Slider[Style1]


Bizler, "bilgi" dediğimiz kavramın genelde; kitaplarda, bilgisayarlarda ve değerlendirmek, işlemek, düşünceye ve davranışa dönüştürmek üzere zihinlerimizde taşıdığımız ve sonradan öğrendiğimiz kalıplar, değerler, şemalar vb. olduğunu düşünürüz. Hâlbuki bilgi dediğimiz kodların temel taşıyıcıları hatta bizi öğrenmeye sevk eden temel bilgiler genlerimizdedir.

Bir tayın, bir geyiğin doğduktan en fazla yarım saat sonra yürüyebiliyor olması, öğrenme değil genetik kodlarındadır. Bir annenin çocuk sahibi olmayı istemesi (!) de genetik kodlarındadır. Keza insan ve hatta hayvanlarda da olan merak davranışı öğrenilmez, doğuştan diğer bir ifade genetik kodlarımızla gelir. "Kediyi öldüren meraktır" derler.

Hiç kırlangıç yuvası gördünüz mü? Birinden dişi, diğerinden erkek kırlangıç çıkacağından emin olduğunuz iki kırlangıç yumurtası alınız. Hiç bir kırlangıcın olmadığı fakat kırlangıçların yaşayabileceği bir ortamda, yavruların çıkmasını bekleyiniz. Kırlangıçlar, yetişkin olup da yuva yapmak istediklerinde, görmediği ve öğrenmediği halde yuvasını bildiğimiz çalı çırpıdan değil, balçıktan yapar. Ve de çok sağlamdır. Peki bu bilgiyi nasıl elde etti? Buna verilecek uygun cevap "içgüdü" olacaktır. Olacaktır olmasına da, içgüdü, bir insan annesinin çocuk doğurma isteğinin de nedeni değil midir? Nihayetinde, kırlangıca yuva yaptırmaya yönelten içgüdü, insan annesini de çocuk sahibi olmaya yöneltmiyor mu?

Her ne kadar basit bir şekilde söyleyip geçiyorsak da, içgüdü dediğimiz kompleks mekanizmanın bizatihi kendisi, gördüğü göreve göre (annelik içgüdüsü, cinsellik içgüdüsü vb.) "bilgi" ile donanmıştır. Hatta her bir içgüdüde farklı bilgiler farklı beyin bağlantıları ile bir araya gelmiş olmalı ki bu farklı bilgilerden aldığı yönergelerle farklı görevleri yerine getirmektedir. Nihayetinde söylenmek istenen, içgüdünün, bilgi içerdiğidir. Aynısıyla rutin işler yapmak üzere programlanmış bir bilgisayar gibi.

Bir kişinin, kırlangıçların yuvasının benzerini yapması ile, bir kırlangıcın kendi yuvasını yapması arasındaki fark nedir? Aynı yuvanın nasıl yapılacağına dair bilginin, insan tarafından görülerek ve öğrenilerek yapılması ile, kırlangıcın bu bilgiyi genleri vasıtasıyla edinmesi arasındaki kanalların diğer bir deyişle bilgiye sahip olma yöntemlerinin farklı oluşu mudur? Kırlangıcın yaptığı yuvanın hemen her zaman aynı, buna karşılık insanın, bu yuvayı zekasıyla daha da geliştirebileceği düşünülebilir. Ancak bu, kırlangıcın kendi ihtiyacını giderecek kadar bir ortamı kendi adına yaratırken kullandığı yönergeler bilgi değil midir? Ve yine, kırlangıcın her defasında aynı yapıyı tekrarladığı ve bu yapının diğer bir deyişle yuvanın yapılış şeklinin ve malzemesinin hep aynı olduğu yani değişmediği, bir kalıp gibi kaldığı söylenebilir. Peki bu durumda bizim, 2+2=4 ifadesine ihtiyaç duyup her tekrarladığımızda bu kalıp, bilgi olmaktan çıkacak mıdır?

Bu yazıda öne çıkarılmak istenilen, bilginin azlığı çokluğu, bir bilginin diğerine üstünlüğü, komplike olup olmadığı veya akla gelebilecek ve bilgi adına sorulacak benzer sorular değil, en temeline inildiğinde, bilginin ne olduğudur.

Bilgisayardaki programları çalıştıran bilgi değil midir? Bilincimizin farkında bile olmadığı, kalbimizin hangi ritimde çalışacağını, beyin sapımızdan gönderilen düzenleyici kodlar bilgi değil midir? Gözümüze doğru gelmekte olan bir taştan, gözümüzü korumak adına gözkapağımızı, daha bilincimiz dahi farkında olmadan kapatan ve adına refleks denilen, yine beyin sapından çıkan bu talimat bilgi değil midir?

Bilgiyi, bugünün içinde yaşadığımız teknolojisi ile yorumlamaya ve kavramaya çalışmak bizi yanıltır. Çünkü, bundan yüzbinlerce yıl evvel, daha insanoğlunun konuşmayı bile bilmediği zamanda davranışlar veya değişik sesler çıkartarak birbirlerini tehlikeden uyarması veya mevcut avın yerini işaret ederek diğerine göstermesi bilgi değil midir?

Videodaki dokumacı kuşları, daha yumurtadan çıkmadan, kendi benzerlerinin olmadığı bir yerde yetişse bile, öğrenecek, taklit edecek bir başkası olmadığı halde aynı yuvayı, işlemleri aynı sırada ve aynı şekilde yapar. Yaptığı yuva da, genelde kuşların kullandığı bilindik malzeme ve yöntemle değildir. Kuşun adına verilen isimle özdeşleşecek şekilde, yuvasını neredeyse dokuyarak yapar.

video

Görülüyor ki bilgi dediğimiz kavram her yerde olup sadece insan beynine ait bir olgu değildir. Eğer, insanın dışındaki diğer canlıların davranışlarının da (hatta cansızların) bilgi içerdiğini ve hatta bilinçten bile bağımsız bir kavram olarak kabul edersek, bilgi, sadece insan aklına ve zekasına bağımlı olarak tanımlanmaya mecbur bırakılmayan bir kavram olmalı.

O zaman şunu sorabilir miyiz? Yeryüzünde ve dolayısıyla evrende insan dediğimiz tür olmasa  ve eğer varsa, evrende bizim gibi düşünebilen  canlılar olmasa, geri kalan her şey olduğu gibi varlığını devam ettirse, (hayvanlar bitkiler vb.) yine de bilgi denilen bir kavramdan bahsedilebilir mi?

Peki, bilgi nedir?

Erol
Videoda, kırmızı ışıkta geçerek kural ihlali yapan adam, içinde yaşadığı toplumun kuralları çerçevesinde, yine toplumun normlarının ortaya koyduğu bir sembol olarak, polisin talimatına itaat etmiştir. İtaat etmeye/uyma davranışı göstermeye yönelik bu talimat, birkaç milyon yıl evvel, o zamanki atalarımızın beyninin içinde kodlanmış ve genler vasıtasıyla bugünkü güncel beynimizde yerini bulmuştur. (İçgüdülerimizin de genlerimiz ile geçtiği gibi).

Peki, birkaç milyon yıl evvel, trafik ışığı mı vardı? Bizlerin, toplumsal düzene uyuyor ve böylece o toplumun belli bir düzende gitmesini öğrenerek elde etmiyor muyuz? Elbette ki, kırmızı ışık yoktu ve elbette ki yukarıda dediklerimizi ve daha fazlasını öğrenerek sağladık. Ancak ham olan ana malzeme doğuştan geldi. Elimizde bir mermer blok olmadan, ondan bir heykel yapamayacağımız gibi.

Peki, doğuştan gelen bu ham bilgiler nerede? İlkel beynimizde. Diğer adıyla duygusal beyin veya limbik sistemimizdedir. Limbik sistem, beynimizin ortasında bulunan, genel olarak duygularımızdan, iç güdülerimizden sorumlu kısımdır. Buna karşılık, düşünen beyin dediğimiz yer, alnımızın hemen arkasındaki beynimizin önünde bulunan yer olup, bu kısımla düşünür, akıl yürütür, plan yapar, strateji güder, taktik yapar, analiz yaparız.


Ve elbette ki duygusal beyin ile düşünen beyin kabaca ayrı olmakla beraber sinir uzantıları ile birbirlerine bağlıdır. Evvelki yazılarımızdan biliriz ki beynimizin tabanında ve her iki yarıkürede bulunan ve amigdala adı verilen badem şekli ve büyüklüğündeki beyin oluşumları bizlerin korku, kaygı, cinsellik, saldırganlık merkezleridir. Eğer bunlar yoksa (hastalık veya bir travma sonucu hasarlanmışsa) korku diye bir kavramı idrak etmeyiz. Veya bunları sağlıklı çalışmaması, bizleri, düşünen beynimizi de ele geçiren davranışlara yöneltir. (Daha evvelki Beyin Yargılanıyor / Charles Whitman Olayı başlıklı yazımızı okumanızı öneririz.) Burada demek istediğimiz, korkunun mekanizması doğuştan gelmekte, ancak yine doğuştan gelen bazı durumlar hariç, nelerden korkacağımızı yaşarken öğreniriz. (Trafik ışığına uymak örneğindeki gibi).

Başka bir örnek cinselliktir. Hiç kimse öğretmese bile, çocuk, belli bir yaşa geldiğinde biyolojik saati çalışacak ve kendi kendisine cinselliğini keşfedecektir. Daha sonra kiminle beraber olacağı seçimini öğrenerek kendisi yapacaktır. (Aslında, aşık olacağı kişinin kim olacağını bile, kişinin kendi seçimi olduğunu söyleyemeyiz. Bu seçimde de feremonların da etkisiyle, beyinde, aşık olunacak kişilere ait hazır şablonların olduğunu söyleyebiliriz.)

Keza, yeni doğmuş ve uyumakta olan bir bebeği yüksek bir sese maruz bırakırsak, bebek aniden uyanır ve ağlamaya başlar. Halbuki, bebek yeni doğmuştur ve böyle bir yüksek sese ilk defa maruz kalmaktadır, yani öğrenmemiştir. İşte bu temel mekanizma öğrenme ile değil doğuştan gelir. Bebeği, yüksek ses veya benzer başka uyaran nedeniyle daha böyle bir şeyi öğrenmeden sahip olduğu bilgi amigdalasında kodlanmış, bu bilgi de genleri vasıtasıyla gelmiştir.

Bunun muhtemel nedeni, yüzbinlerce yıl evvel, ağlamaya bağlı olarak yavrunun tehlikede olduğu anlamında, annenin, yavrunun yanına gelerek onunla ilgilenmesi şeklinde bir mekanizma olabilir. Kastettiğimiz şey, doğa böyle bir mekanizmayı öylesine değil, bir işe yarasın diye amigdalaya kodlamış olabileceğidir. Diğer korkuları da, içinde bulunduğumuz kültüre bağlı olarak öğrenme yoluyla ediniriz. Dolayısıyla, bir kültürde korkulan bir şey, başka bir kültürde korku unsuru olmayabilir.

Buradan da anlıyoruz ki, her şey öğrenme ile temellenmiyor. Önce, doğuştan gelen hatta kısmi de olsa bazı bilgileri milyon yıl evvelki atalarımızdan bize taşıyan bir yapı, bilgi dediğimiz kavramla sonradan şekillenmektedir. Zaten buna da yetişmek, tecrübe etmek diyoruz.
Yukarıda da ifade edildiği gibi mermer doğuştan gelmekte, içindeki heykeli nasıl çıkartacağımız konusu ise, yetişme, yetiştirilme, öğrenme, eğitim, bulunulan coğrafya, kültür, kısaca “çevre” dediğimiz faktör belirliyor.

Bir başka örneği de, bildiğimiz CD, DVDlere benzeterek verebiliriz. Eğer, CD ve DVDler sadece göründükleri gibi parlak veya mat yüzlü daire şeklinde birer malzeme olarak bize verilmiş olsaydı, bunlara bilgi ilave edemezdik. Ancak, bunlar formatlanmış oldukları için bu format çerçevesinde bilgilerin, CD veya DVDnin neresine ve nasıl kayıt yapabilme şansını elde ediyoruz. İşte, CD ve DVDye ait biçim/format bilgileri fabrikadan (doğuştan) gelirken, (kendi bilgisayarımızda) üzerine yazdığımız bilgiler ise hayatta öğrendiklerimiz ve deneyimlediklerimizdir.

Bu durumda trafik ışıklarına itaat etmek (veya etmemek) öğrenme ile elde edilen ve beynin doğuştan getirdiği bir yapının içine sonradan, içinde yaşadığımız topluma uyum sağlamak için referans olarak nakşedilmektedir (öğrenme örneğinde olduğu gibi).

Öncelikle hemen söyleyelim ki, insandaki duygusal beyin (limbik sistem), az veya çok benzerleriyle hayvanlarda da vardır. Hele hele primat ailesinin fertleri olarak şempanzeler, bonobolar, orangutan, goril gibi hayvanların beyin yapılarındaki limbik sistem insanınkinden farklı değildir. Dolayısıyla bu limbik sistem, onların da atalarından gelecek şekilde beyinleri programlanmış olarak bir düzen içinde yaşarlar. Söz gelimi, aslanların bir lideri vardır, dişiler ve genç erkekler bu lidere itaat ederler. Keza şempanzeler ve diğerlerinde alfa erkeği denilen liderleri mevcut olup, yine bu alfa erkeğine itaat ederler. Bunun anlamı, hayvanlar dünyasında da kurallar vardır. Bu kurallar, o türün, birlikte yaşaması ve devamı için önemli bir faktördür.

İtaati ele alalım. İtaat mekanizması, sadece biz insanlarda yoktur, yukarıda ifade ettiğimiz gibi hayvanlarda da vardır. İtaatin bizzat kendisini öğrenmeyiz, doğuştan gelir. Ancak, kime itaat edeceğimiz, işte bunu yaşayarak öğreniriz. Hatta örnek olarak, arılarda düzeni sağlayan "kraliçe arı"nın gösterdiği davranışa karşı grubun bir arada durması bile bir itaattir. Nitekim, aynı kovanda iki tane kraliçe arı olduğunda, bir kraliçe arının kovandan kendi avanesiyle birlikte ayrılması yani "oğul vermesi" yine arıların genleriyle getirdiği bir mekanizmadır. Öğrenme ile elde etmemişlerdir.

İnsanlarda da durum farklı değildir. Atalarımızdan gelen bu temel mekanizmanın yüzyıllar içinde işlenmesi ve buna çevre koşullarının dâhil olması ile gelenek-görenek, örf-adet, giderek, din kuralları, hukuk kuralları ortaya çıkmıştır. Bu mekanizmanın temel amacı, grubun (topluluğun) fertlerini olabildiğince benzer düşünce ve davranışlara iterek, çatışmayı azaltmak, birbirlerine destek vererek, kendi "benzemezlerini" düşman addedip, önce kendilerine benzetmeye, benzemiyorsa, dışlamaya veya yok etmeye yöneliktir. Günümüzün, gerek barış veya savaşlar dahil tüm çatışmaların temeli bu mekanizmadır.

Temel kural şudur ki: Davranış ve düşünceler benziyorsa barış yap, dayanışma içinde ol, beraber yaşa, türünü devam ettir; benzemiyorsa önce kendine benzetmeye çalış, baktı ki benzemiyor bu durumda dışla, uzaklaştır, çatış, savaş yap, yok et.

Özetlersek, doğuştan gelen bu mekanizmanın çevre ve kültürle biçimlenerek ortaya çıkan davranış kalıpları (gelenek-görenek, örf-adet, din, hukuk kuralları vb.) topluluğu bir arada tutan bir fonksiyondur ve bu fonksiyonun ortaya koyduğu bir alt kural da BENZERLİK YASASIDIR:

Videoda, kural ihlali nedeniyle trafik polisinin talimatıyla durdurulan genç adamın bu davranışı (uyması, itaat etmesi), trafik polisinin bizatihi kendisi değil, kendisinin de içinde yaşadığı topluluğun yukarıda sayılan kurallarıdır. Ancak, daha sonra yanına gelen ve aynı yörenin insanı olan kadın, genç adama kültürel olarak daha fazla benzemektedir (Belli ki hemşehrisidir). İşte bu yapı bir evvelkini kısmen geçersiz kılmış ve genç adam zihnindeki cezanın da etkisiyle, oradan uzaklaşmıştır. Kadının esprili sözü, genç adam için tetikleyici olmuştur. İşte, buradaki mekanizma, BENZERLİK YASASIDIR.

İlginçtir ki, trafik polisinin, kaçan gencin arkasından koşturması ve kadının trafik polisini durdurması da yine benzerlik yasasının sonucudur. Çünkü, kadının söyledikleri, trafik polisinin de içinde bulunduğu toplumun kendi gelenek-görenek, örf adet ve benzeri kuralları ön plana çıkarak, bizatihi kendi mesleki görevinin yapmasının önüne geçmiştir ve olaya tolerans göstermiştir.

Başkaları bizlere ne kadar benzerse, kendimizi o kadar “güvende” hissederiz. Onun içindir ki yabancı bir ülkeye veya şehre gittiğimizde hemen ”hemşeri/hemşehri” ararız veya bir hemşehrimize rast geldiğimizde daha rahat ederiz. Bunun anlamı, bana benzer olanlar (kişiler), en azından benim bildiklerimi bilmekte, dolayısıyla benim, fazladan yeni bir şey öğrenmeye gerek kalmadan, karşımdaki ile uyum sağlayarak ve kendimi güvende hissederek iletişim kurar, ihtiyaçlarımı giderir ve varlığımı devam ettiririm demektir.

Erol
Türkçeye "basılama" veya "baskılama" olarak çevrilen bu kelime, etolog (hayvan davranışlarını araştıran bilim insanı) olan Avustralyalı Konrad Lorenz'in (1903-1989) çalışma alanlarından biridir.

İmprinting (basılama) iç güdü ile kazanılmış davranışları tanımlar.

Birçok türün yavrusu, yaşamın ilk saatlerinde, kendisine en yakın olan sosyal figüre duygusal bağlılık geliştirecek şekilde "programlanmıştır". Bu figür, normal olarak annedir.

İmprinting mekanizması, söz gelimi, yumurtadan yeni çıkan bir civcivin ilk gördüğü sosyal varlık olan annenin (tavuğun) takipçisi olacaktır. Bu mekanizmanın amacı, yeni doğanın, anneyi takip ederek/çevresinde bulunarak gerek beslenme gerek taklit yoluyla çevreye uyum için anneden öğrenilecekleri öğrenme gerekse varlığının ebeveyn tarafından korunması ve bu durumun da kendi başına yeter hale gelinceye veya kendisine bir eş seçinceye kadar devam etmesidir.

İmprinting, doğanın bir cilvesi nedeniyle, yumurtadan yeni çıkmış bir civcivin, sosyal nesne olarak ilk defa sizi görmesi ve sizin peşinizden gitmesine, aynı çiftlikte yetişen bir ördeğin peşinden gitmesine veya hareket eden uzaktan kumandalı bir arabanın peşinden gitmesine de neden olmaktadır. Bir civcivin, sizi takip ediyor olmasının nedeni budur.

Konrad Lorenz, özellikle imprinting konusunda ve bahsi geçen çalışmalarındaki ördek yavrularıyla tanınır. 

Video, bir ilkokulda öğrencilerin, her bahar gelenek haline gelmiş olan anne ördek ve yavrularını okulun bahçesinde yuvalandırma seremonisini izlerken gösteriyor.

video


Başka bir videoyu da buradaki linkten izleyebilirsiniz.



Erol 

Rusya'da dünya dışı yaşam için tarama yapan bir radyo teleskop, Dünya'ya 95 ışık yılı uzaklıkta bulunan bir yıldızın yakınlarından gelen “güçlü bir sinyal” yakaladı. Sinyalin Güneş'e benzeyen ve HD 164595 adı verilen yıldızın yakınlarından geldiği kaydedildi. Şu ana dek söz konusu yıldızın etrafında bir gezegenin döndüğü ancak daha fazla gezegenin de olabileceği belirtildi.

Centauri Dreams adlı internet sitesinin yazarı Paul Gilster, yapılan keşif kamuoyuna yeni duyurulsa da aslında Rusya Zelenchukskaya'daki RATAN-600 teleskopu tarafından geçen yıl keşfedildiğini söyledi. Gilster, “Kimse bunun uzaylı bir medeniyetin işi olduğunu iddia etmiyor, ancak daha fazla incelemeye değer.” şeklinde konuştu.

İkinci Tip Uygarlıktan mı Geliyor?

Uzmanlar, sinyalin ne anlama geldiği ya da tam olarak nereden geldiğini söylemek için çok erken olduğunu belirtiyor. Gilster, “Ancak sinyal, RATAN-600 araştırmacılarının bu hedefi sürekli izleme çağrısı yapacağı kadar provokatif.” değerlendirmesinde bulundu.

Keşfin, 27 Eylül'de Meksika'nın Guadalajara kentindeki 67'inci Uluslararası Uzay Kongresi'nin ana tartışma konularından biri olması bekleniyor.

Gilster, “Sinyalin gücüne bakarak araştırmacılar, bunun izotropik bir radardan geldiğini söylüyor. Bu ancak Kardaşev tipi 2 medeniyeti için mümkün olabilecek bir güç.” dedi. Bu, medeniyetlerin gelişiminin Sovyet astronom Nikolay Kardaşev’in ismiyle adlandırıldığı bir ölçek. 2. tip bizim medeniyetimizden daha fazla gelişmiş bir uygarlık olarak nitelendiriliyor.

11 Gigahertzlik Sinyal

Teksas A&M Üniversitesi astronomlarından Nick Suntzeff, Ars Technica adlı dergiye verdiği röportajda, 11 gigahertzlik sinyalin ordu tarafından kullanılan radyo spektrumunun bir parçası olarak gözlemlendiğini söyledi. Suntzeff, “Eğer bu gerçek bir astronomik kaynaksa, oldukça garip. 11 gigahertzde kimin ve ne yayını yaptığını ancak tanrı bilir.” dedi.

CNN International'a konuşan METI International Başkanı astronom Douglas Vakoch ise “HD 164595'ten gelen sinyal muhteşem çünkü Güneş'e benzeyen bir yıldızın yakınlarından geliyor. Ve eğer yapaysa ancak insanoğlundan daha gelişmiş bir uygarlık tarafından üretilebilecek derecede güçlü.” dedi.

METI International, dünya dışı yaşam konusunda araştırmalar yapan bir kuruluş.

Felsefi yönelimlerin pek bilinmediği coğrafyalarda, ateizm, satanizm ile kolaylıkla karşılaştırılır ve "kedi kesme" üzerinden bir ön yargıyla ateizme yaklaşılır. Halbuki işin aslında hiç de böyle olmadığı, ateizmin, tanrının yanı sıra şeytanı, ruhu ve hatta doğa üstü her gücü reddettiği gayet bilinen ve kolay anlaşılabilir bir şeydir.

Böyle bir girizgah yapılmasının sebebi, az sonra koyulacak "ruhunu şeytana satma sözleşmesi"nin ateizm ile bağlantılı bir propaganda olabileceği fikrini baştan saf dışı bırakmaktır. Buradaki sözleşme tamamen ilginç ve bir o kadar da saçma olmaktan öte pek bir anlam taşımamaktadır.

Legal Templates, yüzlerce çeşitte sözleşme, anlaşma ve formların örneklerini bulabileceğiniz bir sitedir. Ancak bu örneklerin içinde "ruhunu şeytana satma sözleşmesi" adlı alışılmışın dışında bir sözleşme sunuyor bizlere. Aslında ruhu sadece şeytana değil, herhangi birine satmak için de bu sözleşme kullanılabilir.

Ruhu şeytana (veya herhangi birine) satmak için yasal olarak bir sözleşme örneği sunulmasının yanında, bir de nerede, nasıl, hangi koşullar altında ruhun satılabileceğine dair de açıklamalar yapılmış.

Elbette (olmayan) ruhunuzu, (olmayan) şeytana satmanızı asla tavsiye etmeyiz, ancak mecazi olarak da olsa, ruhunuzu (yani benliğinizi) ideolojilere, sosyal statülere, tarikatlara veya herhangi bir şeye satmamanız da yerine bir karar olacaktır.

Hayyam
NASA, finanse ettiği bilimsel çalışmaların sonuçlarını ücretsiz olarak erişime açtı.

PubSpace olarak adlandırılan bu girişim sayesinde, NASA'nın tamamen veya kısmen desteklediği tüm bilimsel çalışma, araştırma ve makalelere erişmek mümkün olacak.

NASA başmühendisi Ellen Stofan, bu girişimin, bilim insanları ve mühendisler için oldukça faydalı olacağına inanıyor. Öte yandan, şu andan itibaren, NASA destekli tüm çalışmalara dair hakemli dergilerde yayınlanan makaleler, bir yıl içinde veritabanına yüklenmek ve ücretsiz olarak yayımlanmak zorunda. Bunun tek istisnası, patent içeren veya kişisel hayata veya güvenlik kanunlarına ilişkin çalışmalar olacak. Diğer bir deyişle, bunlar yayımlanmayabilecek.

NASA'nın yardımcı yöneticisi Dava Newman, "Böyle bir açık erişim vasıtasıyla, tüm Dünya halklarını, yeryüzünü, gökyüzünü ve uzayı keşfetmemizde bize katılmaya davet ediyoruz." diyor. [1]

Hayyam