Slider[Style1]

Beynin, temporal lob korteksinin en içe bakan bölümünde bulunan hipokampus, yeni öğrendiğimiz bir bilginin, tanıştığımız kişinin isminin, yeni gördüğümüz bir tabelanın, bir resmin veya ilk defa alışveriş yaptığımız bir marketin adresinin ya da adının uzun süre aklımızda kalması için gerçekleşen süreci yani hafızaya alma sürecini destekleyen bir oluşumdur. Hipokampusun zedelendiği durumlarda veya birkaç hastada epilepsi tedavisi amacıyla iki hipokampusun da cerrahi olarak çıkarıldığı durumlarda cerrahi öncesine dek depolanmış anılar açısından ciddi bir bellek sorunu oluşmazken, bu girişimden sonra bu kişilerin artık uzun süreli hatta birkaç dakikayı geçen orta süreli sözel ve simgesel tipte ( bildirim tipi ) bellek depolama yetisi kaybolur. Gerçekten de her gün ilişkide oldukları insanların isimlerini bile öğrenemezler. Böylece saniyeler ile birkaç dakika arasında değişen kısa süreli bellek oluşturabilirler ama birkaç dakikadan fazla uzun süreli bellek oluşturma yetenekleri ya kısmen ya da tamamen yok olmuştur. Bu yüzden bu kişiler zekanın temeli sayılan uzun süreli bellek oluşturmaktan yoksun kalırlar. Bu duruma ileriye dönük bellek yitimi ( Anterograd Amnezi ) denir.

Beynin yeni anıları saklayabilmesi için hipokampus neden bu denli önemlidir?

Hipokampus ona bağlı temporal ve paryetal lob yapıları ile birlikte hipokampal formasyon olarak adlandırılır ve serebral korteks, amigdala, hipotalamus, septum, mamiller cisimler gibi temel limbik sistem bölgeleriyle sayısız ama ağırlıklı olarak dolaylı bağlantı gösterir. Bu bağlantılardan özellikle, hipokampusun, limbik sisteme ait " ödül merkezleri " ve " ceza merkezleri " ile ilgili olan en önemlisidir. Yapılan hayvan deneyleri göstermiştir ki duysal deneyimlerden bir ödül ya da cezaya neden olanlar, nötr ( sıradan ) duysal deneyimlere göre çok daha kuvvetli bellek izleri oluşturmaktadır. Ağrı ve sakınmaya ( kaçınmaya ) neden olan duysal uyaran veya düşünceler, limbik ceza merkezlerini uyarırken ; haz, doyum, kazanım, hoşnutluk, mutluluk ve değerlilik duygusu uyandıran uyaranlar limbik ödül merkezlerini etkinleştirmiş olurlar. Bunların tümü birlikte kişinin altta yatan duygudurum ve güdülenmelerini sağlar. Bu güdülenimler arasında beynin hoş olan veya olmayan deneyimlerinin anımsanmasına yol açan dürtüler bulunur. Özellikle hipokampuslar hangi düşüncelerimizin ödül veya ceza bağlamında bellekte tutulmaya değer olduğuna karar veren en önemli yapılar olarak gösterilmiştir.

Aşağı sınıf hayvanlarda ise bu yapı hayvanın ne yiyeceğini, hangi nesnenin tehlikeli olduğunu, hangi kokunun sekse davet ettiğini saptamakta önemli rol oynar; yani ölüm-kalım önemi taşıyan kararları alır. Beynin en erken evrimsel gelişiminde hipokampus muhtemelen gelen duysal sinyallerin önemini ve önem derecesini belirleyen ve kritik kararlar alan bir nöron mekanizmasını oluşturmuştur. Bu kritik karar alma yeteneği bir kez oluştuktan sonra belki de beynin geri kalan kısmı aynı karar için yine ona başvurur. Hipokampus bir nöron sinyalinin önemli olduğunu bildirdiğinde bu bilgi belleğe yönlendirilir ve böylece bu bilgi öğrenilir ve uzun süreli hafıza oluşumuna destek olmuş olur.

Sonuç olarak hipokampusun kısa-süreli belleğin uzun-süreli belleğe çevrilmesine yol açan dürtüyü sağlaması, yeni bilginin kalıcı olarak depolanıncaya kadar depo alanlarının bir nevi uyanık kalmasını ( aktif olmasını ) sağlar. Buradaki mekanizma ne olursa olsun hipokampuslar olmadan sözel ya da simgesel uzun süreli anıların pekiştirilmesi ya zayıf olur ya da mümkün olmaz.

Saygılarımla..

Filleri sevmeyeniniz var mı?

Gördüğü bir rüya, izlediği bir film ya da yaşadığı can sıkıcı bir olay sonucu belki bazıları sevmeyebilir; lakin fillere sempati duyanların sayısı bu azınlığı ezip geçecektir. Toplumun genel kanısında “fil” denildiğinde olumsuz bir figür yerine tatlı, sempatik hayvanlar gelir. Peki bu neden böyle?

Bilincimizi kullanmada en etkin yaşantıları çocukluğumuzdaki deneyimlerimizden çıkartırız. İzlediğimiz çizgi filmlerde kötü rolde fil görmemişizdir, çünkü onlar sempatik hayvanlardır –yaşlı olanları bir hayli yorgun ve mutsuz görünseler dahi. Okuduğumuz/dinlediğimiz çocuk kitaplarında yer alan filler ya aciz ya sevimli roldedirler. Seneler boyu orada yahut burada gördüğümüz fil grafikleri, resimleri, eskizleri, filmleri, hikayeleri, reklamları, boyama kitapları vb. bu roldedirler.

Toplum iki taraf arasında kaldığında genel olarak güçlü olanın yanında olmuş fakat acı çekeni daha çok sevmiştir. Örneğin, fillerin yüzyıllar boyu çeşitli uygarlıklarda savaş aleti, binek hayvanı ve yük taşıyıcısı gibi sebepler altında kullanıldığında onların eziyet dolu halleri ya bir fotoğraf karesine ya da haber sütununa sığdırılabilmiştir. Yerli-yabancı kişisel gelişim kitaplarında ise başarı ve azimle ilgili en etkileyici senaryolar filler sayesinde yazılmakta, ama filler kocaman cüssesiyle bir ipi kopartamayacak acizliğe düşen hayvanlar olarak kalmaktadır. Daha eskilere bakarsak, oldukça popüler olan sirklerde sürekli çektiği eziyetler sonucu çeşitli numaralarla seyircileri eğlendiren hayvanları olmuşlardır, bunu bilmeyen yok gibidir; peki kaçınız sirke gidip bir filin eziyetini izledi ki?

Tüm bunlar akla ilk gelebilecek basit varsayımlardan ibarettir, bunun yanında fil gibi sıradan bir hayvanın kitleler üzerinde böyle bir kalıp-yargı oluşturmasının sebebi oldukça açık; medya. Din parodisi dışında –Hindular alınsın istemeyiz- hiçbir kutsallığı ve görünüş açısından estetik/simetri yargılarına göre sempatik gelmeyecek olan bu hayvanı bilinçaltımıza böylesine işleyen medyanın gücünü sorgulamaz gerekir. Medyayı sürekli suçlamayı, onun kapitalizmin uşağı olduğunu söylemeyi kendimize görev bildik zaten, burada sorun yok; insanların atladığı şey medyanın toplumdan güç alıyor olmasıdır. Tüm o kalıp-yargılar, toplumsal kavramlar, insanların “kabul edilebilirliği” sayesinde var olmaktadır. İnsan psikolojisini iyi tanıyanların en isabetli ses ve görüntü seçimleriyle birlikte medya dediğimiz şey güçlenmekte ve insanlar “medya bizi aldatıyor, kandırıyor” muhabbetini yaparken indirimdeki bir menüden yemeğini yemeye devam etmektedir.

İnsanoğlu, kirli işlerini gizlice yaparken kokusu dışarı çıkmasın diye ona bir rögar kapağı eklemiş ve adını “medya” koymuştur. Masumu katil, katili ise iyilik meleği gibi göstermenin işten bile olmadığı bu kanalizasyonun kokusunu dışarı vurmak için düzinelerce yazı yazılıp farkındalık oluşturmak istenirken, kendi atıklarınızın da oraya ulaştığını görmezden geldiğimiz için, onun bir parçası olduğumuz halde "–miş gibi" yaptığımız için bugün alt edemediğimiz bir güçle karşı karşıyayız; kendi çöplüğümüzle karşı karşıyayız. Biraz düşündüğümüzde dahi, sayısız örnekle beraber gün içerisinde “medya” dediğimiz bu kavrama defalarca hizmet ettiğimizi yahut onun söylevlerini kabul ettiğimizi görebilmekteyiz. Bilinçaltımıza yerleştirdiği imgeleriyle sıradan bir hayvan olan fili bile milyarlarca kişi üzerinde pozitif bir kanıya vardıracak kadar güçlenmiş olduğunu basit bir örnekle görebiliriz –ki burada filin çok basit bir metafor olduğu aşikar. Oysaki kanlara bulanmış bir katilin kadrajına onun mutluluk saçan pozunu koymak, bu rögar kapağının, yani medyanın, yani toplumun tüm üyelerinin işbirliğidir.

Neviens Nobody
Yazarken olmadık şeylere takılırım. Özellikle Türkçe, biçem/üslup itibarıyla/bakımından fazlasıyla/ziyadesiyle tartışmalı/nizalı olduğundan, lisanımızın/dilimizin birden bin fazla/bin bir üstadı/otoritesi olduğundan (Türk Dil Kurumu, Dil Türk Kurumu, Tahsin Yücel, Talat Sait Halman ve bilumum diğerleri) ve her biri kendi kafasından ve bir diğerinden farklı kurallar va'zettiklerinden ve Üstad Cemil Meriç ülkemizde her düşüncenin bir sembol etrafında kütleleştiğinden bahsederken haklı olarak "üslubun kimliğindir" dediğinden; şu veya bu şekilde söylenebilecek bir sözcüğü neden şu değil de bu veya niçin bu değil de şu şekilde yazıyorum diyerek kendime kızdığım az değildir. (İleride Talat Sait Halman'la ilgili bir anımı da anlatacağım hatırlatırsanız.)Şimdi, naçizane romanımı yazarken bir kahramanıma bir diğerine bir işi neden/niçin yaptığını sorduruyordum; mesela:

“Oraya neden gidiyordun?”
“Oraya niçin gidiyordun?”

Daha sonra bunlardan birincisinin daha güzel ve konuşma diline daha yakın olduğu düşüncesiyle 'neden' sözcüğünü kullandım. Amacım metni elbette daha güzel kılmaktı. Mesela İngilizce'de "Why" ve "What for" şeklinde iki kullanım vardır:

“Why were you heading there?”
“What were you heading there for?”

Fransızlar ise genellikle yalnızca "Pourquoi" (ne için) şeklinde sorarlar. Sadece zaman zaman belirli fiillerde bu "à quoi" veya "de quoi" şeklini alabilir. Peki Fransızlarda olmayan ancak hem bizde hem İngilizler'de olan bu iki farklı kullanım (neden-niçin) nereden kaynaklanıyor? Aralarında bir fark var mı? Eğer varsa nedir?

Gerçekte, benim kanımca, niçin ve neden soruları arasında çok büyük bir fark söz konusudur. Bir örnekle açıklamadan önce şu şekilde bir kategorik açıklama getirebiliriz:

Neden: "Neden" sorusu, nedenleri/sebepleri anlamaya dönüktür. Dolayısıyla, soruya konu olan eylemin hangi öncegelen (anterior) ve öncel (preliminary) etkenlerle gerçekleştiğini tespit etmeyi amaçlar: Buradaki sebep sonuç ilişkisi kaçınılmaz olarak kronolojik bir ilişkidir. Neden önce gelir, konu ise, onun sonucu olarak sonra gelir. Şematize edersek:

A ----> B      “Neden B? Çünkü A”

Niçin: "Niçin" sorusu, amaçları/erekleri anlamaya dönüktür. Dolayısıyla soruya konu olan eylemin hangi sonra gelen (posterior) ve ardıl (subsequential) saiklerle gerçekleştiğini tespit etmeyi amaçlar. Buradaki sebep sonuç ilişkisi kaçınılmaz olarak, henüz kurulmamış, teleolojik bir ilişkidir. Niçin sonra gelir, konu ise, onun nedeni olmak amacıyla önceden gelir. Şematize edersek:

B ----> C     “Neden B? C için”

Şemaları birleştirirsek:

A ----> B ----> C

Burada "B" olgudur. "A", o olgunun meydana gelmesine sebep olmuş olgudur. "C" ise olgunun amaçladığı olgudur. Dolayısıyla, birazdan görebileceğimiz üzere, arada son derece büyük bir fark vardır. Ama, A ile B ve B ile C arasındaki ilişkiyi yukarıdaki gibi gösterdiysek de A ile C arasında bulunan ve B'nin geçişliliği dolayısıyla kurulan bağı da gösterelim:

Bu noktada ortaya üçlü bir sebep-sonuç ilişkisi girdiğini açıkça görmekteyiz. Bu iki sebep sonuç ilişkisi arasında (A-B ve B-C) nitel ve kategorik bir fark söz konusudur. Şöyle ki, A-B ilişkisinde, A'nın mevcudiyeti kesindir ve A'nın mevcudiyeti B'yi sonuç vermek mecburiyetindedir. Dolayısıyla A ile B arasında bir zorunluluk ilişkisi söz konusudur. A zorunlu olarak B'yi sonuç vermiştir. B-C ilişkisinde ise C'nin mevcudiyeti tartışmalıdır. C bir niyet ifadesidir ve A'nın yapılmasının mazereti, daha doğru bir deyişle amacıdır. Utilitarist bakış açısından bakıldığında da aynı şekilde B'nin C sonucunu vermesi kesin değildir. Özetle C bir temennidir. Aradaki ilişki ise bir zorunluluk ilişkisinden ziyade bir niyet ilişkisidir. 

Öyleyse bizde neden-niçin arasındaki bu kategorik farkı görmezden gelmemize neden olan algı sapması nerede gerçekleşmektedir? Bu sapmanın gerçekleştiği nokta, bizim zorunluluk ilişkisiyle niyet ilişkisini yalnızca dil bağlamında değil, mantık düzleminde de görmezden gelen zihinsel yapımızdır ve bu, en doğru tabirle, mantık-dil arasındaki ilişkinin binlerce yıldan bu yana dökülüp gelmiş olan bir 'çocukluk hastalığı'dır. 

Algımızda niyetimize öylesine sımsıkı sarılırız ki, onu bir ilk neden haline getirmekten kendimizi alamayız. C'nin A'ya dönüşmesi süreci neredeyse kendiliğinden gerçekleşmektedir. Ancak Alfred Jules Ayer'in de dediği gibi, günlük algılarımızı bir şekilde metafizik karmaşadan kurtarmamız gerekmektedir. "Metafizik karmaşa" tamlamasını bilinçli olarak kullanıyorum, zira algılarımızı kurtarmamız gereken metafiziğin kendisi değildir. Metafiziğin yol açması muhtemel karmaşadır. Düşüncelerimizin daha da saflaştırılmış, kristalize olmuş bir metafiziğe ihtiyacı vardır. 

Bu yazıda anlatılmaya çalışan nedir? Her ne kadar pratik yaşamda bu iki soru arasında bir sorun yokmuş gibi görünüyorsa da aslında sandığımızdan daha büyük bir sorun söz konusudur. İlk olarak, bu iki soru arasındaki fark zorunlulukla özgürlük arasındaki farktır. A-B ilişkisinde tercih söz konusu değildir; B kaçınılmaz olarak A'dan doğmaktadır. Ancak B-C ilişkisinde tercih söz konusudur. Pekâla başka bir amaçla/niyetle aynı eylemi (B) gerçekleştirebiliriz. Bilindiği üzere özgürlükle zorunluluk arasındaki fark en temel felsefi sorunlardan biridir. Bu fark cennetle cehennem arasındaki farktır. Tüm cennet tanımları, dolambaçlı da olsa özgürlüğün tanımını içerir. Tüm cehennem tanımları da mecburiyeti, kıstırılmışlığı ve nesneleşmeyi kapsar. İkinci olarak, retorik bir sorun söz konusudur. Bu retorik sorunu şöyle örneklendirebiliriz:

T. ülkesinde askerlik zorunludur. Yasal olarak belirli bir yaşa gelmiş olan her erkek askerliğini yapmak zorundadır. A. vatansever ve (olmaz ya) sadist bir vatandaş olarak askere gitmek istemektedir. A'ya neden/niçin askere gitmek istediği sorulduğunda vereceği cevap:

A: Yasalar böyle gerektiriyor.
B: Vatanımı savunmak arzusundayım.
C: İnsan öldürmek istiyorum.

olabilir. Gerçekte bunlardan birincisi neden sorusunun cevabıdır. Çünkü tam anlamıyla bir neden-sonuç, bir zorunluluk ilişkisi söz konusudur. Diğer iki cevap ise birbirinden tamamen yabancılaşmış iki farklı cevap olarak niçin sorusunun cevapları olabilirler. Niçin sorusunun cevapları geniş bir yelpazede değişkenlik gösterebilirler zira burada özgürlük söz konusudur. 

Özgürlükle zorunluluk arasındaki ilişki hafife almaya gelmez. 

Kaynak

*****

Yazıya biraz daha devam edersek, bir örnekle şu şekilde özetleyebiliriz.

-Neden yattın?
-Yorgundum.

-Niçin yattın?
-Uyumak için/Dinlenmek için.

Anlıyoruz ki, "Neden ?" sorusu karşılığında verilecek cevap, sebep sonuç ilişkisini kuracak şekilde olmalıdır. Buna karşılık, "Niçin?" sorusuna verilecek cevap ise bir niyeti, bir amacı belirtecek şekilde olmalıdır. Aslında, "Niçin?" karşılığında verilecek cevap da sebep sonuç ilişkisini bir bakıma gösteriyor gibidir. Ancak, "Niçin?" karşılığında verilecek cevap bir amacı, bir niyeti belirttiği için, gerçekleşebilir de gerçekleşmeyebilir de. Bir başka deyişle, sebep olarak gösterdiğimiz olay (yatmak), beklenilen sonuç yani amaçtır, niyettir.


Akıl yürütmeye devam edersek,

-Neden yattın? karşılığında
-Uyumak için veya ,
-Dinlenmek için gibi bir cevap doğru olmayacaktır.

Çünkü, yatmamız sonucunda, uyku tutmayıp kalkabileceğimiz gibi, dinlenmeden de kalkabiliriz. Bu durumda sebep sonuç ilişkisi kurulmamış, niyette kalmış olacaktır. Tabii ki akla başka varyasyonlar da gelebilir. Görülüyor ki, kelimeleri nasıl algıladığımız, hangi zamanda hangi zaman kipi ile kullandığımız da bir o kadar önemli. Ancak günlük rutinin içinde kayda değer bir özellik olarak görmüyoruz.

Böyle bir durumda, ilk karikatürde, iş başvurusu yapan kişiye soru sorarken "neden?" değil, "niçin?" diye sorması daha uygun geliyor. Siz ne düşünüyorsunuz?



Erol


Geçtiğimiz günlerde, TRT'de yayınlanan "Ramazan Sevinci" adlı programa katılan Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Tasavvuf Anabilim Dalı'ndan Prof. Dr. Mustafa Aşkar'ın, "Namazı hayvanlar kılmaz, namaz kılmayan da hayvandır." şeklindeki ifadesi, yazılı basında ve sosyal medyada pek çok kez yer aldı. Bunun üzerine, önce Akşar'ın bağlı olduğu üniversitenin dekanından tepki geldi, ardından Cumhuriyet Halk Partisi İzmir Milletvekili Tacettin Bayır tarafından bu sözler Meclis'e taşındı ve bu gelişmelerin ardından Diyanet İşleri Başkanlığı Twitter'dan bir duyuru yayınlayarak bu ifadelerin yanlış olduğunu ifade etti ve en nihayet RTÜK söz konusu ifadeler için inceleme başlattı. Elbette ki Aşkar da yayında sarf ettiği sözler için özür diledi.

Adım adım hangi kurum ve kişinin nasıl bir açıklama yaptığını, doğrudan kendi cümleleriyle aktarmak önem arz etmektedir. Nitekim "namaz kılmayan hayvandır" gibi bir söylem, tüm ötekileştirici ve nefret dolu niteliğinin yanında, aynı zamanda tehlikelidir. Zira, maksadını fazlasıyla aşan bu ve benzeri söylemler, artık sadece inançsızları değil, inançlıları bile hedef almakta ve aslına bakılırsa topluma belli başlı direktifleri yayın organları gibi güçlü kanallar tarafından aktararak bireyleri "üst akıl"dan gelen "doğrular" ile hareket etmeye yöneltmektedir.

Elbette ki, burada tek bir kişinin kendiliğinden doğan bir "hayvan" benzetmesi olmadığının da altı çizilmelidir. Kur'an, içerisinde ister "yumuşak" ister "sert" ifadeler bulabileceğiniz bir metindir ve insanların, ki özellikle tepeden inme şekilde kitleleri kontrol etmek ve yönlendirmek isteyenlerin, yer yer "sert" ifadelere sırt dayaması hiç de şaşılacak bir şey değildir. Diğer bir deyişle, Aşkar'ın "namaz kılmayan hayvandır" diyecek cesareti kendisinde bulması, Kur'an'da buna benzer pek çok söylemin yer almasıyla yakından ilintilidir. Nitekim Aşkar, kendince "kutsal metni" tekrar ediyor ve her ne kadar özür dilemiş olsa da, sözlerinin temelinde bir yanlış olmadığını düşünmesi hiç de şaşırtıcı olmayacaktır.

Peki nedir Kur'an'dan aldığı cesaret? Birkaç ayet ile örnekleyelim durumu. Daha fazlasını görmek isteyenler, Kur'an'dan Küfürler adlı yazıyı inceleyebilirler.
BAKARA (171) : İnkar edenleri imana çağıran (peygamber) ile inkar edenlerin durumu, bağırıp çağırmadan başka bir şey duymayan hayvanlara seslenen (çoban) ile hayvanların durumu gibidir. Onlar sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler. Bundan dolayı anlamazlar.

A'RÂF (179) : Andolsun biz, cinler ve insanlardan, kalpleri olup da bunlarla anlamayan, gözleri olup da bunlarla görmeyen, kulakları olup da bunlarla işitmeyen birçoklarını cehennem için var ettik. İşte bunlar hayvanlar gibi, hatta daha da aşağıdadırlar. İşte bunlar gafillerin ta kendileridir.

FURKÂN (44) : Yoksa sen onların çoğunun (söz) dinleyeceklerini yahut akıllarını kullanacaklarını mı sanıyorsun? Onlar hayvanlar gibidirler, belki yolca onlardan daha da şaşkındırlar.

MUHAMMED (12) : Şüphesiz Allah, inanıp salih ameller işleyenleri, içinden ırmaklar akan cennetlere koyacaktır. İnkâr edenler ise (dünya zevklerinden) yararlanırlar ve hayvanların yediği gibi yerler. Onların kalacakları yer ateştir.

MÜDDESSİR (51) : Onlar sanki arslandan kaçan yaban eşekleridirler.

MÂİDE (60) : De ki: “Allah katında cezası bundan daha kötü olanları size haber vereyim mi? Onlar, Allah’ın lanetlediği ve gazabına uğrattığı, içlerinden maymunlar ve domuzlar çıkardığı kimseler ile şeytanlara tapan kimselerdir. İşte bunların yeri daha kötüdür ve onlar doğru yoldan daha çok sapmışlardır.”

MERYEM (86) : Allah’a karşı gelmekten sakınanları Rahmân’ın huzurunda bir elçiler heyeti gibi toplayacağımız, suçluları da suya koşan susuz develer gibi cehenneme sevkedeceğimiz günü düşün!
Burada sadece "hayvan" şeklinde hitap içeren ayetlere yer verdik. Ancak hiç kuşkusuz, inançsızların sapık, azgın, yalancı, akılsız vs. olduğuna dair pek çok ayet de vardır. Elbette bir ilahtan değil de, bir insanın aklından çıkan sözler olduğu için bunlar, yer yer böyle nefret dolu söylemlerin, tehditlerin, aşağılamaların ve hakaretlerin olması oldukça normal bir durumdur. Oysa Aşkar özelinde tüm inançlılar, bunları tanrının isteği, öfkesi ve gazabı olarak görmekte ve aslında din ve toplum vasıtasıyla kendilerinde oluşturdukları ötekilere karşı duyulan nefreti, ilahi bir temele dayandırdıklarını düşünerek başka insanları yargılama hakkını kendilerinde bulabilmektedir. Yine geçtiğimiz günlerde IŞİD'in üstlendiği Orlando saldırısında da buna benzer bir şey ile karşı karşıya kaldık. LGBTİ bireylerin ahlaksız ve utanç verici kimseler olduğunu düşünen oldukça fazla sayıda inançlı insan, onlara karşı duyduğu nefretin tanrının isteğiyle paralel olduğunu düşündüğü için kendi his ve düşüncelerini "mutlak doğru" şeklinde kabul edebilmekte ve bu bağlamda LGBTİ bir bireyi -IŞİD gibi öldürme yoluna gitmese bile- kınamakta ve dışlamakta bir beis görmemektedir. 

İşte bu veriler ışığında, Aşkar'ın sözlerine yer vererek, kronolojik olarak gelişmeleri irdeleyelim. Aşkar, şu sözleri sarf etti:
"Alnı secdeye gelen bir varlık var mı insanın dışında? Yok. İnsan, namaz ergonomik yaratılmış. Secde eden tek varlık insan. O zaman, ben düz söyleyeyim. Ayette de bunu söylüyor, ağır gelmesin. Yani, namazı hayvanlar kılmaz, namaz kılmayan da hayvandır." [1]
Daha sonra, Ankara Üniversitesi'nin internet sitesinin ana sayfasında, İlahiyat Fakültesi Dekanı Prof. Dr. İsmail Hakkı Ünal imzasıyla paylaşılan açıklamada şu ifadeler yer aldı:
"Fakültemiz öğretim üyelerinden Prof. Dr. Mustafa Aşkar, TRT de yayınlanan bir iftar programında, 'namaz kılmayanların hayvan olduğunu' ifade eden talihsiz bir açıklama yaparak, İlahiyatçı akademisyenler bir yana, sağduyu sahibi hiçbir Müslümanın kabul etmeyeceği bir konuşma yapmıştır.

Bu konuşmayı Fakülte Dekanı olarak başta şahsım ve diğer öğretim üyelerimizin asla tasvip etmediğini belirtmek isterim. Muhtemelen maksadını aşan bir ifade de bulunan adı geçen öğretim üyemizin de yanlış anlamalara meydan vermemek için, bu beyanıyla ilgili bir düzeltme ve açıklama yapması uygun olacaktır.

Kamuoyuna saygıyla duyurulur.

Prof. Dr. İsmail Hakkı Ünal

A.Ü. İlahiyat Fakültesi Dekanı" [2]
Bunun ardından, Aşkar'ın sözlerini Cumhuriyet Halk Partisi İzmir Milletvekili Tacettin Bayır da Meclis'e taşıdı.

Bayır, Başbakan Yardımcısı Numan Kurtulmuş'un yanıtlaması üzere verdiği soru önergesinde Prof. Aşkar'ın sözleriyle TRT Kurdi'de program yapan Şemsettin Özaykan'ın başka bir yayında "Namaz kılmayanın cezası ölümdür." sözlerini sordu.

Soru önergesinde şu ifadeler yer aldı:
"Ülkemizde her türden gericiliğin cesaret kazandığı bir dönem yaşanmaktadır. Bunların çirkin örnekleri maalesef ki vatandaşın vergileriyle yayın yapan TRT kanallarında yaşanmaktadır. TRT Kurdi kanalında program yaptığı öğrenilen Şemsettin Özaykan'ın, 'Mazereti olmadığı halde namaz kılmayan kişinin durumu nedir?' sorusuna 'İdam' yanıtını veren zihniyetin şokunu atlatamamışken, bir başka skandal da TRT1'de yayınlanan 'Ramazan Sevinci' programında yaşanmıştır." [3]
Bayır, soru önergesinde TRT Kurdi'nin nasıl denetlendiğini, Prof. Aşkar'ın görevine devam edip etmeyeceğini ve TRT’deki yayınla ilgili soruşturma açılıp açılmadığını sordu.

Başbakan Yardımcısı Nurettin Canikli ise Bakanlar Kurulu toplantısıyla ilgili açıklamaları sırasında Prof. Dr. Aşkar'ın sözlerinin sorulması üzerine "Suç konusu teşkil ediyorsa gerekli kovuşturmalar soruşturmalar yargı mercileri tarafından yapılır." dedi. [4]

Nihayet Diyanet İşleri Başkanlığı ise Twitter'dan şu açıklamayı yaptı:
"Bir televizyon programında sarf edilen ifadelere bağlı olarak Diyanet İşleri Başkanlığımıza yoğun sorular üzerine aşağıdaki açıklamanın yapılmasına ihtiyaç duyulmuştur.

Dinimizde namazın yeri, önemi ve değeri herkesçe bilinmektedir. Ancak insanların inanç ve ibadet özgürlükleri hedef alınarak tezyif ve tahkir edilmesi asla kabul edilemez.

Kur'an-ı Kerim ayetlerinden ve konuya ilişkin diğer dini metinlerden böyle bir çıkarımda bulunmak İslam'ın hikmet dili ve rahmet mesajıyla bağdaşmaz." [5]
Prof. Dr. Akşar ise tepkilerin ardından "yanlış anlaşıldığını" söyledi. Açıklamada şu ifadeler yer aldı:
"12 Haziran Pazar günü TRT 1 kanalında konuk olarak katıldığım 'Ramazan Sevinci' programında, konunun önemini vurgulamak amacıyla kullandığım ifadeler maalesef yanlış anlaşılmıştır. Yanlış anlaşılmaya ve maksadını aşan yorumlara sebebiyet verdiğim için kamuoyundan özür diliyorum. Hayırlı Ramazanlar." [6]
TRT 1'deki "Ramazan Sevinci" programının sunucusu Serdar Tuncer de dünkü programın açılışında özür diledi. Tuncer canlı yayın olması nedeniyle söylenen sözlerin "o an fark edilmediğini" belirterek "Dün kamu vicdanını rahatsız eden, pek çok insanı rencide eden ifadeler keşke kullanılmamış olsaydı. Bize kızanlardan daha fazla rahatsız olduk. Rencide olan her bir gönülden özür dilerim" diye konuştu. [7]

Radyo ve Televizyon Üst Kurulu (RTÜK) da "namaz kılmayan hayvandır" sözü için inceleme başlattı.

RTÜK üyesi İsmet Demirdöğen ise konunun incelemeye alındığını belirterek şöyle konuştu:
"Böylesine sapkın düşüncelerin halkın vergileriyle yayın yapan devlet televizyonunda dile getirilmiş olması hüzün vericidir. Hele bu düşünceleri taşıyanların üniversitelerde görev yapıyor olması üzüntüyü ciddi biçimde artırıyor. Bu tür kişilerin kesinlikle ekrana çıkarılmaması, tedavi edilmesi gerekiyor." [8]
Elbette çeşitli kanal ve mercilerden bu sözlere tepki gelmesi oldukça yerinde gelişmelerdir. Ancak her ne olursa olsun, bir "normalleştirme" sürecinin bu şekilde ilerlediği de unutulmamalıdır. Bir diğer deyişle, ötekileştirici ve nefret söylemi içeren bir ifade ilk söylendiğinde tepkiler çekebilir, ancak yeterli ve gerekli şekilde bunun yanlış olduğu belirtilmezse, bu ifade bir emsal duruş oluşturur ve başka kanallarca tekrar edilir. Her seferinde de buna verilen tepki giderek azaltılır ve -işin ilginç yanı- bir noktadan sonra normal ve hatta haklı bir ifadeye bile dönüşebilir bu. Zira daha evvel de ifade edildiği gibi, Kur'an'ın kendi içerisinde de -şayet sağduyulu olmayı bir kenara bırakırsa birey- böyle ifadeleri rahatlıkla bulabilir.

Son söz olarak, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının vergileriyle varlığını sürdüren ve ülkedeki herkese hitap etmesi gereken bir kanal olan TRT'nin, birleştirici söz ve söylemler sarf etmek yerine, kendilerince yanlı ve tehlikeli ifadelere yer vermesi, her ne kadar sonradan özür dilenmiş olsa bile, belli fikirlerin oldukça geniş bir kitleye rahatlıkla aktarılmasına vesile olduğu için fazlasıyla kınanmalıdır. Öte yandan, insanlığın fiziksel hareketlerle ölçülmediği, bir bütün olarak kendi varlığı ve karakteriyle tartıldığı fikir, düşünce ve söylemlerin daha doğru ve güzel olduğuna dikkat çekmek gerekir.

Hayyam
Dünya'da 2 milyarı aşkın Hristiyan, 1.5 milyarı aşkın Müslüman, 1 milyara yakın da Hindu yaşadığı pek çok kez tekrar edilen bir bilgidir. Oysa Dünya'da 1 milyarı aşkın ateist/agnostik/dinsiz de yaşamaktadır. [1] Diğer bir deyişle, nüfusunun çoğu kendisini dindar olarak tanımlayan ülkelerde, örneğin Türkiye'de, ateist/agnostik/dinsiz olanlar, yani sekülerler kendilerini azınlıkta hissetse de, Dünya'nın geneline bakıldığında hiç de azımsanamayacak bir çoğunluk olduğu görülebilir. Bundan daha da önemlisi, yapılan son çalışmalar ve araştırmalar, sekülerlerin sayısının ve oranının geçmişe göre arttığını ve muhtemelen artmaya devam edeceğini gösteriyor.

Pitzer College'da Sosyoloji bölümünde öğretim görevlisi olan Profesör Phil Zuckerman, aynı zamanda Seküler Çalışmalar adlı derse de öncülük ediyor. Zuckerman'ın geçtiğimiz günlerde derlediği bilgiler, günümüzde dindarların oranının azalıp sekülerlerin oranının ise arttığını ortaya koyuyor. [2]

Elbette ki refah düzeyi yüksek Batı toplumlarında sekülerlerin sayı ve oranının artma miktarı Dünya'nın diğer ülkelerine göre fazla olduğu bir gerçek, ancak öte yandan gerek Uzakdoğu'da, gerek Avustralya'da, gerekse de Afrika'da sekülerlerin geçmişe göre arttığı, en azından dinin yarattığı toplumsal baskıya karşın kendilerini seküler olarak tanımlamaktan çekinmeyenlerin sayısının umut verici bir biçimde çoğaldığı ifade edilebilir.

Her ne kadar dindarlığın etkisini nispeten kaybedip, sekülerliğin arttığının çok çeşitli sebepleri olsa da, Arthur C. Clarke'ın "Çocukluğun Sonu" adlı bilim kurgu romanında geçen, kimsenin Zeus veya Thor'un varlığını çürütmediği, ancak bu tanrıların zaman içerisinde müridlerini kaybettikleri fikrine paralel bir sürecin günümüz Dünya'sında kendine yer bulduğu söylenebilir. Diğer bir deyişle, bilimsel bilgiler ile evreni anlayışımızı şekillendirmeye devam ettikçe ve sadece ayağı yere basan yol ve yöntemleri esas almanın önemini kavradıkça, kimse doğrudan dinlere saldırıp onların iddialarını çürütmese bile, dinlerin etkileri zamanla azalmaya mahkum kalacaktır.

Şimdilik, eldeki verilerle sekülerliğin tırmanışını gösterelim ve uzak gelecekteki dinin akıbetini bir kenara bırakalım.

National Geographic'te yayımlanan son çalışmaya göre, Dünya'nın yeni yükselen trendi: "Dinsizlik". [3] Yapılan çalışmalar, özellikle Batı Avrupa'da, Kuzey Amerika'da ve Avustralya'da dinsizliğin hızla büyüdüğünü gösteriyor.

Tarihinde ilk kez Norveç'te seküler olanlar çoğunluğu oluşturmuş durumda. [4] "Tanrıya inanıyor musunuz?" şeklindeki soruya "hayır" diyenlerin oranı %39 iken, "evet" diyenlerin oranı %37'de kalmış durumda. Geriya kalan %23'lük kesim ise, buna bir cevaplarının olmadığını/çekimser kaldıklarını ifade ettiler. Bundan 2 yıl önce yapılan araştırmada, dindarlar ile sekülerlerin oranı eşitti; 1985'de ise dindarların oranı %50 iken, sekülerler sadece %20'ydi. Diğer bir deyişle, 30 yıllık bir süreçte çok büyük bir değişim yaşandığı rahatlıkla görülebilir.

İngiltere, dünyanın en az dindar oranına sahip olan ülkelerinden biri. Yapılan araştırmalara göre, nüfusun sadece %30'u kendisini dindar olarak tanımlıyor. [5] Bununla birlikte, geriye kalanların %53'ü kendisini seküler olarak tanımlarken, %13'lük bir kesim ise kendisini ateist olarak tanımlıyor ve geri kalan azınlık da çekimser kalmayı yeğliyor. Öte yandan, kendilerini dindar olarak tanımlayanların da dini ritüellere katılımın azaldığı görülüyor. Hristiyanlıkta önemli bir yer tutan Pazar ayinleri, tarih boyunca dindarlar tarafından kiliseye gidip dua etmek ve ilahi söylemek şeklinde vuku buluyordu. Oysa tarihinde ilk defa 1 milyon kişiden az sayıda kişinin Pazar ayini için kiliseye gittiği tespit edildi. [6] Bu, bize, her ne kadar %30'luk bir dindar kesim olsa da, aslında bu dindarların da "gelenek" ve "alışkanlık" sebebiyle kendilerini böyle tanımladıkları şeklinde bir sonuca götürebilir.

İzlanda, oldukça ilginç ve hızlı değişim gösteren ülkelerden biri. Yaklaşık 20 yıl önce dindar olanların oranı nüfusun %90'ını oluştururken, bugün bu oran %50'nin altına düşmüş durumda. [7] Bundan daha sarsıcı olan bilgi ise, 25 yaş ve altı İzlandalı gençlerin neredeyse hiçbirinin tanrıya inanmadığı. [8] 25 yaş ve altı İzlandalı gençlere sorulan "Evreni tanrı mı yarattı, yoksa Big Bang ile mi oluştu?" sorusuna, %94 oranında "Evren, Big Bang sonucu oluştu." cevabı verilirken, geri kalan %6'lık kısım ise "bilmiyorum" veya "diğer" şeklinde cevapladı. Diğer şeklinde cevap veren gençler ise, evrenin Big Bang ile oluştuğunu ama bunu tanrının yaptığını ifade ettiler. Gençler arasında seküler yaklaşımın bu denli yaygın olması, hiç kuşkusuz, ilerleyen dönemlerde İzlanda'nın dindarlıktan daha da sıyrılacağının bir işareti sayılabilir.

Hollanda'da yaklaşık her 3 kişiden 2'si herhangi bir İbrahimi dine inanmıyor. [9] Bundan 10 yıl önce ruha inananların oranı %40 iken bu oran %31'e kadar düşmüş durumda günümüzde. Aynı şekilde, yüksek bir gücün var olduğuna inananların oranı aynı süreçte %36'dan %28'e gerilemiş durumda. Hollanda halkının %25'i kendisini Hristiyan, %5'i Müslüman, %2'si diğer diğer dinlerin mensubu olarak tanımlıyor. Geriye kalan yaklaşık %70'lik kesim ise kendisini seküler olarak tanımlarken, eğitim ve politikanın dinden arındırılması gerektiğini düşünüyor. Öte yandan, yapılan çalışmalar, %25'lik Hristiyan nüfusunun sadece %13'ünün cennete veya İsa'nın tanrının oğlu olduğuna inandığını gösteriyor. Diğer bir deyişle, kendisini Hristiyan olarak tanımlayanların neredeyse yarısı, bunu bir "gelenek" ve "alışkanlık" olarak sürdürmekte, mensup oldukları dinin her söylediğini kabullenmemekte. Bunun bir diğer kanıtı ise, 700 protestan kilisesinin ve 1000'in üzerinde katolik kilisesinin düşük katılım ve ilgisizlik sebebiyle önümüzdeki yıllarda kapanacağının beklenmesi. [10]

Avrupa'da yaptığı anketler ile önemli bir yere sahip olan Eurobarometer'in son verileri, pek çok önemli Avrupa ülkesinde ciddi sayılabilecek oranlarda sekülerliğin kendine yer bulduğunu gösteriyor. [11] Buna göre, "Tanrıya inanıyorum.", "Bir çeşit güç veya enerji olduğuna inanıyorum." ve "Bir çeşit güç veya tanrının olduğuna inanmıyorum." şeklinde 3 temel yaklaşımla yapılan dindarlık/sekülerlik anketinin verileri şu şekilde: Fransa, %40 ile tanrıya inanmama oranının en yüksek olduğu ülke. Fransa'yı, %37 ile Çek Cumhuriyeti izliyor. İsveç %34, Estonya %29, Almanya ve Belçika %27, Slovenya %26 gibi sekülerlik oranlarına sahip. Avrupa Birliği'nde toplam olarak bir tanrıya inananların oranı %51, bir çeşit güç veya enerjinin olduğuna inananların oranı %26, herhangi bir güç veya tanrıya inanmaların oranı %20. Elbette İsviçre, İzlanda, Norveç gibi İskandinav ülkelerinin bu oranlara dahil edilmediğini ve söz konusu ülkelerde sekülerlerin oranının dindarlardan fazla olduğunu belirtmekte fayda var.

ABD'de sekülerlerin oranının arttığına dair en açık veriler gözlemlenebiliyor. Bilindiği üzere, ABD özgürlükler ülkesi olarak tanındığı kadar, muhafazakar yapısıyla da ön plana çıkıyor. Ancak yapılan son çalışmalar, 2007'den bu yana "tanrının varlığından kesin olarak emin olanların" oranının %71'den %63'e gerilediğini gösteriyor. [12] Yine aynı şekilde, "kendisini bir dine mensup bulanların" oranı 2007'den bu yana %83'den %77'ye gerilemiş durumda. Öte yandan, "dinin hayatınızdaki önemi ne kadar?", "ne sıklıkla dua edersiniz?", "ne sıklıkla dini aktivitelere katılırsınız?" gibi çeşitli soruların her birinde, 2007'den bu yana ortalama %3'lük bir dindarlık aleyhine değişim görülmekte. [13] Bir diğer deyişle, ABD'li yetişkinler arasında, %23 ile %28'lik bir sekülerlik oranı görülmekte. [14] Bunun yanı sıra, ABD'li 20 yaş civarı gençler arasında bir dine bağlı olmayanların oranı %35 olarak belirtiliyor. [15] Bu oranın, ABD'nin tarihindeki en yüksek inançsızlık oranı olduğu söylenebilir. Bu da, elbette ki, yükselen sekülerliğin bir diğer yansımasıdır.

Kanada'da Hristiyanlık en yaygın din. Yaklaşık %67'lik bir kesim Hristiyan olarak tanımlıyor kendisini. %24'lük bir kesim ise kendisini dinsiz olarak tanımlıyor. [16] Ancak bu oran, 90'ların başında sadece %16'ydı. Diğer bir deyişle, yaklaşık 25 yılda, sekülerlerin oranı %8'lik bir artış göstermiş durumda.

Avustralya'da sekülerlerin oranı %27. [17] Oldukça önemli bir orana sahip olan sekülerler, aynı zamanda dikkate değer de bir artış gösteriyor. Nitekim, 2001 yılında sadece %15'lik bir orana sahiptiler. [18] Bu da demek oluyor ki, sekülerlerin oranı yaklaşık 15 yılda, %12'lik bir artış göstermiş.

Yeni Zelanda da aynı şekilde sekülerlerin oranının yüksek olduğu bir ülke. 2001 yılında kendisini bir din ile bağdaştırmayanların oranı %30 iken, bu oran günümüzde %42'ye ulaşmış durumda. [19]

Güney Amerika'da sekülerlerin oranı elbette ki refah düzeyi yüksek Avrupa ülkelerine kıyasla biraz daha az. Meksika'da %7, Brezilya'da %8, Arjantin'de %11, El Salvador'da %12, Şili'de %16, Dominik Cumhuriyeti'nde ise %18'lik bir oran kendisini bir dine bağlı hissetmediğini ifade ediyor. [20] Uruguay'da bu oran diğer ülkelere göre epey bir farklı: %37. Sekülerlerin bu artışı, tarih boyunca bu coğrafyadaki en yüksek oranlara ulaşmış durumda. [21]

Japonya, sekülerlerin oranının en fazla arttığı ülkelerden biri. Bundan yaklaşık 60 yıl evvel, Japonya nüfusunun %70'i kendisinin bir dine bağlı olduğunu ifade ederken, bugün bu oran %20'lere düşmüş durumda. [22] 1970'de ülkede yaklaşık 96,000 Budist tapınağı varken, 2007'de yapılan çalışmalara göre tapınak sayısı 75,000'lere kadar düşmüş durumda ve bunların yaklaşık 20,000 tanesinde hiçbir görevli bulunmuyor.

Güney Kore'de nüfusun çoğunluğu bir dine inanmıyor. Güne Kore İstatistik Kurumu'nun verilerine göre, nüfusun %46'sı kendisini dinsiz olarak tanımlıyor; %29'u Hristiyan, %23'ü ise Budist. [23] Bir dine mensup olmayan %46'lık nüfusun %15'i kendisini doğrudan "kesinlikle ateist" olarak tanımlıyor. Bu oran, 2005'te %11'di. Öte yandan, 2005'te Hristiyan, Budist ve diğer dinlere mensup olanların oranı %58 iken, günümüzde bu oran %53'lere gerilemiş durumda.

Çin'de, nüfusun yaklaşık %50'si kendisini seküler olarak tanımlıyor. [24] Çin'in nüfusunun yaklaşık 1.3 milyar olduğu düşünüldüğünde, seküler olan insan sayısının fazlalılığı çok daha rahat görülebilir.

Afrika'da dindar oranında büyük bir değişim söz konusu olmasa da, küçük ilerlemeler şeklinde de olsa sekülerlerin oranı artış göstermekte. Kendisini dinsiz olarak tanımlayanların oranı Gana'da %5, [25] Madagaskar ve Tanzanya'da %9, Gabon ve Svaziland'da %11. [26]

Son olarak, yapılan çalışmalar, Botsvanalıların [27] ve Jameikalıların [28] %20'sinin kendisini bir dine bağlı olarak tanımlamadığını gösteriyor.

Bunların yanı sıra, İsrail, Macaristan, Rusya, Azerbaycan, Kazakistan gibi pek çok ülkenin halkının dindar olmaktan yavaş yavaş uzaklaştığı bilinmekte. Genel olarak, insanlık tarihi boyunca, dindarlığa karşı sekülerliğin en yüksek olduğu zamanlarda olduğu rahatlıkla söylenebilir. Ancak yine de, elbette ki, seküler olmanın her zaman çok kolay olduğu da söylenemez. Nitekim, Bangladeş'te kimi seküler blog yazarları öldürüldü, çoğu ise tehdit altında yaşıyor. [29] Öte yandan, Suudi Arabistan'da yine seküler bir blog yazarı olan Raif Badawi'ye 10 yıl hapis, 1000 kırbaç ve 266.000 dolar ceza verilmişti. [30] Bunlarla birlikte, 13 İslam ülkesinde ateizm idam ile cezalandırılıyor. [31] 

Kısacası, bir İslam ülkesinde seküler olmak ve dinin boyunduruğu altına girmemek, çoğunlukla bireyin toplum baskısıyla karşı karşıya gelmesi sonucunu doğuruyor ve bunun bir adım ötesinde, devlet eliyle ve hukuk vasıtasıyla bireyin cezalandırılmasına sebep oluyor. Ancak yine de, buna rağmen İslam ülkelerinde sekülerlerin çalışmaları devam ediyor ve sesleri yavaş yavaş da olsa artıyor. [32] İslam ülkelerinde ateizme duyulan ilgi ve merakın bir göstergesi olarak, geçtiğimiz haftalarda Richard Dawkins'in ünlü kitabı Tanrı Yanılgısı'nın Arapça tercümesinin kısa sürede internette 10 milyon fazla defa indirilmesi sayılabilir. [33]

Dünyanın çeşitli coğrafyalarında çeşitli dindarlık/sekülerlik oranları olsa da, Pew Araştırma Merkezi'nin verilerine göre, 2010'da 1.1 milyar olan sekülerlerin sayısı, 2020'de 1.2 milyara ulaşacak. [34]

Tüm bu veriler ışığında sekülerliğin/dinsizliğin arttığını söyleyebiliriz. Elbette İslamiyet'in de hızla yayıldığı bir başka gerçek olarak karşımızda durmaktadır. Yine de, günümüz dinlerinin, ileriki tarihlerde tıpkı mitolojik ögeler gibi değerlendirilip inceleneceğini düşünerek, dinler tamamen ortadan yok olmasa bile, en azından kurumsallaşmasının ve politika, eğitim, sosyal ilişkiler vb. alanlara dahil olmasının minimum seviyeye ineceğini umut ediyorum. Ve son sözü, Hermann Hesse'nin "Öldürmeyeceksin" adlı kitabından yapmak istiyorum: "Bir tanrı var mı yok mu bilmeyişiniz, iyi kötü diye bir şeyin var olup olmadığını bilmeyişiniz, bunları tastamam bilmenizden daha iyidir." (Hermann Hesse, Öldürmeyeceksin, Yapı Kredi Yayınları, Sf.94)

Hayyam
Dil olmadan düşünce olabilir mi? Bu felsefi soru artık laboratuvar ortamında beyin görüntüleme teknikleri kullanılarak keşfediliyor. Paris-Sud Üniversitesi sinirbilimcileri, ileri düzey matematiksel işlemleri yaparken hangi beyin bölgelerinin aktifleştiğini keşfetmek için 15 profesyonel matematikçinin beyni üzerinde fonksiyonal MR ile çalışma yaptı.

Matematikçiler, ileri düzey matematiksel ve matematiksel olmayan ifadelerin doğruluğu veya yanlışlığı üzerine dört saniye düşünürken fonksiyonal beyin görüntüleme işlemi gerçekleştirildi. Matematikle ilgili konular üzerinde düşünülürken beynin dorsa frontaparyetal ağının aktifleştiği gözlemlendi. Bu ağın dille ilgili olan hiçbir beyin bölgesiyle örtüşmediğini bilinmekte. Tarih veya coğrafyayla ilgili sorular üzerinde düşünülürken aktifleşen beyin bölgeleri, matematiksel beyin bölgelerinden tamamen bağımsız ve bu bölgeler dille ilgili bazı beyin bölgeleri ile ortaklık gösteriyor.

Çalışmada açığa çıkarılan ağ sadece ileri düzey matematiksel işlemlerde aktifleşmiyor, sayıları işlerken ve zihinsel aritmetik işlemleri yaparken de aktifleşiyor. Araştırmacalar ayrıca aynı beyin ağının sadece sayıları ve matematiksel formülleri görmeyle bile akitfleştiğini, uzman matematikçiler ve matematikçi olmayan katılımcılarda gözlemledi.

Dahası, yeni çalışmalar bu ağın okula gitmemiş çocuklarda bile sayıları tanımlamaya çalışırken aktifleştiğini gösteriyor. Bu bulgu matematiksel beyin bölgeleri ağının matematik eğitimi almadan önce ortaya çıktığını ve eğitim aldıkça geliştiğini gösteriyor.

Aslında araştırmacılar, matematikçileri ve matematikçi olmayanları karşılaştırdıkları zaman, bu ağdaki beyin bölgelerinin matematikçilerde daha güçlenmiş olduğunu da keşfettiler. Bu gözlem, Stanislas Dehaene tarafından geliştirilen nöronal geri dönüşüm teorisi (the theory of neuronal recycling) ile de örtüşüyor. Nöronal geri dönüşüm teorisi, matematik gibi gelişmiş kültürel bilişsel süreçlerin sayı, uzay ve zaman algısı gibi evrimsel beyin fonksiyonlarının geri dönüşümü olduğunu iddia ediyor.

Bu yüzden de dilsel beyin bölgeleriyle ilişkisi olmayan matematiksel ağın beyinde olduğu düşünülüyor. Bu iddia, örneğin bazı çocukların ve yetişkinlerin sayısal kelime hazneleri çok zayıf olmasına rağmen ileri aritmetik işlemlerinde başarılı olması veya afazi  hastalarının hâlâ hesaplama ve aritmetik işlemlerini yapabilmesi gerçekleriyle de tutarlıdır.

Asırlık bir felsefi problem olan “Dil yetisi olmadan düşünebilir miydik?” tartışmalarında matematik hep özel bir konuma sahipti. Ünlü dilbilimci Noam Chomsky’e göre matematiksel aktiviteler dil yetisi sayesinde ortaya çıkmıştı. Bu düşüncenin aksine, birçok matematikçi ve fizikçi ise dilsel yetinin matematiksel yetiden bağımsız olduğunu ileri sürüyordu. Örneğin Albert Einstein yazılı veya sözel kelimelerin kendi düşünme mekanizmalarında hiçbir rol oynamadığını, düşünmenin temel etmenleri olan fiziksel şeylerin kendi iradesi ile yeniden üretilebildiği ve birleştirebildiği belirli işaretler ve imgeler olduğunu söylemişti.