Sosyoloji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sosyoloji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
“Birey olarak insan, hatıralarından ibarettir. Kendini ve yaşantısını her gün yeniden hatırlamak ve ona göre hamleler yapmak zorundadır. O, doğanın kendisine sarhoş bir ihtiyarın havaya saçılan şarkıları kadar gelişigüzel bahşettiği genlerin mahkumudur. Algısından çok önce şekillenen kişiliği üzerine inşa ettiklerinin an be an takibini yapmak zorunda olan bir makinedir. Toplum olarak insan ise, zaman kayığında mahsur kalmış küçük bir hayvandır. Ne gittiği yönü bilir, ne geldiği yeri. Dahası umutsuz bir rüyadadır: Her zaman bir geçmişi ve geleceği olduğu rüyası. Kendine en uzak olan da, kendine en çok muhtaç olan da odur. Tekil veya çoğul, insanın varoluşu büyük bir çıkmazdadır.” -Buranuna
İçimdekiler

Buğulu çağlardan ve tozlanmış uzak bir geçmişten bu yana, insanın kontrol etmekte en çok zorlandığı temel nitelikleri, diğer hayvanlar ile benzer köklere dayanan içgüdüleri olmuştur. Bu hazır gelen (default) içgüdülerin başında beslenme, üreme (günümüzde bu ilkel gayeden ayrılarak sekse duyulan kanalize arzu halini almış birleşme isteği) ve barınma yer alır. İşte üzerinde neredeyse hiçbir dönemde söz sahibi olamadığımız bu üç anahtar yönelim, varlığın bütününü kuşatmış haldedir. Örneğin acıkma hissini kontrol edemezsiniz. Sizi tok tutan şeyler yedikten sonra besine ihtiyacınız olmadığını sanmak bir yanılgıdır. Zira ‘tok olmak’ ile ‘beslenmek’ çok farklıdır. İki gün yiyeceğe ulaşamadığınız bir periyotta motor sistemlerinize erişiminiz kısıtlanır; açığa çıkarabileceğiniz maksimum enerji / kuvvet oranı düşüş gösterir ve dışarıya fazlasıyla açık hale gelirsiniz.

İkinci güdü seks evrenidir ki insan mekanizması üzerindeki anlık etkilerini konuşmaya gerek olmadığını düşünüyorum. Libido depoları dolu bir kişi (siz değil tabi ki, bir arkadaşınız) sıkı kalçalı bir kadın veya dev omuzlu bir adam gördüğünde karar verme–planlama–strateji üretme işlemlerinde merkezi komutaya sahip bölge olan prefrontal lobun işleyişindeki sekteleri gözlemlemişsinizdir. Arzuladığı bir partnerin karşısında sağlıklı bir insanın bilişsel pek çok işlevi gözle görülür değişimler geçirecektir. Evrim, düzeneğin bu şekilde çalışmasını belirlemiş ve hayvanların çoğunda benzer sistem komünün tekil üyelerini bu yolla soylarını devam ettirmeye yöneltmiştir (zorlamıştır). Denklem basittir: Cinsel çekimin başladığı partner tam odaktaysa, kendini bütünüyle denetlemeye kararlı kişiyi zor anlar bekliyor demektir. Belki de bu üç öz-güdü arasında kontrol etmesi en zor olanı bu sebeple egzersiz ve tatmin amacıyla seks / çiftleşme (üreme)dir. Çünkü bu dürtüye dair kendi vücudunuz ya da bir partnerinki ile aklınıza yoğun biçimde gelen herhangi bir şey, vücudunuzda çok farklı hormonların salgılanmasına yol açar. Hormonlardaki düzensizlik ve dalgalanmalar ise oto-denetimi tamamen ortadan kaldırabilir. (Bkz: kortizol, serotonin, endorfin, dopamin, adrenalin, melatonin ve daha nicesi)

Dürtülerden üçüncüsü ve sonuncusu barınmadır. Aslında barınma, geniş bir gerekliliği kapsar. İnsan ırkının ekosistemde sağlamış olduğu hiyerarşinin ve hatta kendisini doğaya kafa tutabilecek bir tür olarak görebilmesini sağlayan niteliklerinden bir tanesinin, bu denli geniş bir coğrafyaya yayılabilmesi olduğunu itiraf etmek gerek. Fakat ona bu avantajı sağlayan, aslında hiç de elinde olmayan ve kontrol edemediği bir yönelimidir. Bir sığınak inşa etmek. Bunu prehistorik dönemlerde bir ‘inşa etme’den daha çok bir ‘meydana çıkarma’ olarak görebiliriz. Bir kayanın oyulması, sonraki dönemlerde toprakla (fakat toprağa bütünleşik) oluşturulan formlar ve bunu izleyen komplike yapılar, insanlara her çağ ve dönemde bir öncekinden daha geniş iklim ve coğrafyada yaşayabilme fırsatını sunmuştur. Bunlara destek olarak ateşin manipülasyonu, hayvan postlarının kullanımı ve daha ileri gidilerek çevrenin bu içgüdüye göre düzenlenmesi, atalarımızın hünerli elleriyle (aslında hiçbir zaman kontrol edemedikleri bu temel ihtiyaçla) ortaya çıkan tarihsel gerçeklikler (phenomena) olmuştur.

Gayemiz insan doğasının görece daha ilkel olan iskeletini oluşturan bileşenlerini anlamak ise, elbette birden çok gözlem noktasına ihtiyacımız var. İlerleyen bölümlerdeki tartışmalar, defalarca ‘kontrolsüz’ olduklarını öne sürdüğüm bu güdülerin denetimlerinin günümüzde ne kadar karmaşık ve hatta artık üzerinde oynanabilir hale geldikleri üzerine olacak. Bunun için öncelikle yaşam kavramının tarihsel seyrine kısaca göz atmak gerektiğini düşünüyorum.

Kişi, yaşayışında topluma daha entegre veya görece daha yalnız bir çizgiyi tercih edebilir. Bugün bu seçimi öyle ya da böyle yapabiliyor. Fakat geçmişte işler her konuda olduğu gibi ‘yaşayış’ söz konusu olduğunda da farklıydı.


Toplumsallık ilkel, bireysellik ise daha gelişkin ve girift bir yaşam modelidir. Peki ama neden? Tarım devrimi sonrasında git gide daha ‘sıkış tepiş’ yaşam formlarıyla baş etmek zorunda kaldığımız su götürmez bir olgudur. Tarihin bizi içine ittiği bu sosyal evrim ve kalabalıklaşma, birbirine her zamankinden daha bağlı ilişkiler anlamına gelmekteydi. Küçük gruplara aşina olan donanımlı insan ırkının, kendini bir kabile düzeninden çok daha farkı bir şeyin ortasında buldu: "daha sıkı ilişkiler". Bu sıkı ilişkilerin hüküm sürdüğü ilkel gruplar içinde, grubun sürerliliğini oluşturan kurallar bireyin hareket alanını denetlemeye başlar. Yargılar belirgin ve bağlayıcıdır. Denge her zaman negatif kutupta değildir; sırtındaki baskının ödülü olarak tekil üye başına düşen yük çok daha azdır ve görev paylaşımı gözlemlenir. Yiyeceğe ulaşmak (beslenme) ve dış tehlikelerden korunmak (barınma) daha kolaydır. Ek olarak toplumsallık bireye eş bulma ve üreme açısından zengin bir kaynak sunar. Bireyselliğin ön planda olduğu yaşayışta ise kişinin istek, plan ve öznel ahlakı merkezdedir. Grup / topluluk normları çok daha az etkilidir. Kişi birçok alanda kendi kendine yetme zorunluluğunun yükünü omuzlarında hisseder. Besinini kendi almalı, barınağının ihtiyaçlarını kendi karşılamalı, fiziksel – psikolojik sorunlarıyla çoğunlukla kendi baş etmelidir. En önemlisi, eş seçimi artık ona kalmıştır. Tercih edilen olmak için kendi imajını yaratmak durumundadır. Dolayısıyla tekil bireyin dürtüler evrenine ortağı da, karışanı da pek yoktur.

Akla büyük bir soru geliyor. Bu ayrım nasıl oluşabildi? İnsan bu denli bel büken ve sınırlayıcı yönergelerin olduğu toplumsallıktan (örn. Avrupa’da orta çağ ve doğu toplumlarında son yüzyıllardaki zincir modellerden) bireyselliğe nasıl adım atmış olabilir ? Aslına bakılırsa bunun aksine bir ihtimal düşünmek mümkün görünmüyor. Çünkü burada “Aferin!” dendiğinde sahibinin fırlattığı ve koşup getirdiği sopayı ağzından bırakan sadık ve efendisine muhtaç bir evcil köpekten değil, benliğinin ve öleceğinin farkında olan bir hayvandan bahsediyoruz. Yaptıkları ve yapabilecekleriyle bugüne kadar görülmüş en tehlikeli ihtimal – sonuç eşlenimini doğurmuş bir hayvandan. Bildiniz.

Değişmeyen Tek Şey, Değişimin Efendisidir: “Zaman”

Tarih, hiçbir aralıkta aynı seyretmemiştir. Bu savı başka bir zaman yazısında açacağız. Tarihin tekrarladığı sanrısı, söz konusu dahi olamayacak bir imkansızlıktır. Bir analoji: Yaydan çıkan bir ok, aynı yolu tekrar katedebilir mi ? Tabi ki bu önermeler, ilk kez burada ortaya atılan şeyler değildir. Birileri bu işe el atacaktı. Elbette “Aynı nehirde iki kez yıkanılmayacak” –tı.

İnsanlık her defasında, zihninde beliren ve somut dünyada karşılık bulacak şeyleri önce tasarlayıp daha sonra onlarla baş etmek zorunda kalmıştır. Her fikir, bir eylemin ön aşaması olarak zamanla yoğrulmuş ve eylemsel bir olguya (phenomenal act) dönüşmüştür. Bu yoğrulma, fikirlerimizin birer sorun olarak yeniden ve yeniden karşımıza çıkması demektir. Biliyoruz, çok iyi biliyoruz ki yarattıklarımızı zamana borçluyuz. Hepimizden önce o’nun olduğunu biliyoruz. Bizden sonra da hiçbir yere gitmeyeceği için, ondan korkuyoruz. İyi irdelenirse, korkulanın ölüm değil zaman olduğu bilgisine varılabileceğini düşünüyorum. Bu korku, asla bitmeyecek bir şeyin (zaman), sınırlı bir varoluşa sahip akıllı hayvanda asla bitmeyecek olan korkudur. Zaman, bu korkudan asla etkilenmeyecektir. Beslenmeyecek veya küçülmeyecektir. Aktıkça akacaktır. Uygarlıklar bu yolla kurulup yıkıldılar. Uygarlıklar, toplumlar ve devletler içindeki insan, hiç olmadık çabalar ve uğraşlar içine girdiği için korkusunu unutur. Dahası komün ona güven verir. Yalnız ve çürüyor olduğu çıkar gider aklından.

Dikkate değer bir süre boyunca, çok az sayıda insan bunları tartışabildi. Çok az sayıda insan, fikir tezgahını canına malolabileceğini bildiği halde insanların yargılarına sunmaya kalkışabildi. Bunun sebebi, filozofun, yığınların desteğiyle çoğulcu kültürün bulanık dogmaları arasında sindirilmesidir. Kalabalığın ardı arkası kesilmez yargılarının tozunu nesiller boyu yutmak zorunda kalmış olmasıdır. Ancak tarihin sayılardan oluşan bir serüven olduğunu biliyoruz. Her macerada olduğu gibi, tarihte de birçok sürpriz baş gösterdi. Aralarda bir yerlerde, Epiküros gibi bir adam doğdu ve insanın içinde uyumakta olan öz farkındalığı bir adım ileri taşıdı. “Haz” diyecekti. “Seni mutlu eden, iyidir. Seni sınırlayanı değil, mutlu eden şeyi ara.” Binyılarca çağlayan ‘toplumsal biraradalık ırmağı’nın önünü tıkamaya başlayan çokça fikir içinden, uyanış niteliğinde kritik bir örnektir bu. Hazza yönelimden asırlar sonra günümüze yakın bir yerlerde, bireyselliğe geçişin toplumun muazzam kesimlerini kucakladığı eşsiz bir şey daha meydana geldi. Tehlikeli hayvan bu eşsizliği şöyle adlandırdı : Rönesans.

Tarihte çoğu köklü değişimin kan, soykırımlar ve yıkımlarla olduğunu gözlemlemek zor değildir. Sanıyorum ki bu değişimlerde başrol oynamış olan şiddet, korku ve yok edici silahların tesirinden söz etmeye gerek yoktur. Ancak Rönesans’a ayna tuttuğumuzda farklı silahların kullanıldığı bir değişim bizi karşılıyor. Yeryüzündeki belki de en etkili silahlar: Düşünce, mizah ve sanat. Biraz önce bahsettiğimiz tehlikeli hayvan, nasıl ki mızrak, kılıç, yay veya tüfeklerle korkunç bir canavara dönüşebiliyorsa, aynı hayvan Rönesans’ın silahlarıyla bu kez kendi sınırlarını aşma ve geçmişinden sıyrılarak eşine rastlanmamış keşiflere tanıklık etmenin şafağında dikilmiştir. Bu silahları kuşanmış bireylerin, dönemin Avrupa toplumuna ve özgür düşünme/ifade çağının başlangıcında yaptığı iki devasa etki bulunur. Bunlardan ilki, ayrışma sürecine yaptığı büyük bir katkıdır. Bu katkı, asırlardır kitleleri sabana sürülmüş hayvanlar gibi denetleyen ve baskıcı kültür kabullerinin sürerliliğinin gözetildiği kilise - toplum döneminden, artık tek tek ‘birey’lerin varoluşsal gerçekliğine inilmeye başlanmasıdır. Belki sosyoloji değil, ancak psikolojinin esaslı araştırmalarının köklerini bu dönemde bulabilirsiniz. Zira kilise Avrupa için dikteci bir ‘baba’ figürüydü ve evde oturacağınız kanepeye kadar eylemlerinizi belirlemeye kalkan bu baba figürünün, büyümekte olan ergen çocuğun mantık ve sanatla bezeli argümanlarına karşı koyamaz hale gelmesi, çocuğun bu asi tavrının bütün evin havasını değiştirmeye başlaması demektir (sözüm meclisten içeridir, tüm dini siyasi otoriteyi bu merkeze oturtmak mümkündür).

Dönemin hayat verdiği ilk etki, kendi özünde ikincil etkiyi doğuran bir aşamalılık taşır. Tam bu eşikte, Rönesans şöleninin göz kırptığı bu ‘normlardan kurtuluş’, bireyselleşen ve kendini başlı başına bir sistem olarak algılamaya başlayan sapiens sapiensin önünde uzanan sonsuz değişimin gerçek ve kalıcı başlangıcı olmuştur.


Yazının başında açımladığım “içgüdünün denetimden muhaflığı” ilkesi, Rönesans sonrasında ilk olarak Avrupa bireyinde, sonra ise bu uzun balodan bir etkilenmiş diğer tüm toplumların tek tek bireylerinde (ve büyük ölçekte toplumun kendisinde) bambaşka bir forma evriliyor. Son yüzyıllarda, giderek daha çok bireyselleşebilmiş modern insanı ele alırsanız onun sosyal ve kültürel gelişkinliği, defalarca dallanmış ve mezhepleşmiş inançları, tabuları, toplumsallığa veya toplumdışılığa eğilimleri, ritüelleri ve statü çılgınlığı sonucunda bu denli köklü içgüdülerini dahi nasıl yamultmuş olduğunu görebilirsiniz. İşte tarih içindeki kırılma anları, bugün rahatça (aynada bile) gözlemleyebileceğimiz en farklı formu karşımıza çıkarıyor: İlkelliğinden sıyrıldığını sanan ‘yeni insan’.

Benim Nefsim Kuvvetlidir...

İnsanın felsefede aldığı yol, onu kendi dürtülerini de yeniden düşünmeye ve sorgulamaya yöneltmiştir. Bugün bu yazıyı okuyan formatınızı düşünün. Benliğinizde onbinlerce yıl önceki ilkel dürtülerinizin makyajlanmış hallerini bulacaksınız. Bugün biyolojik gereksinimlerimize karşı beynimizde beliren sinyallere karşı tepkilerimiz, karanlık dönemlerdekilerden biraz farklıdır. Standart bir kent insanının, bir tek gününü ele alması yeterli olacaktır. Kurt gibi aç halde, bitmek bilmez bir toplantıdasınız ve patron ağzından salyalar saçarak konuşuyor. Açlık içinde geçen her yeni dakika sonunda beyniniz evrimsel olarak yok olma alarmları veriyor fakat çık(a)mıyorsunuz. Bu kararı birtakım nedenlerle destekleyerek kendinizi ikna ediyorsunuz. İşte, beslenme gibi son derece temel bir dürtüyü dizginlediniz. Aşık olduğunuzu hisseder ve soğukta / yağmurda kovulduğunuz bir kapıda saatlerce bekleyip eli boş döner ve günlerce hasta olursunuz (zamanında bir arkadaşımın başına geldi). Barınma içgüdünüze karşı koymuşsunuzdur. Bir rahipsinizdir ve evlenmeme yemini edebilirsiniz. Ya da itikatlı bir müslümansınızdır ve içiniz kavrulsa da evlilik dışı hiçbir birliktelik yaşamamaya gayret edersiniz. Çifleşme / Seks güdünüzle baş ediyorsunuzdur.


Görüldüğü gibi dürtülerin her biri için belirli manipülasyonlar, uzun süredir insan hayatında olan bir gerçekliktir. Aslında elde tek bir şey var. Gizli bir trajikomedi. Bulduğu her fırsatta, varlığıyla övüneduran bir canlının çığlıkları. Varlığının zamanın sarkacında her şeyden daha hızlı yitip gittiğini göremeyen bir hayvan. Halbuki zamanın kızgın ateşi, en çok onu eritiyor. Zaman, üzerinde söz sahibi olduğu bir şekle bürünebileceği istenciyle kavrulan bu hayvanın tutkularına kahkahalar atıyor. Bu hayvan, dayanıklı ve geçici olmayan bir yapıya sahip olmayı dilediği her an, hiç bilmediği kuyularda sıkışıyor, hep yeni afallamalara gark oluyor. İnsan, belki de en ‘istemediği’ yönde değişiyor. Avuçlarında, eşsiz ve dönüşü olmayan çaresiz bir evrilmeden başka hiçbir şey yok. O ise her konuda olduğu gibi değişimde de en farklı olmaktan gurur duyuyor ve daha fazla değişmiş olmayı talep ediyor. Endişelenmelerimiz yersiz, olduk da. Geriye dönüp bakılırsa, gerçekten zaman hiçbir canlıyı bu kadar değiştirmemiştir; ne olduğuna yabancılaşacak kadar.

Buranuna

BU YAZIMIZDA bir kitaptan yaptığımız alıntıya nörobiyolojik bir bakış açısı getirelim istedik.

Aslında, mütevazılıği bir kenara bırakıp biraz da radikal bir düşünce güdersek; ister sosyoloji, ister sosyal psikoloji veya psikoloji olsun davranışlarımızın temel açıklamasını bahsi geçen disiplinlerin sağladığı argümanlarla yapmaya çalıştığımızda, konuyu ancak doğal ortamı içinde ve sebep sonuç ilişkilerinde aramaya çalışır ve   açıklamalarımızı zenginleştirdiğimizi söyleyebiliriz. Ancak, ister bireysel ister toplumsal olsun dünün ve bugünkü davranışlarımızın kökenini milyonlarca yılın birikimi ile genlerimizde ve genlerimizin taşıdığı onca zamana ait birikimlerle oluşan beynimizde aramak gerekir.

Demek istiyoruz ki, aşağıdaki  alıntı yazıdaki konunun açıklaması birkaç milyon senenin birikiminin mirasıdır.

Önce alıntı yazımızı paylaşalım.

MANTIKLI TOPLUMLAR NEDEN BAZEN SAÇMA ŞEYLER YAPAR?
“İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra dünyadaki bir çok sosyal bilimcinin beynini bir soru kemiriyordu:

Kant, Hegel gibi büyük filozofları, Einstein gibi bilimcileri, Goethe gibi büyük yazarları, Wagner gibi büyük bestecileri çıkarmış bir Alman toplumu, nasıl olur da Hitler gibi bir delinin peşinden gitmişti? Üstelik 20 milyondan fazla insanın ölmesine neden olduğu halde? Hitler "mühendis kafalı” olmalarıyla ünlü Almanlara ne yapmıştı? Onların mantıklarını nasıl “servis dışı” hale getirmişti?

Sorunun özü şuydu: Mantıklı insanların/toplumların mantıksız davranmaya başlamasına sebep olan neydi?

Uzun süren araştırmalarla cevabın bazı parçaları keşfedildi. En önemli kavram “R-kompleks” denilen olguydu. (google da arayınız:)

Almanların beyninde “R-Kompleks” denilen beyin bölgesi, baskın hale getirilmişti. R kompleks, “sürüngen beyin bölgesi” demektir. Her beyinde bulunur. R kompleksle yönetmek, kitlelerin beynindeki “ilkel içgüdüleri aktive ederek, mantıksal düşünmeyi baskılamak” demektir.

Peki bu tip liderlerin metodu neydi?
Sosyal psikoloji araştırmalarına göre, bir insanın beyinin R-kompleks seviyesine indirgemenin en iyi yollarından biri onu bir gruba dahil etmekti. İnsanları “biz ve onlar” diye ayırmaktı. İç bağları sıkı bir grup içindeki kişi “akıl ihalesi” yoluyla mantığını kullanmaktan vazgeçebiliyordu.

Bu amaçla kullanılan ikinci yol, kitleleri “korku kültüründe” yaşatmaktı. Aynı şekilde “dış düşmanlar” göstererek korkuya dayalı politik propaganda yapılarak da kitleler R-kompleks seviyesine indirilebiliyor. Gerçek dış düşmanlar yoksa, da hayali dış düşmanlar yaratılıyordu!

Araştırmacılara göre, bu siyasi stratejide 3-D çok önemlidir: Düşman göster, Dayanışma duygusunu kışkırt, Düşündürme! Sürekli çatışma çıkar ki, taraftarların düşünemesinler! İnsanların mantığına değil içgüdülerine hitap et!

Peki kitleler bu tip “R kompleksli” liderlerde ne buluyorlar?
En önemli açıklamalardan biri özdeşlik kurma psikolojisiydi. Araştırmacılara göre, kendi hayatında yenik, ezik, kompleksli kişiler, bu tür gücü ve otoriteyi temsil eden liderler üzerinden, kendilerini ezen kocalarından, patronlarından, üst sınıftan kendilerince intikam alıyorlardı.

R-komplekse hitap eden liderlerin en büyük sırrı, kendisini bir “intikam aracı” olarak sunmalarıydı. Onlar hep; Kaybedenlere oynayarak kazanıyorlardı!

Kimliklerini bir düşmana göre konumlandırıyorlardı. Düşman yoksa, hayali düşmanlar yaratıyorlar, eğitimsiz ama öfkeli kitlelerin enerjisini bu yöne kanalize ederek, oy kazanıyorlardı.

Mesajları şöyleydi: “Ben de senin gibiyim ama senin olmadığın bir yerdeyim, oyunla bana güç ver nefret ettiğin herkesin canını okuyayım!”

Bu tip liderler kolaylıkla iktidara gelebilirken, gidişlerinde büyük bedel öder ve ödetirler. Çünkü hakim durumlarını kötüye kullanıp, kendilerini tek seçenek olmaya zorlarlar. Bu tip liderler, toplumlar için bir zeka testidir.

Alıntı yapılan kaynak: Mümin Sekman, Her Şey Beyinde Başlar, Alfa Yayım, 2011

YAZIDA bahsedilen R-Kompleks ifadesinin nörobilim karşılığı "Limbik sistem"dir. Limbik sistem, beynimizin ortasında ve her iki beyin yarıküresinde bulunan, bir anlamda birden fazla merkezin birbirleriyle bağlantısının mevcut olduğu bir sinir ağıdır.

Limbik sistem denilen bu merkezler ağının işlevi sonucunda duygularımız, vicdan dediğimiz kavram, saygı, itaat, adalet, güven, yardımlaşma, saldırganlık, adam kayırma, itaatsizlik, şüphe, adam öldürmek, anne sevgisi, çocuk sevgisi, aşık olmak, cinsellik, bağışlama, merhamet, kendini feda etmek, kıskançlık, haset ve akla gelebilecek yüzlerce davranışın çekirdeği ayrıca din, gelenek-görenek gibi bir çok sosyal işlevin merkezi olduğu anlaşılır. Daha açık bir lisanla, insanı insan yapan, kişiliğimizin belirlendiği yer büyük ölçüde burasıdır.

Buna karşılık, beynimizin önünde, alnımızın arkasında bulunan kısım ise düşünen beyin diğer adıyla prefrontal korteks olarak adlandırılır. İnsanı, diğer canlılardan ayıran kısım burasıdır. Biraz evvel, insanı insan yapan kısım olarak düşünen beyni yani diğer adıyla prefrontal korteksi değil, duygusal beyni yani limbik sistemi göstermiştik. Bu bir bakıma, insanı diğer canlılardan ayıran kısmın düşünen beyin olduğunu söylemekle bir çelişki olduğu söylenebilir. Ancak, duyguların ve yukarıda sadece bir kısmı sayılan yüzlerce davranışın nöronal (sinirsel) bilgilerin çıkış yeri limbik sistemdedir. İnsana yaşama sevinci veren, "Evrendeki yerim neresi?", "Niye varım?" sorusunu sordurtan, bir şey yapmak için bizi bir amaç doğrultusunda yönlendiren kısım limbik sistemdir. Evet, soruları soran düşünen beyindir ama sordurtan ise limbik sistemdir. En basitinden söylemek gerekirse, bu soruyu sormak için
"merak" dediğimiz bir mekanizmanın çalışması gerekir. Öyle ki, merak işlevi, düşünen beynimizin değil, limbik sistemin bir ürünüdür. Görülüyor ki, merak olmasa, soru da sorulmaz. Çünkü diğer memelilerde de en azından bildiklerimizde merak mekanizması vardır. (Kediler için bile, "kediyi öldüren meraktır" derler. Ve ayrıca geçmiş yazılarımızdan biliyoruz ki, limbik sistem yoksa, düşünen beyin de yoktur. Düşünen beyin yani prefrontal korteks, limbik sistemin sinir uzantılarının yeniden şekillenmesi ve limbik sistemin üzerine konumlanmak üzere evrimsel süreçte oluşmuştur.

Adalet, yardımlaşma, annelik iç güdüsü, kıskançlık, adam öldürme, aşık olmak, sevmek, nefret ve daha yüzlercesi doğuştan gelir. Diğer bir deyişle, çocuk doğduğu ve gözlerini dünyaya açtığı anda bu davranışlara ait çekirdek bilgiler, çocuğun limbik sisteminde çoktan kodlanmış vaziyette zaten bulunmaktadır. Bu çekirdek bilgilerin nereden geldiği sorulabilir. Bu çekirdek bilgiler, atalarımızın milyon yıllık davranışlarının genlere işlenmiş şeklidir. Yani, yeni doğan çocuktaki bu bilgiler genlerimizle geçer. Genetik biliminin bir ileri safhası olarak incelenen epigenetik, fantastik veya sofistike olarak algılanabilecek bu türden konuları incelemektedir. Daha evvel Beynimiz ve Biz  yazı dizisinde Laniakea, Epigenetic, Connectome başlığı adı altında bir üniversitenin yeni dönem açılış konuşmasında, bir akademisyen kısmen bu bilgiye dokunmaktadır.

Peki buna karşılık düşünen beyin ne yapar diye sorulursa, düşünen beyin, genlerimizle gelen bu temel bilgileri çevrenin de etkisiyle, adına öğrenme dediğimiz mekanizma ile ya zenginleştirir ya da güdük bırakır. Söz gelimi, insanda zaten var olan yardımlaşma bilgisi, çocuğun daha küçüklüğünden itibaren öğrenme yoluyla (eğitim) işlenirse, çocuk, beyinde bulunan temel bilgi vasıtasıyla yardım denilen kavramın farkındalığına varacak ve hangi oranda etkilenmişse elbette ki diğer duygu ve davranış varyasyonlarının da eşliğinde yardım etmeyi az veya çok kişiliğinin ve dolayısıyla hayatının bir parçası yapacaktır. Bunun anlamı şudur. Söz gelimi eğer, beynimizde “yardım etme” adına çekirdek bilgi diye bir şey olmasaydı, biz, ne kadar istersek isteyelim, böyle bir kavramın asla farkında olmayacaktık demektir.

İşte, düşünen beyin, zaten doğuştan gelen bu çekirdek bilgileri diğer canlılardan -ki, bize en yakın tür
olan primatlardan şempanze, bonobo vb.- daha ileri seviyede işleyerek çeşitlendirir. İlave olarak, doğayı keşfeder. Bu işleve, kabaca düşünme diyoruz. İlginçtir ki, doğayı keşfederken dahi doğuştan gelen bu temel bilgilere ihtiyaç duyarız. Söz gelimi, bilim için gerekli olan “merak” dediğimiz kavram, yukarıda da bahsettiğimiz üzere doğuştan gelir yani limbik sistemin ürünüdür. Keza, bizi o şeyi bilmeye, merak etmeye motive eden unsur yine doğuştan gelir ve bu mekanizma nucleus accumbens ve onu faaliyete geçirip bizi motive eden ve adı dopamin olan kimyasal, yine limbik sistemin içinde yer alır.

Baştaki yazı ile bağlantılı olarak bu bilgileri neden paylaştık? Paylaştık çünkü, yukarıdaki yazıda ifade edilen insan kıyımına ve bugün de üzerinde yaşadığımız Dünya’da bizi birer topluluk, grup veya millet olarak kargaşaya, savaşa iten; bireysel olarak dahi, aynı apartmandaki karşı komşumuzla bizi ortak çıkarlarımız için arkadaş yapan, dost yapan veya tam aksine hasım veya düşman yapan, yine aynı mekanizmadır. Bu mekanizma, düşünen beyin değil, limbik sistemdir. Hatta bu yönlendirmelerin içine en ilkel kısım olan beyin sapını bile dahil edebiliriz.

Limbik sistem, ikna ve propagandaya açık bir sistemdir. Bir kişi veya yerine göre bir toplum uygun koşullarda limbik sistemin etkisi altında kalabilir ve topluca bir kitle hareketi oluşturabilir. Limbik sistemin baskın olduğu durumlarda, beynin düşünmeden sorumlu olan ön kısmı diğer adıyla prefrontal korteks paralize olur. Bir başka deyişle; düşünerek, var olan durumu analiz etmek ve buna bağlı sağduyulu davranış oluşturmak yerine, limbik sistem, bilinen diğer adıyla duygusal beynimiz, düşünen beyni sağduyulu düşünemez ve çoğunluğa itaat eder hale getirir. Aşk dediğimiz olguda da beyin benzer davranış içine girer. Karşı cinsle beraber olmak adına, limbik sistem, düşünen beyne giden sinyalleri ya bozar ya da düşünen beynin sağlıklı düşünmesini engeller. Bunu yaparken, beyinde günlük hayatta ve normal zamanda o dozda olmaması gereken nörotransmitterleri (sinirlerimizde bilgi ileticiler) veya hormonları arttırarak/azaltarak, salınımlarını değiştirerek veya beynimizde, sinir hücreleri arasındaki bilgi taşıyıcılardan; tuzda bulunan sodyum (Na), muzda bulunan potasyum (K) ve tebeşirde bulunan kalsiyum (Ca) iyonlarının sinir uzantılarında -adına akson denilen- kısımlardaki bilgi taşıma özelliklerini bozarlar. Bunu, cep telefonu ile konuşmak istediğimizde, birilerinin sinyal bozucu jammer ile havadaki dalgaların haber niteliğini bozup, karşı tarafa parazit gitmesini sağlamak gibi düşünebiliriz.

İlk etapta akla uygun değil gibi görünen bu toplu hareket şekli evrimin bir sonucudur ve aşkta olduğu gibi, düşünen beynin değil, limbik sistemin egemenliğindedir. Bunun da temel nedeni, doğuştan gelen yukarıda da bir kaçını saydığımız bir mekanizma olan aidiyet duygusunun kuvvetli bir şekilde devreye girmesidir.

Aidiyet duygusu, topluluğu bir arada tutan, dağılmasını önleyen güçlü bir mekanizmadır. Aidiyet mekanizmasının amacı, neyin doğru neyin yanlış bir davranış olduğunu ortaya koyan düşünceleri desteklemek değil, tam aksine, toplulukta var olan belirsizliği, kaosu, aşağılanmışlığı, düzensizliği kaldırmak, topluluğu bir arada tutacak güdüsel mekanizmayı (sonucu ne olursa olsun) çalıştırmak ve her halükarda var olmayı sürdürmektir. Bir başka deyişle aidiyet duygusu evrimsel süreçte dün ne ise bugün de aynısıdır. Düşünen beynin değil, düşünen beyni paralize edip yöneten limbik sistemin bir ürünüdür. İşte, "lider" denilen kavramın oluşma nedenlerinden biri de budur. Garip gibi görünebilir ancak, liderlik kavramı da doğuştan gelir. Gerek Solomon Ash’in “uyma”, gerekse Milgram’ın “itaat” deneylerine baktığımızda bunu görürüz. Zaten, itaat kavramını doğuştan gelen bir mekanizma olarak görüyorsak, bu mekanizmayı harekete geçiren, tetikleyen, ortaya çıkmasını sağlayan; zayıf veya kuvvetli bir etken olan bir mekanizma da ayrıca gereklidir. İşte bu mekanizma liderliktir. Liderlik ve itaat birbirlerini tamamlayan, grubu bir arada tutan mekanizmalardır. Aksi halde, doğuştan gelen sadece liderlik veya sadece itaat denilen bu davranışların bir fonksiyonu olmaz, daha doğrusu bir işlevi olmayan bir davranış da bizlerin bir parçası olarak beynimizde yer almazdı.

Bu bakımdan, II. Dünya Savaşında Hitler'in liderliğinde Almanların neden sağduyulu davranamadığı değil, zaten Birinci Dünya Savaşından yenik çıkmış ve ekonomi olarak da zayıflayan bir milletin, evrimsel bir mekanizmanın dürtüsü ile topyekûn harekete geçmesi, kendi varlığını gerek diğer milletlere gerekse kendilerine kanıtlama çabasıdır. Hitler'in başlattığı hareket, topluluğun ihtiyacı olan birliktelik (aidiyet) duygusunu harekete geçirdiği için bu duygu sağduyuyu bastırır. Bir yerden başlatılan hareket, hale etkisi olarak yayılır. İşte bu nedenle milliyetçilik denilen duygu da evrimin, limbik sistem içinde, genlerimiz vasıtasıyla, beynimize topyekûn davranma mekanizmasını dahil etmiştir. Nitekim, memeli hayvanların bir çoğuna baktığımızda (söz gelimi aslan topluluğu) lider ve bu lidere itaat mutlaka vardır. Keza şempanzelerde de alfa erkeği baskındır ve grubu yönetir.

Görülüyor ki, itaat, liderlik, saygı, aidiyet ve benzeri doğuştan gelen mekanizmalar, grubun bir arada tutmak için hayvanlar da dahil, olması elzem davranış mekanizmalarıdır. Ve biliyoruz ki, türdeki birbirlerini kıyım sadece insanlarda değil, şempanzelerde de vardır. Şempanzeler, diğer şempanze gruplarına saldırarak onların bireylerini öldürdüğü hatta parçaladığı kayda geçen gözlemlerdendir.

Bu arada R-Kompleks ifadesindeki R harfi yazının içinde de belirtildiği gibi Reptilien yani sürüngen demek olup beynimizin bu kısmının ilkel bir mekanizma olduğunu  belirtmek içindir. Nitekim, beynimizde R-Kompleks olarak bahsi geçen diğer adıyla limbik sistem, beynimizin düşünen kısmının henüz oluşmadığı zamanlarda zaten vardı. Diğer bir deyişle evrimsel süreçte beynimizin en eski yeri beyin sapı, ondan biraz yeni olan ve beyin sapı üzerine kurulan limbik sistem ve limbik sistemin üzerine kurulan ve son 250-300 bin yıl evvel sahip olduğumuzu tahmin ettiğimiz düşünen beynimiz yani alnımızın hemen arkasındaki prefrontal kortekstir. Zaten, limbik sistem, yazıda R-Kompleks denilen kısım sadece insanlarda değil kedi, köpek, at, yunus, şempanze ve nihayetinde tüm memeli hayvanlarda mevcuttur. Nitekim, sanki evrimsel sürecin bir tekrarını gözler önüne sergiliyormuş gibi anne karnındaki ceninin gelişim safhalarına bakılırsa, önce beyin sapı sonra duygusal beyin ve nihayetinde düşünen beyin oluştuğu görülür.

Son olarak, düşünen beyni kullanmak istesek de, alıntı yazıdaki gibi duygusal beyin tarafından paralize edilen, çalışmaz hale getirilen düşünen beyin ile, kitleler manipülasyona ve toplu yönlendirmeye son derece açık olup, bireyin sorgulama mekanizmasını ortadan kaldırdıkları gibi, sorgulayanları da düşman addeder. Çünkü, böyle bir durumda ya gruptansındır ya değilsindir. Amaç, grubun bütünlüğünü korumaktır. Bu nedenle, şiddet kullanarak, öldürerek gruba uymayan birey yok edilmelidir. Bu eyleme ait emir çok yıllar evvelinden verilmiş olup, limbik sistem altındaki düşünen beyin bile bu emre itaat eder. Bu emri veren Evrimdir. Geçmiş dönemde bu emri yerine getirmenin haklı gerekçesi vardı. Birliği sağlayarak türün varlığını korumak. Peki ya şimdi?


Erol

Toplum dediğimizde aklımıza, birlikte yaşayan insan sürülerinin tasviri çizilir. Oysa soyut isimler çoğu zaman beynimizde olduğundan çok daha farklı işlevlere sahiptir. İnanların ürün değiş tokuşu yapmaları gerekir ve bunun için de ekonomiye ihtiyaçları vardır. Ayrıca birbirlerini anlamak için bir de dile ihtiyaçları vardır. Ticari ilişkilerden ve iletişimden kaynaklanan sorunlar belirli kuralları gerektirir. Bu kuralları çiğnemeye karşı yaptırımlar için yasalar ve kanunlara ihtiyacımız vardır. Böylece toplum, bireylerin oluşturduğu bir kalabalık olarak değil; karmaşık ilişkiler bütünü olarak tasvirlenir.
Toplumsal yapının çökmemesi ve sürdürülebilmesi için çeşitli görüşler öne sürülmüştür. Bu anlayışı öne çıkaran klasik analiz Thomas Hobbes’a aittir. Hobbes, bireylerin yapaylıkla alakalı olmayan bir “doğa durumu” sonucu toplum oluşturdukları varsayımından başlar. Doğada herkes herkese karşı savaş halindedir ve “insan hayatı yalnız, yoksul, kötü ve kısa sürer”. İnsanlığın bu durumdan kurtulması için iki görüş öne sürülmüştür. İlki; insanların bir araya gelerek ortak bir politika dahilinde yaşamalarıdır. Bu konudaki görüşünü şöyle yorumlamıştır;
“Sanki insanlar, Doğa durumundan vazgeçerek topluma girdiklerinde, biri dışında hepsinin yasaların kısıtlamaları altında olmasında anlaşıyorlar; bu biri ise artan gücü, cezadan muaf ahlaksızlıklarıyla Doğa durumunun tüm özgürlüğünü hala muhafaza edebiliyor. Bu, insanların kokarcaların veya tilkilerin kendilerine verebilecekleri kötülüklerden sakınmaya çalıştıkları halde aslanlar tarafından yenilmekten memnun olacak kadar aptal olduklarını düşünmektir.”
Hobbes’un ileri sürdüğü diğer görüş ise; onları yönetebilecek konumdaki bir egemene baş eğmeleridir. John Locke, bu konuya dair yorumunu şu şekilde açıklamıştır;
“Herkesin herkese karşı savaş halinde olduğu basit doğa durumunda… Bir ahit yapılırsa, bu ahit herhangi bir makul şüphe halinde geçersizdir… Çünkü ilk önce ifa eden taraf diğer tarafın daha sonra ifa edeceğinden emin olamaz; sözlerin bağları insanların hırsına, tamahına, öfkesine ve diğer tutkularına gem vuramayacak kadar zayıftır… Dolayısıyla, ilk önce ifa eden, kendini düşmanın ellerine bırakmakla kalır.”
Hobbes’un öne sürdüğü doğa durumunda hiçbir karşılıklı güven blunmadığı için, asgari bir toplum ilişkisinin kurulması ve sürdürülmesi olanaksız kalacaktır. Denildiği gibi “sözlü vaat sözde kalır” ama Hobbes’un toplumunda “yazılı vaat bile sözde kalır”.Şu anki toplumumuza baktığımızda ise, bizlerin Hobbes’un bahsettiği kadar vahşi ve güvenilmez bir yer olmadığını gözlemliyoruz. İnsanın doğasında var olan “kendi çıkarını düşünme” nasıl bu denli bastırılmıştır?

Kır kurtlarına baktığımızda, kendi çıkarı adına hareket edip sürü arkadaşına ölümcül bir saldırıda bulunan kurtların, olaydan diğerlerinin haberi olduğu taktirde sürüden atılarak dışlandıklarını gözlemleyebiliriz. Çünkü sürü halinde yaşamak onların avantajınadır ve buna dahil olmayanlar tehlike olarak görülür. İşte bizim dayanışmamız da aynı bu düşünceyle gelişim göstermektedir. Zamanla, vahşi bir toplumdan dayanışmacı bir topluma geçmemizin sebebi, işbirlikçi bir evrimin gerçekleşmesidir. Darwin de bu konuya dikkat çekmiştir;
“Unutulmamalıdır ki yüksek bir ahlak standardı her bir bireysel insana ve çocuklarına aynı kabilenin diğer insanları karşısında çok az yarar sağlamasına ve hiç yarar sağlamamasına rağmen, iyi donanımlı insanların sayısındaki artış ve ahlaki standartlarındaki ilerleme bir kabileye diğeri karşısında kesinlikle önemli bir avantaj sağlar. Bir kabile büyük sayıda vatansever, cesur sadık, duygudaş ve birbirine bağlı üyelere sahipse onla birbirlerine yardım etmeye, ortak iyi için kendilerini feda etmeye hazır olacaklardır; bu kabile hiç kuşku yok ki diğer kabilelere göre daha başarılı olacak ve onları yenecektir. Bu doğal seçilimdir.”
Darwin’in bu sözleri, uzun süredir savunduğu görüşleriyle çelişiyor gibi göründüğünden, birçok kez tartışma konusu olmuştur. Oysa ortada hiçbir tutarsızlık yoktur; savaşta en saldırgan ve savaşçı olanların hayatta kaldığını öne süren teori, genlerin hayatta kalmaya yönelik yatkınlığını öne süren bir eğilimdir. Daha önceleri hayatta kalmanın yolu bu savaşçı kişilik olsa da değişen zaman ve ortamarla ilgili yeni şartlar dayanışmayı ve işbirliğini gerektiriyorsa, bu durumda en kötüler elenerek gelişim devam edecektir.

O halde neden hala toplumumuzda işbirlikçi olmayanlar mevcut? Doğal seçilim, insanları bu şekilde eleyerek ilerliyorsa neden hala kendi çıkarını düşünenler var?

İnsanlığın bu güne gelmesinde aktif rol oynamış olan evrimsel süreçler, tek bir formda düşünülemez; tek bir karakteristik özelliğe sahip olamayacak kadar karmaşık bir beyin ve milyonlarca dış faktöre sahibiz. Bu nedenledir ki, insanların işbirliği kurması gereken yerde bir araya gelmişler,  fakat olması gereken bir zaman diliminde kendi çıkarlarını düşünerek diğerinden bir adım ileri geçmişlerdir. Bu şekilde işleyen “kısasa kısas” sistemi hepimizi bir arada tutabildiği gibi bunu asırlarca sürdürmeyi başarmıştır.

Neviens Nobody
Beyin ikiye bölünürse, her kafadan bir ses çıkan iki insan mı oluruz? Yoksa, biri diğerinin emrine mi girer? Belki de değişen bir şey olmaz.

Bu yazımızda uzun uzadıya bir şey anlatmayacağız. Amacımız sadece bir video paylaşmak. Ancak, yazının başlığıyla bağlantılı olarak kısa bir bilgi vermek uygun olacaktır. Eğer isterseniz, açıklama kısmını atlayarak ikibuçuk dakikalık videoyu doğrudan seyredebilirsiniz.

Bunun için önce beynin ikiye bölünmesi hakkında eski yazılardan bir paragrafı alıntı yapıp, videodaki kişi hakkında da kısa bir bilgiyi paylaştıktan sonra, videoyu seyretmek sizin bir tercihiniz olacaktır.
Toplumların yaşamlarında zaman zaman görülen çok hızlı dönüşümler, hatta patlamalar biçiminde görülen dönüşümler, gerçekte uzun süreçler boyunca alttan alta sessizce oluşmuştur. Ayrıştırıcı ve aynı zamanda bileştirici bir gözle bakamadığımız zaman, bu gibi durumları birer devrim gibi hatta birer mucize gibi algılarız. İnsanların kısa ömürlerinde güzel günler adına evrimden çok devrimi kendilerine yakın bulmaları anlamlıdır: Her şeyin, çok uzun beklemeler söz konusu olmadan değişmesi hepimizin dileğimizdir. Bunun en basit anlamı şudur: Ölmeden biz de güzel günler görelim. Oysa bireylerin yaşamında olduğu gibi toplumların yaşamında da köklü dönüşümleri duyurmayan dural ya da durağan dönemler iniş ve çıkış dönemlerinden daha az değildir. Çünkü toplumlar da bireyler gibidirler: Birbirini izleyen yeni durumların sarsıntılarını çok uzun süre yaşayamazlar. Bir etkinliği bir dinginlik izler. Öyle zamanlar olur ki bireyler de toplumlar da uzun süren baş döndürücü bir akışın getireceği iyiliklere durallığın verimsizliğini yeğ tutabilirler.
İlk olarak 1981 yılında gerçekleştirilen ve 1991, 1998, 2001 ve 2007 yıllarında tekrarlanan Dünya Değerler Araştırması’nın 2011 çalışması tamamlandı. Bahçeşehir Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Yılmaz Esmer tarafından Türkiye başkanlığı yürütülen çalışmanın sonuçlarını sizlerle paylaşıyoruz.

Türkiye Değerler Araştırması’nın özellikleri:
Örneklem büyüklüğü: 1,605
Veri toplama yöntemi: Yüzyüze görüşme
Örneklem dağılımı: 54 il ve 128 ilçenin, kentsel ve kırsal yerleşim birimleri
Örneklem kapsamı: Hanelerde yaşayan, 18 yaş ve üzeri nüfus
Araştırma desteği: Bahçeşehir Üniversitesi

ÖZET BULGULAR

MUTLULUK, HAYATTAN DOYUM
Türk halkınının genel mutluluk düzeyi 2001 ekonomik krizi ertesinde dip yapmıştı. Bu tarihte, mutlu olduğunu söyleyenlerin oranı sadece %59 idi. Son araştırmada ise, mutlu olanların oranı %77 olarak bulundu. Başka deyişle, 10 yıl içinde, kendisini mutlu hissedenlerin oranı 18 puan artmış gözüküyor. 2011 sonuçları şöyle;


Mutluluk ile hayattan memnuniyet birbiriyle ilişkili olmakla birlikte, farklı kavramlardır. Ancak, mutluluk konusundaki gözlemlerimiz, hayattan memnuniyet konusunda da geçerli. Hayattan memnuniyet ekonomik krizlerden çok derin şekilde etkileniyor. Hayattan memnuniyet, 2001 krizinde tam anlamıyla dibe vurmuştu. Deneklere, genel olarak hayatlarından ne kadar memnun olduklarını 10 puan üzerinden değerlendirmeleri istendiğinde, 1990 yılından itibaren Türkiye ortalamaları şöyle hesaplandı:

Bir cümleyle ifade edersek, 1990 ile 2001 yılları arasında halkımızın hayattan memnuniyet düzeyi sürekli olarak düşmüs, daha sonra hızlı bir yükselme eğilimine girmiştir. Bu yükselme trendi 2008 krizi ile kesintiye uğramakla birlikte, son araştırma yükselmenin devam ettiğini gösteriyor.

Hayattan memnuniyetin bir üçüncü boyutu olan maddi durumdan tatmin konusunda ise, 2011 yılında bir rekor kırıldığı anlaşılıyor. 1990 yılından bu yana hiçbir araştırmamızda, hanenin maddi durumundan duyulan tatmin 2011 düzeyine ulaşamamıştı.

İlginç bir not da, mutluluk, hayattan memnuniyet ve maddi tatmin konularından, AKP, CHP ve MHP seçmenleri arasında önemli farklar bulunmaması. Sadece mutluluk (maddi tatmin değil) açısından CHP seçmeni AKP seçmeninin biraz gerisinde.

SONUÇ: TEMMUZ 2011’DE, HALKIN ÇOĞUNLUĞU, MADDİ VE MANEVİ AÇIDAN HAYATINDAN MEMNUN VE MUTLUDUR.
Toplumların açmazlarından yalnız o toplumları yönetenler sorumludur görüşü pek yaygındır. Bu görüşte olanların tümü gündelik yaşamın çarklarında dönüp duran ve kendilerini yönetilmeye bırakmış kimselerdir. Bu anlamda kuramlar bile geliştirildiği olur, tarihten örnekler verilir: falanca kral şöyle yapmasaydı her şey çok değişik olacaktı diye düşünülür. Kralı bir güç olarak var sayarken uyrukları yani koca toplumu yok sayarlar. Bu yönde görüşler üretene nereden biliyorsun dediğinizde yüzünüze bir garip bakacaktır: bunu bilmeyecek ne var? Oysa toplumların açmazlarından yönetenlerden önce yaptıklarıyla ve yapmadıklarıyla yönetilenler sorumludur: her toplum kendinin suçlusudur. Burada falancanın filancadan, kralın kaçakçıdan ya da bıçakçıdan daha az ya da daha çok sorumlu olduğunu düşünemeyiz. Bir toplumun bireyleri, tek tek bilinç düzeyleri ne olursa olsun, birlikte ortak bir bilinç oluştururlar. Toplumun her kesimimde etkin olan ortak bilinç daha çok ortalama bilinçlerin ürünüdür. Ortak bilinç ya da toplumsal bilinç tek tek bilinçlerin toplamı değildir, bu bilinçlerin önde gelenlerinin toplamı hiç değildir. Ortak bilinç bir toplumun düşünce düzeyini ortaya koyar, özellikle onun bugünle ilgili algısıyla, dünle ilgili görüşleriyle ve yarınla ilgili öngörüleriyle ilgilidir.