keytarist etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
keytarist etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Death and Life by Gustav Klimt
‘’Seni anlayamıyorum!’’ dedi Aysun.

Hastane bahçesini ikiye ayıran kilit taşı döşeli yolun karşı tarafındaki iğde ağacına dikmişti gözlerini Hasan. Aysun’a dönüp bakmadı. Aysun’un da ona bakmadığını biliyordu.

‘’İnsan nasıl olur da kendi öz anneannesi can çekişirken bu kadar tepkisiz olabilir?!..’’ diye üsteledi.

Ağacın dibinde, sağ gözünün etrafındaki kahverengi leke ile bir korsanı andıran tekir, tüm dikkatini dallara bir konup bir uçan, birbirlerinin üzerinden taklalar atan serçelere kilitlemiş, üzerlerine atlamak için uygun bir pozisyon alabilmek için arka bacakları üzerinde kıpırdanıp duruyordu. Bulunduğu yerden dala kadar tek hamlede sıçrayabilir mi acaba diye düşündü Hasan... Aysun’a cevap vermeyecekti. Onun da cevap bekler gibi bir hali yoktu zaten. Söylenmişti kendi kendine, hatta azarlıyormuş gibi bir ton vardı sesinde. Aşkı tüketmiş her ilişkinin standart mağduru olarak intikamını, vazgeçemediği alışkanlıkları yüzünden terk edemediği sevgilisinin kişilik özelliklerini fütursuzca didikleyerek almaya çalışıyordu.

Kendini savunmadı Hasan. Savunması gereken bir şey olduğunu düşünmüyordu. Olsa da dinlemezdi Aysun. Dinlese de anlamazdı. Kadınlar ve erkekler, duygusal mekanizmalarının tamamen farklı biyolojik etkenlere bağlı olduğunu, bu yüzden birbirlerinin duygusal durumlarını empati kurmaya çalışarak çözemeyeceklerini anlamadıkları sürece anlatılanlar hiç bir zaman anlaşılamayacaktı.

Bir de kelimeler vardı. İnsanlar onları birbirleriyle anlaşabilmek için icat etmişlerdi aslında. Halklar türettikleri kelimeleri arka arkaya dizerek kendi dillerini yaratmışlardı. Felsefelerini, dinlerini kelimelerle kurmuş, sanatlarını serimlerken saçmışlardı harfleri insanlığın kucağına. Hatta külliyen kelimelerin, cümlelerin sanatlarını icat etmişlerdi. Fakat yüzyıllar peşi sıra geçmiş, toplumsallıktan bireyselleşmeye geçişi cinsel uzuvlarıyla algılayan tek bir nesil, binlerce yıllık bu birikimi, kendi kelimelerine kendi anlamlarını yüklemeye yeltenerek yerle bir etmişti. Kelimeler anlaşamamaya yarıyordu artık... Hasan da kendi kelimelerinin, Aysun’un kelimelerinden farklı olduğunu anladığı günden beri ona bir şey anlatmaya çalışmıyordu. Sustu Hasan, yine sustu. O yine susunca Aysun yine sinirlendi. Oturdukları ahşap banktan hışımla kalktı ve hızlı adımlarla Onkoloji Polikliniğinden içeriye dalarak gözden kayboldu. Bu sırada tekir, dalın ulaşabileceğinden yüksekte olduğuna kanaat getirdi ve mağrur ifadesinden ödün vermeden az ilerideki çöp konteynerine doğru yollandı.

Sol tarafına doğru hafifçe kaykılarak pantolonunun sağ cebindeki Camel paketini ve kabartma desenli Zippo’yu çıkardı Hasan. İçinden rasgele bir dal alıp yaktı. Derin bir nefes çekti ve yoğun nikotinin midesiyle göğsü arasında birikmiş sıkıntıyı alıp vücudunun tüm hücrelerine sinsice yayışının tadını çıkardı. Günde bir buçuk paket sigara içiyordu fakat hiçbir tanesi böyle anlarda olduğu kadar etki yaratmıyordu. Daha önce yaşadığı benzer anları hatırlamaya çalıştı.

Burnt Man by Aron Demetz
2009 ekonomik krizinde, çalıştığı mimarlık ofisinin iflas etmesi üzerine üç aylık maaşını da kıdem tazminatını da alamadan işten çıkarıldığında; çocukluk arkadaşı Melih, birlikte geçirdikleri trafik kazası sonrası ameliyata alındığında; Aysun’la artık sayısını hatırlayamadığı ayrılıklarının, aralarındaki tüm büyüyü bozan o ilk seferi gerçekleştiğinde ve o lanet maçta; Trabzonspor’la berabere kalıp, şampiyon olduklarını sanarak indikleri Şükrü Saracoğlu Stadı çimleri üzerinde, birkaç dakika içinde aslında şampiyonluğun Bursa’ya gittiği gerçeğini öğrendiklerinde de içtiği sigaralar ödediği paranın hakkını fazlasıyla vermişti. Diğer zamanlardakilerin müsriflikten başka bir şey olmadığına karar verdi.

Şimdi anneannesi yoğun bakımda, ölmek üzereydi. Fakat Hasan’ın sıkıntısı anneannesinin durumundan çok karşı koyamadığı umursuzluğu ve hissizliğiydi. Kendini içten içe yas tutmak, üzgün olmak zorunda hissediyordu. Fakat hissettiği tek şey koca bir boşluktu ve bunu saklayamadığı için de insanlar tarafından aşağılandığını hissediyordu.

Peki o gerçekten anneannesini sevmiyor muydu? Bunu daha önce hiç düşünmemişti. Sevmek ne demekti ki? Bunu sormuş muydu hiç kendine? Bir şeyi sevmek ya da bir insanı sevmek nasıl vuku buluyordu? Bir insan kimi seveceğine ya da sevmeyeceğine neye göre karar veriyordu?.. Bir insan ne zaman ve nerede dünyaya geleceğini belirleyemezdi ki! Kimin çocuğu, kimin kardeşi, kimin kuzeni olacağını bilemeyeceği gibi kimin torunu olacağını da bilemezdi. Doğanın kendi soyu üzerinde oluşturduğu trilyonlarca farklı döllenme ihtimalinin üzerinden iki kuşak geçmiş, biri anneanne, diğeri de torun olmuştu. İkisi de birbirini seçmemişti. Hiçbir şey paylaşmamışlardı. Çocukluğunda anneannesi elinden tutup onu parka götürmemiş, bir külah dondurma almamıştı. Bir kez olsun sevdiği bir yemeği pişirip önüne koymamıştı. Cılız bedeni gelişebilsin, büyüyebilsin diye iki lokma yemek yedirebilmek için; kucağında, sırtında, omzunda taşıyıp oyunlar oynatan o değildi. Kakasını yapıp, tuvaletten ‘bittiiiee!’ diye seslendiğinde koşup gelip poposunu yıkayan o olmadığı gibi; abisine ‘göt’ dedi diye annesinin bir avuç pul biber doldurduğu ağzına buz gibi karpuz dilimlerini tıkıştırmaya çalışan da o olmamıştı. Tüm bunları yapmamış olması da anneannesinin suçu değildi elbette. Şartlar onları birbirlerinden uzak tutmuştu.

İnsanlar, diğer insanları sevdiklerini hissettiklerinde, gerçekte onların kendi üzerlerinde yarattığı güzel hisleri seviyorlardı belki de. Yıllar geçtikçe hafızaları bu güzel anıları biriktiriyor; insanlar da o anılara dönüp dönüp bu sevgiyi pekiştiriyor, derinleştiriyorlardı. Gel gelelim Hasan’ın anneannesiyle görev icabı yapılan birkaç bayram ziyareti dışında hiçbir ortak anısı yoktu...

***

Soluk kahverengi ceketi, şalvar kesimli siyah pantolonu, kocaman göbeğinin her an parçalayacakmış gibi düğmelerini zorladığı bej rengi gömleği, ökçelerine bastığı yumurta topuklu ayakkabıları, sigaradan sararmış bıyıkları ve hafiften ağarmış kirli sakallarının örttüğü kara suratıyla, kasketli bir adamın ‘’Ateşin var mı yiğenim?’’ diyen tok ve çatallı sesiyle irkilip, daldığı düşüncelerden çıktı Hasan. Çevik bir hareketle yakıp aynı anda uzattı Zippo’yu. Siyah taşlı küçük tespihini sol tekinin serçe parmağına doladığı ellerini benzinin kuvvetli ateşine siper ederek yaktı sigarasını adam ve Aysun’dan boşalan yere çuval gibi bıraktı iri gövdesini. Kuvvetli, çabuk bir nefes çekip bıraktı hızlıca ve kesik kesik öksürdükten hemen sonra ‘’Sağ ol yiğenim’’ diyebildi. Birkaç saniye daha gecikse düşüp ölecekmiş gibi sarılmıştı sigaraya. Hasan yan gözle çaktırmadan süzdü adamı, taşralı olduğu her halinden belliydi. Bilirdi, böyleleri gevezelik etmeyi çok sever, çeneni bir kez açarsan bir daha susturamazdın. Birbirlerini tanımayan iki insanın yapacağı her sohbet, daha önce onlarcası yapılmış aynı klişeleri tekrarlamaktan ibaretti. İnsanlar bundan ne zevk alır, bir türlü anlamazdı Hasan. Bu yüzden diğer yöne bakıp ilgilenmiyormuş gibi yaptı. Adam da Hasan’ın umursamaz tavrını fark etmişti fakat onun alışılmışın dışında bulduğu giyim tarzı, küpeleri, dövmeleri ilgisini çekmişti. Ne çok vardı böyle tiplerden artık. Anaları babaları yok muydu bunların? Kılık kıyafetlerine bir şey demiyorlar mıydı? Bu yeni gençliğe akıl sır ermezdi. Hoş, bilmezdi ki onlar da kendi kendilerine akıl sır erdiremezlerdi!..

Hasan’ın soğuk tavrı bir - iki dakika oyalayabilmişti adamı. ‘’Hasta yakını mısın yiğenim?’’ diye sordu kafasını havaya kaldırıp, dudaklarının arasına aldığı sigarasının dumanından sakınmak için bir gözünü kısarak. Cevap vermekte çok aceleci davranmadı Hasan. Çok uzatırsa kalkar giderim diye düşündü. ‘’Evet’’ dedi bir kaç saniye sonra. ‘’Anneannem, onkolojide yoğun bakımda şu an, bekliyoruz’’

Lost by Nilay Uçar
‘’Yapma yahu! Vah vah, geçmiş olsun yiğenim. Dua etmek lazım, Allah’tan ümit kesilmez. Benim de birader evveli gün kalpten gidiyordu, zor yetiştirdik vallahi. Ameliyat ettiler, kurtardık çok şükür. Rabbim bağışladı bize.’’

‘’Geçmiş olsun’’ dedi Hasan duygusuz sesiyle. Zorla çıkmıştı bu iki kelime ağzından.

Ne tuhaf diye geçirdi içinden. İnsanlar hastalıklarla mücadele edebilmek için tıp bilimini geliştirmişlerdi. Bir çok hastalığı iyileştirebilmeyi öğrenmiş, bunun için çok büyük acılar çekmiş, çok fazla kayıp vermeleri gerekmişti. Hatta röntgen cihazını icat ederken uzun süre radyoaktiviteye maruz kaldığı için kan kanserine yakalanan ve kendi canından olan Madam Currie gibi kahramanlar çıkarmıştı Dünya. Yine de bir çok hastalığa hala çare bulunamamıştı. Şimdi anneannesi için yapabildikleri tek şey de mümkün olduğunca acısını hafifletmekti. Tanrı ise alay eder gibi, hiçbir şey yapmadan olanları izliyor, insanların acı çekmelerine izin veriyordu. Kendi bilgisinin sonsuzluğunu en kabadayı üsluplarla ispata giriştiği kalın kitaplarda, hastalıkların nasıl iyileştirileceğine dair en ufak bir sır vermemişti. Tüm yük insanların üzerindeydi, tüm acılarla onlar savaşıyordu çoğu zaman çaresizlik içinde. Fakat aynı insan, yüzyılların birikmiş çabalarının bilgisi ve tekniğiyle uyguladığı ve sonuç aldığı bir tedavi için kendi türüne minnet duyacağına, kendi yarattığı insanın acılar içinde kıvranmasını umursuzluk içinde izleyen bu Tanrıya şükrediyordu!

Hele kanser, ne tuhaf hastalıktı!.. Normal şartlarda, vücut hücreleri bir süre canlı kalıp, sonra ölüyor, yerlerine yenileri oluşuyordu. Fakat bir gün bir hücre, ölüme direnip hayatta kalmaya karar verirse, kendisi gibi ölüme direnen başka hücrelere bölünüp, çoğalarak bulunduğu bölgeye yayılmaya başlıyordu. İşte kanser dedikleri buydu!.. Normalde bir organizmanın yaşaması için hücreler ölmeliydi! Hücreler ölmeyi reddedip yaşamaya karar verirlerse, tüm organizmayı sarıp, onu öldürüyorları. Hem de acılar içinde!

Ne tanıdık bir düşünceydi bu! İnsanlar da her şekilde ve her koşulda, olabildiğince çok yaşamaya çalışıp, tüm dünyayı kanser hücreleri gibi sarmamışlar mıydı? Geri kalan tüm canlılar için ve en sonunda kendi türleri için doğayı çürümüş bir bedene çevirmemişler miydi? Bugün uğraştıkları tüm bu hastalıklar insanların bozduğu doğal düzenin birer ürünü değil miydi?!

Bugün, yukarıda haftalardır acı içinde kıvranan yaşlı kadın da benzer bir durumdaydı. Haftalardır yaşamaya devam edebilmesi için hiçbir ilmi dayanak bulunamıyordu. Yapılabilen tek şey acısını azaltmak için ilaçlar vermekti. Öleceğini herkes biliyordu. Fakat devletin kanunları da, toplumun gelenekleri de koşullar ne olursa olsun, herkesin sonuna kadar yaşaması için imkanlar dahilinde olan her şeyin yapılmasını emrediyordu! Bir kişi cesaret edip, ‘’yeter!’’ demiyordu! ‘’Çekelim şu fişi, artık acı çekmesin’’ diyemiyordu! Çünkü Allah’tan ümit kesilmezdi! Öldürmeyen Allah, canı isterse öldürmezdi!..

***

Death and Woman by Kathe Kollwitz 
Polikliniğin girişinde hıçkırıklara boğulmuş annesinin kireç gibi bembeyaz ve oluk gibi akan göz yaşlarıyla sırılsıklam olmuş yüzünü farketti birden Hasan. Bir kolunda Aysun, diğerinde kuzeni Murat onu dışarıya çıkarıyorlardı. Aynı anda; ‘’Bu kolundaki kalıcı mı yiğenim?’’ diye sordu adam. Şaşkın bir edayla önce sol kolundaki ‘’sub specie aeternitatis’’ yazan dövmeye sonra da ciddiye alınmayı bekleyen adamın suratına baktı bir an Hasan. Sonra tekrar kapıya çevirdi gözlerini. Murat ve Aysun, annesini teselli etmeye çalışıyordu. Aysun’la göz göze geldiler. O an sorulabilecek tek bir soru ve verilebilecek tek bir cevap vardı. Bu kez kelimelere gerek yoktu, bir bakışla bile anlaşılabilirdi. Aysun’un başını hafifçe yukarı aşağı sallarken büzdüğü dudaklarından ve yumduğu gözlerinden süzülen bir damla yaştan aldı cevabını Hasan. Oturduğu banktan kalkmak üzere doğrulurken gözleri annesindeydi, ne yapacağını şaşırmıştı. Bir an önce kalkıp yanına gitmeli ve onu teselli eden o olmalıydı.

Adama tekrar bakmadı, kendisini işitip işitemeyeceğini umursayacak durumda değildi. Mırıldandı sadece ayağa kalkarken:

‘’Hepimiz geçiciyken, bir dövme ne kadar kalıcı olabilir ki dayı?...’’

keytarist
Dini ön yargıları bir kenara bırakırsak, bilim ve toplum arasındaki derin uçurumun temel niteliğinin algısal olduğunu kabul edebiliriz. Nedeni gayet basit; milyonlarca yıllık evrim sürecinin yönelimi, insan beyninin atom altı dünyasının kavramsal niteliklerini ya da Büyük Patlama'nın ilk mikro saniyelerini araştırmasını sağlamak değildi. İnsanın duyusal özelliklerinin temel görevi; beslenme, barınma, tehlikelere karşı savunma ve çiftleşme gibi, öncelikli olarak bireylerin hayatta kalmasını ve türün doğada kalıcı olabilmesini sağlayacak davranışları düzenlemekti. İnsan türünün zihinsel evrimi ciddi bir kırılma yaşayarak, bugünkü medeniyet seviyesine açılan yolda anormal bir sıçrama gösterince, bugün kendimizi tüm bu karmaşık konuları tartışabilir halde buluverdik.

İnsanı incelemeye 5 temel duyusundan başlarsak, ortaya koyduğumuz bu teze güçlü dayanaklar elde edebiliriz. Örneğin; insan gözü, yalnızca mor ötesi ve kızıl ötesi dalga boyları arasında kalan ışığı algılayabilir. Doğada bulunan tüm dalga boyları içerisinde, çıplak gözle görebildiklerimizi bir diyagram halinde incelersek, görülebilirler ile görülemezler arasındaki anormal orantıyı daha net anlayabiliriz.


Buradan, bir fenomenin, insanın görsel duyuları tarafından algılanamamasının, o fenomenin var olmadığı sonucunu çıkarmadığını rahatlıkla anlayabiliriz. Büyük Patlama'yı keşfetmemizi sağlayan Doppler Etkisi, Kozmik Arka Plan Işıması gibi fenomenler, çıplak insan gözü tarafından algılanamıyor olsa bile, bilimsel çıkarımlar ve araçlar kullanılarak tespit edilebilmiş ve üzerlerine binlerce bilimsel teori kurulan, sağlam kuramların oluşmasında önemli rol oynamıştır.

Benzer şekilde işitsel duyumuzun yalnızca 20Hz ile 20000Hz arasındaki ses frekanslarını algılayabildiğini, dokunma duyumuzu uzuvlarımızı kaybetmeden yalnızca belli sıcaklık değerleri arasında kullanabildiğimizi de belirtmemiz gerek.

Özetlersek, bugün doğal sağduyumuzun çok ötesine geçen kavramları ve fenomenleri araştırabilmek için bilime başvuruyoruz. Böylelikle işitilemez olanı işitilebilir, görülemez olanı görülebilir, dokunulamaz olanı dokunulabilir hale getirebiliyoruz. Bunları yaparken de insan sağduyusunun algılamakta çok zorlandığı makro ve mikro ölçekte olayları gözlemliyor, ölçüyor, hesaplıyor, değerlendiriyoruz. Bilim geliştikçe, sınırlar da genişliyor. Fakat bu durum, sıradan insanların bilimsel kavramları anlamasını gittikçe zorlaştırıyor. Bilimin kavramsal olarak insan sağduyusunu zorlamaya ve aşmaya başladığı dönemin, yakın zamanda hızla yükselen bilim karşıtı spiritüalist akımlara dolaylı olarak zemin hazırlayan postmodern zamanlarla çakışıyor olması da bir tesadüf değil elbette...

***

Zaman içerisinde bilimle toplum arasında gittikçe derinleşen uçurumu fark edip, arada köprü kurmaya gayret eden bir çok bilim insanı ve filozof oldu. Bunlar zor kavramları sıradan insanların anlayabileceği şekillere sokan kuvvetli analojiler geliştirdiler. Bunların en başında Carl Sagan'ın geliştirdiği Kozmik Takvim fikri gelir. Kozmik Takvim, insanların özellikle din temelli ön yargılarla en çok kaçındığı Kozmoloji gibi bilimsel çalışma alanlarını veya Evrim Teorisi gibi güçlü kuramları daha anlaşılır kılmak adına bulunmuş dahice bir fikirdir. Çünkü her iki alanda da, zaman ölçeği kritik bir önem taşımakta ve bu alanlarda kullanılan zamansal büyüklükler insan sağduyusunun algılayabildiğinin çok ötesine geçmektedir. Sıradan bir insan, sağduyusuyla birkaç yüz yılı, belki bir miktar tarih bilgisiyle birkaç bin yılı zihninde isabetle modelleyebilir. Fakat zamansal büyüklükler jeolojik birim zamanlara, yani milyonlarca, hatta milyarlarca yıla yükseldiğinde, kavramları hayal etmek gittikçe zorlaşır.

İşte Kozmik Takvim fikri de bu açığı kapatabilmek adına mükemmel bir icattır. Kozmik Takvim'e göre, evrenin başlangıcı olarak kabul ettiğimiz Büyük Patlama'dan bugüne kadar geçen zamanı, günlük hayatta kullandığımız bir takvim yılına oranlayarak, evren tarihi boyunca gerçekleşmiş büyük olayları, insanlık tarihiyle ve hatta kendi kişisel tarihimizle kıyaslama şansı buluruz.

Bu ölçeğe göre Büyük Patlama 1 Ocak saat 00:00'da gerçekleşmiştir ve Samanyolu Galaksisi'nin oluşması Mayıs ayını, Güneş Sistemi'nin oluşması ise Eylül ayını bulmuştur. Yalnızca Güneş Sistemi'nin oluşmasına kadar geçen sürenin bile Kozmik Takvim'in 3te 2'sini kapsadığına dikkat etmek gerekiyor.

14 Eylül'e geldiğimizde Dünyamızın oluştuğunu ve bundan 11 gün sonra, 25 Eylül'de Dünya üzerinde ilk canlıların oluştuğunu görmeye başlıyoruz. Mikro organizmalar eşeyli üremeye ilk kez 9 Kasım'da başlarken, 15 Kasım'da ilk ökaryotik hücreler ortaya çıkmaya başlıyor. Bundan sonra 16 Aralık'ta ilk solucanları, 19 Aralık'ta ilk balıkları, 21 Aralık'ta böcekleri, 24 Aralık'ta dinozorları ve 26 Aralık'ta ilk memelileri dünya üzerinde görmeye başlıyoruz. 29 Aralık'ta ilk primatları, 30 Aralık'ta da ilk insansıları gördükten sonra, nihayet Kozmik Yılın son gününde, hem de yılın bitmesine yalnızca bir buçuk saat kala, saat 22:30'da ilk insanları yer yüzünde görmeye başlıyoruz.

Kozmik Takvim'de insanlık tarihine yaklaşabilmemiz için ölçeğimizi büyüterek; aylardan, günlere; günlerden saatlere, hatta dakikalara indirmemiz gerekiyor:

31 Aralık 23:00: İlk taş aletler
31 Aralık 23:46: Ateşin kontrollü olarak kullanılması
31 Aralık 23:56: Son buzul çağının başlangıcı
31 Aralık 23:59: İlk mağara resimleri

Kozmik yılın son gününün, son saatinin, son dakikası içerisindeyiz ve hala yazılı insanlık tarihinden bahsetmeye başlayamadık. Şimdi ölçeğimizi saniyeler boyutuna indirmek zorundayız:

31 Aralık 23:59:20: Tarımın keşfedilmesi
31 Aralık 23:59:35: İlk şehirleşme
31 Aralık 23:59:50: İlk hanedanlıklar
31 Aralık 23:59:51: Alfabenin icadı
31 Aralık 23:59:53: Pusulanın keşfi
31 Aralık 23:59:55: Buda'nın doğumu
31 Aralık 23:59:56: Hz. İsa'nın doğumu
31 Aralık 23:59:57: Hz. Muhammed'in doğumu
31 Aralık 23:59:58: Maya uygarlığı
31 Aralık 23:59:59: Rönesans, Teleskop'un keşfi, Evrim Teorisi, Görelilik Teorisi, Kuantum...

İnsanlık tarihi ile ilgili bildiğimiz hemen her şeyin, Kozmik Yıl'ın son gününün, son dakikası içerisinde gerçekleştiğini görmek, içinde yaşadığımız İslam Kültürü'nün önderi, Hz. Muhammed'in Kozmik Yıl'ın bitimine 3 saniye kala doğduğunu anlamak, yazının başında bahsettiğimiz kritik zaman ölçeğini algılayabilmek açısından sarsıcı bir farkındalık yaratıyor.

Tanrı Var Mı? olarak 2012'nin Aralık ayında Kozmik Takvim ile ilgili bir makale yayınlamıştık. Daha detaylı bilgi edinmek, hatta kozmik takvim'i Carl Sagan'ın anlatımıyla izlemek için buraya tıklayabilirsiniz. Ayrıca Evrim Ağacı sitesi'nin Türkçeleştirdiği şu diyagramda Kozmik Takvim'in daha detaylandırılmış halini inceleyebilirsiniz.

***

Zaman kavramını kendi bakış açısından, farklı metaforlarla anlatan başka bilim insanları ve filozoflar da var. Bunlardan bir diğeri, çağdaş felsefenin önemli isimlerinden Daniel Dennett de evrimin çok uzun zamanlara yayılan dinamiklerini daha anlaşılır kılabilmek için ''Aklın Türleri'' isimli kitabından şu harika analojiyi yapıyor:
Evrimsel değişim şablonları o kadar yavaş oluşur ki, bunları normal bilgi kavrayış hızımızla görmek mümkün değildir, bu yüzden onların yönelmişlik yorumunu gözden kaçırmak ya da salt mizah veya metafor sayıp bertaraf etmek kolaydır. Bizim normal hızımızı kollayan bu eğilime ''zaman ölçeği şovenizmi'' denebilir. Tanıdığınız en zeki, en çabuk kavrayışlı kişiyi düşünün ve onu hareket halindeyken ultra ağır çekimde -söz gelimi saniyede 30000 karelik bir hızla- (standart TV filmleri genelde saniyede 24-30 kare civarındadır) filme alıp, bu filmi saniyede 30 karelik normal bir hızla oynattığınızı hayal edin. Yıldırım hızıyla verilmiş tek bir zekice cevap, ''tek bir vuruşu bile atlanmaksızın'' sunulmış nükteli bir söz, filme alınan kişinin ağzından, şimdi adeta bir buzul hızıyla, en sabırlı film izleyicisini bile sıkıntıdan çatlatacak kadar yavaş çıkacaktır. Bu kişinin normal hızda yadsınamayacak biçimde ortaya koyduğu zekayı artık kim fark edebilir?
''Zaman ölçeği şovenizmi'' ne zekice bir tanımlama değil mi? Bir başka örnek, jeoloji alanından; Dana Desonie, ''Kozmik Çarpışmalar'' isimli kitabında, dinozorlar ve insanların dünyaya hükmettikleri süreleri kıyaslarken şöyle bir analoji kullanıyor:
Dünya'nın, 4,5 milyar yıllık tarihini 24 saatlik bir güne sıkıştırsaydık, modern insanların ortaya çıkmasından bu yana geçen süre 7,7 saniyeye karşılık gelirdi. Bunun yanısıra dinozorların 160 milyon yıllık hükümdarlığı 51 dakikaya eşit olurdu.

*** 

Kozmolojinin, jeolojinin ve evrim teorisinin makro zaman ölçeklerini açıklayan analojilere güzel örnekler verdiğimizi düşünüyorum. Biraz da kuantum dünyasının mikro ölçeklerine bakalım. Nobel ödüllü ünlü fizikçi Richard Feynman kitaplaştırılmış ''Kuantum Elektrodimiği'' konferanslarından birinde, deney ve kuram arasındaki belirsizlik payını anlatabilmek için şu ifadeleri kullanıyor:
Sırf kuramın sıkı sınamalardan nasıl başarıyla çıkabildiğini göstermek amacıyla size son sayıları vereceğim: deneyler, Dirac'ın sayısı için 1,00115965221 (en sondaki rakam için 4 kadar belirsizlikle) değerini gösterirken, kuram bunu 1,00115965246 (belirsizlik 20 kadar) olarak hesaplamakta. Bu sayıların keskinliğini daha iyi hissetmeniz için size şu benzetmeyi yapacağım: Eğer Los Angeles ile New York arasındaki uzaklıkla kıyaslanırsa, belirsizlik payı bir saç teli kalınlığı kadardır.
New York - Los Angeles arası uçuş süresinin yaklaşık 6 saat olduğunu ve alıntıyı yaptığım kaynağın 1985 tarihli olduğunu belirtmem gerekir. Böylece 30 sene içerisinde, teknoloji ile birlikte Kuantum Fiziği'nde yaşanan gelişmeleri hayal etmeyi size bırakabilirim.

Bu makalede göstereceğimiz son analoji, atomun yapısına ilişkin olacak: Bir atomun, kendi çekirdeğine olan hacimsel oranı, bir futbol stadyumunun santra noktasında duran bir miskete oranı kadardır. Peki bu misketin, yani atom çekirdeğinin ''yoğunluğu'' ne kadardır dersiniz? 6,3 milyar adet otomobilin tek bir kargo kutusuna sıkıştırıldığını hayal edebilirseniz, işte tam olarak o kadardır...

Unutmayın; bir şeyi algılayamıyor olmamız, onun var olamayacağı anlamına gelmez..

keytarist
Zihnin evrimleşmesi ile birlikte oluşan ilkel düşüncelerle varoluşu süper güçleri olan yaratıcılara atfeden insanlık, Kopernik devrimi ile birlikte bin yıllar boyunca yerleştirdiği merkeziyetçi bakış açısını yeniden değerlendirmek zorunda kaldı. Zamanın şartlarında Dünya'nın yuvarlaklığı bile tartışma konusuydu. Bunun yanında yerkürenin evrenin merkezinde bulunduğu, Güneş'in, Ay'ın ve diğer tüm yıldızların onun çevresinde döndüğü görüşü hakimdi. Bu düşünce insanda, tüm evrenin kendisi için yaratıldığı, kendisinin diğer tüm canlılardan ayrıcalıklı olduğu, dahası kendisinden başka her şeyin, bizzat kendisi için yaratıldığı izlenimini oluşturuyordu. Doğrusu bu oldukça gurur okşayıcı ve konforlu bir yaklaşımdı. Belki de sırf bu yüzden sorgulanması bugün bile milyonlarca insan tarafından tabu olarak görülmeye devam ediyor.

Kopernik ile başlayıp, Galilei ve Kepler ile daha da olgunlaşan astronomi devrimi, evrendeki konumumuzun aslında hiç de sandığımız kadar ayrıcalıklı olmadığı gerçeğini insanlığın yüzüne çarptı. Önce Dünya'nın kendi ekseni etrafında ve eliptik bir yörüngede Güneş'in etrafında döndüğünü, Dünya ile birlikte benzer yörüngeler izleyen başka gezegenler de olduğunu ve adına Güneş Sistemi dediğimiz bu yapının, milyarlarca benzeriyle birlikte, Samanyolu Galaksisinin merkezi etrafında devindiği sonuçlarına ulaştık. Bilim ve teknoloji ilerledikçe, içinde yaşadığımız evreni git gide daha geniş bir perspektiften görmeye, tanımaya, algılamaya başladık. Hem içinde bulunduğumuz galaksinin kenar mahallelerinden birinde, hem de bu galaksiyle birlikte evrenin ışıksız ve sessiz, ücra varoşlarında yaşadığımız gerçeği, kabullensek de kabullenmesek de bilim dünyasının tamamı tarafından kabul edilen bir kozmolojik görüş bugün.
Breathe me, everytime you close your eyes 
Taste me, everytime you cry 
This memory will fade away and die 

Şarkının ilk nakaratlarına girmek üzereyken, ahşap platformun ucuna kadar geldi İlker. O kadar zorlamıştı ki sahnenin sınırını, siyah botlarının burnu boşluktaydı ve sadece kalın topuklarıyla basıyordu ahşap platforma. Bacaklarını birleştirmiş, göğsünü şişirmiş, sağ elindeki mikrofonu kırmızı kablosundan sallandırırken; kızarmış, kısık gözlerindeki yarı saydam tabakanın arkasından meydan okuyordu dinleyicilerine.

How many times, 
How many times?
Now I can look you in the eye, 
Now I can look you in the eye!

Salondakilerin çoğuna aşinaydı gözleri. Hepsi fabrikada seri üretilmiş gibiydi. Sırtı ıslanmış beyaz gömlekler, sahte taşlı kolyeler, sivri burunlu cilalı iskarpinler, çingene pembesi elbiseler, içinden etli parmaklar fışkıran burnu açık topuklular, her gün kesilmekten sertleşip zımparaya dönmüş kirli sakallar, sıcaktan yüzlerine bir yağ tabakası çalınmış gibi parlayan memnuniyetsiz suratlardan ibarettiler. 

Hep aynı insanlar, hep bu mekana gelir, aynı içkileri içer, aynı dumanları solur, aynı şarkılara eşlik eder, aynı dansları yapar, aynı hormonlarla sırılsıklam olur ve her gecenin sonunda ‘hep aynı şarkıları çalıyorlar’ diye burun kıvırır, şikayet ederlerdi. Yeni bir şarkı duyduklarındaysa hemen yüzlerini ekşitir, sıkılır, başka mekanlara gitmek isterlerdi. Aceleleri vardı eğlenmek için. Tüm hafta, soğuk beton bloklar, dev camlar, granit tabanlar, lake masalar, lcd ekranlarla çevrilmiş sentetik bir dünyada bordrolu köleler olarak çalıştırılırlarken, hafta sonunu hayal eder, tüm ezilmişliklerinin acısını tek bir günde çıkarmak isterken nasıl bir ucubeler ordusu olduklarını asla fark edemezlerdi. 

Aynı kısır döngü başa sarmadan önceki tek günde, içebildikleri kadar içmeli, olabildikleri kadar sarhoş olmalı, hayallerindeki erkek ya da kadını, bulamayacaklarını bile bile aramalı, en sonunda o kadar hazırlık boşa gitmesin diye içlerinden bir tanesini kapıp kimin evinde çiftleşeceklerinin gizli mücadelesini vermeliydiler. Mühim olan çarşafları kimin yıkayacağıydı!

Müzik beğenilerini, kalın enseli yapımcıların paralarını saçarak oluşturdukları en iyiler listelerindeki solaryum şarkıcılarının, birbirinin kopyası ucuz, dijital şarkılarıyla belirleyen bu duygusuz robotlara başka ne çalınabilirdi? ‘Alın size hiç bilmediğiniz bir şarkı!’ diye geçirdi içinden İlker öfkeyle. Mikrofonu salona doğru uzattı, öne doğru uzanarak: ’Şimdi sizde!’ diye bağırdı. Hayatı boyunca hiç mikrofon uzatmamıştı seyirciye. Şarkı söylemek onun işiydi, seyirci dinlemeliydi. Şimdi söyleyemesinler diye yapmıştı bunu. ‘Haydi Pink Bar!’ diye üsteledi. Sahi, kitleye bulundukları mekanın ismiyle hitap etmeyi akıl eden ilk salak kimdi?

How many times, how many times?
Now I can look you in the eye, now I can look you in the eye!

İnsanlar anlamamışlardı, on beş dakika öncesine kadar ezbere bildikleri o saçma şarkılarla kendilerinden geçmişçesine dans ederlerken, İlker tüm havayı değiştirmişti birden. Gecenin sonuna doğru birkaç duygusal şarkı çalındığı olurdu ama eğlencenin en yoğun olduğu bu saatte görülmüş şey değildi. Uzattığı mikrofona anlamsız gözlerle bakan insanların şaşkınlığından tuhaf bir haz duydu İlker. Mikrofon onundu. ‘Siktir et’ diye geçirdi içinden. Şarkının hakkını vermek gerekirdi. Bugün yalnızca kendisi için, sahnedeki son gününün şerefine söyleyecekti. Şarkının son bölümüne doğru yükselen partisyonlarla birlikte karnına doğru eğildi, diyaframını sıkıştırdı ve kuyruğuna basılmış bir kedi gibi dört dönerek söylemeye başladı nakaratları. 

Şarkı bittiğinde salona arkası dönüktü. Diz çökmüş yere bakıyor, nefeslenmeye çalışıyordu. Belli belirsiz, coşkusuz bir alkış geldi sadece. Grup arkadaşları da ne olduğunu anlayabilmiş değillerdi. Şaşkınlıkla İlker’i izliyor, birbirlerine sorgulayan gözlerle bakıyor, alışkın olmadıkları bu durumu kanıksamaya çalışıyorlardı. Mekan sahibi Ahmet de program saatinde çıkmayı pek sevmediği ses izolasyonlu ofisinden çıkıp gelmiş, barın kısa kenarında bulduğu boş bir yere dayanmış ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Baştan aşağı simsiyah takım elbisesi, yaraları yüzünden yer yer köseleşmiş kirli sakalları, dehşet saçan kıpkırmızı gözleriyle kendi mekanının konseptine hiç de uygun değildi. Onu gören bir tek davulcu Rıdvan olmuştu. ‘Haydi bakalım şimdi boku yedik işte’ diye mırıldandı kendi kendine. Yeni şarkı için sehpasından gitarını alan İlker’e seslenmeye çalıştı ama İlker’in kimseyi duymaya niyeti yoktu. Gitarının akordunu dikkatlice düzelttikten sonra salona döndü, herkesin dikkatini çekmeyi başarabileceği kadar bir süre hareketsiz ve sessizce bekledikten sonra, bir arpej çalmaya başladı. Tüm grup elemanları aynı anda birbirlerine baktılar. Doğru muydu işittikleri? Mum Çocuk’tu bu!** Albümleri için hazırladıkları ve albüm çıkana kadar hiçbir yerde çalmayacaklarına kendi aralarında söz verdikleri, en iyi şarkılarıydı. Hele böyle bir mekanda! Fakat yapacak bir şey yoktu, İlker sözlere başlamıştı bile.

Her şeyden, uzak...
Gerçekten, çok yakın.
Ben hayal ettikçe olur.
Ben istersem zaman durur...

Gözlerini kapatmış, son şarkısını söylüyordu İlker. Yaşadığı hayatı, müziğe olan aşkını, emeklerini, hayallerini, kaybettiklerini birkaç dakikalık bir şarkıya sığdıramayacağını biliyordu. ‘Plan bu değildi’ diye düşündü. Böyle olmayacaktı, olmamalıydı. Yıllar sonra yaşlandığında, kendisine bakamayacak, başkalarına muhtaç duruma gelecek olursa, kendisini öldürmeyi planlamıştı hep. Çok zordu insanın kendi hayatından vazgeçmesi belki ama kendini yeterince hazırlarsa yapabilirdi. Belki gerek kalmayacaktı buna ama hayallerinde hep o ilk albümünü çıkarmak, müziğini insanlara dinletmek vardı. Ölüm anı geldiğinde yapmak için var olduğu şeyi çoktan yapmış, misyonunu tamamlamış bir sanatçı olmaktı düşlediği. Fakat bugün düştüğü bu durum daha önce aklının ucundan bile geçmemişti. Bugün bu daracık, köhne, ihtiyar barda; loş ışıkların yağ gibi akıp vücutları vıcık vıcık ettiği bu izbe yerde; bir gün gerçek müziğini, kendi müziğini çalacağı o büyük konser sahnelerine çıkıncaya kadar, sadece hayatını kazanabilmek, karnını doyurabilmek için leş kokulu, çürümüş şarkılar çalmak zorunda olduğu bu sahnede söylememeliydi son şarkısını!

Sessice yükselip göklere, dokunsam bulutlara
Her şeyden uzakta, insan ve kargaşa. Hanginiz farkında?

Ahmet’le göz göze geldi gitarıyla distortionlu riffleri çalarken son nakarattan önce. ’Ben sana yapacağımı bilirim’ der gibi bakıyordu. Bir an girdiği yolun dönülmezliğini hissetti içinde ve ürperdi İlker. Evet bitmek üzereydi her şey, gerçekti bu. Ahmet’in onunla konuşmaya fırsatı bile olmayacaktı! O sadece gecenin sonundaki hasılatı düşünürdü. Biraz sonra olacakların pisliği temizlendikten sonraki tek sıkıntısı da, ertesi gece o sahneye İlker yerine kimin çıkacağını düşünmek olacaktı. Ölü insanları dert etmezdi o, hayatı boyunca fazlasıyla görmüştü onlardan! Evet, yarın herkes olanları unutacak, hayatlarına devam edecekti. Tüm program boyunca onunla göz göze gelebilmek için kendilerini hırpalayan yeni yetme kızlar, yarın hayranlık duyacakları başka bir et yığını bulacaklardı. Arkadaşları, neler olduğunu anladıklarında şok olacaklardı belki de, çok üzüleceklerdi. Çok severlerdi onu, biliyordu. Fakat hayat bir şekilde devam edecek, kendi hayallerinin ortağı olamasalar da yeni hayaller kurup onların peşinden gideceklerdi. Babası kim bilir ne zaman öğrenecekti! Mezarına ilk kez geldiğinde üzerinde çiçekler açmış olacaktı çoktan. Kız kardeşi Esra, en çok o üzülecekti belki de. Fakat hayatının amacını asla gerçekleştiremeyecek olan Abi’sinin nasıl ziyan olacağını da en iyi o bilirdi. Çok üzülecekti ama gurur duyacaktı Abisiyle!. Annesi; bir tek ona yapamazdı bunu. Herkes unuturdu ama bir tek o unutmazdı. Canlı yüzünü güçlükle hatırlayabildiği annesinin ölmüş olduğuna hayatı boyunca ilk kez seviniyordu. Aksi olsa, bugün ölebilecek kadar özgür olamazdı!

Çıplak ayaklarıyla, koştu mum çocuk, en güzel rüyasına
Küçük bir adımla, uçtu mum çocuk, en beyaz bulutlara

Birden içinde bir sıcaklık hissetti. Bu şarkıyı bunun için yazmamıştı. Midesi bulandı, gözleri doldu. Başka şeyler anlatmak için kendi yazdığı sözler, şimdi kendisine başka şeyler çağrıştırıyordu. Ne hissettiğini kendi de bilmiyordu fakat önemsememeli, düşünmemeliydi. Her şey buraya kadardı, kabullenmiş ve bir karar almıştı. Bu Dünya’da en sevdiği şeydi şarkı söylemek. Hatta yapabildiği tek şeydi. Şarkı söylemeden yaşayamazdı! Kimse ona ‘bir daha asla şarkı söyleyemeyeceksin’ diyemezdi! O doktorun ağzını burnunu kırmadığı için pişman oldu belki bininci kez. Nasıl bu kadar duygusuz, yavan olabiliyorlardı? Gözlerinin önünde yaşarken yok olan hayatlara nasıl bu kadar kayıtsız kalabiliyorlardı? Hayır, o başka bir iş yapamazdı. Aklından bile geçiremezdi. Tüm hayatı müzikti, şarkı söylemekti. Sadece gitar çalmak da yetmezdi onu hayatta tutmaya. Başka bir çaresi yoktu. Belki on bininci kez tekrar etti Kurt’ün ölmeden bıraktığı mektuptaki son sözlerini içinden. ’Sönüp gitmektense, yanmak daha iyidir!’ Ne yazık, Kurt’un, Jim’in, Jimi’nin, Janis’in, Amy’nin, ‘Ian’ın öldüğü yaşa erişememişti daha. O çok merak ettiği yirmi yedi yaş lanetini yaşayamayacaktı. O kendi lanetini bulmuştu ama sesi asla onlar kadar çok çıkmayacak, onlar kadar hatırlanmayacaktı. O yüzden var gücüyle, kendi varoluşundan tek bir iz bırakmamacasına, boğazında sağlam kalan son ses tellerini de parçalayarak adeta, haykırdı bir tek kaydı bile olmayan son sözlerini:

Artık içerdeyim, bütün bu düş benim, benim boynum ipten, benim boynum ipten...

Şarkı tamamen bitmemişti ama vakit gelmişti, duramazdı daha fazla. Bebeğini beşiğine yatıran bir anne gibi şefkatle ve usulca bıraktı gitarını sehpasına. Arkadaşlarına bakmadı, bakamadı ve hızla indi sahneden. Herkes ne olduğunu anlamaya çalışırken, o üst kattaki kulise doğru merdivenleri çıkıyordu hızlı adımlarla. Sadece önüne bakıyor ve bitiremediği şarkısının son sözlerini, kendi son saniyelerini yaşadığının buz gibi farkındalığıyla, çalmaya devam eden arkadaşlarıyla birlikte, uzaktan, mikrofonsuz tekrar ediyordu...

Benim boynum ipten, 
Benim boynum ipten, 
Benim boynum ipten...

Çok fazla zamanı yoktu. Kulisin kapısını kendi arkasından kilitledi. Açık pencereye kaçamak bir bakış attı. Pencere arka bahçeye bakıyordu ve kış olduğu için orası kapalıydı. Kimseye bir zarar vermeyecekti. Aşağıya bakmamalıyım diye düşündü, korkuyordu. Düşünmemeliydi, düşündükçe daha çok korkacaktı. Ölümdü bu, zaten bir gün gelecekti. Şimdi o ölüme, kendi isteğiyle gidiyordu. Yaşamanın zaten bir anlamı yoktu. Hiçbir zaman olmamıştı. İnsanlar yaşam amaçlarını hazır bulur ya da kendileri belirler, o uğurda ellerinden gelen her şeyi yaparlardı. Yaşamaya tahammül edebilmenin tek yoluydu bu. O da kendi amacını bulmuş, yalnızca şarkılarını söylüyordu. Kolu kopabilir ya da bir gözü kör olabilirdi mesela. O zaman devam edebilirdi çünkü bunlar şarkı söylemesine engel değildi. Gözlerini kendi bedeni üzerinde gezdirdi, kollarını, bacaklarını inceledi. Bir hayvandı o! Zihni gereğinden fazla gelişmiş bir hayvan, bir organizmaydı sadece. Sonsuz evrende, sonsuz zamanda minicik, önemsiz, görülmez bir noktaydı. Evren için ya da dünya için bir önem arz etmiyordu. Yokluğu da varlığı kadar önemsiz olacaktı. Kendi önemini ortaya koyan tek şey bilinciydi. Bedeni öldüğünde bilinci de ölecekti. Şu an vardı, tüm bu olanları düşünüyor, hissediyor, terliyor, titriyor, korkuyordu. Fakat birazdan yok olacak ve hepsi önemini yitirecekti. Canı hiç acımayacaktı, bedeni kaldıramayacağı acılara karşı kapatacaktı algısını, biliyordu. Biraz sonra bunların hiçbirisini düşünemiyor olacağı hiçliğe karışacaktı. ‘Korkmuyorum’ diye geçirdi içinden. Korkuyordu!.. Nefes alışları hızlanmış, kalbi hızla atmaya başlamıştı. Gözlerini kapattı, ‘benim boynum ipten’ diyordu hala. Derin bir nefes aldı. Alışacaklardı.. Herkes, her şeye alışırdı. Düşünmeyi bıraktı ve son sözünü söyledi, yüksek sesle, son kez...

Benim boynum ipten!...

* Placebo - Happy You’re Gone
** Mum Çocuk, sözleri ve bestesi Kül grubuna ait bir şarkıdır. İlker karakteri ve 
öykü kurgusaldır. Gerçekle ilgisi yoktur.

keytarist 
UFO; ''Unidentified Flying Objects'' kelimelerinin baş harflerinden oluşturulmuş teknik bir terim. Tam Türkçe karşılığı ''Tanımlanmamış Uçan Nesne'' olarak kabul edilebilir. Fakat popüler kültürde UFO terimi, uzaydan gelen Dünya dışı akıllı yaratıkları taşıyan, genellikle dairesel yapıdaki hava taşıtlarını ifade ediyor. Teknik anlamda ise, fark edildiğinde ne olduğu anlaşılamamış her türlü obje, ışık yansıması, göz yanılgısı, insan yapımı hava taşıtı vs. UFO kapsamına giriyor. Biz bu yazımızda UFO terimini, gerçek anlamında kullanacağız. Dünya dışından geldiği varsayılan uzaylılara ait hava taşıtlarına ise ''Uçan Daire'' dersek yazı boyunca oluşabilecek kafa karışıklıklarının önüne geçmiş oluruz. 

UÇAN DAİRELER

Uçan daire teriminin ortaya çıkışı da bir hayli ilginç aslında. İlk uzaylı ziyaretleri iddiaları daha eskilere dayansa da, bugün bildiğimiz anlamdaki uçan daire furyasını başlatan olay 1947 yılında yaşanmış. ABD'li sivil bir pilot olan Kenneth Arnold, Rainier dağı civarında uçarken, mavi ışıklar saçan ve hilal şeklinde dizilmiş 9 uçan cisim görür ve bunların yeni bir uçak modeli olduğunu düşünür. Cisimlerin uçuş hareketini ''suda sektirilen çay tabakları''na benzeten Arnold'la röportaj yapan gazeteciler, cisimlerin ''çay tabağı'' şeklinde olduğunu yazarak ''flying saucer'' (uçan çay tabağı, dilimizde kullanılan anlamında ''uçan daire'') terimini farkında olmadan icat etmiş olur. Kenneth Arnold olaydan 3 yıl sonra verdiği başka bir röportajda şunları söylüyor: 

''Gazeteler dediklerimi doğru aktarmadı... Gördüklerimi basına anlattığımda söylediklerimi yanlış ilettiler ve kapıldıkları heyecanın etkisiyle olsa gerek, bir iki gazete öyle çetrefilli bir anlatım kullandı ki, neden bahsettiklerini kimse tam olarak anlayamadı... Gördüğüm cisimler azgın sulardaki tekneler gibi çırpınıyor, sağa sola savruluyor gibiydi... Nasıl uçtuklarını betimlerken de, daire şekilli bir cismi alıp suyun üzerinden fırlatırcasına uçtuklarını söyledim. Gazetelerin çoğu bunu da yanlış anladı ve yanlış aktardı. Cisimlerin daire şeklinde olduğunu söylediğimi yazdılar; oysa ben cisimlerin dairesel tabaklar gibi devindiğini söylemiştim.''

Arnold'un gördüğü 9 cismin ne olduğunu tam olarak bilmiyoruz ama belki de bu tarihi yanılgı, peşinden gelecek yeni ihbarlardaki UFO'ların ve popüler kültürün sinema ve edebiyatta sunduğu ''dünya dışı akıllı yaşama ait hava taşıtlarının'' daire şeklinde tasvir edilmesinde ciddi bir psiko-sosyal etkiye sahip olacaktı. Aslında aerodinamik yasalara göre hızlı ve iyi uçmasını istediğiniz bir hava taşıtını daha farklı bir geometride tasarlamak isteyebilirsiniz ama biz burada bu konuya girmeyelim. Çünkü uzaylıların dünyamızı ziyaret ettiğini kabul edeceksek, bunu yapabilmeleri için biz insanların algılayamayacakları düzeyde bir bilgi ve teknoloji seviyesinde olabileceklerini de peşinen kabullenmemiz gerekir.

EVRENDE YALNIZ MIYIZ?

Kendimi ne zaman uçan dairelerin gerçekten var olup olmadığı, uzaylıların dünyayı ziyaret edip etmediği konularında bir tartışmada bulsam ve bu konuda gerçek bir kanıtımızın olmadığını belirtsem, peşinden gelen ilk soru her zaman ''ne yani, evrende yalnız olduğumuzu mu düşünüyorsun?'' oluyor. Halbuki, dünyanın uzaylılar tarafından ziyaret edilip edilmediği ile evrende başka yaşamların var olup olmadığı birbirinden tamamen ayrı incelenmesi gereken konular. Elimizdeki veriler şimdiye kadar gerçekleştiği iddia edilen uzaylı ziyaretlerinin tek bir tanesinin bile kanıtının olmadığını gösterse de bu, evrenin başka yerlerinde başka yaşamlar olmadığı anlamına gelmiyor. 

UFO denince akla ilk olarak ''Dünya dışı medeniyetler tarafından tasarlanmış hava taşıtları''nın gelmesi gibi, ''dünya dışı yaşam'' dendiğinde de akla ilk olarak yıldızlararası seyahat edebilen süper zeki yaratıkların gelmesi de her dem kendi mitlerini yaratan popüler kültürün ürettiği ve bu tür gizemlere bayılan bilişsel yapılarımızın iştahla beslendiği bir yanılsamayı işaret ediyor. Oysa dünya dışı yaşam araştırmalarını yürüten bilim insanlarının öncelikli beklentisi, kocaman kömür gözleri olan küçük yeşil yaratıklardan ziyade, mikroskobik düzeydeki ilkel yaşam formlarına ulaşmak. Böyle bir keşfin gerçekleşmesinin bilim dünyasında yaratacağı sarsıntı, -gerçek olsun ya da olmasın- yeni bir uçan daire vakasının ufoloji meraklıları arasında yaratacağı sarsıntıdan çok daha şiddetli olacaktır.

DÜNYA DIŞI YAŞAM İHTİMALİ

Bir sahte bilim olarak ufolojiyi incelemeden önce, inanırlarına güçlü felsefi dayanak noktaları oluşturan dünya dışı yaşam ihtimallerinden bilimsel düzeyde bahsetmemizde yarar var. Bu konuda yapılan çalışmalar henüz somut sonuçlar üretmese de, bilim insanları eldeki mevcut astronomik verileri ve matematiği kullanarak bazı tahminler yapmaya çalıştılar. Bunlardan en bilinenlerinden biri, evrende var olabilecek teknolojik uygarlıkların sayısını tahmin etmemizi sağlayan Drake Denklemi'dir. Denklem, mevcut astronomik verilere dayanarak gerçeğe yakın rakamlar verebildiğimiz galaksi içindeki yıldız sayıları ya da yaşanabilir gezegen sayıları gibi faktörlerin yanında gezegenler üzerinde yaşam oluşma ihtimali ve bu yaşamların akıllı yaşama evrilebilme ihtimali gibi tahminsel parametreleri içerir. En ihtiyatlı ihtimallerle hesaplandığında bile çıkan sonuç 4 haneli rakamlarla ifade edilir ki bu sonuç en radikal ufoloji meraklılarının bile tüylerini ürpertebilecek düzeydedir.

1971'de SETI Projesinin (Search for Extra-Terrestrial Intelligence; Dünya Dışı Akıllı Yaşam Araştırması) hayata geçmesiyle dünya dışı akıllı yaşam araştırmaları en sonunda somut bir hale büründü. Bu projenin kurucularından biri Carl Sagan'dı ve bu konuda daha sonra sinemaya da aktarılan ''Contact (Mesaj)'' isimli romanını yazdı. Proje, evrenin farklı noktalarından gelebilecek doğal olmayan radyo emisyonlarını tespit etmeyi ve bulunması halinde incelemeyi hedefliyordu fakat yıllar süren çalışmalardan dünya dışı akıllı yaşama dair herhangi bir ize rastlanamadı.

NASA ise 2009'da Kepler Projesi'ni başlatarak 100.000'in üzerinde yıldız sistemini incelemek üzere aynı isimli uzay aracını uzaya gönderdi. Bu araştırma dahilinde Kepler Uzay Aracı, Samanyolu Galaksisindeki yıldızların yörüngelerinde, suyun sıvı halde kalabildiği ''yaşanabilir'' bölgede bulunan gezegenleri saptamaya çalışıyor.

NASA'nın ''Kepler Görevi'' sitesine buradan giderek an itibariyle kaç onaylanmış gezegen olduğunu görebilirsiniz. Bu yazının yazıldığı an itibariyle onaylanmış gezegen sayısı 1019'du. Henüz bu gezegenlerde yaşam olup olmadığını bilmiyoruz. Fakat Kepler Aracı'nın yalnızca Samanyolu Galaksisinin küçük bir kısmında yapmış olduğu bu araştırmada, yaşam bulundurma ihtimali olan bu kadar çok gezegen tespit etmesi umut verici. Samanyolu Galaksisinde 200 Milyar ila 400 Milyar arası yıldız olduğu tahmin ediliyor ve Kepler bunların yalnızca 100.000 tanesini inceliyor. Bu şu anlama geliyor, eğer Samanyolu Galaksisini bir futbol sahası büyüklüğünde hayal ederseniz, Kepler Uzay Aracının incelediği alan penaltı noktasından biraz daha küçük bir alana denk geliyor. Galaksimize benzer 100.000.000.000 (Yazıyla Yüz Milyar)'dan fazla başka galaksi içeren Gözlemlenebilir Evren'i bi futbol sahası boyutunda düşündüğümüzde ise tarıyor olduğumuz alanı bir elektron mikroskopuyla bile görebileceğimiz şüpheli!


Evren o kadar büyük ki, başka bir yerinde başka bir yaşamın, hatta milyonlarcasının başlamış olması gerektiğini düşünmemek için hiçbir nedenimiz yok. Yine de bu yaşamlardan bazılarının hayatta kalmayı başararak önce ökaryotik canlılara, sonra da akıllı canlılara evrimleşmesi; bu akıllı canlıların medeniyetler kurması ve yıldızlararası seyahat edebilecek düzeyde bir teknolojik düzeye erişmesi aşamalar geçildikçe azalan ihtimallerdir. Buna rağmen binlerce teknolojik uygarlığın var olabileceğini söylüyoruz. Peki bu teknolojik uygarlıkların Dünya'yı fark etmeleri ihtimali nedir?

Evrenin Büyük Patlamadan bu yana, yaklaşık 13,8 Milyar yıldır sürekli genişlediğini düşündüğümüzde, yıldız sistemleri ve galaksiler arasındaki mesafeler hayal etmesi güç rakamlara erişiyor. Eğer başka galaksilerde yaşayan çok ileri teknolojide uygarlıklar varsa ve gezegenimizi bir şekilde fark edip, yüzeyindeki yaşam hareketliliğini görebilecek kadar gelişmiş teleskoplarıyla bizi izliyorlarsa bile gördükleri şey şu anki yaşamdan çok farklı olabilir. Örneğin, bu uygarlık bize 150 milyon ışık yılı uzaklıktaki bir gezegende yaşıyorsa, şu an gezegenimize baktıklarında görecekleri ilk şey dinozorlar olacaktır. Çünkü görüntü, aslında ışıktır ve ışık hızında ilerler. Bize en yakın galaksi olan Andromeda Galaksisinin Dünya'ya olan ortalama uzaklığı 2.5 Milyon ışık yılıdır ve oradan şu an bizi izleyen bir uygarlığın göreceği şey uzak evrimsel atalarımızdan Hominini'lerden başkası olmayacaktır. İçinde yaşadığımız Samanyolu Galaksisinin çapı yaklaşık 100.000 ışık yılıdır ve kendi galaksimizin öbür ucundan bizi gözetlemesi muhtemel bir uygarlığın görebileceği şey de henüz yazılı tarihini başlatamamış ilkel insanlar olacaktır.

Zaman boyutunu diğer muhtemel uygarlıklar için de değerlendirebiliriz. Evrende şu an var olan ya da gelecekte var olacak gelişmiş uygarlıklar olabileceği gibi, çoktan yaşayıp yok olmuş başka uygarlıklar da olabilir ve gezegenimizi keşfedebilme ihtimalleri olan zamanlarda dünyamıza baktıklarında bizler henüz var olmamış olabiliriz.

Evrenin ücra bir köşesindeki mütevazi bir galaksinin varoşlarında, sessizce devinimini sürdüren ''soluk mavi nokta'' dünyamızın başka uygarlıklar tarafından keşfedilmesi ihtimalini külliyen reddedemesek de, bu ihtimali; bireysel yaşantılarımızdaki yalnızlık kaygılarımızın kitlesel boyuttaki yansımalarına çare niyetine fazlaca abartıyor olup olmadığımızı sorgulamamızda yarar var gibi görünüyor.

SAHTE BİLİM: UFOLOJİ

Asıl konumuz olan ''sahte bilim ufolojiye'' geri dönersek, uzak yıldızlardan dünyamızı ziyarete gelen uzay araçlarına ve uzaylılara ait hikayeler, ufoloji kaynaklarının iddialarına göre tarih öncesi zamanlara kadar gidiyor. Aynı kaynaklara göre binlerce yıl öncesinden kalma mağara resimleri, heykelcikler ve daha yakın dönemde resmedilmiş bazı tablolarda bugün bildiğimiz anlamdaki uçan daire ve uzaylı imgelerini andıran örnekler mevcut. Tabi bunların doğrudan doğruya Dünya'yı ziyaret eden uzaylıların varlığına dair kanıt olarak göstermek fazla iddialı olur. 

Uzaylılar tarafından kaçırılma hikayeleri ise daha yakın dönemlere denk geliyor. 19. yüzyılın sonlarına doğru birkaç hadisenin olduğu iddiaları olsa dahi, uzaylı ziyareti ve kaçırılma vakası iddialarının ''kitlesel bir istilaya'' işaret etmeye başlaması 20. yüzyılın ortalarını buluyor. Bugün 4 milyondan fazla ABD'li uzaylılar tarafından kaçırıldığını iddia ediyor! Bunların yanında, ufoloji inanırlarının mitleştirme noktasına getirdiği Rosewell Olayı, Phoenix Işıkları, 51. Bölge ve Ekin Çemberleri gibi özel vakalar da var fakat bu olayların hepsi için yapılmış itiraflar ya da ikna edici resmi açıklamalar mavcut. Gerek vakaların gerçekleştiği ülkelerin resmi kurumları olsun, gerekse NASA, ESA, SETİ gibi dünya dışı yaşam araştırmalarının merkezindeki oluşumlar olsun, şimdiye kadar gerçekleştiği iddia edilen hiçbir uzaylı ziyaretinin gerçeği yansıtmadığını ısrarla belirtiyorlar. Dünya dışı yaşama dair bir kanıtın bulunmasının, bu kurumların bütçelerine doğrudan etki edecek olduğunu düşünürsek, konu hakkındaki görüşlerinin, beklentilerinin tersi yönde olduğunu düşünebiliriz. Bu durum da hali hazırda saygınlığı üst düzeyde olan bu kurumların konu hakkındaki görüşlerinin güvenilirliğini arttırdığı anlamına gelir.

Şimdiye kadar uzaylılar tarafından kaçırıldığını ya da uçan daire gördüğünü iddia eden milyonlarca insanın aynı anda yalan söylüyor olması mümkün mü peki? Niyeti rant, sahtekarlık ya da muziplik olanlarının belki fakat geri kalan önemli bir bölüm iddialarında dürüst ve samimi. Peki hem dürüst, hem samimi olduğumuz halde söylediklerimizin yanlış olabilmesi mümkün mü? Algılarımız bizi yanıltıyorsa neden olmasın? 

UÇAN DAİRE DEĞİLSE, O ZAMAN NE?

Aşağıdaki liste şimdiye kadar uçan daireler ve uzaylı ziyaretlerine dair yapılmış milyonlarca ihbarın gerçekte ne olduğuna dair bilim insanlarınca hazırlanmış ve Evrim Ağacı'nın UFO'ların Bilimsel Analizi isimli makalesinde yayınlanmıştır:

1- Üst Atmosfer

- Meteorlar

- Uydu girişleri
- Roket ateşlemeleri
- İyonosfer deneyleri
- Gök-kanca deneyleri
- Aurora (Kutup) Işıkları
- Noctilucent Bulutlar

2- Alt Atmosfer


- Uçaklar

  - Güneş yansıması
- Hareketli ışıklar
- İniş ışıkları
- Meteoroloji Balonları
- Işıklı balonlar
- Işıksız balonlar
- Öbek halindeki balonlar
- Bulutlar
- Arama Işıkları Yansımaları
- Yıldırımlar
- Yıldırım hatları
- Yıldırım zincirleri
- Yıldırım plakaları
- Plazma fenomeni
- Top Yıldırım Patlaması
- Uçakların bıraktıkları izler
- Yalancı Güneş (Parhelya)
- Yalancı Ay (Paraselen)
- Sis ve Pus Yansımaları
- Hareler
- Pilot hareleri
- Keşif Balonları
- Reklam amaçlı
- Işıklandırılmış
- Baloncuklar
- Lağım atıkları
- Sabun köpükleri
- Askeri test araçları
- Askeri deneyler
- Magnezyum patlamaları
- Göç eden kuşlar 
- Sürüler
- Bireyler
- Yansımalar
- Seraplar
- Üstün seraplar
- Alçak seraplar

3- En Alt Atmosfer


- Kağıt ve diğer atıklar

- Uçurtmalar
- Yapraklar
- Örümcek ağları
- Böcekler
- Sürüler
- Güveler
- Yansımalar
- Elektrik yük boşalmaları
- Tohumlar
- İpekotu tohumları
- Tüyler
- Paraşütler
- Havai Fişekler

4- Yeryüzü veya Civarındaki Cisimler


- Toz fırtınaları

- Güç hatları
- Transformatörler
- Yüksek Sokak Işıkları
- Yalıtım Araçları
- Cam Yansımaları
- Su Tankları
- Yıldırım Atımları
- TV Antenleri
- Hava Ölçüm Panelleri
- Otomobil Işıkları
- Göller ve Su Birikintileri
- Yol Gösterici İşaretlerin Işıkları
- Fenerler
- Buzullar
- Açılı ve Yansıtıcılı Çatılar
- Radar Antenleri
- Radyo Astronomi Antenleri
- Böcek Sürüleri
- Yangınlar
- Petrol Rafinerileri
- Sigara İzmaritleri

5- Diğer Cisimler ve Nedenler


- Gezegenler

- Yıldızlar
- Yapay Uydular
- Güneş
- Ay
- Meteorlar
- Kuyruklu yıldızlar
- Sonradan Görüntü (After-Image)
- Otokinezi
- Sabit olmayan yıldızlar
- Yer değiştiren yıldızlar
- Düşen yaprak etkisi
- Otostazi
- Göz Kusurları
- Astigmatizm
- Miyop
- Gözlüksüz yapılan gözlemler
- Gözlük yansımaları
- Entropik fenomenler
+ Retina hasarları
+ Göz cisimcikleri
- Halüsinasyonlar
- Psikolojik sorunlar
- Farklı kombinasyonlar ve özel efektler
- Fotoğraf kayıtlarında oluşan hatalar
- Gelişim hataları
- Kamera içi hatalar
- Radar hataları
- Anormal kırınımlar
- Saçılma etkisi
- Hayalet görüntüler
- Kuşlar
- Böcekler
- Çoklu kırılmalar
- Sahtekarlıklar

İnsan beyni duyu organlarıyla algıladığı şeyler hakkında bilgi sahibi olmadığında, yaşadığı boşluğu doldurma eğilimindedir. Zihnimizde ne olduğuna dair hiçbir veri bulunmayan bir şey gördüğümüzde, beynimiz onu veri tabanındaki en yakın nesneye ''yuvarlar''. Gün geçtikçe yayılan ve süslü teknolojik terminolojilerle beslenerek insanların gizem fetişini teslim alan UFO miti, ne olduğu bilinemeyen her türlü obje için zihinlerin başvuracağı ''ilk'' veri haline gelmiş gibi görünüyor. Sözde uçan daire ve uzaylılar tarafından kaçırılma vakalarının, uzay teknolojisinin gelişip evrene olan merakı körüklemeye başladığı bir zaman aralığında ve çoğunlukla bu teknolojileri üreten toplumların yaşadığı Kuzey Amerika ve Kuzey Avrupa bölgelerinde yaşanmış olması da bu çıkarımları destekliyor.


KAÇIRILMALAR

Uzaylılar tarafından kaçırılma vakalarına gelindiğinde ise çok daha ciddi, kitlesel bir psikoloji sapmasından bahsetmemiz gerekiyor. Sanrılar zannettiğimizden çok daha yaygın ve sadece ileri derecede psikolojik rahatsızlığı bulunan insanların başına gelmiyor. Sıradan insanların neredeyse 1/4'ü hayatları boyunca en az 1 kez sanrı görüyor. Psikiyatrik bulgulara göre bu deneyimler gerçek hayattan ayırt edilemeyecek kadar gerçekçi sahneler oluşturabiliyor. Özellikle ''Uyku Felci'' olarak adlandırdığımız, bir çok farklı kültürde farklı şekilde mitleşmiş, bizim kültürümüzde de ''karabasan'' olarak adlandırılmış fenomen, UFO'lar tarafından kaçırılma vakalarının büyük bir kısmını açıklıyor. Carl Sagan bu konuda şöyle yazıyor:

''Raporlara bakıldığında, kaçırılma olaylarının çoğunlukla uykuya dalma, uyanma ya da özhipnotik (kendi kendini hipnotize etmeye bağlı) dalgınlık tehlikesinin yüksek olduğu uzun otomobil sürüşleri sırasında görüldüğü anlaşılıyor.'' 

Bu sanrıların oluşmasında, korku duygusunun rolünü de iyi anlamak gerekiyor. Korkunun, evrimsel süreçte dış dünyanın tehlikelerinden korunmaya yönelik, hayatta kalmayı destekleyen bir özellik olduğunu düşünen bilim insanlarının sayısı oldukça fazla. Fakat modern zamanda içinde yaşadığımız medeniyette, uzak atalarımızın içinde yaşadığı vahşi yaşamdan büyük ölçüde izole olmuş durumdayız ve belki de bu evrimsel mirasımız kendine yeni muhattaplar yaratmak konusunda hiç zaman kaybetmiyor. Carl Sagan, uzaylı hikayelerinin, geçmiş dönemlerde Hristiyan dünyasında yaşanmış ''cadı'' hikayelerinin ya da İslam kültüründeki cin hikayelerinin modern versiyonu olduğunu düşünüyor. Karanlık Bir Dünya'da Bilimin Mum Işığı isimli ünlü kitabında şöyle yazıyor:

''1960'ların başlarında, UFO öykülerinin dinsel özlemlerin giderilmesi amacıyla ortaya atılmış olduğu kanısındaydım. Bilimin eski dinlere karmaşık ve sorgusuz bir bağlılığının olduğu bir zamanda, Tanrı hipotezine bir başka alternatif getirilmişti: UFO'ların derin güçleri bilimsel jargona büründürülmüş olarak, üstünkörü bir bilimsel terminolojiyle ''açıklanıyor'' böylelikle, eskinin tanrı ve iblisleri, bize geleceğe ilişkin düşler gördürmek, daha iyi bir gelecek vaadinde bulunmak üzere göklerden çıkagelerek peşimize düşmüş oluyorlardı: Bir uzay çağı, gizem dini doğmuştu.''

Yine aynı kitapta halkbilimci Thomas E. Bullard'ın şu sözleri de aktarılıyor:


''Uzaylılarca kaçırılma raporları, tanrısal varlıkların yerine uzaylıların konulduğu, eskilerin doğaüstü güçlerle karşılaşma öykülerinin yeni yorumları gibi görünüyor''

Carl Sagan'a göre, genel olarak bilimcilerin vardığı sonuç şu:


''Bilim, hayaletleri ve cadıları inançlarımızdan çıkarmışsa da onların yerini hemen, aynı işleve sahip uzaylılar aldı. Yeni olan tek şey, süslü dünya dışı mekan fantezileri. ONun dışında, korku ve ruhsal drama yaşantıları tüm hızıyla geri dönmüş durumda. Geceleri her şeyin olası olduğu efsanevi dünya, içinde yaşadığımız gerçekliğin yeniden bir parçası oldu''


Sinema ve edebiyat gibi popüler kültür araçlarının, uzay teknolojisinin yeni yeni gelişmeye başladığı ve evren merakını gittikçe derinleştirdiği bu dönemde gizemlerle dolu bu spekülatif konunun üzerine balıklama atlaması ile gün geçtikçe giriftleşen sosyolojik etkileşim, UFO hikayelerinin gittikçe artan bir çılgınlık haline gelmesinde önemli bir pay sahibi olmuş gibi görünüyor. İlk uzaylı hikayelerinin komşu gezegenler Mars ve Venüs'ü işaret etmesi, bilimsel gelişmelerle birlikte iki gezegende de yaşam olmadığının anlaşılmasıyla hedeflerin değişmesi de yine bilimsel gelişmelerin toplum üzerinde yarattığı bilgi dağarcığının, konuyu kitlesel anlamda nasıl yönlendirdiğinin güzel bir göstergesi.

CARL SAGAN

Bu yazıyı hazırlarken, Carl Sagan'ın çalışmalarından fazlaca yararlandım fakat bunun özel bir nedeni var. -Ben de dahil olmak üzere- ne kadar objektif olmaya çalışsalar da tüm insanların inandıkları ya da ikna oldukları konuların safındaki kişilere daha fazla prim vermek, karşısında olanları da daha kolay görmezden gelmek gibi eğilimler gösterebileceğini kabul ediyorum. Fakat Carl Sagan'ı bu noktada farklı kılan durum, ''uzaylıları bulmak'' için bilimin tüm imkanlarını seferber etmiş ve bu uğurda yıllarca çalışmış bir bilim insanı olması. ''Karanlık Bir Dünyada Bilimin Mum Işığı'' isimli kitabında, ufoloji iddialarına ayırdığı geniş bölümde şimdiye kadar yapılan milyonlarca ihbarın içerisinde, yanılgının, sanrının ya da muzipliğin var olmadığı tek bir vakanın olmadığını ''üzülerek'' bildiriyor. Yine aynı kitaptan bir alıntıyla, yazımın son sözünü -bana göre- konunun en yetkin ve güvenilir kişisi olarak ona bırakıyorum:

''Ziyaret edilip edilmediğimiz konusuna benden daha fazla ilgi duyabilecek birini düşünemiyorum. Dünyadışı yaşamı doğrudan ve yakından inceleyebilmek, çok uzak mesafeden dolaylı gözlem yapmaktan çok daha iyi olur ve bana zaman kazandırırdı doğrusu. Uzaylılar kısa boylu, suratsız ve cinsel saplantılı olsalar bile, eğer burada bir yerlerdelerse onları tanımak istiyorum.''

keytarist

Sahte bilimler dizisinin diğer yazıları:
1- Kendine çelme takan insan
2- Siz kendinizi yormayın gezegenler halleder

Astroloji, insanların karakter yapılarının ve ömürleri boyunca yaşayacakları tüm olayların, doğdukları anda gök cisimlerinin bulundukları pozisyonlara göre belirlendiğini ve bu gök cisimlerinin güncel hareketlerinin insanların anlık ruh halleri ile iş, aşk, veya aile yaşamları üzerinde etkili olduğunu iddia ederek, yorum ve kehanetlerde bulunan en yaygın sahte bilim örneğidir.

ASTROLOJİ NEDEN SAHTE BİLİMDİR?

Astroloji bir sahte bilimdir çünkü kendisini astronomi biliminin yöntemlerini ve bulgularını kullanıyormuş gibi gösterse de deney ve gözleme dayanan bilimsel metodların sorumluluğunu üzerine almayı reddeder. Astroloji alanında çalışan kişiler genellikle -önceki yazımızda bahsettiğimiz- bilimsel yöntemlerin varlığından haberdar değillerdir ve belki de tam bu yüzden astrolojinin bir ‘’bilim’’ olduğunu iddia etmekten çekinmezler. Bunu yapmalarının en büyük nedenlerinden biri, astroloji ve modern astronominin ortak bir temele dayanıyor olmasıdır. Bu durumu argümanlarını güçlendirici bir faktör olarak kullanırlar fakat 16. yüzyılda Copernicus, Galileo ve Kepler’in çalışmaları ile başlayarak evren algımızda sarsıcı devrimler yapan ve aydınlanma çağının lokomotifleri olan büyük keşiflerle birlikte astronomi ve astrolojinin ayrılarak bambaşka iki alana dönüştüğünü kabullenmekte zorlanırlar.

VAROLUŞ SORULARINA İLK CEVAP: GÜNEŞ MİTLERİ

Aslında bugünün baskın semavi dinleri ile astrolojik inanışların temeli, insanların zeka evrimi ile birlikte varoluşu sorgulamaya başladıkları ilk anlardan itibaren gökyüzünü gözlemlemeye ve yaptıkları gözlemleri zaman içerisinde sistemleştirmelerine dayanır. İnsanlık tarihinde bir çok toplum birbirleriyle hiçbir bağlantıları olmadan kendi gök bilimlerini geliştirmişlerdir. Doğarak gündüzü, batarak geceyi yaratan; varlığıyla sıcaklık, güvenlik ve yaşam veren Güneş'in mitleştirilmesi, o dönemlerin farkındalıkları düşünüldüğünde oldukça mantıklı duruyor. İlk güneş mitlerinin zaman içerisinde gelişerek bugünün tüm semavi inanışlarının temelini oluşturduğunu gösteren oldukça güçlü ve ikna edici bir çok çalışma da mevcut. Dünya üzerindeki yaşamı bu denli etkileyebilen bir gök cismi varken, diğer gök cisimlerinin de hayatlarımız üzerinde etkin rol alabileceğini düşünmek, o dönemin entelektüel konjonktürü için makul görünüyor.
Sahte bilimler, farkında olsak da olmasak da hayatımızın her yerinde. Kafamızı karıştırıyorlar, çarpık bilgilerle yanlışa yönlendiriyorlar, hatalı ön yargılar oluşturmamıza sebep olarak evrensel algılarımızı manipüle ediyorlar. Binbir emekle kazandıklarımızı gasp ediyorlar, hasta ediyorlar, sakat bırakıyorlar, öldürüyorlar...

Sahte bilimler yüzünden aşılarını zamanında ve eksiksiz yaptırdığımız çocuklarımızı salgın hastalıklara kurban verebiliyor, doğrulanmamış antik bilgilere dayanan genellemelerle hayatımız adına zararlı kararlar alabiliyor ya da en doğal insani dürtülerimizi baskılayarak hayatlarımızı kısmen ya da tamamen travmalara boğabiliyoruz. Bu yazı dizisinde sahte bilimlerin sebep olduğu zararlara çarpıcı örnekler bulacaksınız, fakat öncelikle "sahte bilim" kavramını net olarak tanımlamamız gerekiyor. Bunu yapabilmemizin doğru yolu da tanımın kelime kökünü inceleyerek "bilim nedir?" sorusunun cevabını vermek.

BİLİM NEDİR? SAHTE BİLİM NEDİR?

TDK sözlüğüne göre bilim, "Evrenin veya olayların bir bölümünü konu olarak seçen, deneye dayanan yöntemler ve gerçeklikten yararlanarak sonuç çıkarmaya çalışan düzenli bilgi, ilim" diye tanımlanıyor. Vikipedi’ye göre ise "Fiziki ve doğal evrenin yapısının, hareketlerinin bir takım yöntemler (deney, düşünce ve/veya gözlemler) aracılığıyla sistematik bir şekilde incelenmesini de kapsayan, entelektüel ve pratik çalışmalar bütünü" olarak açıklanıyor.

Bu tanımlardan yola çıkarak konumuza özel bir sadeleştirme yaparsak, "Evren'i ve barındırdığı yaşamı deneysel ve/veya gözlemsel yöntemlere dayanarak anlamaya çalışan yöntemler bütününe bilim denir." diyebiliriz. Tam bu noktada küçük gibi görünen devasa bir farkla sahte bilimlerin de tanımını yapmış oluruz. Çünkü sahte bilimlerin yapmaya çalıştığı da -tıpkı bilim gibi- Evren'e ve barındırdığı yaşama dair açıklamalar getirmektir. Ancak bilim ve sahte bilimleri birbirinden ayıran temel ve hayati bir fark vardır: Bilim, akıl ve mantık yoluyla üretilen düşüncelerin deneysel ve gözlemsel yöntemlerle test edilmesine; sahte bilimler ise düzeltilmemiş antik bilgilere ve/veya koşulsuz inanca dayanır.