Woody Allen etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Woody Allen etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İnsanoğlu bir kez daha tarihteki dönüm noktalarından birini yaşamaktadır. Önümüzde bazı seçenekler var. Bunlardan biri umutsuzluğa ve düş kırıklığına gider, diğeriyse yok oluşa. Şanslıysak, doğru yolu seçecek kadar akıllıca davranabiliriz. Burada herhangi bir karamsarlık duygusuyla konuşmuyorum. Benim söylemek istediğim, -bazıları tarafından yanlışlıkla ‘kötümserlik’ olarak algılanan- yaşamın ve varlığın anlamsızlığını kavrama karşısında duyulan paniğin farkına varılmasıdır. Benim sözünü ettiğim, modern insanın içinde bulunduğu çıkmazdır. (“Modern insan” terimi burada, Nietzsche’nin “Tanrı öldü!” saptamasından sonra ve çok satan “I wanna hold your hand” adlı plağın piyasaya sürülmesinden önce doğan insanları kapsamaktadır.) Bu ikilem, her iki biçimden biriyle anlatılabilir; ama bazı dilbilimci filozoflar onu matematiksel bir hale getirmeye ve sonra da portatif olarak piyasaya sürmeye çalışıyorlar.

En basit biçimiyle söylersek sorun şudur: Anlamı yalnızca benim bel ölçümden ve gömlek numaramdan oluşan bu ölümlü dünyada yaşamanın anlamı nedir ki? Bu zor bir sorudur, özellikle bilimin bile bizim umutlarımızı boşa çıkardığını düşünürsek. Aslında, evet, bilim birçok hastalığı alt etti, insanı Ay'a bile gönderdi; ama bugün hâlâ seksen yaşında bir adam üç tane onsekizlik fıstık gibi kızla aynı odaya konsa bile bir şey yapamamaktadır; çünkü asıl sorunlar hiç değişmiyor. Peki, tüm bu olan bitenden sonra, insan ruhu bir mikroskop altında incelenebilir mi ki? Belki... Ama şu, en pahalı ve çift gözlü olanlardan kullanmalısınız! Bildiğimiz gibi, dünyanın en gelişmiş bilgisayarının beyni, bir karıncanın beyni kadar bile sofistike değildir. Burada, karınca yerine akrabalarımızın büyük bir çoğunluğunu da örnek verebiliriz; ama neyse, zaten onlara da aile düğünleri ve bazı özel durumlar dışında katlanmak zorunda değiliz. Bilim her zaman bağımlı olduğumuz bir şeydir. Eğer göğsümde bir ağrı hissedersem, röntgen filmimi çektirmeliyim. Peki, ya röntgen ışınlarının bana vereceği radyoaktif zarar? Ameliyat olmak da isteyebilirim. Tabii, ameliyattan önce bana oksijen verecekler. Peki, ya bir asistanın canı o anda sigara içmek isterse? Biliyorsunuz, bir sonraki karede, ben üzerimde pijamalarımla Dünya Ticaret Merkezi'nin üzerinden uçuyorum! Bilim bu mu? Evet... Bilim bize peyniri nasıl pastörize edeceğimizi öğretti; ama ya Hidrojen Bombası? Böyle bir bombanın masadan kazara yere düşmesi sonucu neler olduğunu gördünüz mü hiç? İnsan sonsuzluğun soruları karşısında bunaldığı zaman bilim nerede? Evren nasıl yaratıldı? Ne zamandır çevremizde? Bir patlama sonucu mu, yoksa Tanrı'nın bir sözüyle mi oluştu? Eğer ikincisi doğruysa, Tanrı neden o sözü iki hafta erken söylemedi? Böylece mevsim sıcaklarından daha çok yararlanamaz mıydı? “İnsan ölümlüdür” derken ne demek istiyoruz?.. İltifat olmadığı kesin.

Ne yazık ki din de bizim umutlarımızı boşa çıkardı. Miguel de Unamuno’nun “bilinçliliğinin sonsuz ısrarı” dediği bu olay hiç de kolay yutulur bir lokma değildir. Özellikle Thackeray’ı okurken, eskiden insanların her şeye göz kulak olan bir Ianrı’nın varlığına inandıkları için ne kadar rahat olduklarını düşünürüm hep. Ama, eski insanın da karısı şişmanlamaya başladığında ne kadar hayal kırıklığına uğradığını varın siz düşünün! Çağdaş insan huzursuzdur. Kendini bir sadakatsizlik fırtınası içinde görmektedir Bugünlerde buna moda deyimiyle “yabancılaşma” deniliyor. Çağdaş insan artık savaşın vahşetini görmüştür, doğal felaketlere uğramıştır, dahası damsız girilmeyen diskolara girmeye kalkmıştır. Benim yakın arkadaşlarımdan biri olan Jacques Monod hep evrenin rastlantısallığından söz eder durur. Her şeyin, her şeyin rastlantılara bağlı olduğuna inanır. Tabii ki, sabah kahvaltısı dışında! Çünkü onu ev sahibi getirmektedir. Hep dinsel bir varlığa inanmanın insanı rahatlattığı söylenir; ama bu da bizi insani sorumluluklarımızdan uzaklaştırmaz mı? Ben kardeşimin bekçisi miyim? Tabii ki, ama bu konuda Prospect Park Hayvanat Bahçesi de bana yardımcı oluyor. Tanrısız insan, teknolojiyi tanrı yapmıştır. Ama yine de, yeni aldığı Buick arabasıyla bir piliç lokantasının ön camından içeri giren arkadaşım Nat Zipsky’ye teknoloji ne kadar yardım edebilir ki? Örneğin, benim tost makinem dört yıldır doğru dürüst çalışmıyor. Üzerinde yazılı tüm talimatları izliyor ve içine iki parça ekmek koyuyorum; ama birkaç saniye sonra havaya uçuyorlar. Bir keresinde çok sevdiğim bir kadının burnunu kırdılar. Ama, bilimin bize yararları olduğunu da yadsıyamayız. Tabii ki telefon iyi bir araç, buzdolabı da, havalandırma da... Yani aslında, her havalandırma değil... Örneğin, kız kardeşim Henny’ninki değil. Onunki bir sürü gürültü yapıyor, yine de iyi soğutmuyor. Ne zaman tamirci gelse, daha da kötü oluyor. Kardeşime yenisini almasını söylüyorum, tamircisi de söylüyor. Kız kardeşim yakındıkça, tamircisi canını sıkmamasını söylüyor. Bu adam gerçekten yabancılaşmış. Yalnızca yabancılaşmamış, durmadan da eşek gibi sırıtıyor.

Aslında sorun, liderlerimizin bizi gelişmiş ve mekanize bir toplum için önceden hazırlamamış olmaları. Bugün için, politikacıların hemen hepsi de yetersiz insanlar ya da rüşvetçiler. Bazen aynı anda ikisi birden oluyorlar. Hükümet sokaktaki adamın isteklerine karşı son derece duyarsız. Eğer elli yedi yaşından gençseniz, milletvekilinizle telefonda bile görüşemezsiniz. Ama yine de burada demokrasinin en iyi yönetim biçimi olduğunu iddia edebilirim. En azından, demokrasilerde kişisel haklar güvence altındadır; hiçbir yurttaşa işkence yapılamaz, boş yere hapse atılmaz ve bazı Broadway oyunlan zorla seyrettirilemez. Günümüzün önemli sorunlarından biri de terörizmdir. Bugünlerde patlayacağından emin olmadan ekmek bile dilimleyemiyorsunuz. Şiddet, şiddeti getiriyor ve bu işler de gittikçe artıyor. 1990’a kadar, çocuk kaçırmanın toplumsal iletişimin en önemli yollarından biri olacağı söyleniyor. Aşın nüfus artışı da dünyamızın başka bir baş belasıdır İstatistiklere göre, bugün dünyada en ağırından bir piyanoyu taşımak için bile gerek duyabileceğiniz sayıdan fazla insan yaşıyor. 2000 yılından sonra, böyle giderse, eğer masanızı başkalarının üzerine koymak istemiyorsanız, yemek yiyecek yer bulmanız güçleşecek. Bunu yaptığınız zaman da masanızın altındakilerin bir saat boyunca kıpırdamamaları gerekecek. Eee tabii, petrol de azalıp karneye bağlanacak ve her arabaya ancak birkaç santimetre geriye gitmeye yetecek kadar benzin verilecek.

Bizse bu sorunlarla yüzleşmek yerine seks, uyuşturucular gibi kaçış yollarına eğilim gösteriyoruz. Amerikan toplumu bugünlerde çok hoşgörülü bir toplum oldu. Pornografi hiç bu kadar yaygınlaşmamıştı. Hele bazı filmler! Ne kadar kötü çekilmişler! Işık ayarları bile iyi değil... Belli hedeflerden yoksun yaşayan bir toplumuz. Hiçbir kimse bize sevmeyi öğretmedi. Bizden liderler ve onların etkili, ciddi programlan yok. Ruhsal inanç yokluğu çekiyoruz. Evrenin ortasında acı çekmeye bırakılmış gibiyiz. Şansımız var ki, yine de düşünme yeteneğimizi yitirmiş durumda değiliz. Özetlemek gerekirse, gelecek, bazı iyi olanaklara gebe... Ama tabii, bizim düşmemiz için kazılmış ve üzeri örtülmüş çukurlara da gebe! Asıl sorun; bu olanakları nasıl değerlendirebiliriz, bu çukurlardan nasıl kurtulabiliriz ve nasıl altıya kadar eve dönebiliriz?

Woody Allen,
Evet Ama Bir Lokomotif Bunu Yapabilir Mi Bakalım
Odamda oturmuş bir yandan otuz sekizliğimi temizliyor, bir yandan da gelecek işimin ne olacağını tahmin etmeye çalışıyordum. O anda odamın kapısı açıldı ve Heather Butkiss adındaki uzun ve san saçlı bir afet içeri girdi. Üzerine elbise diye giydiği kısa etek ve dapdar bluz, derin düşünme halindeki bir mandaya bile kalp krizi geçirtebilirdi.

“Senin için ne yapabilirim bebek?”
“Bana birini bulmanı istiyorum.”
“Yitik biri ha? Polise gittin mi?”
“Pek sayılmaz, Bay Lupowitz.”
“Bana Kayzer de bebek... Peki, ne iş?”
“Tanrı.”
“Tanrı mı?”
“Evet, Tanrı. Yaradan, Varoluş Nedenimiz, Yücelerin Yücesi. Bana onu bulmanı istiyorum.”

Daha önce de böyle garip müşterilerim olmuştu; ama vücudu böyle olan bir müşteriyi dinlememezlik edemezsiniz.

“Neden?”
“Orası benim sorunum Kayzer. Sen yalnızca bul"
“Üzgünüm bebek. Yanlış adama geldin.”
“Ama neden?”
“Her şeyi bilmeden...” dedim kalkarken.
“Peki, peki” dedi, alt dudağını dişleyerek. Çorabının lastiğini düzeltti. Ama bu blöfü görmeyecektim.
“Haydi bebek, baştan başlayalım.”
“Şeyy... Aslında ben çıplak model filan değilim.”
“Yaa?”
“Dahası, adım da Heather Butkiss değil. Adım Claire Rosensweig ve Vassar'da öğrenciyim. Felsefe bölümünde. Batı Felsefesi Tarihi filan... Ocak ayına kadar bitirmem gereken bir ödevim var. Batı dinleri üzerine. Sınıftaki bütün çocuklar kafadan bir şeyler yazacaklar; ama ben gerçekten bilmek istiyorum. Profesör Grebanier eğer ödevi beğenirse sınıfı geçireceğini söyledi. Ve babam da sınıfımı geçersem bana bir Mercedes vaat etmişti.”

Bir paket sigara ve bir paket ciklet açıp ikisinden de birer tane aldım. Olay ilgimi çekmeye başlamıştı. İlginç konular. Zeki bir kadın ve o kadının daha iyi tanımak istediğim vücudu...

“Tanrı nasıl bir şey?’’
“Hiç görmedim ki?’’
“O zaman var olduğunu nereden biliyorsun?’’
“Var olup olmadığını bulmak da senin işin’’
“Harika! Nasıl bir şey olduğunu bile bilmiyorsun, öyle mi? Nerede bulabilirim onu?’’
“Bilmem. Gerçekten bilmiyorum. Ama her yerde olduğunu söylüyorlar. Yerde, gökte, çiçekte... sende, bende... şu sandalyede.’’

Aha! Demek panteistti. Bunu aklımın bir köşesine not ettim. Günde yüz dolar, artı tüm giderler ve bir akşam yemeği randevusuna işi bir deneyeceğimi söyledim. Onayladı, anlaştık. Asansörde birlikteydik inerken. Dışarıda hava kararıyordu. Tanrı belki vardı, belki de yoktu; ama bu kentte bir yerlerde benim onu bulmama engel olmaya çalışacak birilerinin olduğundan emindim.

İlk olarak Rabbi Itzhak Wiseman’a gittim. Bizim sinagogda görevli bir hahamdı ve bir keresinde şapkasının içine krema dolduran birilerini yakaladığım için bana bir iyilik borçluydu. Onunla konuşurken birden korktuğunu fark ettim. Gerçekten korkmuştu.

“Tabii ortada bir şeyler dönüyor; ama ben onun adını bile boş yere anamam. Adı boş yere anıldığı zaman çok kızar, beni öldürebilir. Adı konusunda bu kadar alıngan birine hiç rastlamamıştım.”
“Siz hiç onu gördünüz mü?”
“Tanrı'yı mı!?.. Bana ara sıra da olsa torunlarımı gösteriyorlar diye ben kendimi şanslı sayıyorum!”
“O zaman var olduğunu nereden biliyorsunuz?”
“Nereden mi biliyorum? Bu ne biçim soru? Eğer yukarıda biri olmasa böyle bir elbiseyi on dört dolara alabilir miydim sanıyorsun? Baksana... gabardin üstelik”
“Başka bir dayanağınız var mı?”
“Dayanak mı? Tevrat’a ne dersin? O ne ha? Yemek kitabı filan mı? Musa’nın İsrailoğullan’nı Mısır’dan nasıl çıkardığını sandın? Şarkı söyleyip dans ederek mi? İnan bana, Kızıl Deniz’i ortadan ayırmak her babayiğidin harcı değildir! Güç ister.”
“Güçlü, desene.”
“Evet... Çok güçlüdür. Aslında yaptıklarını gören onu daha tatlı biri olarak düşünüyor.”
“Nasıl oluyor da onun hakkında bu kadar çok şey biliyorsun?”
“Çünkü biz seçilmiş insanlarız. Bize bütün çocuklarından daha iyi bakar, bir gün onunla bu konuyu da tartışmak istiyorum zaten...”
“Seçilmiş insanlar olmak için ona kaç para verdiniz?”
“Orasını karıştırma...”

İşte böyle. Yahudilerin Tanrı’yı tutmak için birçok nedenleri vardı. Eski bir koruma mekanizmasıydı işleyen. Parayı al, kulunu koru. Ve Rabbi Wiseman’in konuşmalarından anladığım kadarıyla Tanrı, Yahudileri iyi soyuyordu doğrusu. Bir taksiye atladım ve Onuncu Cadde’deki Danny’nin Bilardo Salonu’na gittim. Yönetici ince, kısa ve hoşlanmadığım bir tipti.

“Şikago Phil burada mı?”
“Soran kim?”

Yakasına yapıştım ve burnuna doğru konuştum.

“Konuşsan iyi olur böcek.”
“Arkada” dedi ani bir tavır değişikliğiyle.

Şikago Phil. Kalpazan, soyguncu, fedai ve ayan beyan tanrı tanımazdı.

“Öyle biri hiç olmadı, Kayzer. İşin doğrusu bu. Kocaman bir yalan bu, herkesi kandırıyorlar. Koca Oğlan diye biri yok. Bir yalan şebekesi bunlar. Çoğu Sicilyalı. Uluslararası bir şebeke. Belli bir liderleri yok... Şeyy... belki de Papa’dır... lider yani...”
“Papa’yla görüşmek istiyorum o zaman!”
“Ayarlarız” dedi göz kırparak.
“Claire Rosensweig adı senin için bir şey ifade ediyor mu peki?”
“Hayır.”
“Heather Butkiss?”
“Bir dakika... Tabii! Radcliff'teki çocukların oksijen peroksit işinde o da vardı.”
“Radcliff mi? Bana Vassar demişti.”
“O zaman yalan söylemiş. Radcliff'te öğretmendir. Bir süredir bir filozofla çıkıyordu.”
“Panteist miydi adam?”
“Hayır. Amprisist... galiba... İşe yaramaz biri! Ne Hegel’i ne de diyalektik metodolojinin hiçbir adamını tutmadığım duymuştum...”
“Hiçbirini mi?”
“Hiçbirini. Bir caz üçlüsünde davulcuymuş bir zamanlar. Sonra kafayı Mantıksal Pozitivizm’e takmış. En son, Columbia Üniversitesinde bir seri Schopenhauer dersi almak için bir soyguna karıştığını duymuştum. Okuldakiler de onu arıyorlar; ders kitaplarını satıp okul haranı onunla ödeyeceklermiş.”
“Sağ ol Phil.”
“İnan bana, Kayzer. Yukarıda kimse yok. Yalan bu. Bir an için doğaüstü bir varlığa inansaydım bütün bu işleri yapıp, toplumun anasını satar mıydım sanıyorsun? Evren tamamen fenomenolojik bir olgu. Hiçbir şey sonsuz değil. Her şey anlamsız. Yaşam tamamen absürd.”
“Sabahki yarışın üçüncü ayağını kim kazandı?”
“Santa Baby”

O’Rourke’un orada bir bira içerken olanların bir muhasebesini yapmaya çalıştım. İşler karışıktı. Socrates intihar etmişti... ya da öyle olduğunu söylüyorlardı. İsa öldürülmüştü. Nietzsche ise delirmişti. Eğer yukarıda biri varsa bile, kimsenin bunu bilmesini istemiyor gibiydi. Peki Claire Rosensweig neden Vassar konusunda yalan söylüyordu? Descartes haklı olabilir miydi? Yoksa Kant,Tanrı'nın varlığım ahlaksal anlamda kanıtladığında on ikiden mi vurmuştu?

O akşam, yemeği Claire’le birlikte yedik. On dakikalık bir girizgâhtan sonra yatağı boyladık ve artık Batı Felsefesi Tarihi filan umurumda değildi. Tiajuana Olimpiyatlarında jimnastik dalında ödül kazanabilecek her türlü pozisyonu biliyordu. Sonra, yanıma yattı. Saçları yastığın üzerine dağılmıştı. Çıplak vücutlarımız hâlâ birbirine dolanıktı. Ben sigara içiyor ve tavana bakıyordum.

“Claire, ya Kierkegard haklıysa?”
“Nasıl yani?”
“Ya Tanrı kavranabilecek değil de yalnızca inanılacak bir varlıksa?”
“Bu çok absürd, ama...”
“Bu kadar akılcı olma”
“Kimse akılcı olmuyor, Kayzer.” Bir sigara yaktı.“Ontolojik olmayı bırak. Şimdi olmaz. Bu saatten sonra ontolojikliği kaldıramam”

Çok üzgündü. Uzanıp onu öptüm, telefon çaldı. Açtı.

“Sana.”

Arayan cinayet masasından Çavuş Reed’di.

“Hâlâ Tanrı'yı arıyor musun?”
“Evet.”
“Yaradan, Var oluş Nedenimiz, Yücelerin Yücesi Rabbimiz mi?”
“Doğru”
“Şu anda morgda bu tanıma tamamıyla uyan biri var. Gelip bir baksan iyi olur.”

Gerçekten de oydu. Ve suratına bakılırsa, işi yapan profesyonel biriydi.

“Getirdiklerinde ölmüştü.”
“Nerede buldunuz onu?”
“Delancey Caddesi’nde bir hangarda.”
“İpucu filan?”
“Bir varoluşçunun işi. Bundan eminiz.”
“Nasıl emin olabilirsiniz ki?”
“Sistemli bir iş olmamış. Ani bir itkiyle yapılmış”
“Yani, bir tutku suçu mu?”
“İyi bildin. Yani, sen de zan altındasın Kayzer.”
“Ben mi?”
“Buradaki herkes senin onun sahip olduğu bazı şeylerin peşinde olduğunu biliyor.”
“Ama bu, beni bir katil yapmaz ki!”
“Belki, ama zanlı yapar.”

Dışarıya çıktığımda derin bir nefes aldım ve kafamı rahatlatma ya çalıştım. Bir taksi tutup Newark’a, oradan da bir blok yürüyüp Giardino’nun İtalyan Lokantasına gittim. Orada, siyah bir masada beni bekliyordu. Majesteleri Papa. Yanında iki adam ve çevresinde bir düzine polis vardı.

“Otur.” dedi, yediği spagettiden kafasını kaldırarak. Elini uzattı. Otuz iki dişimle sırıttım, ama öpmedim. Suratı asıldı ve bu benim hoşuma gitti. Bir puan almıştım.

“Biraz spagetti ister misin?”
“Hayır efendim, siz yiyin.”
“Biraz salata?”
“Daha yeni yedim.”
“Kendin halledersin. Biliyor musun, burada nefis Rokfor peyniri servisi yapıyorlar. Bizim Vatikan'da nerede böyle yemek!”
“Sadede gelelim efendim. Ben Tanrı’yı arıyorum”
“Tam adamına geldin”
“Yani, öyle biri var mı?” Bu lafım herkesin hoşuna gitti ve güldüler. Yandaki adamlardan biri “Ne hoş! Zeki çocuk, Tanrı’nın var olup olmadığını soruyor” dedi.

O anda sandalyemi düzelttim ve nedense deminki adamın küçük ayak parmağı birden sandalyenin ayaklarından birinin altında kalıverdi! “Pardon” dedim; ama adam kıpkırmızı olmuştu bile.

“Tabii ki var Lupowitz ve ben onunla iletişim kurabilecek tek insanım. O yalnızca benimle konuşur.”
“Neden yalnızca seninle?”
“Çünkü benim kırmızı cübbem var.”
“Şu üstündeki mi?”
“Çek elini. Her sabah kalkar kalkmaz bu kırmızı cübbeyi giyiyorum ve o anda tamam! Patron benim! Sorun giyside. Aslında, kot pantolon ve spor ceket giysem de beni tutuklayamazlardı. Bu, dinen yasak biliyorsun.”
“O zaman yalan. Tanrı yok.”
“Bilmiyorum. Zaten ne fark eder? Maaş var ya! Üstelik oldukça iyi.”
“Hiç kırmızı cübbenizin çamaşırhanede gecikebileceğim ve birden bizim gibi sıradan bir insan olabileceğinizi düşündünüz mü?”
“Tek günlük, hızlı servislerle çalışırım ben. Belki birkaç sent pahalıya geliyor; ama en azından güvenli.”
“Claire Rosensweig adı sizin için bir şey ifade ediyor mu?”
“Tabii. Bryn Mawr’un bilim bölümünde çalışır.”
“Bilim mi?... Sağ olun.”
“Ne için?”
“Yanıt için efendim ” Bir taksi tuttum ve George Washington Köprüsü’ne doğru yola çıktım. Yolda ofisime uğradım ve bir-iki ayrıntıyı gözden geçirdim. Claire’in evine giderken parçalan kafamda birleştirdim ve ilk kez uydular. Eve vardığımda üzerinde ince bir gecelik vardı ve canı sıkkın görünüyordu.

“Tanrı öldü. Polis buradaydı az önce. Seni arıyorlar. Bir varoluşçunun işi olduğunu düşünüyorlar”
“Hayır bebek. Sen yaptın.”
“Ne? Şakanın sırası değil. Kayzer”
“Sen yaptın.” dedim.
“Ne diyorsun sen?”
“Sen bebek. Heather Butkiss değil, Claire Rosensweig de değil... Sen, Doktor Ellen Shepherd!”
“Adımı nereden biliyorsun?”
“Bym Mawr’da fizik öğretmeni olduğunu da biliyorum. Orada kürsü elde eden en genç profesörsün sen. Kış ortasında o felsefe meraklısı caz müzisyeniyle tanıştın. Ama evliydi ve bu bile sana engel olamadı. Birkaç eğlenceli geceden sonra âşık olduğunu düşünmeye başladın. Ama olmadı; aranızda başka bir şey vardı. Tanrı. Görüyorsun bebek, o inanıyordu ya da inanmak istiyordu; ama sen o bilimsel beyninle kanıtlar aradın.”
“Hayır Kayzer, yemin ederim...”
“Belli engelleri ortadan kaldırmak için kendine felsefe öğrencisi süsü verdin. Socrates’tan kurtuldun; ama bu kez Descartes başına bela oldu. Ondan kurtulmak içinse Spinoza’dan yararlandın. Kant’ın da senden farklı düşündüğünü görünce, onu da ortadan kaldırman gerektiğini düşündün...”
“Ne dediğini bilmiyorsun sen!”
“Leibnitzl kıyma haline getirdin; ama biri Pascal’a inanacak olursa, işin bitikti. Öyleyse ondan da kurtulmalıydın. İlk hatanı burada yaptın işte; Martin Buber’e güvenmemeliydin. Yumuşaktı o. Tanrıya inanıyordu... Senin için yapılacak tek şey kalmıştı: Tanrı’nın kendisinden kurtulmak!”
“Kayzer, sen delisin!”
“Hayır bebek! Ona yaklaşmak için panteist gibi davrandın. Birlikte Shelby’nin partisine gittiniz ve Jason’ın bakmadığı bir anda onu öldürdün!”
“Shelby ve Jason da kim oluyor?!”
“Ne fark eder? Yaşam nasıl olsa absürd değil mi?”
“Kayzer” dedi hafifçe titreyerek. “Bana bunu yapmayacaksın değil mi?”
“Evet bebek; Yaradan nallan diktiğine göre, birinin bu işi üstlenmesi gerek, öyle değil mi?”
“Oh Kayzer, birlikte gidebiliriz. Yalnızca ikimiz. Felsefeye filan da boş veririz... Bir yere yerleşir ve... ne bileyim, belki anlambilimle ilgileniriz.”
“Kusura bakma bebek, boşa nefes tüketiyorsun.”

Artık salya sümük ağlamaya da başlamıştı. Birden elini kaldırıp zaten ince olan geceliğinin omuz askılarından birini indirdi. Bir saniye sonra karşımda “Al beni, seninim.” diyen Venüs güzelliğinde bir çıplak kadın vardı. Bu Venüs’ün bir eli benim saçlarımı okşarken, bir elinin de kırk beşlik bir tabancayı sırtıma dayadığım fark ettim son anda. Ona sarılmadan, hazır bekleyen otuz sekizliğimin tetiğini çekmeden önce kendi silahının horozunu kaldıracak kadar zaman tanıdım. Silahı düştü elinden. İnanamaz gözlerle baktı bana.

“Kayzer... Nasıl olur?”

Yavaşça gidiyordu artık; ama hızlı davranıp son sözümü söyledim:

“Evrenin kendi varlığı ile çelişki içinde olan karmaşık bir ide olarak belirtilmesi ve gerçek varlığın içinde ya da dışında olması, aslında algısal bir hiçliktir ya da herhangi bir soyut var olma biçimiyle ilintili olarak hiçliktir ya da en azından, sübjektif başkalıkla ilintili olan ya da objektif varlık eksikliğinden doğan ve fizik kurallarına bağlı olan daimi bir varoluşla ilintili olan bir hiçliktir.

Önemli bir sözdü bu; ama galiba ölmeden önce ne demek istediğimi anlamıştı.

Woody Allen,
Evet Ama Bir Lokomotif Bunu Yapabilir Mi Bakalım