğü andan başlayarak elde eder. Her ne kadar hukuksal olarak şu veya bu şekilde bir kişilik tanımı yapılabilirse de aslında kişiliğin yapısının belirlenimciliğinin ilk argümanları milyonlarca yıl evvelinden bir anlamda biçimlenmiştir bile. Genlerimizden bahsediyoruz. Çünkü kişiliğimizin ilk anahtarları genlerimizdir. Genlerimiz, bebek, anne karnındayken, annenin yediği içtiği, içinde bulunduğu ruh haline göre yani bir anlamda bebeğin dış çevresi anne rahmi olacak şekilde vücut yapısı belirlenmeye başlarken, bebeğin beyin yapısı da belirmeye başlar. Eğer, bebek, anne karnındayken, annenin yaşadığı olaylar nedeniyle strese girer kanındaki kortizol miktarı yükselirse (stres hormonu) bu durum, bebeğin kişiliğini de etkilemeye başlar. İşte bu birkaç argümana baktığımızda, bebeğin kişiliği şekillenmeye, anne karnında başlamıştır bile.

Annenin stresli olup olmamasına bağlı olarak, bebeğin gelecekteki kişiliği belirlenmeye başlıyorsa, bunun anlamı, bebek, gelecekte yetişkin olduğunda nasıl düşünebileceği inceden inceye belli oluyor demektir. Eğer, bu cümleden hareketle, ister anne karnında, annenin ruh halinden, ister genlerden ve ister annenin yediği ve içtiğinden bağımsız olarak, istenilen bir kişilik yapısına sahip olacağımızı ve istediğimiz düşünce sistemine sahip olabileceğimizi düşünmeye başlarsak, ilk yanılgımızı burada kaydediyoruz demektir. Çünkü, artık biliyoruz ki, bebek, anne karnında, kortizol düzeyinden etkilenmekte ve bebeğin, yetişkin olduğunda kişiliğinin bir parçası da anksiyeteye yenik düşmektedir. Benzer şekilde, onlarca örnek verilebilir.

Bebek doğduğu anda beyninde, neredeyse yetişkin bir kişi kadar yani yüz milyar kadar veya biraz fazla nöron yani beyin sinir hücresi vardır. Ancak, yeni doğan bir bebeğin, yetişkin bir kişiye göre bir fazlalığı vardır. Bu fazlalık sinirler arası bağlantılardır. Bu bağlantılara veya daha basit bir tabirle sinir hücreleri bu kablolara, dendrit ve akson adı verilir. Sinir hücreleri arasındaki haberleşmeler bu kablolar vasıtasıyla olur. Açıklamaya devam edelim. Her bir sinir hücresinden diğer sinir hücrelerine üç bin ile on beş bin arasında kablo bağlantısı vardır. Şimdi düşünelim, eğer yetişkin bir insanın beyninde yaklaşık yüz milyar nöron (sinir hücresi) varsa, trilyonlarca kablo (dendrit, akson) var demektir. Şimdi, bebeğe dönelim.Yeni doğan bir bebeğin beyninde ise, yetişkin bir kişinin beynine göre kat be kat fazla kablo (dendrit ve akson) vardır. Yani, bebekteki sinirler arası bağlantı, bir yetişkinden çok daha fazladır.

Bebek doğduktan sonra, çevreden aldığı bilgilerle (bu bilgiler bilinçli değildir) kullanılmayan bağlar budanır yani kopar. Öyle bir zaman gelir ki, bu bağlantıların sayısı yetişkinlerin bağlantı sayısına erişir. Bu şu demektir. Bebek büyüdükçe, çevreden hangi uyarımlar fazla ise o uyarımları işleyen sinir hücreleri arasındaki kablolar kalır hatta zaman içinde bu kablo sayısı artar. Beyin, kullanılmayan bağlantıları yani kabloları budamasının sebebi, beynin, yakıtı olan oksijen ve glikozu tasarruf ederek kullanmasındandır. Başka türlü söylemek gerekirse, beyin, glikoz ve şekeri nerede kullanacaksa enerjiyi (oksijen ve glikoz) o kablolara yönlendirir. Zamanla, dışarıdan gelen uyarılar, belli sinir hücreleri arasında kullanmaya bağlı olarak o bağlantıların sayısı artar. Bu arada, yediğimiz, içtiğimiz şekerin büyük bir çoğunluğunu koşturmacalarımıza bağlı olarak kaslarımız vasıtasıyla harcadığımızı düşünürüz ama tam aksine, vücudun %2’sini oluşturan beynimiz, alınan şekerin neredeyse %20-25’ini harcar.

İşte buradan itibaren konuya biraz da pedagojik açıdan bakalım. Artık biliniyor ki, bir çocuk için duygusal gelişim açısından ne alırsa 3 yaş, 6 yaş ve 10-12 yaş sınırlarında almışlardır. Çok ekstra bir durum yoksa, artık geri dönüşü yoktur. Şunu demek istiyoruz. Artık kişiliğin temelleri oluşmuştur. Gelenek, görenek , örf adet, din gibi temel davranış şekillenmiş olup, bundan sonraki zihinsel formasyon bunun üzerine kurulur. Aslında bahsetmeye çalıştığımız şey, hayata karşı alacağımız yol içindeki prensiplerimizdir. Yani vazgeçmeyeceğimiz prensiplerimizden bahsediyoruz. Bu arada prensip kavramı size nasıl görünüyor bilmiyorum fakat prensip kavramı bir anlamda davranışlarımızı belirleyen dogmatik düşünce kalıplarıdır. Muhafazakar, yeniliğe karşı kişilerin prensipleri olabileceği gibi, yenilikçi, birey dediğimiz kişilerin de prensipleri vardır. Aslında prensip denilen davranış kalıpları, bize önderlik eden içsel mekanizmalardır. İşte, hayata dair temel prensiplerimiz de bu yaşlarda kurulmuştur. Düşünce tarzımız, bu temeller üzerine inşa edilecektir.

Peki bu neden böyledir. Böyledir çünkü, yukarıda bahsi geçen nöronlar arasındaki bağlantılardan kullanılanları kalmış, kullanılmayanları da budanmıştır. Yani prensiplerimiz, ya içinde bulunulan yaşta ya da bir potansiyel olarak kalıp ileriki yaşlarda eyleme dökülecektir. İşte, yine doğuştan gelen kabilyet/yetenek gibi kavramların bu yaşlarda çıkmasının ve eğer bu yeteneklerin farkına varılırsa sonradan iyi bir sanatçı (ressam, besteci, piyano virtüözü vb.) olmasının sebebi budur. Eğer bu yaşlarda fark edilmez veya fark edilse de, bu yetenekleri kullanabilecek imkanlar yaratılmazsa, bu yetenekleri kendi içinde saklayan nöronal ağlar budanır ve böylece bir yetenek heba olur. Veya nöronal bağlantılara yönelik ağlar kısmen budanır ve bu ağlar, ileride ortaya çıkmak üzere potansiyel olarak kalır. Ancak, elbette ki, bu yeteneğin ilk keşfedildiği zamanki kadar bir yetenek gösterme şansı olmayacaktır.

Beynimiz, belli bir yetişkinlikten sonra sinir hücreleri arasındaki bağlar öyle bağlanır ve tanzim edilir ki, bir şeyi düşünme, karar alma, akıl yürütme yöntem ve yollarımız bile neredeyse sabitlenir. İşte bu sabitlenmeye bağlı olarak da sahip olduğumuz bilgi kadar ister cahil olalım ister entelektüel bir kişi, varlığımızı bu bilgiler kadar sürdürmek isteriz. Sahip olduğumuz bilgileri, düşünme yöntemimizi değiştirmeyiz veya değiştirmekte zorlanırız. (Prensiplerimiz) Sahip olduğumuz bilgilere ters düşen bilgileri reddederiz veya kabul etmekte zorlanırız. Daha doğrusu bu, bizim istencimizin dışında, duyguların bir dayatmasıdır. Bir başka deyişle birey her halükarda sahip oldukları bilgi kadar değişmez veya değiştiremediği bir inanç oluşturur. Daha açık ifadeyle bu inanç, iradeden çok, beynin kendi mekanizması tarafından ve büyük çoğunluğu bilincimize bağlı olmadan oluşturulur. İşte bu inanç (kişinin gelenek-görenek de dahil tüm bildikleri ve bilinçaltındakiler) ile kişi var olma ve bu inanç ile kendi varlığını savunmaya çalışır. Beyin, var olan bilgileri kolay kolay değiştiremez. Bilgileri değiştirmek demek, trilyonlarca sinir bağlantılarını koparıp yeniden kurmak demektir. Hele bu bağlantıların kişiliğimizi de oluşturduğunu düşünürsek, daha kolay anlarız. “Akıllar pazara çıkarılmış, herkes yine kendi aklını satın almış” ifadesi ile, cahil de olsak eğitimli de olsak sahip olduğumuz bilgileri nasıl savunduğumuzu ve kişilik yapımızı korumak istediğimizi eskiler çoktan ortaya koymuşlar bile. İşte, yukarıda bahsettiğimiz gibi, kişilik denilen kavram bu aşamada oluşur.

Bu arada kişilik kavramını biraz açalım. Kişilik denilen yapı iki temel argüman üzerine kurulur. Bunlardan biri mizaç/huy diğeri ise karakterdir. Huy veya mizaç denilen şey, bir kişinin davranışlarının genlerinin getirdiği argümanların davranış ve düşüncelerine yansımasıdır. Söz gelimi, kişinin böbrek üstü bezlerinin fazla çalışma talimatı genleriyle geldiğinde bu kişinin, heyecanlı durumlarda ne kadar adrenalin üretip kana karıştıracağı ve ne kadar heyecan göstereceği veya kortizolün (stres hormonu) ne kadar üretilip bir olay karşısında strese gireceğimiz bizim elimizde (irademiz dahilinde) olmayıp, düşüncelerimiz değil, olaylar karşısında bu ve benzer onlarca irade dışı çalışan fonksiyonlar, düşünce davranış ve hayat görüşlerimizi yönlendirecektir.

Kısaca karakteri de tanımlarsak, doğumdan sonraki, dış etkenler vasıtasıyla davranışlarımızın biçimlenmesi karakterimiz olacaktır. Söz gelimi, gelenek ve göreneklere bağlı olarak bir yerde nasıl davranacağına dair kuralları söyleyebiliriz.

İşte bu iki temel etken bizim kişiliğimizi oluşturur.

Düşünülenin aksine, kişilik denilen temel yapı, düşünen beynimizin değil, limbik sistem denilen duygusal beynimizin bir ürünüdür. Eğer kişilik denilen yapı düşünen beynimizde olsaydı, diğer bir deyişle sadece düşünerek yapabilseydik, kendimize ait zaaflarımızı düzeltir hatta olmak istediğimiz, benzemek istediğimiz kişi olurduk. Zaten onun içindir ki büyük bir çoğunluğumuz için istediğimiz tarzda bir kişi olmak, mükemmel olmak sadece planlarımızda, düşüncelerimizde, hayallerimizde vardır. Bu cümleden olmak üzere daha şimdiden, birey olmak veya bireyselleşmek denilen kavramın öyle kolay olmadığı, istemekle birey veya bireyselleşme değişimine giremeyeceğimize dair atfımızı yapalım.

Şunu da ilave edelim ki, günlük hayatta dahi düşünen beynimizle hareket ettiğimiz nadir olup, zamanımızın büyük çoğunluğunda, duygusal beynimizin aldığı kararlarla davranış gösteririz. Gerek nörobiyolojik gerekse bilişsel psikoloji çalışmalarına bağlı makaleler bunu desteklemektedir.

Buradan itibaren biraz da yetişme şeklimizden bahsedelim. Kişi, büyüme esnasında, içinde bulunduğu topluma/kültüre “bağımlı” olarak (bağlı olarak değil) yetiştirilirse, böyle kişilerin, yetişkin oldukça gelenek göreneklere daha fazla sahiplendiği, sorumluluk almadığını, sorumluluğunu, içinde bulunduğu toplumdaki başat/baskın kişilere (anne-baba, lider, ailenin en büyüğü vb) devrederler. Böylece, kendi güvenlik ortamını, başkalarının sağlamasını beklerler. Böyle kişiler, kendi benzerleri ile daha rahat eder ve güvenlik duyarlar. Toplumsal değişiklikleri çok istemezler. İtaat veya benzeri davranışlar karşısında daha uyumludurlar. (Milgram itaat deneyleri ve Asch uyma deneylerini hatırlayalım). Bu kişilerin aidiyet duyguları daha fazladır. Daha evvelki bir yazımızda, aidiyet denilen duygunun akıl düzeyinde yani düşündüğümüz için o ortama uyduğumuz değil bunun beynimizin ortasında bulunan duygusal beynimiz yani limbik sistem tarafından oluşturulduğunu yazmış ve aidiyet duygusunun, grubu bir arada tutan bilincin dışında çalışan bir zihin mekanizması olduğunu paylaşmıştık.

İşte aidiyet duygusu yüksek kişiler, güvenliğini bu grup vasıtasıyla sağlarlar. Böyle kişiler, yabancı bir yere gittiğinde, kendi davranış benzeri olan kişileri bulmak isterler ki buna sosyal psikolojide “benzerlik yasası” adı verilir. Bilinen tabirle buna hemşericilik/hemşehricilik diyoruz.

Buna karşılık kalıtımın da izin verdiği ölçüde bağımlı değil, bağlı yetişen kişilerin, beynin kendi güvenlik yaratma duygusal mekanizmaları gelişmeye başlar. Bu arada bu tür zihinsel mekanizma, davranış ve düşünme tarzı için her zaman nöronal ağları aklımıza getirelim. Çünkü bizi düşüncelerimiz ve duygularımızla şekillendirenin bu bağlar olduğunu biliyoruz.

Aidiyet duygusu, topluluğu bir arada tutan, dağılmasını önleyen güçlü bir mekanizmadır. Aidiyet mekanizmasının amacı, neyin doğru neyin yanlış bir davranış olduğunu ortaya koyan düşünceleri desteklemek değil, tam aksine, toplulukta var olan belirsizliği, kaosu, aşağılanmışlığı, düzensizliği kaldırmak, topluluğu bir arada tutacak güdüsel mekanizmayı (sonucu ne olursa olsun) çalıştırmak ve her halükarda var olmayı sürdürmektir. Bir başka deyişle aidiyet duygusu evrimsel süreçte dün ne ise bugün de aynısıdır. Düşünen beynin değil, düşünen beyni paralize edip yöneten limbik sistemin bir ürünüdür. İşte bu nedenlere bağlı olarak kişi kendi güvenliğini sağlayan bu grubun ferdi olarak kendi konforunu oluşturur.

Bir birey belli yaşa kadar ne kadar eğitilebilirse, genetik yapısının izin verdiği ölçüde kişiliği de o oranda oluşur. Eğitimli veya eğitimsiz, beyin belli bir formasyona girdikten sonra bu formu korumak zorundadır. Çünkü her olaya karşı farklı bir kişilik yapısıyla değil, sahip olduğu kişiliğin izin verdiği varyasyonlara bağlı olarak davranır. Aksi halde kendisiyle çelişkiye düşer ve depresyona girerek çevreye uyum sağlayamaz; bunun sonucu olarak da yok olur.

Her beyin, yeniliğe, değişikliğe, yeni bakış açısına, farklı fikirlere vb. kavramlara açık değildir. Bunun kökeninde genetik faktörlerle beraber yetişme, yetiştirilme şeklimiz büyük önem arz etmektedir.

Buna karşılık sadece muhafazakar kişilerden oluşan bir topluluk aynı değerlere sahip olduğu ve bu değerleri korumak, savunmak adına o topluluğun "bir arada" bulunması (aidiyet, mülkiyet vb. temel kavramlar) anlamında devamında çok önemli temel bir argüman oluştururken, değişen çevre şartlarına uyum sağlayamayan, statik düşünce ve bunun getirdiği davranışlarla (gelenek-görenek, örf-adet, inanış vb.) kalıcı olmayan belki de yok olması ile sonuçlanan bir topluluğa da neden olabilir.

İşte bu temel iki nedene bağlı olarak, ortak değerler (gelenek-görenek, örf-adet, inanış vb.) bir topluluğun dağılmadan birliğini sürdürürken, yenilikçiler ve bu dinamik beyin yapısında olanlar, yeri geldiğinde mevcut değerlere de karşı çıkarak değişiklikleri gerçekleştirmeye çalışır. Bu yenilikler bazen yıllar öncesinden fikir sahibinin ortadan kaldırılması (İtalyan filozof ve astronom Giordano Bruno) veya engellenmesi ve bu fikrin doğruluğunun, takipçileri ile zaman içinde anlaşılması şeklinde olabileceği gibi, fikir sahibinin bizzat kendisi (Einstein) zamanında da olabilir.

Özetlersek, doğuştan gelen bu mekanizmanın çevre ve kültürle biçimlenerek ortaya çıkan davranış kalıpları (gelenek-görenek, örf-adet, din, hukuk kuralları vb.) topluluğu bir arada tutan bir fonksiyondur ve bu fonksiyonun ortaya koyduğu bir alt kurala da “benzerlik yasası” dendiğini söylemiştik.

Başkaları bizlere ne kadar benzerse, kendimizi o kadar “güvende” hissederiz. Onun içindir ki yabancı bir ülkeye veya şehre gittiğimizde hemen ”hemşeri/hemşehri” ararız veya bir hemşehrimize rast geldiğimizde daha rahat ederiz. Bunun anlamı, bana benzer olanlar (kişiler), en azından benim bildiklerimi bilmekte, dolayısıyla benim, fazladan yeni bir şey öğrenmeye gerek kalmadan, karşımdaki ile uyum sağlayarak ve kendimi güvende hissederek iletişim kurar, ihtiyaçlarımı giderir ve varlığımı devam ettiririm demektir.

Şimdi gelelim birey olmaya. Bireyin çok geniş bir tanımı yapmadan, kendisi ve grubu adına müstakil düşünme ve davranış gösterme diye özetlersek, bunca sözden sonra her kişinin “birey” olma şansının olmadığını söyleyebiliriz.

Mesela birey olmaya yönelik birkaç özellik sayalım. Söz gelimi öz güven konusu, birey olmaya yatkın kişilerde daha yüksektir. Çünkü, kendi iç referanslarını kullanır. Bu iç referanslara sahip kişinin özgür olmaya, kendisini sınırlayan çevre kuralları (gelenek- görenek vb.) daha fazla sorgular, bu sınırların dışında düşünmeye başlar. Buna karşılık, aidiyet duygusu yüksek kişiler, daha muhafazakar, uymaya ve itaate ve de güven arayışına daha bağlıdırlar. Söz gelimi, korku, kaygı, savunma, bir tehlike anında kaçma, cinsellik, anksiyete gibi davranışlarımızdan sorumlu, limbik sistemin (duygusal beyin) bir parçası olan, beyin tabanında bulunan amigdala isimli beyin organeli ne kadar büyükse böyle kişilerin daha muhafazakar olduğunu biliyoruz. Bu anlamdaki kişiler gelenek, göreneklere daha fazla sahip çıkar, toplumsal değişimleri çok istemezler. Şimdi düşünelim, böyle kişilerden bireyselleşmeyi ne derece bekleyebiliriz? Sorulacak ikinci soru da, amigdalanın bu davranışını eğitimle yenerek bir kişiyi muhafazakar yapısından çıkarıp birey veya bireyselleştirebilir misiniz? Cevabını verelim ki, bu kişiyi bireyselleştirmek demek onun kişiliğini değiştirmek demektir ki işte bu yüzden yukarıda bahsedilen üç, altı ve on-on iki yaşlar çok önemlidir. Buradan da söyleyebiliriz ki, bu kişilerin kolay kolay birey olmayacağını ve bu nedenle de birey olmaya yönelik bu kişileri ikna etmek o kadar mümkün değildir. Onlar, içinde bulundukları, aidiyet duydukları toplulukta güvende duymaktadır. Konfor alanı, kendisinden farklı olanlarla değil, benzerleriyle yaşamaktır. Zaten biz de aidiyet kavramını bu yazıya koymamızın nedeni budur.

Birey olmaya yatkın kişiler daha farklı olma eğilimindedirler. Daha özgürdürler. Uyma davranışları veya itaat konusunda sorgulamaları daha yüksektir. Nitekim, yapılan Asch deneylerinde, deneye uyum göstermeyenlerin bu kişilerden olduğunu, sorguladığını söyleyebiliriz. Öz güvenleri daha yüksektir. Dürtü ve duygularını yönetir, toplumsal olaylara duyarlıdır, eleştiriye açıktır, özgündür, kendisini gerçekleştirmeyi başarmış (Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisi) ve düşüncelerini daha doğrudan söyleyen kişilerdir.

Birey olmak, bireyselleşmek; genlerimiz (mizaç/huy), karakterimiz ve bunların daha küçük yaşlarda belirlenmesi ile mümkündür. Çünkü, bütün bu davranışlarımızın, farklılıklarımızı gösterebilme hatta düşünme yöntemlerimizin, nöronal kablolara bağlı olduğunu biliyoruz. Şöyle düşünen bir kişi olabilir ve der ki “Ben, beynimdeki nöronal bağlantılarımdan bağımsız olarak her türlü düşünceyi düşünebilirim” işte zaten bu yazının baştan sona anlatmak istediği budur. Bunun cevabı “hayır”dır. Diğer bir ifadeyle bir kişi ne kadar isterse istesin her şeyi düşünemez, istediği gibi davranamaz. Her şeyi düşünemez çünkü, o şeyi düşünecek nöronal bağlantılar yoktur. Bu ilk etapta şaşırtıcı gelebilir ama öyledir. Zaten bir piyano virtüözünün beyninde olan o bağlantılar onda olduğu için o çalabilirken, bizde olmadığı için biz, onun kadar piyano çalamayız.

Tabii ki bu yazının başlığına bağlı olarak yazıyı uzatmak mümkün. Birey olan bireyselleşen bir kişi elbette ki, içinden çıktığı toplulukla çatışacaktır. Birey olan, bireyselleşen bu kişiler ya toplum tarafından dışlanır, yeri geldiğinde yok edilir yeri geldiğinde de bireyin uygun bir strateji gütmesiyle, grubu toplumu peşinden koşturur. Tabii ki bu da ayrı bir tartışma konusu olabilir.

Artık, yazının en başındaki sorumuzu buraya taşıyarak tekrarlayalım. Birey olmak, olabilmek bizim seçimimiz olabilir mi? Birey olmak/olabilmek iradeye, isteğe mi bağlı? İstemekle birey olunabilir mi? İstemekle herkes bireyselleşebilir mi? Bunun cevabını artık biliyorsunuz.

Erol
Hani zaman zaman televizyon tartışmalarında tartışmacılardan birinin diğerine "düşüncelerinize katılmıyorum ama saygı duyuyorum" dediklerini duymuşuzdur. Aslına bakarsanız burada kullanılan saygı ifadesi, gerçek anlamda saygı değil "uyma davranışıdır". Bilmediğiniz bir yere gidersiniz de, çevreye bakınıp, siz de onlar gibi davranmaya çalışırsınız ya, işte kabaca uyma davranışı budur. Uyma davranışı, saygı değildir. 

Uyma davranışında, size uygun gelmese de, çevreyle tezat düşmemek, dışlanmamak adına hatta belki de bize makul gelmeyen bir davranışa uymak, bilerek veya bilmeyerek katlanmak demektir. Söz gelimi, bir köy veya kasabada, davet edildiğiniz bir evde önünüze çıkartılan bir yemeği, gündelik hayatınızda yemeseniz de kendinizi yemeye mecbur hissetmeniz gibi. Keza, şirketlerde belli oranda, çalışanların birbirine, amirine gösterdiği davranış, saygı değil, uyma davranışıdır. Uyma davranışını göstermediğimizde, işimizden olma veya terfi alamama riski vardır. Benzer şekilde, anne babanın çocuğuna "saygılı ol", "saygı göster" ifadeleri ile çocuğun gösterdiği davranış saygı değil, zorlamalı bir davranış yani uyma davranışıdır. Nitekim, Asch'in yaptığı uyma davranışı deneyleri, anlatılanlar için güzel örneklerdir. Saygı ise, içtenlikli bir davranıştır, bir mecburiyet yoktur. Saygı duyulan kişiyle belli oranda bir özdeşleşme (identifikasyon) vardır.

Peki, nedir saygı?

Aslına bakarsanız, saygı dediğimiz kavramın kökeni doğuştan gelir, içinde bulunulan kültürle biçimlenir. Başka türlü söylersek, saygının kökeni genlerle geçer, saygıyı öğrenmeyiz. Öğrendiğimiz şey, doğuştan gelen bu potansiyelin, içinde bulunulan topluma göre davranışlarımızdaki şekillenmedir. Bu nedenle de farklı kültürlerde saygı davranışı farklı olabilir.

Peki SAYGI dediğimiz kavram ne işe yarar? Kendi benlik algımıza dair inanç ve inanışlarımızın kabulü ve onaylanması için kendi varlığımıza yönelen tehditleri azaltmak veya ortadan kaldırmak adına, karşı tarafın davranış ve düşüncelerine uyum göstermektir. Bir başka deyişle, kendi inanç, davranış ve söylemlerimizin ve amaçlarımızın izini ve daha fazlasını karşı tarafta (saygı gösterdiğimiz kişide, grupta, toplumda, düşünce biçiminde vb.) bulmak, kendimizi kabul ettirmek ve Maslow'un tablosundaki KENDİNİ GERÇEKLEŞTİRMEK için, karşı tarafın düşünce ve davranışlarına uyma davranışıdır. Her ne kadar düşünen beynimiz de (alnımızın hemen arkasındaki beyin bölümü, diğer adıyla prefrontal korteks) saygı denilen sürecin bir parçası olsa da, saygı dediğimiz kavramın çıkış yeri, düşünen beyin değil,
DUYGUSAL BEYİN yani LİMBİK SİSTEMDİR. Limbik sistemi, kabaca, beynimizin ortasında bulunan, duygularımızın üretildiği yer olarak isimlendirebiliriz. Bunun anlamı, düşünen beyniniz tıkır tıkır çalışsa da, limbik sistem yoksa, saygı da yoktur. Çünkü böyle bir sisteme beyin değil, yapay zeka adı veriyoruz.

Büyük bir ihtimalle, limbik sistemin alt sistemleri olarak adlandırabileceğimiz, korku ve kaygılarımız ve cinselliğimizin de merkezi olan, gözlerimizin hizasında, beyin tabanına yakın ve her iki beyin yarı küresinde yer alan AMİGDALA; olumsuz olaylardan kaçınmamızda ve uyumlu davranışlarımızda da rol oynayan, şakaklarımıza yakın, beyin yüzeyinden biraz içeride bulunan İNSULA ve kabaca, vicdanımız diyebileceğimiz (süper ego), davranışlarımızı denetleyen, yine beynimizin her iki yarım küresinde bir birine bakışık olan, yay şeklindeki bir yapı olan ANTERİOR SİNGULAT KORTEKS denilen yerler, SAYGI dediğimiz bu mekanizmanın kökeninde yer alıyor olabilir.

Saygı bir anlamda kendi düşünce ve inanç biçimlerine benzer düşünme ve davranışta benzer kişilere itibar ederek, kendi benlik algımızın, hayatı anlamlandırmadaki kendi hissiyatımızın bizim dışımızdaki referansıdır. Bu referans vasıtasıyla kendi varlığımızın onaylandığını hissederiz. Saygı duyduğumuz kişi de belli bir değere kadar bizim gibi düşünmekte, hissetmektedir. Şu halde saygı kavramının içinde empati ve sempati kavramlarını da görmek mümkündür. 

Saygı duyduğumuz kişinin bir potansiyeli de, sahip olduğumuz düşünce, bakış açısı ve hayatı anlamlandırma argümanları bakımından, bu düşünceleri genişletici, çoğaltıcı, yol gösterici bu potansiyel doğrultusunda bize yeni ufuklar açmasıdır. Bu davranışları da içinde bulunduğumuz grubun, topluluğun  bir üyesinde görebiliriz. Böyle kişiler, lider olarak adlandırılır. 

Saygı mekanizmasının içinde kısmen, o kişiye karşı mükemmeliyetçi bir davranışımız da belli ölçekte devreye girer. Saygı duyduğumuz kişiyle, üslubumuz, diğer kişilerle olan davranışlarımıza göre bir nüans gösterir. Söz gelimi, o kişiye mahcup olmak istemeyiz. Ona karşı olmak, bir anlamda kendi benliğime karşı gelmektir. Çünkü o, benim dışımdaki dünyamda,  benim değerlerimi bana yansıtan bir referanstır. 

Saygı, sadece insanlarda gördüğümüz bir davranış biçimi değildir. Primatlarda (şempanze, bonobo, goril vb.) alfa erkeği olarak tabir edilen baskın erkek yani grup yöneticisine, keza aslan gruplarında lidere itaat gibi davranışların altında aynı kavramı arayabiliriz. Primatlarda da görüldüğü üzere itaat ve uzantısı uyumluluk ve de saygı, liderle işbirliğini ve dolayısıyla kendi varlığının kabulünü de beraberinde getirmektedir.

Ancak şunu da ilave edelim ki, insanda, hayvanlardan farklı olarak sahip olduğu bilincin varlığını da düşünürsek, saygı, itaat demek değildir. İtaatte, bireyin, karşı tarafın istemlerine koşulsuz uyma davranışı vardır. Bir bakıma, itaat, kendi kararlarımızı, benlik algımıza ait değerleri karşı tarafa emanet etmek, teslim etmek demektir. Halbuki saygıda, benlik algımız ve değerlerimizden taviz vermeyiz. Zaten saygının önemli bir argümanı da, karşı tarafın (saygı duyduğumuz kişinin) düşünce, davranış ve hissiyatını sorgulama inisiyatifini kaybetmeden bu davranışı göstermektir. Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi zorlama yoktur, kendiliğindenlik ve içtenlik vardır. Yeri geldiğinde, kendi prensiplerimize uymadığında, karşımızdakine olan saygımızı kaybedebiliriz. Elbette ki, her normal davranış gibi, saygının da patolojiye çevrilmiş (hastalıklı) durumlarından bahsedebiliriz. Böyle bir durumda, saygının, beyninin bilinçli kısmı olan prefrontal korteksten kopmuş, diğer bir ifadeyle sorgulama mekanizmasını yitirmiş haliyle saygının sadece duygusal yani limbik sistem tarafından yönetildiği haller de olabilir.

Şunu da söylemek gerekir ki, saygı duyduğumuz kişi ve ya düşünce sisteminin mutlak doğru bilgilerle donanmış olması da gerekmez. Önemli olan, yanlış da olsa doğru da olsa, gerek saygı duyanın gerekse saygı duyulanın aynı bilgiye sahip olup, bunun doğru olduğuna dair inancı taşıyor olmasıdır. Söz gelimi, Güneş'in, Dünya'nın etrafında döndüğüne inanıldığı zamanlar, her iki taraf da aynı yanlış bilgiye sahip olsa da beyin, mevcut bilginin doğruluğuna inandığı müddetçe, karşı tarafa saygı duyar. Görülüyor ki saygı, doğru bilgiden bağımsız çalışan bir mekanizmadır. Bunun da diğer anlamı, saygının kökeninin öğrenme değil, doğuştan geldiğidir.

Özetle, karşı tarafa gösterdiğimiz saygının nedeni, kendi varlığımızın kabulu , onaylanması bir başka deyişle kendimize gösterilmesini istediğimiz saygıyı var olma hissiyatının (duyuşunun) başkasını  (kişi, toplum, düşünce, inanış vb) kullanarak tesis etme KAYGISIDIR. Saygı kavramını, yukarıdaki bilgileri dışarıda bırakmadan daha da basitleştirerek söylemek gerekirse, başkası (karşımızdaki) üzerinden kendi varlığımızı, saygınlığımızı, toplumsal liyakatimizi, varoluşumuzu, karşımdaki ile hemen hemen aynı inanç ve amaç birliğinde olduğumu hissetmektir. Kendi hissiyatımızın, düşüncelerimizin, inanç biçiminin benimle beraber aynı olan olan kişi tarafından ve hatta bana yol gösteren, ondan öğrendiklerimle  kendimi onayladığım, onaylandığımı hissettiğim bir davranıştır. Yani aslında karşımızdakine gösterdiğimizi sandığımız saygı, karşımızdakinin bizimle benzer değerlerini kullanarak kendimizdeki onaylanmış öz saygımızdır.



Erol
“Birey olarak insan, hatıralarından ibarettir. Kendini ve yaşantısını her gün yeniden hatırlamak ve ona göre hamleler yapmak zorundadır. O, doğanın kendisine sarhoş bir ihtiyarın havaya saçılan şarkıları kadar gelişigüzel bahşettiği genlerin mahkumudur. Algısından çok önce şekillenen kişiliği üzerine inşa ettiklerinin an be an takibini yapmak zorunda olan bir makinedir. Toplum olarak insan ise, zaman kayığında mahsur kalmış küçük bir hayvandır. Ne gittiği yönü bilir, ne geldiği yeri. Dahası umutsuz bir rüyadadır: Her zaman bir geçmişi ve geleceği olduğu rüyası. Kendine en uzak olan da, kendine en çok muhtaç olan da odur. Tekil veya çoğul, insanın varoluşu büyük bir çıkmazdadır.” -Buranuna
İçimdekiler

Buğulu çağlardan ve tozlanmış uzak bir geçmişten bu yana, insanın kontrol etmekte en çok zorlandığı temel nitelikleri, diğer hayvanlar ile benzer köklere dayanan içgüdüleri olmuştur. Bu hazır gelen (default) içgüdülerin başında beslenme, üreme (günümüzde bu ilkel gayeden ayrılarak sekse duyulan kanalize arzu halini almış birleşme isteği) ve barınma yer alır. İşte üzerinde neredeyse hiçbir dönemde söz sahibi olamadığımız bu üç anahtar yönelim, varlığın bütününü kuşatmış haldedir. Örneğin acıkma hissini kontrol edemezsiniz. Sizi tok tutan şeyler yedikten sonra besine ihtiyacınız olmadığını sanmak bir yanılgıdır. Zira ‘tok olmak’ ile ‘beslenmek’ çok farklıdır. İki gün yiyeceğe ulaşamadığınız bir periyotta motor sistemlerinize erişiminiz kısıtlanır; açığa çıkarabileceğiniz maksimum enerji / kuvvet oranı düşüş gösterir ve dışarıya fazlasıyla açık hale gelirsiniz.

İkinci güdü seks evrenidir ki insan mekanizması üzerindeki anlık etkilerini konuşmaya gerek olmadığını düşünüyorum. Libido depoları dolu bir kişi (siz değil tabi ki, bir arkadaşınız) sıkı kalçalı bir kadın veya dev omuzlu bir adam gördüğünde karar verme–planlama–strateji üretme işlemlerinde merkezi komutaya sahip bölge olan prefrontal lobun işleyişindeki sekteleri gözlemlemişsinizdir. Arzuladığı bir partnerin karşısında sağlıklı bir insanın bilişsel pek çok işlevi gözle görülür değişimler geçirecektir. Evrim, düzeneğin bu şekilde çalışmasını belirlemiş ve hayvanların çoğunda benzer sistem komünün tekil üyelerini bu yolla soylarını devam ettirmeye yöneltmiştir (zorlamıştır). Denklem basittir: Cinsel çekimin başladığı partner tam odaktaysa, kendini bütünüyle denetlemeye kararlı kişiyi zor anlar bekliyor demektir. Belki de bu üç öz-güdü arasında kontrol etmesi en zor olanı bu sebeple egzersiz ve tatmin amacıyla seks / çiftleşme (üreme)dir. Çünkü bu dürtüye dair kendi vücudunuz ya da bir partnerinki ile aklınıza yoğun biçimde gelen herhangi bir şey, vücudunuzda çok farklı hormonların salgılanmasına yol açar. Hormonlardaki düzensizlik ve dalgalanmalar ise oto-denetimi tamamen ortadan kaldırabilir. (Bkz: kortizol, serotonin, endorfin, dopamin, adrenalin, melatonin ve daha nicesi)

Dürtülerden üçüncüsü ve sonuncusu barınmadır. Aslında barınma, geniş bir gerekliliği kapsar. İnsan ırkının ekosistemde sağlamış olduğu hiyerarşinin ve hatta kendisini doğaya kafa tutabilecek bir tür olarak görebilmesini sağlayan niteliklerinden bir tanesinin, bu denli geniş bir coğrafyaya yayılabilmesi olduğunu itiraf etmek gerek. Fakat ona bu avantajı sağlayan, aslında hiç de elinde olmayan ve kontrol edemediği bir yönelimidir. Bir sığınak inşa etmek. Bunu prehistorik dönemlerde bir ‘inşa etme’den daha çok bir ‘meydana çıkarma’ olarak görebiliriz. Bir kayanın oyulması, sonraki dönemlerde toprakla (fakat toprağa bütünleşik) oluşturulan formlar ve bunu izleyen komplike yapılar, insanlara her çağ ve dönemde bir öncekinden daha geniş iklim ve coğrafyada yaşayabilme fırsatını sunmuştur. Bunlara destek olarak ateşin manipülasyonu, hayvan postlarının kullanımı ve daha ileri gidilerek çevrenin bu içgüdüye göre düzenlenmesi, atalarımızın hünerli elleriyle (aslında hiçbir zaman kontrol edemedikleri bu temel ihtiyaçla) ortaya çıkan tarihsel gerçeklikler (phenomena) olmuştur.

Gayemiz insan doğasının görece daha ilkel olan iskeletini oluşturan bileşenlerini anlamak ise, elbette birden çok gözlem noktasına ihtiyacımız var. İlerleyen bölümlerdeki tartışmalar, defalarca ‘kontrolsüz’ olduklarını öne sürdüğüm bu güdülerin denetimlerinin günümüzde ne kadar karmaşık ve hatta artık üzerinde oynanabilir hale geldikleri üzerine olacak. Bunun için öncelikle yaşam kavramının tarihsel seyrine kısaca göz atmak gerektiğini düşünüyorum.

Kişi, yaşayışında topluma daha entegre veya görece daha yalnız bir çizgiyi tercih edebilir. Bugün bu seçimi öyle ya da böyle yapabiliyor. Fakat geçmişte işler her konuda olduğu gibi ‘yaşayış’ söz konusu olduğunda da farklıydı.


Toplumsallık ilkel, bireysellik ise daha gelişkin ve girift bir yaşam modelidir. Peki ama neden? Tarım devrimi sonrasında git gide daha ‘sıkış tepiş’ yaşam formlarıyla baş etmek zorunda kaldığımız su götürmez bir olgudur. Tarihin bizi içine ittiği bu sosyal evrim ve kalabalıklaşma, birbirine her zamankinden daha bağlı ilişkiler anlamına gelmekteydi. Küçük gruplara aşina olan donanımlı insan ırkının, kendini bir kabile düzeninden çok daha farkı bir şeyin ortasında buldu: "daha sıkı ilişkiler". Bu sıkı ilişkilerin hüküm sürdüğü ilkel gruplar içinde, grubun sürerliliğini oluşturan kurallar bireyin hareket alanını denetlemeye başlar. Yargılar belirgin ve bağlayıcıdır. Denge her zaman negatif kutupta değildir; sırtındaki baskının ödülü olarak tekil üye başına düşen yük çok daha azdır ve görev paylaşımı gözlemlenir. Yiyeceğe ulaşmak (beslenme) ve dış tehlikelerden korunmak (barınma) daha kolaydır. Ek olarak toplumsallık bireye eş bulma ve üreme açısından zengin bir kaynak sunar. Bireyselliğin ön planda olduğu yaşayışta ise kişinin istek, plan ve öznel ahlakı merkezdedir. Grup / topluluk normları çok daha az etkilidir. Kişi birçok alanda kendi kendine yetme zorunluluğunun yükünü omuzlarında hisseder. Besinini kendi almalı, barınağının ihtiyaçlarını kendi karşılamalı, fiziksel – psikolojik sorunlarıyla çoğunlukla kendi baş etmelidir. En önemlisi, eş seçimi artık ona kalmıştır. Tercih edilen olmak için kendi imajını yaratmak durumundadır. Dolayısıyla tekil bireyin dürtüler evrenine ortağı da, karışanı da pek yoktur.

Akla büyük bir soru geliyor. Bu ayrım nasıl oluşabildi? İnsan bu denli bel büken ve sınırlayıcı yönergelerin olduğu toplumsallıktan (örn. Avrupa’da orta çağ ve doğu toplumlarında son yüzyıllardaki zincir modellerden) bireyselliğe nasıl adım atmış olabilir ? Aslına bakılırsa bunun aksine bir ihtimal düşünmek mümkün görünmüyor. Çünkü burada “Aferin!” dendiğinde sahibinin fırlattığı ve koşup getirdiği sopayı ağzından bırakan sadık ve efendisine muhtaç bir evcil köpekten değil, benliğinin ve öleceğinin farkında olan bir hayvandan bahsediyoruz. Yaptıkları ve yapabilecekleriyle bugüne kadar görülmüş en tehlikeli ihtimal – sonuç eşlenimini doğurmuş bir hayvandan. Bildiniz.

Değişmeyen Tek Şey, Değişimin Efendisidir: “Zaman”

Tarih, hiçbir aralıkta aynı seyretmemiştir. Bu savı başka bir zaman yazısında açacağız. Tarihin tekrarladığı sanrısı, söz konusu dahi olamayacak bir imkansızlıktır. Bir analoji: Yaydan çıkan bir ok, aynı yolu tekrar katedebilir mi ? Tabi ki bu önermeler, ilk kez burada ortaya atılan şeyler değildir. Birileri bu işe el atacaktı. Elbette “Aynı nehirde iki kez yıkanılmayacak” –tı.

İnsanlık her defasında, zihninde beliren ve somut dünyada karşılık bulacak şeyleri önce tasarlayıp daha sonra onlarla baş etmek zorunda kalmıştır. Her fikir, bir eylemin ön aşaması olarak zamanla yoğrulmuş ve eylemsel bir olguya (phenomenal act) dönüşmüştür. Bu yoğrulma, fikirlerimizin birer sorun olarak yeniden ve yeniden karşımıza çıkması demektir. Biliyoruz, çok iyi biliyoruz ki yarattıklarımızı zamana borçluyuz. Hepimizden önce o’nun olduğunu biliyoruz. Bizden sonra da hiçbir yere gitmeyeceği için, ondan korkuyoruz. İyi irdelenirse, korkulanın ölüm değil zaman olduğu bilgisine varılabileceğini düşünüyorum. Bu korku, asla bitmeyecek bir şeyin (zaman), sınırlı bir varoluşa sahip akıllı hayvanda asla bitmeyecek olan korkudur. Zaman, bu korkudan asla etkilenmeyecektir. Beslenmeyecek veya küçülmeyecektir. Aktıkça akacaktır. Uygarlıklar bu yolla kurulup yıkıldılar. Uygarlıklar, toplumlar ve devletler içindeki insan, hiç olmadık çabalar ve uğraşlar içine girdiği için korkusunu unutur. Dahası komün ona güven verir. Yalnız ve çürüyor olduğu çıkar gider aklından.

Dikkate değer bir süre boyunca, çok az sayıda insan bunları tartışabildi. Çok az sayıda insan, fikir tezgahını canına malolabileceğini bildiği halde insanların yargılarına sunmaya kalkışabildi. Bunun sebebi, filozofun, yığınların desteğiyle çoğulcu kültürün bulanık dogmaları arasında sindirilmesidir. Kalabalığın ardı arkası kesilmez yargılarının tozunu nesiller boyu yutmak zorunda kalmış olmasıdır. Ancak tarihin sayılardan oluşan bir serüven olduğunu biliyoruz. Her macerada olduğu gibi, tarihte de birçok sürpriz baş gösterdi. Aralarda bir yerlerde, Epiküros gibi bir adam doğdu ve insanın içinde uyumakta olan öz farkındalığı bir adım ileri taşıdı. “Haz” diyecekti. “Seni mutlu eden, iyidir. Seni sınırlayanı değil, mutlu eden şeyi ara.” Binyılarca çağlayan ‘toplumsal biraradalık ırmağı’nın önünü tıkamaya başlayan çokça fikir içinden, uyanış niteliğinde kritik bir örnektir bu. Hazza yönelimden asırlar sonra günümüze yakın bir yerlerde, bireyselliğe geçişin toplumun muazzam kesimlerini kucakladığı eşsiz bir şey daha meydana geldi. Tehlikeli hayvan bu eşsizliği şöyle adlandırdı : Rönesans.

Tarihte çoğu köklü değişimin kan, soykırımlar ve yıkımlarla olduğunu gözlemlemek zor değildir. Sanıyorum ki bu değişimlerde başrol oynamış olan şiddet, korku ve yok edici silahların tesirinden söz etmeye gerek yoktur. Ancak Rönesans’a ayna tuttuğumuzda farklı silahların kullanıldığı bir değişim bizi karşılıyor. Yeryüzündeki belki de en etkili silahlar: Düşünce, mizah ve sanat. Biraz önce bahsettiğimiz tehlikeli hayvan, nasıl ki mızrak, kılıç, yay veya tüfeklerle korkunç bir canavara dönüşebiliyorsa, aynı hayvan Rönesans’ın silahlarıyla bu kez kendi sınırlarını aşma ve geçmişinden sıyrılarak eşine rastlanmamış keşiflere tanıklık etmenin şafağında dikilmiştir. Bu silahları kuşanmış bireylerin, dönemin Avrupa toplumuna ve özgür düşünme/ifade çağının başlangıcında yaptığı iki devasa etki bulunur. Bunlardan ilki, ayrışma sürecine yaptığı büyük bir katkıdır. Bu katkı, asırlardır kitleleri sabana sürülmüş hayvanlar gibi denetleyen ve baskıcı kültür kabullerinin sürerliliğinin gözetildiği kilise - toplum döneminden, artık tek tek ‘birey’lerin varoluşsal gerçekliğine inilmeye başlanmasıdır. Belki sosyoloji değil, ancak psikolojinin esaslı araştırmalarının köklerini bu dönemde bulabilirsiniz. Zira kilise Avrupa için dikteci bir ‘baba’ figürüydü ve evde oturacağınız kanepeye kadar eylemlerinizi belirlemeye kalkan bu baba figürünün, büyümekte olan ergen çocuğun mantık ve sanatla bezeli argümanlarına karşı koyamaz hale gelmesi, çocuğun bu asi tavrının bütün evin havasını değiştirmeye başlaması demektir (sözüm meclisten içeridir, tüm dini siyasi otoriteyi bu merkeze oturtmak mümkündür).

Dönemin hayat verdiği ilk etki, kendi özünde ikincil etkiyi doğuran bir aşamalılık taşır. Tam bu eşikte, Rönesans şöleninin göz kırptığı bu ‘normlardan kurtuluş’, bireyselleşen ve kendini başlı başına bir sistem olarak algılamaya başlayan sapiens sapiensin önünde uzanan sonsuz değişimin gerçek ve kalıcı başlangıcı olmuştur.


Yazının başında açımladığım “içgüdünün denetimden muhaflığı” ilkesi, Rönesans sonrasında ilk olarak Avrupa bireyinde, sonra ise bu uzun balodan bir etkilenmiş diğer tüm toplumların tek tek bireylerinde (ve büyük ölçekte toplumun kendisinde) bambaşka bir forma evriliyor. Son yüzyıllarda, giderek daha çok bireyselleşebilmiş modern insanı ele alırsanız onun sosyal ve kültürel gelişkinliği, defalarca dallanmış ve mezhepleşmiş inançları, tabuları, toplumsallığa veya toplumdışılığa eğilimleri, ritüelleri ve statü çılgınlığı sonucunda bu denli köklü içgüdülerini dahi nasıl yamultmuş olduğunu görebilirsiniz. İşte tarih içindeki kırılma anları, bugün rahatça (aynada bile) gözlemleyebileceğimiz en farklı formu karşımıza çıkarıyor: İlkelliğinden sıyrıldığını sanan ‘yeni insan’.

Benim Nefsim Kuvvetlidir...

İnsanın felsefede aldığı yol, onu kendi dürtülerini de yeniden düşünmeye ve sorgulamaya yöneltmiştir. Bugün bu yazıyı okuyan formatınızı düşünün. Benliğinizde onbinlerce yıl önceki ilkel dürtülerinizin makyajlanmış hallerini bulacaksınız. Bugün biyolojik gereksinimlerimize karşı beynimizde beliren sinyallere karşı tepkilerimiz, karanlık dönemlerdekilerden biraz farklıdır. Standart bir kent insanının, bir tek gününü ele alması yeterli olacaktır. Kurt gibi aç halde, bitmek bilmez bir toplantıdasınız ve patron ağzından salyalar saçarak konuşuyor. Açlık içinde geçen her yeni dakika sonunda beyniniz evrimsel olarak yok olma alarmları veriyor fakat çık(a)mıyorsunuz. Bu kararı birtakım nedenlerle destekleyerek kendinizi ikna ediyorsunuz. İşte, beslenme gibi son derece temel bir dürtüyü dizginlediniz. Aşık olduğunuzu hisseder ve soğukta / yağmurda kovulduğunuz bir kapıda saatlerce bekleyip eli boş döner ve günlerce hasta olursunuz (zamanında bir arkadaşımın başına geldi). Barınma içgüdünüze karşı koymuşsunuzdur. Bir rahipsinizdir ve evlenmeme yemini edebilirsiniz. Ya da itikatlı bir müslümansınızdır ve içiniz kavrulsa da evlilik dışı hiçbir birliktelik yaşamamaya gayret edersiniz. Çifleşme / Seks güdünüzle baş ediyorsunuzdur.


Görüldüğü gibi dürtülerin her biri için belirli manipülasyonlar, uzun süredir insan hayatında olan bir gerçekliktir. Aslında elde tek bir şey var. Gizli bir trajikomedi. Bulduğu her fırsatta, varlığıyla övüneduran bir canlının çığlıkları. Varlığının zamanın sarkacında her şeyden daha hızlı yitip gittiğini göremeyen bir hayvan. Halbuki zamanın kızgın ateşi, en çok onu eritiyor. Zaman, üzerinde söz sahibi olduğu bir şekle bürünebileceği istenciyle kavrulan bu hayvanın tutkularına kahkahalar atıyor. Bu hayvan, dayanıklı ve geçici olmayan bir yapıya sahip olmayı dilediği her an, hiç bilmediği kuyularda sıkışıyor, hep yeni afallamalara gark oluyor. İnsan, belki de en ‘istemediği’ yönde değişiyor. Avuçlarında, eşsiz ve dönüşü olmayan çaresiz bir evrilmeden başka hiçbir şey yok. O ise her konuda olduğu gibi değişimde de en farklı olmaktan gurur duyuyor ve daha fazla değişmiş olmayı talep ediyor. Endişelenmelerimiz yersiz, olduk da. Geriye dönüp bakılırsa, gerçekten zaman hiçbir canlıyı bu kadar değiştirmemiştir; ne olduğuna yabancılaşacak kadar.

Buranuna
TOLSTOY'UN özdeyişine baktığımızda, neden onca iyiliğe karşılık yapılan tek bir yanlış hatırlanır? Bunun bir nedeni olmalı.

Şöyle bir soru soralım? Karşımızdakinin bize gösterdiği onlarca olumlu davranışa rağmen, sadece tek bir olumsuz davranışı ile ona karşı duyduğumuz güvensizlik, bir düşüncenin eseri midir, yoksa, düşündüğümüz için değil de, beynimizde hazır beklemekte olan ve düşüncemizden bağımsız bir potansiyeli tetikleyip kilidini açmak mıdır? Neden, testlerdeki gibi, üç yanlış bir doğruyu götürmek yerine, bir yanlış, bazen bir çok doğruyu götürmektedir?

İyi davranışlarıyla bildiğimiz bir tanıdığımız veya arkadaşımızın, bilerek veya bilmeyerek bize yaptığı yanlış bir davranış sonrası, onu, ya tehdit olarak algılarız ya da davranışlarımızla belli etmesek de ona karşı daha temkinli oluruz.

Eğer böyle bir olgu, hemen hemen bütün kültürlerde görülüyorsa, bir kişinin, bize gösterdiği birden fazla doğru davranışına karşılık, o kişinin tek bir yanlışı ile ona olan güvensizliğimizin kökenini, yaşadığımız kültürün  bir "öğretisi"  değil, aksine bu olgunun kökeninin "doğuştan" geldiği şeklinde bir düşünce olmalıdır. Daha açık bir deyişle, bunun nedenini bizzat genlerimizde aramalıyız. Çünkü, düşünme şeklimiz ve davranışlarımızın ilk belirleyicileri, genlerimizin, beynimizdeki nöronlar arasında oluşturduğu bağlantılardır.

Karşımızdakinin tek bir yanlışını bile doğrularından daha fazla önemseyen yer, beynimizin ortasındadır. Duygusal beyin denilen, diğer adıyla limbik sistemin bir parçası olan "amigdala" isimli badem büyüklüğünde ve şeklindeki iki adet (her biri, beyin yarı kürelerinden birinde olmak üzere) oluşum, bu ayırt edici önemli görevi yüklenmiştir.

Yine, kabaca şakaklarımızın hizasında ve beyin yüzeyinden biraz derinlerde bulunan "insula" isimli oluşumlar da (her iki beyin yarı küresinde olmak üzere) benzer fonksiyonlar için amigdalaya destek verirler.

Amigdala ve insula, daha biz doğmadan, ebeveynlerin bize aktardığı genler vasıtasıyla edindiği hazır programları çalıştırmaktadır. Bu programlar, ifade edildiği gibi hazır gelir, öğrenerek edinmeyiz. Söz gelimi amigdala, korkmamızı, tehlike karşısında kaçmamızı, gücümüz yetiyorsa o tehlike ile baş etmek üzere saldırmamız üzerine faaliyette bulunur. İnsula ise elimiz bir yere sıkıştığında çektiğimiz acı, aşık olduğumuzda çektiğimiz acı, bir şeyden tiksinmemizi insula sağlar. Ve bunların hiçbirini öğrenmeyiz, doğuştan gelir. Bu aynısıyla, gözümüze doğru gelmekte olan bir cisimden gözümüzü korumak için göz kapağımızı kapatmamızı sağlayan refleks gibidir. Göz kapağımızı kapatmamızı sağlayan bu talimat, düşüncemizin değil, beyin sapından gelir; doğuştan gelen bir sistem bilgisidir. Benzetme yaparsak, yeni doğan bir bebeğin öğrenmediği halde ağlaması veya öğrenmediği halde, uyurken yanında yüksek bir ses ile uyarıldığında korkması, irkilmesi gibi. Bebek,  ne ağlamayı ne de korkmayı öğrenmemiş, ancak atalarından aldığı genetik bilgi ile, dış dünyanın şartlarına hazırlıklı gelmiştir. Çünkü korku, dış dünyanın tehlikelerinden kaçıp hayatta kalabilmenin neredeyse temel fonksiyonudur.

Günlük hayatta, bize karşı yapılan tek bir yanlışın, birçok doğruyu götürmesine karşılık oluşan güvensizlik, düşüncelerimizin değil, aksine, hemen hemen düşüncelerimizden bağımsız çalışan bu iki beyin organeli ile oluşmaktadır. 

Bunun da nedeni, insanın bugünkü durumuna gelinceye kadar, o bireyin var olabilmesi ve bunu sürdürebilmesi için karşılaştığı tehlikelerin ve tehditlerin (kötülükler), karşılaştığı olumlu hallerden (iyilikler) çok fazla oluşu ve buna bağlı olarak bu türden tehlikelere ait bilgilerin evrimsel süreçte, amigdalada ve insulada depolanmasından dolayıdır. Daha açık söylemek gerekirse Tolstoy'un söylemi bilinçli bir kararımız değil, beynimizin derinliklerinden gelen tetikte bekleyen potansiyel sistemin bir kararıdır. Bunun da anlamı, zaten bana zarar vermeyecek iyi bir davranışa hazır olmaktansa, her an olabilecek kötü bir durum için kodlanmış bilgi, beynimizde oluşmak üzere daha biz doğmadan atalarımızın genlerinde zaten mevcuttur demektir. 

Beynimizdeki bu iki unsur (amigdala ve insula) ile, sadece bizim karşılaştığımız tehdit ve tehlikeleri değil, bizim, binlerce hatta birkaç milyon yıl evvelki atalarımızın maruz kaldığı tehlike ve tehditleri bugün bile, sahip olduğumuz beynimizde taşıyoruz demektir. 

Eğer bu tür hazır bilgiler, doğuştan gelmemiş olsaydı, bizlerin, doğduğumuz andan itibaren hayatta kalma şansı olmaz varlığımızı sürdüremezdik. Çünkü, korku, kaygı, cinsellik, rekabet, psikolojik savunma mekanizmalarımız ve daha bir çoğunu, içinde bulunduğumuz kültürle öğrenmeyiz. Bir başka deyişle korku, kaygı, rekabet vb. olguları, hiç yokken, öğrenme ile bir bireyde oluşturamayız. Yapabildiğimiz yegâne şey, doğuştan yani genlerimizle atalarımızdan gelen bu birikimlerin depolandığı amigdala ve insuladaki ilkel bilgileri, öğrenme dediğimiz fonksiyonla yeniden yapılandırmamız, yönlendirmemiz veya çeşitlendirmemizdir. Bu tür bilgiler bir anlamda, satın aldığımız bilgisayarla beraber gelen işletim sistemi gibidir. Sonraki bilgileri, bu işletim sistemi sayesinde bilgisayara (beynimize) yükleriz.

Bu arada, amigdala ve insula gibi oluşumlarda sadece bizler için fiziksel tehdit ve tehlikelere karşı değil, aynı zamanda dışlanma, aşağılanma vb. davranışlar için de korumaya programlanmışlardır. Buradan da anlıyoruz ki, güven, sadakat vb. unsurları, sonradan, içinde bulunduğumuz kültürle öğrenmeyiz, genlerimizde kodlanmış olarak doğuştan gelir demektir. 

Şu sorulabilir. Peki, içinde yaşadığımız kültürde güven, sadakat vb. değerleri/kavramları hiç mi öğrenmeyiz? Aslında bu sorunun cevabı "hepsini öğrenmeyiz, öğrendiğimizi sandığımız kısım,  doğuştan gelen temel bilgilerin, sonradan, içinde yaşadığımız kültür vasıtasıyla geliştirildiği veya güdük bırakıldığı" şeklinde olur. Daha açık bir ifade ile, öğrenme dediğimiz şey, doğuştan gelen temel bilginin yeniden şekillenmesi veya bu temel bilginin üzerine bina edilen bilgidir. Yani zaten mevcut bir bilginin üzerine ilave edilme eyleminden bahsediyoruz. Genlerle gelen bu temel bilgi olmasaydı, üzerine, neyden sakınmamız, neyden korkmamız veya neye yakınlık duymamız gibi kültürle gelen bilgileri öğrenemezdik. Böyle bir öğrenme süreci olmazdı.

İşte, öğrenme dediğimiz kısım, o kültürün kendisinin çevre ve daha başka etkilerle oluşturduğu gelenek-görenek, örf-adet, din gibi unsurlara bağlı olarak oluşan davranış ve düşüncelerin, yukarıda bahsedilen temel bilginin üzerine bina edilen (kuşaktan kuşağa aktarılan) bilgilerdir. Kastedilen öğrenme dediğimiz eylem budur. Dolayısıyla, genlerimizde kodlanmış ve "güven" dediğimiz bu temel bilgiler olmasaydı, yukarıda da ifade ettiğimiz gibi güveni geliştirmek üzere öğreneceğimiz bilgi de olmazdı. Güven, doğuştan gelirken, nasıl ve ne şekilde güveneceğimize dair yol ve yöntemleri ise "yaşayarak" veya kuşaktan kuşağa aktararak, içinde bulunduğumuz kültüre bağlı olarak öğreniriz. Yine, daha evvel ifade ettiğimiz gibi, bilgisayarı aldığımızda, işletim sistemi olmasaydı, bilgisayara istediğimiz program veya bilgiyi yükleyemeyeceğimiz benzetmesi gibi.

Şu soru da sorulabilir. Peki, bizler beynimizin bu anlamda duygusal esiri miyiz? Eğitim denilen olgu ile yine "duygusal zeka" adı verilen süreçleri belli ölçüde daha makul ve iradi olan davranışlara çevirme çabasına elbette ki giriyoruz. Diğer bir ifade ile duygularımızı belli ölçüye kadar yönetebiliriz. Ancak, beynimizdeki nöronal ağların bağlantıları yirmili yaşlara kadar devam ediyor da olsa, bizlerin hayatında temel faktör olan duygusal davranışlarımıza ait bağlantılar altı, sekiz haydi bilemediniz on ikili yaşlara kadar kişiliğimizi oluşturacak şekilde tamamlanmış oluyor. Bu bağlantılarla beraber oluşan gelenek-görenek, örf-adet ve din gibi "inançlarımızı" dahil edebiliriz. Bu bağlar kurulduktan sonra, bir daha kolay kolay geri dönüş olmuyor. Gelecekteki mutlu günlerimiz, kaygılarımız ve depresyonlarımızla, dogmalarımızla, değişmez inaçlarımızla potansiyel bir kişilik oluşturuyoruz.

İyilik ve kötülük anlamındaki temel/kök bilgilerin doğuştan geliyor olması bizi, bir başka konuya daha götürmektedir. Eğer din ve benzeri argümanlar olmasaydı insanlar yine de iyilik ve kötülüğün farkında olmazlar mıydı? Başka türlü sorarsak, iyilik ve kötülük diyebileceğimiz bu algılar din kavramı ile mi gelmiştir? Rahatlıkla diyebiliriz ki din ile doğrudan bir bağlantısı yoktur. Söz gelimi, doğuştan gelen ve ahlak anlamında "iyi davranış" olarak niteleyebileceğimiz, annenin, yavrusuna bakması, onu koruması, kayırması, beslemesi bir iç güdü olarak gelmiştir. Görülüyor ki annenin çocuğunu koruma iç güdüsü öğrenilmiş bir unsur değil, temeli, genlerle gelen bilgi aktarımına dayanmaktadır. İşte, çoğaltacağımız bu ve benzeri temel bilgiler, insanların kötülük karşısındaki kendilerini koruma ve iyilik denilen kavramla da birbirlerine destek vererek, en ilkel insandan başlayarak toplulukların ve dolayısıyla insan türünün varlığının devamı sağlanmış olmalıdır. Eğer insanoğlunun iyilik-kötülük anlamındaki genlerle gelen seçiciliği (!) olmasaydı, daha dinlerin bile olmadığı zamanda türün devamı mümkün olmazdı. Nihayetinde, gündelik hayatımızda, onca iyiliğe rağmen bize yapılan bir kötülükle, kendimizi karşımızdakinden veya olabilecek diğer afetlerden sakınmak (ilkel bir insan için mağarada yaşamak), kültürden, dolayısıyla öğrenmeden bağımsız olarak türün varlığını korumuştur. Din veya kültürle oluşan gelenek görenek, örf adet gibi kalıplar ise, genlerle gelen bu bilgileri daha belirgin kılmış, çeşitlendirmiştir.

Bu arada, yukarıda da ifade edildiği gibi, kötülük dediğimiz bir eylem ile varlığımızın devamında illaki fiziksel bir eylem (dövülmemiz, öldürülmemiz) olması gerekmez , sözel olarak aşağılanmamız, küçük düşürülmemiz, görmezden gelinmemiz, bize karşı adaletsiz davranılması, bizden alınan borcun iade edilmemesi, malımızın çalınması ve benzer davranışlar da kötü davranışlar olarak sınıflandırılır.

Özetlersek, doğanın yıkıcılığı (çevremizdeki insanlar da dahil olmak üzere yapılan kötülükler), yapıcılığından (iyiliklerden) daha fazla olduğundan dolayı, insanın var olması ve kendisinin varlığını sürdürebilmesi için, bu tür koruyucu mekanizmalara ait temel bilgiler genlerimizde kodlanmış ve sonradan beynimizde davranışa dönüşerek (karşımızdakinin tek bir yanlış davranışı ile evvelki iyi davranışları yok saymamız) kendimizi emniyete almamız, tedbirli olmamız için doğarken gelen hazır bilgiler olarak belirmişlerdir. Çünkü, yıkıcılığın, yapıcılıktan daha baskın olduğu bu olayların varlığı sadece günümüzde değil, milyonlarca yıl öncesinden başlayan bir süreçtir.

Erol
Değer dediğimiz kavram, karşımızdakine değil, karşımızdakine biçtiğimiz kadarıyla kendimize atfettiğimiz, kendimize ait bir zihinsel eylemdir. Diğer bir deyişle, bizim değer algılarımızla, karşı tarafa hangi ölçüde değer atfettiğimize bağlı olarak kendimizi ne kadar değerli gördüğümüzle ilgilidir. 

Başka türlü söylemek gerekirse, karşımızdakine herhangi bir özelliği, davranışı veya düşüncesi nedeniyle değer verdiğimizi düşündüğümüzde o değere ihtiyacı olan bizzat kendimizizdir. Çünkü, o değer ile karşımızdaki değil biz tatmin oluruz. Daha da açık söylemek gerekirse, biz kendimizde değerli gördüğünüz bir davranış veya düşüncenin karşı tarafta da benzerini arayıp kendimizin onaylanma ihtiyacını gideririz. Bu onaylanmaya bağlı olarak, kendi öz güven mekanizmamız devreye girer, buna bağlı olarak da öz saygımız artar ve nihayetinde o kişi veya grup tarafından kabul görme ve statü edinme şansını elde ederiz. 

Ayrı kişilerin, aynı kişinin aynı özelliklerine (düşünce, davranış) istinaden farklı değer atfetmesine bakarak, aynı kişinin birden fazla değeri olduğunu söyleyemeyiz. Farklı kişilerin, aynı kişinin aynı davranış ve düşüncesine farklı değer atfetmesi, değer atfeden kişilerin, küçüklükten itibaren, değer denilen düşünce ve davranışları farklı algılarla kanıksaması, önemsemesine dayalı inançtan, içselleştirmesinden kaynaklanır. Yani, herkesin değer algısının/yargısının farklı olması, bunun nedenidir. 

Şu halde, her bir kişinin küçüklüğünden itibaren yetişme ve yetiştirilme şekline göre neyi kendisi için önemsiyor ve değer olarak kabul ediyorsa, farklı kişiler bu algı derecelerine bağlı olarak, karşısındakinde, kendisi için önem verdiği ve dolayısıyla değer verdiği şeyi göreceklerdir, öne çıkartacaklardır. Yani, karşı tarafa değer verdiğini düşünen kişinin bu değer için ne derece önemli gördüğüne bağlı olarak, o düşünce veya davranışını yani kendi değerini ortaya koyuyor demektir. 

Özetle, karşımızdakine bir değer veriyoruz (veya vermiyoruz) demek, kendimize değer veriyoruz veya vermiyoruz demektir. Karşımızdakine değer veriyoruz demek, değer olarak gördüğünüz o şeyi kendinizde görme isteğidir. Karşınızdakine herhangi bir düşünce veya davranış için değer vermiyorsunuz demek, kendinizde o davranış veya düşünceyi görmek istemiyorsunuz demektir. 

Eğer, değer kavramını bu anlamda biraz daha genişletir ve konuyu gelenek-görenek, örf-adet, din ve benzeri kavramlar için de değerlendirirsek, bu değerlere sahip kişi veya toplumlar arasındaki hasmane duyguların nedenine de ulaşmış oluruz. 

Kişisel veya toplumsal değerler arasındaki hasmane duygular veya çatışmaların nedeni, yukarıda da ifade edildiği gibi, başkasında görmek istemediği değerleri, kendisinde de görmek istememesi ve aynı zamanda, karşı tarafın değerlerinin, bizim değerlerimizi etkileme, değiştirme, bozma, asimilasyona uğratma, yok etme endişe ve korkusudur. Kendi değerlerimizi korumaya yönelik güven ortamı sağlandığında ve kendi değerlerimize olan inancımızın derecesinin yüksekliği oranında, bahsi geçen hasmane duyguları zaten hissetmezdik. 

İşte, aynı ortak değerler algısına sahip arkadaş, grup veya toplumlar bir araya gelerek yaşarlar, varlıklarını sürdürürler. Değer dediğimiz bu kavramlar (düşünceler/davranışlar) bireylerin, kendilerini güvende hissetmeleri, karşı tarafın düşünce ve davranışının, kendisinin karşı taraftan beklediği düşünce ve davranışa uygun düşmesi, dolayısıyla, karşı tarafın dost mu düşman mı olduğunu belirlemesi için gerekli düşünce, davranış/eylem ve inanışlar silsilesidir. 

"Sana değer veriyorum" ifadesinin tam karşılığı, "kendime değer veriyorum, çünkü sen benim benlik algım dahilinde, kendi değerimi anlamamda/algılamamda bir referans oluşturuyorsun, senin sayende kendi değerimi daha iyi anlıyorum" demektir. 

Artık, birisine "sen benim için değerlisin" demekle, ne demek istediğimizi daha iyi biliyoruz.  

Değer, sosyal psikolojinin de konusudur.
HER beyin yeniliğe, değişikliğe, yeni bakış açısına, farklı fikirlere vb. kavramlara açık değildir. Bunun kökeninde genetik faktörlerle beraber yetişme, yetiştirilme şeklimiz büyük önem arz etmektedir.

Doğduğumuzda sadece beynimizdeki sinir hücreleri diğer adıyla nöronlarla doğmayız. Aynı zamanda bu nöronlar arasında mevcut milyarlarca hatta trilyonlarca bağlar, bağlantılarla (dandrit ve akson) doğarız. 

Büyüdükçe yaşadığımız ortam, çevremizdeki kişilerin öğretilerinin etkileri bize ya yeni düşünce, yeni bakış açılarına yönlendirerek mevcut nöronlarla bağların korunması hatta bu yolda yeni bağlantıların meydana gelmesi şeklinde olur ya da sadece belli kısıtlanmış yönlerde düşünce ve davranışlara yönlendirip mevcut bağlantıların budanmasına (kullanılmayan bağlantıların geri dönüşü olmayacak şekilde kopmasına) neden olur. Başka türlü söylemek gerekirse beyin, aynı düşünce etrafında nöronal örgüsünü örer ve çeşitli düşüncelere kendisini kapatır veya düşünsel çeşitlilik adına yeni nöronal bağlar kurarak sorgulamaya zemin oluşturur.

Nihayetinde, yetişkin olduğumuzda (20-25 yaşlarda) neredeyse ve özellikle karar aldığımız, düşündüğümüz, analiz yaptığımız, akıl yürüttüğümüz, alnımızın arkasında bulunan ve adına prefrontal korteks denilen kısım oluşmuş olur. Diğer söylemle, belirtilen yaş aralığına kadar, düşünen beyindeki nöronal gelişmeler ve bağlantılar devam eder. Beynimizin bu bağlantı yapılanması aynı zamanda kişilik dediğimiz davranış ve düşünce kalıplarımızı da oluşturur. Artık, genetik faktörleri de eksik etmeyerek, yetişme şekline (beynimizdeki bağlantılar) göre muhafazakar, mevcut kural ve değerleri koruyan ve değişmesini istemeyen bireyler oluruz veya yeniliğe, farklı fikirlere, değişikliğe, sorgulamaya açık bireyler haline geliriz. İşte bütün mesele budur.

Peki doğa bunu neden öngörmektedir? Herkesin farklı, yaratıcı, yenilikçi, değişik fikirlere sahip olduğu bir topluluk daha iyi değil midir? Buna verilecek cevap, sadece muhafazakar kişilerden oluşan bir topluluğun olması kadar, her bireyin yenilikçi olması pek de iyi değildir diyebiliriz. 

Mesele sadece yenilik veya değişik fikirleri ortaya koymak değildir. Beyin aynı zamanda bu fikirlerin savunması için bireye duygusal baskı yapar. Çünkü ister muhafazakar olsun ister yenilikçi olsun, beyin için temel istek, hayatta kalabilmektir ve bunu da fikirlerini savunarak yapar. Aslında savunduğu kavram, fikirlerinden öte, var oluşudur. Fikirleri kabul görmeyen birey, aşağılanmış demektir ki, bu, kişinin varlığı için bir tehdittir. Bunu algılayan yer de beynimizde her iki yarı kürede bulunan ve adına amigdala denilen badem şekli ve büyüklüğündeki iki adet oluşumdur.

Buradan da anlıyoruz ki her iki durum da çatışmalara neden olur. Zaten bu nedenledir ki en yenilikçi bir şirkette bile davranış, düşünce ve plan, program akışlarını organize edecek (değerler birliğini sağlayan) bir adet genel müdür veya tepe yöneticisi bulunur. Aksi halde her yenilikçi fikrini savunmaya çalışan kişiler arasında yukarıda da ifade edildiği gibi çatışma kaçınılmaz olur, fikirler faydalı olacaksa bile ortaya olumlu bir sonuç çıkmayabilirdi. Bu çatışmadan kaçınmak isteyen kişiler de bu defa, zaten muhafazakarların ortaya koyduğu değerleri kullanır, politik olur veya Asch'ın uyma davranışına tabi olurlar.

Buna karşılık sadece muhafazakar kişilerden oluşan bir topluluk aynı değerlere sahip olduğu ve bu değerleri korumak, savunmak adına o topluluğun "bir arada" bulunması (aidiyet, mülkiyet vb. temel kavramlar) anlamında devamında çok önemli temel bir argüman oluştururken, değişen çevre şartlarına uyum sağlayamayan, statik düşünce ve bunun getirdiği davranışlarla (gelenek-görenek, örf-adet, inanış vb.) kalıcı olmayan belki de yok olması ile sonuçlanan bir topluluğa da neden olabilir.

İşte bu temel iki nedene bağlı olarak, ortak değerler (gelenek-görenek, örf-adet, inanış vb.) bir topluluğun dağılmadan birliğini sürdürürken, yenilikçiler ve bu dinamik beyin yapısında olanlar, yeri geldiğinde mevcut değerlere de karşı çıkarak değişiklikleri gerçekleştirmeye çalışır. Bu yenilikler bazen yıllar öncesinden fikir sahibinin ortadan kaldırılması (İtalyan filozof ve astronom Giordano Bruno) veya engellenmesi ve bu fikrin doğruluğunun, takipçileri ile zaman içinde anlaşılması şeklinde olabileceği gibi, fikir sahibinin bizzat kendisi (Einstein) zamanında da olabilir.

Sonuçta muhafazakar beyin yapısı, topluluğu bir arada tutarken, yenilikçi fikir ve bakış açılarına sahip olanlar ise topluluğun değerlerini yavaş yavaş (belki de yüzyıllar içinde)  veya günün anlayışına uydurarak kalıcılığında rol oynayacaktır.

Özet olarak söylenebilir ki, yetişme şeklimize bağlı olarak beynimizdeki nöronlarla ve bağlantılarla ilgili  oluşan kişiliğimizin etkisiyle, bazen denge sağlayarak bazen de bir tarafın diğeri üzerine etkisi daha fazla olacak şekilde (kilise baskısı veya rönesans dönemi örnekleri gibi) muhafazakar ve yenilikçi bakış açısı arasındaki bu çatışmalar daha uzun yıllar devam edecek gibi görünüyor.


Erol 
İLETİŞİMİ sağlayan, ne dediğimizden önce nasıl dediğimizdir.

Peki bunun nedeni ne olabilir? Halbuki işin mantıksal tarafına baktığımızda, ister öyle söylensin ister böyle söylensin, konu, yere bir şey "atılmaması" isteğidir ve bunun sonucu olarak da zemin temiz kalacaktır.

Neden “üslup” denilen böyle bir mekanizmaya ihtiyaç duyarız? Bunun bir nedeni olmalıdır. Bunun nedeni, elbette ki insanın doğasından kaynaklanmaktadır. Ve devam edecek olursak bu, insanın ve hatta diğer canlıların hayatta kalmaları ile bağlantılıdır.

İsterseniz geliniz, çerçeve yazıdaki ifadenin, beynimizdeki mekanizmayı nasıl etkilediğini ve bu etkilenmenin kaynağının da milyonlarca yıl evveline dayanan hikayesine bir göz atalım.

Her zaman olduğu gibi gözlerimizin hizasında, beynimizin her iki yarım küresinde, beyin tabanına yakın, adına AMİGDALA denilen ve Latince "badem" anlamına gelen, şekli ve büyüklüğü ile gerçekten de bademe benzeyen iki adet beyin oluşumu, bunun nedenini hazırlamaktadır. Amigdala bizi tehdit ve tehlikelerden koruyan beyin organelidir.

Çerçeve yazıyı ele alırsak, amigdala, neden içeriğe bakmaz da üsluba bakar? Çünkü amigdalanın birincil vazifesi kişinin tehdit altında olup olmadığına bakmaktır. Bu tehdit kavramına, sadece fiziksel değil, “aşağılanma” dediğimiz anlayış da buna dahildir.

Bizler, genelde yere çöp atıp atmama konusunda neden bunu anlamadığımızı, içerik son derece açık iken, diğer bir deyişle “yere çöp atılmaması” kuralı net olduğu halde, böyle bir davranış aktarımının (söyleminin) neden “üslup” çerçevesi dahilinde yapılması gerektiğini sorguluyor olabiliriz. Ancak şu var ki yere çöp atılıp atılmaması konusu, insanların sonradan “kültürel” olarak geliştirdikleri bir konu iken, amigdala, milyon yıl evvelinden ve böyle bir kültürün olmadığı, insanların daha ilkel zamanında onu her zaman korumaya, var olmaya programlamıştır. Bu program sadece fiziksel varlığının korunması değil, aynı zamanda aşağılanmaması dolayısıyla saygınlığı yani birey olarak içinde yaşadığı toplum tarafından kabul edilmesi esası üzerine böyle bir davranışı biçimlendirmiştir. 

Demek istediğimizi daha açık söylemek gerekirse, amigdala, doğrudan bir davranış olarak "yapma", "etme", "koşma" vb. diğer bir deyişle bir eylemin yapılmasını "men etme" anlamındaki bir yaklaşımı sevmez. Bunun en basit örneği "emir almaktır". Amigdala emir almayı sevmez, tepki gösterir. Çünkü amigdala, emir almayı bireyin serbestiyetini kısıtlayan, öz saygısına, öz güvenine, öz değerlerine vb. kavramlara bir saldırı olarak karar verir. Zaten mesele de buradadır ki, bu karar, düşünen beyin tarafından değil, milyonlarca yıl evvelinden atalarımızın genleriyle gömülü olarak gelen, doğum esnasında da, genlerdeki bu karşı çıkış (savunma) bilgisinin amigdalaya aktarılması sonucu amigdalanın aldığı bir karardır. Bizim, bilinçli kararımız değildir. Dolayısıyla, "şişeyi yere atma" şeklindeki bir iletiyi tehdit olarak algılar ve amigdala, bu iletinin tam karşılığı olarak, bireyin kendi varlığını ortaya koymak, varlığını karşı tarafa hissettirmek için, şişeyi yere atmayacağı varsa da atmasını ister. İşte üslup, amigdalayı sakinleştirmek için gereklidir.

Bireyin, kendi varlığını kabul ettirme şeklindeki böyle bir davranışı, milyonlarca yıl evvel, sadece insanın ilkel yapısındaki zaman için değil, bugüne baktığımızda insanların da dahil olduğu şempanze, goril, urangutan, bonobo, makak vb. adına primat dediğimiz grup canlılarda ve hatta diğer hayvanlarda da bu mekanizmayı görebiliriz. Tekrar etmek gerekirse, özellikle memeli türlerde öncelikli kural bir bireyin o topluluk içinde barınabilmesi için kabulü konusudur. Topluluk tarafından dışlanan bir bireyin, en azından çiftleşme ihtiyacını gideremediği için soyu yok olacaktır. Şu halde, bir şekilde grup içinde kalmalıdır ve mücadele etmelidir.

İşte, bireyin hayatta kalmasının yanında, “aşağılanma” tehdidine karşılık, onu korumaya alan yine amigdaladır. Yukarıda da ifade edildiği gibi bu sadece insanlar için değil, diğer memeli hayvanlar için de geçerlidir. Şu halde, tekrar bir kaç milyon yıl geriye gittiğimizde, yere çöp atmanın kültürel bir davranış olarak bilinmediği bir zamanda, amigdala üslup olarak kendisine doğrudan direktif olarak gelen davranışlara karşı her zaman duyarlı olmuş, doğrudan davranışları bir aşağılanma diğer bir deyişle tehdit olarak kabul etmiştir.

Bu mekanizmayı milyonlarca sene evvelinden günümüze getirdiğimizde, yere çöp atılıp atılmaması hala ikinci plandadır. Çünkü, birinci planda bireyin tehdit altında olup olmaması evrimsel bir mekanizma olarak günümüze kadar gelmişken, kültürel olarak oluşturduğumuz “yere çöp atılmaması, çevrenin temiz tutulması” konusu ikinci planda olup, amigdalanın umurunda değildir. Zaten böyle bir bilgiyi idrak edecek bir donanıma da sahip değildir.

Görülüyor ki, yapılması istenilen davranışa ait bilginin ne olduğundan (yere çöp atılmaması) önce üslup (amigdala için tehdit oluşturmayan davranış) gelmektedir.

Kaldı ki, daha küçükken ısrar ettiği ve kişiliğini bulmaya başladığı, büyüklerin “yapma” talimatlarına bağlı olarak çocukların “inat” edercesine istenmeyen davranışları tekrarlamasının altında yine amigdala vardır. Basitçe söylersek, amigdalanın baskın olarak devreye girdiği anlarda bilinçli davranış devre dışıdır. En basit örnek, kavgaya veya ağız dalaşına girdiğimiz anlardır.

Peki, üslup nerede devreye girmektedir. Söylem tarzı olarak yumuşatılmış bir şekilde cümleler kurulduğunda, amigdala, kendisini tehdit altında hissetmez. Bu durumda, amigdala istirahate çekilmiştir.

"Birkaç milyon yıl evvel üsluplu iletişim nasıl kuruluyordu?” diye düşünülebilir. Tabii ki konuşmanın, bugünkü seviyesinde, kültürel bir dil yapılanmasının olmadığı bir zamanda, vücut dili dahil, türün kendine has ses çıkarmalarını iletişim için kullandığını söyleyebiliriz.

Bugüne bakarak bir şempanzenin, bir köpeğin, bir kedinin anne olarak yavrusuna şevkatle bakması ve koruması, emzirmesi bile aslında bir “üsluptur”. Şu halde üslup dediğimiz mekanizma da aslında kültürle biçimlense de, insanoğluna baktığımızda yine onun doğasının milyonlarca yıl evvelinden günümüze taşıdığı bir davranıştır. Tabii ki bu davranışlara ait temel bilgilerin “genlerimizle” taşındığını evvelki yazılarımızdan biliyoruz.

Peki üslup denilen bu mekanizmanın yaptırım gücü nereden geliyor? Bunun kaynağı yine beynimizdedir.

Amigdala tehdit altında olmadığı zamanlarda Freud’un “süper ego” dediği, bizim de kabaca “vicdan” dediğimiz mekanizma devreye girer. Beynimizde “sorumluluk” olarak da faaliyete geçen ve bizleri toplumsal kurallara uymaya iten bu yapılar beynimizin her iki yarım küresinin iç tarafında, birbirine bakışımlı, beynin ön tarafına doğru, yay şeklinde olan ve adına anterior singulat korteks denilen kısımdır. Aynı zamanda bu sorumluluğa katılan bir diğer kısım da beynimizin önünde, alnımızın biraz altındaki beyin bölümleri, orbital prefrontal korteks ile mediyal prefrontal kortekstir. İşte, amigdala devreden çıkıp da, kendimizi şu veya bu şekilde tehdit altında hissetmeyen insan için beynin bu kısımları devreye girerek diğer bir deyişle sorumluluk “hissettirerek” o işi yapmaya iten güdüyü yaratır. Eğer, o sorumluluk yerine getirilmezse, bunun karşılığını “utanma” veya “suçluluk” olarak bize dönecektir. (Sorumluluk duygusu olarak, daha evvelki yazılarımızdan Zeigarnik Etkisi başlıklı yazıyı okumanızı öneririz.)

Şu halde, tekrar çerçeve yazıya dönecek olursak, bir insanın talimat veya emir tarzı ile makul iletişime girmeden diğer bir deyişle emir almayı sevmemesinin ve üslup çerçevesinde bir işi yaptırmasının mekanizması temel olarak budur. Onun içindir ki söz gelimi Japon toplumunda sorumluluk duygusu kültürel olarak “duyarlı” hale getirilmiş ve zaman zaman işinde başarısız olan yöneticilerin istifa veya intihar nedenini oluşturmuştur. Japon'lar gibi topluluklarda beynin sorumluluk mekanizmasına küçüklükten itibaren yetiştirilme bakımından fazla yük verilmektedir.

İşte bu nedenledir ki aile ortamından başlamak üzere “eğitim” son derece önemlidir. Yine bilinir ki, çocuğun 6-10 yaş arası beyin gelişimi ile kişiliğinin büyük bir kısmının temelleri bu dönemde oluşur. Bu yaşa kadar verilmeyen/verilemeyen eğitim ile bir kişiyi, arzu edilen davranışa yöneltmek, istisnalar haricinde nerede ise imkansızdır. Çünkü beyinde, kişiliğimizi oluşturan milyarlarca nöron (sinir hücreleri) arasında oluşan bağlantıları, eğitimle yeniden kopartıp, doğru ve sorumluluğu idrak edecek davranışa yöneltecek trilyonlarca yeni bağlantılar oluşturmak imkansızdır. Bundan dolayı da “yedisinde neyse, yetmişinde de odur” veya “huylu huyundan vazgeçmez” cümleleri bu anlamda yerini bulmaktadır.

Çerçeve yazıda "sizleri de çok seviyorum" ifadesiyle, beyinde bir mekanizma daha çalıştırılmaktadır. Bu da ödül mekanizmasıdır. Böyle bir ifade karşısında, yine gözlerimizin hizasında amigdalaya göre beynimizin ön tarafına daha yakın olan ve her iki beyin yarı küresinde bulunan, nucleus accumbens denilen kısımlar devreye girer. Bu kısımlar, aşık olduğumuzda, mutlu olduğumuzda, gelecek için umut beslediğimizde faaliyete geçer. Bu kısma giden dopamin kimyasalı ile kendimizi mutlu, ödüllendirilmiş hissederiz. Bu hissedişin beyin için tercümesi, bireyin varlığının kabülu anlamındadır. Görülüyor ki, çerçeve yazı, aynı zamanda ödüllendirici, teşvik edici üslubu da beraberinde getirmiştir.

Tabii ki şunu da ilave edelim ki, üsluplu bir dil kullanımı uygun vücut dili ile beraber iknanın da bir mekanizmasıdır. Ve ayrıca, üsluplu dile yatkın olup da çabuk etkilenen kişiler, manipülasyon tuzağına da daha çabuk düşebilirler. Dolayısıyla, üsluplu dil, suistimali barındırmadığından emin olduğumuz, samimi yaklaşımlar için geçerlidir.

Bir şişenin, çöp olarak yere atılmama isteğinin belli bir üslupla söylenmesi ile ancak o kişi tarafından bu talebin yerine getirilebileceği, böyle bir davranışın da kökeninin milyonlarca yıl evveline dayandığı ve ayrıca küçükten başlayan eğitimle doğrudan bağlantılı olması size de garip geliyor mu?

Erol
Günlük düşüncelerimizde haklı olmayı, doğru olmak olarak değerlendiririz. Bir başka deyişle haklı olmayı; o durum, olay, düşünce vb. hakkında edindiğimiz bilgilere bağlı olarak aldığımız karar(lar)ın mantıklı, doğru, isabetli, tutarlı olduğuna dair zihinsel bir eylem olarak görürüz. Halbuki, haklı olmaya yönelik zihinsel eylemin kökeni, aldığımız kararlar doğru da olsa yanlış da olsa doğuştan gelir ve bizlerin var oluşunu temel alan, sağlayan iç güdüsel bir mekanizmadır.

Dünya’nın düz olduğuna veya Güneş’in Dünya etrafında döndüğüne inanılan zamanları düşünürsek, o zamanın düşüncesini savunmak, iddia etmek, hatta ispatlamaya çalışmanın "haklı olma" ile "gerçeklik doğrusu"nun  eş değerde olmadığını görürüz. Kaldı ki günümüzde dahi benzer fikirlere sahip insanların mevcudiyetini biliyoruz.


Zihnimiz karar verme aşamasına geldiğinde, dış dünyaya ait bilgileri, küçüklüğümüzden itibaren o zamana kadar edindiği bilgilerle ve hatta duygularla mukayese eder ve tutarlı(!) bir bütünlük oluşturmaya çalışır. Buna Geştalt adı da verilir. İşte bu tutarlı bilgiler uygun duygusal bilgilerle beraber nihai bir inanma veya inanç ortaya çıkartır ki, bu, bizde haklı olmaya yönelik bir hissiyat oluşturur.

Eğer, haklı olduğuna inanılan böyle bir zihinsel mekanizma olmasaydı, insan bir sonraki eyleme geçmek için gerekli motivasyonu sağlayamazdı. Bunun nedeni, bir sonraki davranışını, haklı olduğuna inandığı davranış ve düşüncesi üzerine kuracağı içindir. Başka türlü söylemek gerekirse bir sonraki yapacağı davranış, düşünce vb. eylemlerin bir evvelki davranış ve düşüncesiyle tutarlı olması için bir evvelki bu düşünce veya davranış konusunda haklı olduğuna inanması gerekir. Aksi halde, yapacağı davranış veya düşünce ile çelişkiye düşer ve sonraki davranış veya düşünce için gerekli motivasyonu sağlayamazdı.

Hakkı veya haklı olduğuna inandığı bir eyleme, düşünceye veya davranışa iten bu zihinsel mekanizma, insanı “var olmaya” iten, “varlığını” hissettiren önemli bir mekanizmadır. Daha basit bir ifadeyle HAKLI OLMAK, mantıksal değil, duygusal tutarlılığımızın ve bunun oluşturduğu duygusal kararlılığımızın bizde hissettirdiği "güç"tür. Bu da, ilk fotoğraf üzerindeki yazı ile bir özdeyiş olarak belirtilmiştir. Aksi halde, günlük hayatta aldığımız kararların neredeyse bütününün haklı bir gerekçeye bağlı olmadan yaptığımız davranışlar olduğuna inanan beyin depresyona girer, böyle bir zihin sistemi çöker hatta yok olurdu.

Aslında hak veya haklı olduğumuza dair doğuştan gelen bu mekanizmanın temeli yine doğuştan gelen ADALET kavramı ile bağlantılıdır. Çünkü, haklı olmak veya bir şeyde hak sahibi olma duygusu, o toplumun içinde bir birey olarak ortak değerlerden pay sahibi olmaya dayalı yaşama istencinin de temelidir. Yine aynı zamanda o toplumun bir bireyi olma hissiyatı yine doğuştan gelen  AİDİYET duygusuyla da ilişkilidir.

Görülüyor ki, haklı olmanın nedeni, sosyal yapının bir çok mekanizması doğrultusunda o topluluk içinde varlığımızın, var olmamızın yarattığı hissiyat olup DUYGU temellidir.

Bir an için düşünelim. Dünya’da bizden başka hiç kimsenin olmadığı veya ıssız bir adada tek başımıza mahsur kalıp yaşamaya zorlandığımızda, hak veya haklı olmaya yönelik kavram daha doğrusu hissediş hakkında neler söyleyebilirdik?

Nihayetinde haklı olmak, zaman zaman fiziksel gerçeklik ile örtüşse/çakışsa da (söz gelimi, ‘bırakılan taş düşer’ ifadesi için hem haklıyız hem de doğruyuzdur) haklı olmak, dış dünyanın gerçeklerinin doğrusu - yanlışı ile değil, küçüklükten itibaren edindiğimiz değerlerin birbirleriyle tutarlı bütünlüğü sonucu, aldığımız o kararın inanmamız veya inancımız doğrultusundaki “doğruluğu” önemlidir. İşte, fiziksel gerçeklerin zihnimizdeki tutarlılığı yani doğruluğu üzerine değil de, her bireyin kendi değerlerinin tutarlılığı üzerine kurulu bu kararı, kendisini HAKLI görmeye iter. Buradan da anlıyoruz ki, gelenek-görenek, örf-adet, din ve benzer inanç sistemlerimizin yani değer dediğimiz kavramların, zihnimizde oluşturduğu duygusal tutarlılık, ve bu tutarlılıkları savunmak (haklı olmak), aynı mekanizmanın bir parçası olarak çalışır. Bu da, farklı bireylerin farklı haklılık çıktılarının çelişmesi, örtüşmemesi sonucu kırgınlıklara, küskünlüklere, çatışmalara hatta savaşlara neden olmaktadır. 

Buradan da anlıyoruz ki, karşımızdakine "haklısın" demekle, karşımızdakinin düşüncelerinin doğru olamayabileceği gibi, "haksızsın" demekle de yanlış düşünceye sahip olabileceği anlamına gelmez. Karşımızdakine haklısın demekle, onun fiziksel gerçeklikle ilgili (doğru veya yanlış) fikirlerine değil, değerlerine itibar ettiğimizi yani aynı değerleri paylaştığımızı, haksız bulduğumuzda ise, yine çoğunlukla değerlerimizin daha doğrusu "çıkarlarımızın" çatıştığı anlamı çıkar.

Sonuç olarak, haklı olmak ile doğru olmak farklı kavramlardır. Her haklı olduğumuzu hissettiğimiz zaman, doğru olduğumuz zaman  değildir. Haklı olmak değerlere, doğru olmak ise fiziksel gerçekliklere bağlıdır.

HAKLI OLMAK, yaşadığımız topluluk içinde varlığımızı başkalarına hissettirmek, gerekirse savunmak daha da açık bir lisanla "hey, ben de bu toplumun bir ferdiyim, haberin olsun" demenin tercümesidir.



Erol