Slider[Style1]

Din, kavram itibariyle kısaca: İnsanların hayatını yönlendiren, anlam veremedikleri olayları çözüme kavuşturan ilahi buyruklar bütünü olarak tanımlanabilir.  İslam dini de ortaya çıktığı dönem itibarıyla derin Mezopotamya geleneğinden miras aldığı kurallarla ve anlatılarla kısa zaman diliminde çevresine hükmetmeye başlamış ve ortaya çıktığı ilk vahiyden itibaren kendi içinde değişime uğramıştır. Öyle ki Bakara 106: “Biz herhangi bir âyetin hükmünü yürürlükten kaldırır veya onu unutturur (ya da ertelersek), yerine daha hayırlısını veya mislini getiririz. Allah’ın gücünün her şeye hakkıyla yettiğini bilmez misin?” derken bu değişimi işaret etmiştir. Peki nedir bu değişim ve zamanımıza kadar nasıl yansımıştır?

Bunu izah ederken Comte'un Üç Hal Yasası'nın da nasıl ilişkili olduğuna değinmekte fayda var. Şimdi birinci aşama olan Teolojik Aşama'yı ele alalım: "Teolojik aşamada insan bütün olguların doğaüstü güçlerin bir sonucu olduğunu düşünür, bütün olguların kökenlerini ve nihai nedenlerini arar, bu aşamada duygular ve hayal gücü baskındır. Teolojik aşama dünyanın 1300 yılına kadar olan dönemine hakimdir." (Ritzer, 2008:15) Yani ona göre insanlar bu dönemde anlamlandırdığı ya da anlamlandıramadığı olayları ilahi bir olguyla açıklamaya kalkmışlardır. (Şüphesiz ki bu zaman dilimlerinde de Thales, Anaksimenes gibi erkek ya da Hypatia gibi kadın bilginler varlığın temellerini arayıp doğru ya da yanlış önermelerde bulunmuşlardır.)

İnsanlar açıklamakta zorlandıkları Dünya, Tanrı, dağ vb. kavramları hayal güçleri ve yaşam tecrübeleriyle açıklamaya çalışmış; anlamlandırma çabasına düşmüştür. Kur'an'ın ortaya çıkışı bu Tanrısal anlamlandırma çabasının sonlarına denk gelmektedir. Üstelik ele aldığı konular ve anlattığı öğretiler de "İçlerinden, (Kur’an okurken) seni dinleyenler de var. Onu anlamamaları için kalpleri üzerine perdeler (gereriz), kulaklarına ağırlık koyarız. Her türlü mucizeyi görseler de onlara inanmazlar. Hatta tartışmak üzere sana geldiklerinde inkâr edenler, 'Bu (Kur’an) evvelkilerin masallarından başka bir şey değil' derler." (En'am Suresi 25) ayetinden de anlaşılacağı üzere “Eskilerin Masalları”dır. Buna 1. Sargon (Büyük Sargon MÖ 2270 – MÖ 2215) ile Musa (M.Ö 13.yy)'nın bebekken gölde yüzdürülüp sahiplenme hikayelerindeki benzerlikten de yararlanarak ele alabiliriz.  Evet, Kur'an bazı isimlerin değiştirilip Kabe gibi yeni Arabi pagan kültürlerin de dahil edildiği ilahi temelli olduğu öne sürülen yerel gelenek kitabından başka bir şey değildir.

Comte'un ikinci aşaması olan Metafizik Aşama bizlerin dünyaya mantıksal olarak yaklaşmamıza zemin hazırlaması açısından önemlidir fakat M.S 1300 ile 1800 yılları arasını içeren bu dönemde Kur'an'avyönelik ciddi bir değişim gerçekleşmediği için üzerinde fazla durmaya gerek görmemekteyim.

Gelelim asıl önemli olan ve günümüzü de içine alan Pozitif Aşama'ya. Pozitif Aşama: "1800'den itibaren dünyanın girdiği Pozitif (ya da bilimsel) insan düşüncesi kesin doğruyu ve mutlak nedenleri aramaktan vazgeçer, düşünce özleri terk edilir. Bunun yerine artık akıl ve gözlemin bir bileşimi sayesinde olguların birbirlerini takip etmelerine ve birbirlerine benzemelerine neden olan değişmez ilişkilerini, yani olguların kanunlarını keşfetmeye çalışır." (Ritzer, 2008:18)

Bilgi birikiminin arttığı, herkesin bilgiye kolayca ulaştığı, neredeyse her gün yeni bir bilimsel keşfin altına imza atıldığı bu dönemde şüphesiz ki anlamlandırma çabasıyla ortaya çıkan bütün mitolojik unsurlarla birlikte Kur'an da nasibini almıştır.  Öyle ki Evrim Teorisi gibi reddedilemeyecek bir gerçekliğin her geçen gün etkisinin hissedilmesi, kökeni Babil'deki kil tabletlerden de anlaşılacağı üzere Adapa Efsanesi'ne dayanan ilk insanlar olan Adem ve Havva'dan türediğimiz rivayetini çürütmüştür. Bu çürütmenin ortaya çıkması da Türkiye'deki İslam camiasını da ikiye bölmüştür. Bunlardan bir kısmı Evrim Teorisi'ni reddederken diğer kısmı da bu gerçekliği kabul etmekle birlikte Kur-'an'ı zamana, dolayısıyla evrime uydurma çabasına düşmektedir.

Aslında İslamcılar bu konuda yalnız da değillerdir, aynı kökten beslendikleri Hristiyanlar da bu konuda ikilem içindedir. Bunu en iyi örnek olarak evrimi kabul eden Papa Francis ve yerine geldiği Akıllı Tasarım savunucusu olan Papa 16. Benedict'i gösterebiliriz. Hristiyan dünyasının zirvesindeki iki isimden biri kabul ederken diğeri reddetmektedir. Bundan yüz ya da iki yüz yıl öncesine kadar evrim olgusunu değil kabul etmek yanlarına bile yaklaştırmayacaklarından eminim.

Dünya'yı ve evreni bilimsel olarak anlamanın vermiş olduğu doğruluğa dayalı güven, dogmatik unsurların da Papa Francis ya da Türkiye'deki Prof. Dr. Mustafa Öztürk vb. kişilerin de ilahi doktrinlerin “kalıba uydurulma”sını beraberinde getirmektedir. Yani bu kişiler ortaya çıkışı itibarıyla yüz yıllardır aynı şekilde algılanan gerçeklikleri bilimin galibiyetini görmezden gelmeyerek modernize etmektedir. Şimdi sizler de: "Olabilir, günümüz koşullarına uyarlanabilir." derseniz ben de size: "Mademki bunlar zamanla değişen kurallardan ibaret, o halde olmalarının ne yararı var?" diye sorarım. Tanrı emirleri, zamanla değişen yaşantı olmuyor mu o halde!

Açıkçası bana evrimi reddedip dogmatik bilgileri kabul eden din adamları daha dürüst gelmektedir. Çünkü kutsal olarak kabul ettikleri kitaplardaki var olan gerçekliği ortaya koymaktadırlar.

Aynı örnek olayı, dünyanın düzlüğü, Güneş'in Dünya'nın etrafında dönmesi konusunda da ele alabiliriz. Nitekim bu konuda Orta Doğu’ da kimi din adamları dürüstçe kitabi bilgilerine sadık kalıp Dünya'nın düz olduğunu, Güneş'in Dünya çevresinde döndüğünü iddia ededursunlar; Türkiye'deki meslektaşları dünyanın yuvarlak olduğu ve Dünya'nın Güneş'in çevresinde döndüğü konusunda hemfikirlerdir.

Zamanla Evim Teorisi'nin de kabul edileceği yönünde hemfikir olacakları kanaatini taşımaktayım. Bilmeliyiz ki artık, bilmenin yolu uydurmaktan değil; anlamaktan geçiyor.

Bilgili ve kültürlü kalmamız; gerçeği aramamız temennisiyle esenlikler dilerim.

Demir

EK:

1. Okurlarla ilgili yapılan anketler sonucunda kısa yazılar istenildiği için makale kısa tutulmuştur, konuyla ilgili örnekler, kişiler ve diğer içerik unsurları çoğaltılabilir.

2. "Teori (veya kuram), var olan ve bilinen bilimsel gerçekleri kullanılarak, etrafımızdaki olay ve olguların oluş, ilerleyiş, varlık biçimlerine yönelik geliştirilen kapsamlı açıklamalar demektir. Kısaca bir teori, farklı bilimsel gerçekleri birbirine bağlayarak bir olaya getirilen bilimsel açıklama demektir." Dolayısı ile günlük hayatta kullandığımız "doğruluğundan emin olunmayan düşünce." değildir buradaki tanım. İçinde kanun ve hipotezi bir arada barındıran bilimsel tanımdır.
Dipnot: Bu yazı, Demir'in bloga göndermiş olduğu ilk yazıdır. Kendisine teşekkür eder, çalışmalarının devamını dileriz. Siz de aramıza katılmak istiyorsanız, bu başlığı inceleyin.

BU YAZIMIZDA bir kitaptan yaptığımız alıntıya nörobiyolojik bir bakış açısı getirelim istedik.

Aslında, mütevazılıği bir kenara bırakıp biraz da radikal bir düşünce güdersek; ister sosyoloji, ister sosyal psikoloji veya psikoloji olsun davranışlarımızın temel açıklamasını bahsi geçen disiplinlerin sağladığı argümanlarla yapmaya çalıştığımızda, konuyu ancak doğal ortamı içinde ve sebep sonuç ilişkilerinde aramaya çalışır ve   açıklamalarımızı zenginleştirdiğimizi söyleyebiliriz. Ancak, ister bireysel ister toplumsal olsun dünün ve bugünkü davranışlarımızın kökenini milyonlarca yılın birikimi ile genlerimizde ve genlerimizin taşıdığı onca zamana ait birikimlerle oluşan beynimizde aramak gerekir.

Demek istiyoruz ki, aşağıdaki  alıntı yazıdaki konunun açıklaması birkaç milyon senenin birikiminin mirasıdır.

Önce alıntı yazımızı paylaşalım.

MANTIKLI TOPLUMLAR NEDEN BAZEN SAÇMA ŞEYLER YAPAR?
“İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra dünyadaki bir çok sosyal bilimcinin beynini bir soru kemiriyordu:

Kant, Hegel gibi büyük filozofları, Einstein gibi bilimcileri, Goethe gibi büyük yazarları, Wagner gibi büyük bestecileri çıkarmış bir Alman toplumu, nasıl olur da Hitler gibi bir delinin peşinden gitmişti? Üstelik 20 milyondan fazla insanın ölmesine neden olduğu halde? Hitler "mühendis kafalı” olmalarıyla ünlü Almanlara ne yapmıştı? Onların mantıklarını nasıl “servis dışı” hale getirmişti?

Sorunun özü şuydu: Mantıklı insanların/toplumların mantıksız davranmaya başlamasına sebep olan neydi?

Uzun süren araştırmalarla cevabın bazı parçaları keşfedildi. En önemli kavram “R-kompleks” denilen olguydu. (google da arayınız:)

Almanların beyninde “R-Kompleks” denilen beyin bölgesi, baskın hale getirilmişti. R kompleks, “sürüngen beyin bölgesi” demektir. Her beyinde bulunur. R kompleksle yönetmek, kitlelerin beynindeki “ilkel içgüdüleri aktive ederek, mantıksal düşünmeyi baskılamak” demektir.

Peki bu tip liderlerin metodu neydi?
Sosyal psikoloji araştırmalarına göre, bir insanın beyinin R-kompleks seviyesine indirgemenin en iyi yollarından biri onu bir gruba dahil etmekti. İnsanları “biz ve onlar” diye ayırmaktı. İç bağları sıkı bir grup içindeki kişi “akıl ihalesi” yoluyla mantığını kullanmaktan vazgeçebiliyordu.

Bu amaçla kullanılan ikinci yol, kitleleri “korku kültüründe” yaşatmaktı. Aynı şekilde “dış düşmanlar” göstererek korkuya dayalı politik propaganda yapılarak da kitleler R-kompleks seviyesine indirilebiliyor. Gerçek dış düşmanlar yoksa, da hayali dış düşmanlar yaratılıyordu!

Araştırmacılara göre, bu siyasi stratejide 3-D çok önemlidir: Düşman göster, Dayanışma duygusunu kışkırt, Düşündürme! Sürekli çatışma çıkar ki, taraftarların düşünemesinler! İnsanların mantığına değil içgüdülerine hitap et!

Peki kitleler bu tip “R kompleksli” liderlerde ne buluyorlar?
En önemli açıklamalardan biri özdeşlik kurma psikolojisiydi. Araştırmacılara göre, kendi hayatında yenik, ezik, kompleksli kişiler, bu tür gücü ve otoriteyi temsil eden liderler üzerinden, kendilerini ezen kocalarından, patronlarından, üst sınıftan kendilerince intikam alıyorlardı.

R-komplekse hitap eden liderlerin en büyük sırrı, kendisini bir “intikam aracı” olarak sunmalarıydı. Onlar hep; Kaybedenlere oynayarak kazanıyorlardı!

Kimliklerini bir düşmana göre konumlandırıyorlardı. Düşman yoksa, hayali düşmanlar yaratıyorlar, eğitimsiz ama öfkeli kitlelerin enerjisini bu yöne kanalize ederek, oy kazanıyorlardı.

Mesajları şöyleydi: “Ben de senin gibiyim ama senin olmadığın bir yerdeyim, oyunla bana güç ver nefret ettiğin herkesin canını okuyayım!”

Bu tip liderler kolaylıkla iktidara gelebilirken, gidişlerinde büyük bedel öder ve ödetirler. Çünkü hakim durumlarını kötüye kullanıp, kendilerini tek seçenek olmaya zorlarlar. Bu tip liderler, toplumlar için bir zeka testidir.

Alıntı yapılan kaynak: Mümin Sekman, Her Şey Beyinde Başlar, Alfa Yayım, 2011

YAZIDA bahsedilen R-Kompleks ifadesinin nörobilim karşılığı "Limbik sistem"dir. Limbik sistem, beynimizin ortasında ve her iki beyin yarıküresinde bulunan, bir anlamda birden fazla merkezin birbirleriyle bağlantısının mevcut olduğu bir sinir ağıdır.

Limbik sistem denilen bu merkezler ağının işlevi sonucunda duygularımız, vicdan dediğimiz kavram, saygı, itaat, adalet, güven, yardımlaşma, saldırganlık, adam kayırma, itaatsizlik, şüphe, adam öldürmek, anne sevgisi, çocuk sevgisi, aşık olmak, cinsellik, bağışlama, merhamet, kendini feda etmek, kıskançlık, haset ve akla gelebilecek yüzlerce davranışın çekirdeği ayrıca din, gelenek-görenek gibi bir çok sosyal işlevin merkezi olduğu anlaşılır. Daha açık bir lisanla, insanı insan yapan, kişiliğimizin belirlendiği yer büyük ölçüde burasıdır.

Buna karşılık, beynimizin önünde, alnımızın arkasında bulunan kısım ise düşünen beyin diğer adıyla prefrontal korteks olarak adlandırılır. İnsanı, diğer canlılardan ayıran kısım burasıdır. Biraz evvel, insanı insan yapan kısım olarak düşünen beyni yani diğer adıyla prefrontal korteksi değil, duygusal beyni yani limbik sistemi göstermiştik. Bu bir bakıma, insanı diğer canlılardan ayıran kısmın düşünen beyin olduğunu söylemekle bir çelişki olduğu söylenebilir. Ancak, duyguların ve yukarıda sadece bir kısmı sayılan yüzlerce davranışın nöronal (sinirsel) bilgilerin çıkış yeri limbik sistemdedir. İnsana yaşama sevinci veren, "Evrendeki yerim neresi?", "Niye varım?" sorusunu sordurtan, bir şey yapmak için bizi bir amaç doğrultusunda yönlendiren kısım limbik sistemdir. Evet, soruları soran düşünen beyindir ama sordurtan ise limbik sistemdir. En basitinden söylemek gerekirse, bu soruyu sormak için
"merak" dediğimiz bir mekanizmanın çalışması gerekir. Öyle ki, merak işlevi, düşünen beynimizin değil, limbik sistemin bir ürünüdür. Görülüyor ki, merak olmasa, soru da sorulmaz. Çünkü diğer memelilerde de en azından bildiklerimizde merak mekanizması vardır. (Kediler için bile, "kediyi öldüren meraktır" derler. Ve ayrıca geçmiş yazılarımızdan biliyoruz ki, limbik sistem yoksa, düşünen beyin de yoktur. Düşünen beyin yani prefrontal korteks, limbik sistemin sinir uzantılarının yeniden şekillenmesi ve limbik sistemin üzerine konumlanmak üzere evrimsel süreçte oluşmuştur.

Adalet, yardımlaşma, annelik iç güdüsü, kıskançlık, adam öldürme, aşık olmak, sevmek, nefret ve daha yüzlercesi doğuştan gelir. Diğer bir deyişle, çocuk doğduğu ve gözlerini dünyaya açtığı anda bu davranışlara ait çekirdek bilgiler, çocuğun limbik sisteminde çoktan kodlanmış vaziyette zaten bulunmaktadır. Bu çekirdek bilgilerin nereden geldiği sorulabilir. Bu çekirdek bilgiler, atalarımızın milyon yıllık davranışlarının genlere işlenmiş şeklidir. Yani, yeni doğan çocuktaki bu bilgiler genlerimizle geçer. Genetik biliminin bir ileri safhası olarak incelenen epigenetik, fantastik veya sofistike olarak algılanabilecek bu türden konuları incelemektedir. Daha evvel Beynimiz ve Biz  yazı dizisinde Laniakea, Epigenetic, Connectome başlığı adı altında bir üniversitenin yeni dönem açılış konuşmasında, bir akademisyen kısmen bu bilgiye dokunmaktadır.

Peki buna karşılık düşünen beyin ne yapar diye sorulursa, düşünen beyin, genlerimizle gelen bu temel bilgileri çevrenin de etkisiyle, adına öğrenme dediğimiz mekanizma ile ya zenginleştirir ya da güdük bırakır. Söz gelimi, insanda zaten var olan yardımlaşma bilgisi, çocuğun daha küçüklüğünden itibaren öğrenme yoluyla (eğitim) işlenirse, çocuk, beyinde bulunan temel bilgi vasıtasıyla yardım denilen kavramın farkındalığına varacak ve hangi oranda etkilenmişse elbette ki diğer duygu ve davranış varyasyonlarının da eşliğinde yardım etmeyi az veya çok kişiliğinin ve dolayısıyla hayatının bir parçası yapacaktır. Bunun anlamı şudur. Söz gelimi eğer, beynimizde “yardım etme” adına çekirdek bilgi diye bir şey olmasaydı, biz, ne kadar istersek isteyelim, böyle bir kavramın asla farkında olmayacaktık demektir.

İşte, düşünen beyin, zaten doğuştan gelen bu çekirdek bilgileri diğer canlılardan -ki, bize en yakın tür
olan primatlardan şempanze, bonobo vb.- daha ileri seviyede işleyerek çeşitlendirir. İlave olarak, doğayı keşfeder. Bu işleve, kabaca düşünme diyoruz. İlginçtir ki, doğayı keşfederken dahi doğuştan gelen bu temel bilgilere ihtiyaç duyarız. Söz gelimi, bilim için gerekli olan “merak” dediğimiz kavram, yukarıda da bahsettiğimiz üzere doğuştan gelir yani limbik sistemin ürünüdür. Keza, bizi o şeyi bilmeye, merak etmeye motive eden unsur yine doğuştan gelir ve bu mekanizma nucleus accumbens ve onu faaliyete geçirip bizi motive eden ve adı dopamin olan kimyasal, yine limbik sistemin içinde yer alır.

Baştaki yazı ile bağlantılı olarak bu bilgileri neden paylaştık? Paylaştık çünkü, yukarıdaki yazıda ifade edilen insan kıyımına ve bugün de üzerinde yaşadığımız Dünya’da bizi birer topluluk, grup veya millet olarak kargaşaya, savaşa iten; bireysel olarak dahi, aynı apartmandaki karşı komşumuzla bizi ortak çıkarlarımız için arkadaş yapan, dost yapan veya tam aksine hasım veya düşman yapan, yine aynı mekanizmadır. Bu mekanizma, düşünen beyin değil, limbik sistemdir. Hatta bu yönlendirmelerin içine en ilkel kısım olan beyin sapını bile dahil edebiliriz.

Limbik sistem, ikna ve propagandaya açık bir sistemdir. Bir kişi veya yerine göre bir toplum uygun koşullarda limbik sistemin etkisi altında kalabilir ve topluca bir kitle hareketi oluşturabilir. Limbik sistemin baskın olduğu durumlarda, beynin düşünmeden sorumlu olan ön kısmı diğer adıyla prefrontal korteks paralize olur. Bir başka deyişle; düşünerek, var olan durumu analiz etmek ve buna bağlı sağduyulu davranış oluşturmak yerine, limbik sistem, bilinen diğer adıyla duygusal beynimiz, düşünen beyni sağduyulu düşünemez ve çoğunluğa itaat eder hale getirir. Aşk dediğimiz olguda da beyin benzer davranış içine girer. Karşı cinsle beraber olmak adına, limbik sistem, düşünen beyne giden sinyalleri ya bozar ya da düşünen beynin sağlıklı düşünmesini engeller. Bunu yaparken, beyinde günlük hayatta ve normal zamanda o dozda olmaması gereken nörotransmitterleri (sinirlerimizde bilgi ileticiler) veya hormonları arttırarak/azaltarak, salınımlarını değiştirerek veya beynimizde, sinir hücreleri arasındaki bilgi taşıyıcılardan; tuzda bulunan sodyum (Na), muzda bulunan potasyum (K) ve tebeşirde bulunan kalsiyum (Ca) iyonlarının sinir uzantılarında -adına akson denilen- kısımlardaki bilgi taşıma özelliklerini bozarlar. Bunu, cep telefonu ile konuşmak istediğimizde, birilerinin sinyal bozucu jammer ile havadaki dalgaların haber niteliğini bozup, karşı tarafa parazit gitmesini sağlamak gibi düşünebiliriz.

İlk etapta akla uygun değil gibi görünen bu toplu hareket şekli evrimin bir sonucudur ve aşkta olduğu gibi, düşünen beynin değil, limbik sistemin egemenliğindedir. Bunun da temel nedeni, doğuştan gelen yukarıda da bir kaçını saydığımız bir mekanizma olan aidiyet duygusunun kuvvetli bir şekilde devreye girmesidir.

Aidiyet duygusu, topluluğu bir arada tutan, dağılmasını önleyen güçlü bir mekanizmadır. Aidiyet mekanizmasının amacı, neyin doğru neyin yanlış bir davranış olduğunu ortaya koyan düşünceleri desteklemek değil, tam aksine, toplulukta var olan belirsizliği, kaosu, aşağılanmışlığı, düzensizliği kaldırmak, topluluğu bir arada tutacak güdüsel mekanizmayı (sonucu ne olursa olsun) çalıştırmak ve her halükarda var olmayı sürdürmektir. Bir başka deyişle aidiyet duygusu evrimsel süreçte dün ne ise bugün de aynısıdır. Düşünen beynin değil, düşünen beyni paralize edip yöneten limbik sistemin bir ürünüdür. İşte, "lider" denilen kavramın oluşma nedenlerinden biri de budur. Garip gibi görünebilir ancak, liderlik kavramı da doğuştan gelir. Gerek Solomon Ash’in “uyma”, gerekse Milgram’ın “itaat” deneylerine baktığımızda bunu görürüz. Zaten, itaat kavramını doğuştan gelen bir mekanizma olarak görüyorsak, bu mekanizmayı harekete geçiren, tetikleyen, ortaya çıkmasını sağlayan; zayıf veya kuvvetli bir etken olan bir mekanizma da ayrıca gereklidir. İşte bu mekanzima liderliktir. Liderlik ve itaat birbirlerini tamamlayan, grubu bir arada tutan mekanzimalardır. Aksi halde, doğuştan gelen sadece liderlik veya sadece itaat denilen bu davranışların bir fonksiyonu olmaz, daha doğrusu bir işlevi olmayan bir davranış da bizlerin bir parçası olarak beynimizde yer almazdı.

Bu bakımdan, II. Dünya Savaşında Hitler'in liderliğinde Almanların neden sağduyulu davranamadığı değil, zaten Birinci Dünya Savaşından yenik çıkmış ve ekonomi olarak da zayıflayan bir milletin, evrimsel bir mekanizmanın dürtüsü ile topyekûn harekete geçmesi, kendi varlığını gerek diğer milletlere gerekse kendilerine kanıtlama çabasıdır. Hitler'in başlattığı hareket, topluluğun ihtiyacı olan birliktelik (aidiyet) duygusunu harekete geçirdiği için bu duygu sağduyuyu bastırır. Bir yerden başlatılan hareket, hale etkisi olarak yayılır. İşte bu nedenle milliyetçilik denilen duygu da evrimin, limbik sistem içinde, genlerimiz vasıtasıyla, beynimize topyekûn davranma mekanizmasını dahil etmiştir. Nitekim, memeli hayvanların bir çoğuna baktığımızda (söz gelimi aslan topluluğu) lider ve bu lidere itaat mutlaka vardır. Keza şempanzelerde de alfa erkeği baskındır ve grubu yönetir.

Görülüyor ki, itaat, liderlik, saygı, aidiyet ve benzeri doğuştan gelen mekanizmalar, grubun bir arada tutmak için hayvanlar da dahil, olması elzem davranış mekanizmalarıdır. Ve biliyoruz ki, türdeki birbirlerini kıyım sadece insanlarda değil, şempanzelerde de vardır. Şempanzeler, diğer şempanze gruplarına saldırarak onların bireylerini öldürdüğü hatta parçaladığı kayda geçen gözlemlerdendir.

Bu arada R-Kompleks ifadesindeki R harfi yazının içinde de belirtildiği gibi Reptilien yani sürüngen demek olup beynimizin bu kısmının ilkel bir mekanizma olduğunu  belirtmek içindir. Nitekim, beynimizde R-Kompleks olarak bahsi geçen diğer adıyla limbik sistem, beynimizin düşünen kısmının henüz oluşmadığı zamanlarda zaten vardı. Diğer bir deyişle evrimsel süreçte beynimizin en eski yeri beyin sapı, ondan biraz yeni olan ve beyin sapı üzerine kurulan limbik sistem ve limbik sistemin üzerine kurulan ve son 250-300 bin yıl evvel sahip olduğumuzu tahmin ettiğimiz düşünen beynimiz yani alnımızın hemen arkasındaki prefrontal kortekstir. Zaten, limbik sistem, yazıda R-Kompleks denilen kısım sadece insanlarda değil kedi, köpek, at, yunus, şempanze ve nihayetinde tüm memeli hayvanlarda mevcuttur. Nitekim, sanki evrimsel sürecin bir tekrarını gözler önüne sergiliyormuş gibi anne karnındaki ceninin gelişim safhalarına bakılırsa, önce beyin sapı sonra duygusal beyin ve nihayetinde düşünen beyin oluştuğu görülür.

Son olarak, düşünen beyni kullanmak istesek de, alıntı yazıdaki gibi duygusal beyin tarafından paralize edilen, çalışmaz hale getirilen düşünen beyin ile, kitleler manipülasyona ve toplu yönlendirmeye son derece açık olup, bireyin sorgulama mekanizmasını ortadan kaldırdıkları gibi, sorgulayanları da düşman addeder. Çünkü, böyle bir durumda ya gruptansındır ya değilsindir. Amaç, grubun bütünlüğünü korumaktır. Bu nedenle, şiddet kullanarak, öldürerek gruba uymayan birey yok edilmelidir. Bu eyleme ait emir çok yıllar evvelinden verilmiş olup, limbik sistem altındaki düşünen beyin bile bu emre itaat eder. Bu emri veren Evrimdir. Geçmiş dönemde bu emri yerine getirmenin haklı gerekçesi vardı. Birliği sağlayarak türün varlığını korumak. Peki ya şimdi?


Erol

Başlık biraz garip gelebilir. Öyle ya,  kararlarımızı kendimiz almıyorsak kim alıyor? Ancak, hemen karar vermeden evvel, aşağıdaki örneklere bir göz atmakta yarar var. Örneklerin hepsi sizin düşünce alanınıza girmeyebilir ama yapılan deneyler, çoğunluğun, verilen örneklere uygun davrandığını göstermektedir.

Örneklere bakarak, “Ben neden böyle davranıyorum/düşünüyorum?” şeklinde bir soru sorabilirsiniz. Bence bu sorunun doğru soruluş şekli, “beyin, neden böyle davranıyor/karar alıyor ve aldığı kararları (bilincimin/farkındalığımın) kararları gibi bana dikte ettiriyor?” şeklinde sormak daha doğru olacaktır.

Düşününüz ki cerrahsınız ve bir hastanızın riskli bir ameliyata girmesi gerekiyor. Hastanıza, aşağıdaki cümlelerden hangisini söylerdiniz?

“Sizin, yapacağım ameliyat ile hayatta kalma olasılığınız %90 dır.”
veya
“Sizin, yapacağım ameliyatta ölme olasılığınız %10 dur.

Baktığınızda, iki cümlede de ayni mantıksal çıkarım söz konusu olduğu halde ikinciyi değil, cerrah isek söyleyeceğimiz veya ameliyat olacak kişi isek duymak isteyeceğimiz cümle birinci cümle olacaktır. Neden?

BEDELİNİ KENDİMİZİN  BELİRLEDİĞİN PİYANGO
Diyelim ki bulunduğunuz okulda, şirkette, üyesi olduğunuz dernekte veya benzeri yerlerde bir piyango düzenlendi. Bu piyango için ortaya konulan ikramiye 5.000 TL. Bu ikramiyenin çıkma ihtimali 1/100 yani %1. Şimdi soralım. Böyle bir piyango biletini almak isteseniz kaç lira ödersiniz. Evet evet yanlış okumadınız, bilete ödeyeceğiniz para miktarını siz belirliyorsunuz. Piyangoyu düzenleyenler, bilet fiyatının belirlenmesini size bırakmış. Yeter ki siz, bilet için makul bir bedel belirleyiniz. Yazının geri kalanını okumadan önce aklınızda bir fiyat oluşturmaya çalışınız.

Piyangoyu düzenleyen organizasyon, bir ay sonra yeni bir piyango düzenliyor. Bu defa piyangonun ikramiyesi 10.000 TL. Daha evvelki piyangoda olduğu gibi bilet fiyatını siz belirliyorsunuz. Bu defa 10.000 TL ikramiyeli piyango biletine kaç lira ödersiniz? Ödeyeceğiniz miktar, daha önceki 5.000 TL ikramiyeli piyango bileti için ödediğinizin iki katı mı? İki katına yakın bir miktar mı? O zaman şöyle soralım, 10.000 TL ikramiyeli bilete ödediğiniz tutar, 5.000 TL ikramiyeli bilete ödediğiniz tutardan, birkaç Lira bile olsa fazla mı?

Eğer siz de 10.000 TL ikramiyeli bilet için birkaç lira bile olsa fazla ödeyenlerden iseniz, şunu sormak gerekiyor. Bu fazladan parayı neden ödediniz? Dikkat ederseniz, 5.000 TL ikramiyeli biletin çıkma olasılığını söyledikten sonra, 10.000 TL ikramiyeli bilet için, ikramiyenin çıkma olasılığını ne azalttık ne de çoğalttık, yani aynı kaldı. Bir başka deyişle 5.000 TL’lik ikramiye ile 10.000 TL’lik ikramiyenin çıkma olasılığı aynıdır. O zaman şunu sormak gerekiyor: olasılığı dikkate almadan sadece ikramiyenin büyüklüğüne bakarak bilete daha fazla ödemeye bizi yönlendiren neydi?

Yukarıdaki deneyin başka bir versiyonunu da şu şekilde sorabiliriz.

Diyelim ki bilet bedeli aynı olan iki şans oyunu var: Birincisinde 10 milyon $ kazanabilirsiniz, ikincisinde ise 10 bin $. Bu defa olasılıkları ayrı ayrı verelim. Kazanma olasılığı birinci oyunda 100 milyonda bir (1/100.000.000), ikinci oyunda ise 10 binde birdir (1/10.000). 

Siz, hangi oyuna katılırsınız? Eğer, yazının başındaki örneklerden haberimiz olmasaydı ve bu versiyonu ilk defa duyanlardan olsaydık seçimimiz bizi ilk oyuna çekiyor olurdu. Oysa nesnel bakışla, ikinci oyunda kazanma olasılığı 10 kat daha yüksektir. Bu yüzden eğilim daha çok “büyük ikramiyelere” doğrudur. 

Görülüyor ki beyin olasılıklara değil, büyüklüğe itibar etmektedir.

Genellikle bunun nedenlerini, beynimizin bugünkü modern zamanındaki yapısında veya bizim sahip olduğumuz normal düşünme tarzımızın bu şekilde olmasından dolayı olduğuna inanırız. Halbuki, beynimiz ve hatta düşünce sistemimizin böyle bir beyin yapısının bize dayatması olduğunu pek düşünmeyiz. Diğer bir deyişle beynimizin yapısı ne olursa olsun, bizlerin her şeyi her zaman düşünebileceğimiz görüşünü benimsiyor olabiliriz. Oysaki milyon sene evvel düşünen beyin yani alnımızın arkasındaki prefrontal korteksin olmadığı, dolayısıyla olasılık hesaplarının yapılamadığı eski zamanda, beynin itibar edebileceği yegâne şeyin (toplanabilecek meyve veya avlanabilecek hayvanlar vb.) ne derece ulaşılabilir, elde edilebilir olduğuna dair olasılığı hesaplamak değil, beyin için çekici olan o şeyin ne kadar “çok olduğu/büyük olduğu”dur.

Bugün bile hala, beynimizin, dünün evrimsel mirası olduğunu dikkate almayız. Şöyle düşünülebilir: İyi ama artık benim “düşünen beynim var”. Bu cevap o kadar da tatmin edici değildir. Çünkü, düşünen beyin dediğimiz prefrontal korteks, evrimsel süreçte, kendi kendisini bağımsız olarak beynimizin bir parçası olarak oluşturmamıştır. Düşünen beyin denilen kısım, aslında beynimizin ortasında bulunan duygusal beynimizin diğer adıyla limbik sistem denilen ilkel bölümün sinir uzantılarından oluşmuştur. Bunun en temel anlamı, bizler ne kadar analitik ve mantıksal düşünüyor olursak olalım, duyguların denetiminde karar veriyoruz demektir. 

Eğer beynimizin düşünen kısmı ile duygusal bağlantıyı yukarıdaki örneklere taşıyacak olursak, olasılık kavramını dikkate almamayı düşünen beyne dayatan kısım, milyon sene evvel beynimizin ilkel parçası olan duygusal beyindir. Bir başka deyişle, düşünen beyin, olasılık diye bir kavramın olduğunun farkına varana kadar, duygusal beyin, düşünen beyne “olasılık” diye bir şeyin olmadığı sinyalini gönderiyor diyebiliriz. Onun içindir ki, bu tür deneylerde olasılıkları değil, çoklukları/büyüklükleri dikkate alırız. Ancak, farkına vardıktan sonra bu türden hesaplamaları düşünen beyne taşıyabiliyoruz. Ve onun içindir istatistik, matematik gibi soyut kavramları öğrenmek diğer kavramları öğrenmeye göre daha zordur.

Bugün bu tür deneysel sorularda, (istatistik veya matematik bilgisine sahip ve bu bilgilerini kullanan kişiler hariç) çoğunluk benzer durumda karar alırlar.

Peki, şöyle bir soru sorulabilir. Bugün bile, beynin böyle bir durum için olasılığı dikkate almadan, çoğunluğa/büyüklüğe itibar ederek karar almasını bir “hata” olarak düşünebilir miyiz? Bunun cevabını siz okurlara bırakıyoruz. 

HANGİSİ DAHA ZOR?
724, 947, 421, 843, 394, 411, 054, 646

Yukarıdaki sayıların ortak özelliği nedir? Biraz dikkat edilirse bütün sayılarda ortak olarak 4 rakamı var. Şimdi de şu diziye bir bakalım.

349, 851, 274, 905, 772, 032, 854, 113

İkinci dizideki sayıların ortak özelliği nedir diye sorduğumuzda, ortak noktayı bulmakta birinci diziye göre biraz daha zorlandığımızı görürüz. İkinci dizideki ortak özellik, her bir sayının içinde 6 rakamının olmamasıdır. Birinci sayı dizisinde, bizim akıl yürütmemizden önce, beynimizin bizi (bilincimizi, farkındalığımızı) yönlendirmesi söz konusudur. Beyin, yok olan (olmayan) bir argüman (6) yerine, öncelikli olarak var olanı (4) arar. Beynimizin muhakeme, karar verme, araştırma, karşılaştırma yapan kısmı; alnımızın hemen arkasında bulunan prefrontal kortekstir. Diğer taraftan, sahip olduğumuz bilgilerin depolandığı yer ise kulaklarımızın hizasında bulunan temporal loblardır. (Aslında, hayat boyu edindiğimiz bilgiler, bellek özelliklerine göre, beynimizin çeşitli yerlerinde depolanırlar).

Düşünen beynimiz diğer bir deyişle prefrontal korteks, bir uyaran (gördüğümüz, duyduğumuz, kokladığımız, dokunduğunuz, tattığımız vb.) için öncelikle geçmiş dönemde belleğimizde kaydolup olup olmadığına bakar. Aranan bilgi, belleğimizde mevcutsa işimiz kolaydır (Birinci dizideki 4 rakamı). Aradığını bulamaz ise düşünen beynin işi zorlaşır. Çünkü beynimiz bilmediğini (belleğinde olmayanı) işlemek üzere değil, bilinen bilgileri (belleğinde var olanı) işleyip çevreye uyum sağlamak üzere evrimleşmiştir.

Dikkat edilirse, ikinci dizide eksik olan 6 rakamını bulmaya çalışırken, birinci dizide tekrarlanan 4 rakamını bulmaya göre beynimiz biraz daha fazla efor sarf eder. İşte böyle bir durumda karar verici olan, düşünen beyin (prefrontal korteks), bellekteki geçmiş dönem bilgileri birbiri ile ilişkilendirerek yeni varyasyonlar, senaryolar yaratır, hayal kurar. Bu süreçte (ikinci sayı dizisi) beyin gerek dikkat, gerekse muhakemeye harcanan eforlar, bellekten çağırmaya göre daha fazladır. Daha açık söylemek gerekirse birinci sayı dizisindeki ortak olan 4 rakamını bulmanın, ikinci sayı dizisindeki 6 rakamının “olmadığını” bulmaktan daha kolay olması, bizim muhakeme veya karar gücümüzden daha çok, beynin evrimsel yapısından kaynaklanmaktadır. Çünkü beyin, dış uyaranların öncelikle tehdit ve tehlike olup olmadığını, tehdit veya tehlike yoksa mevcut uyaranlarla çevreye nasıl uyum sağlayacağına dair evrimsel bir programı takip etmekte, gerisini de kaba tabirle boş vermektedir. Daha açık bir deyişle, beyin, gördüğü, duyduğu yani var olan bilgilere bakarak kendisinin tehlikede olup olmadığına ve dolayısıyla çevreye uymaya çalışır. Ortalıkta olmayan bir uyaranı dikkate almaz. 

SALT MANTIK VAR MIDIR?
Yine bunun temel nedeni, daha evvel kısaca bahsettiğimiz, koku haricindeki diğer duyularımız olan görme, işitme, dokunma, tatma duyu bilgilerinin öncelikli olarak düşünen beyne (prefrontal kortekse) gitmemesidir. Çevremizden edindiğimiz ilk bilgiler-söz gelimi masada gördüğüm bir kalem, pencerenin dışından gelen bir korna sesi veya bahçedeki bir gülün kokusu- beynimizin ortasında bulunan duygusal beynimize (limbik sistem) ve buradaki bir alt sistem olan “talamus” isimli beyin organeline gider. Eğer, bireyin gördüğü işittiği uyaran (neyi görüyor, neyi işitiyor ise) bir tehdit oluşturmuyorsa, ondan sonra bu bilgiler talamustan düşünen beyne gider. Buradan da anlaşılıyor ki, yukarıdaki sayı dizisindeki bilgiler dahi, problemi çözmek için ilk etapta düşünen beyne değil, duygusal beyne giderler. Bunun da anlamı, çözmeye çalıştığımız problem matematik de olsa, mantık problemi de olsa öncelikle “duygusal” denetimden geçtikten sonra düşünen beyin vasıtasıyla muhakeme edilebilir, karar verilebilir, bilgi haline gelir demektir. Diğer bir deyişle, çözmeye çalıştığımız her türlü matematik/mantık problemi, duygusal sürecin bir parçası olmak zorundadır. Buna göre, bildiğimizin/inandığımızın aksine, insan için “saf/pür/yalın” bir mantıktan bahsedemeyiz. Özetle 2+2=4 işlemine ait bilgi dahi önce duygusal denetimden geçer ve ondan sonra analitik süreçlerde incelenmek üzere düşünen beynimize gider.

Sayı dizimizle ilgili konuya tekrar dönecek olursak, ikinci dizide beynimizin birinciye göre daha fazla zorlanmasının nedeni, birkaç yüz bin yıl evvel beynimizde, düşünen beynin (prefrontal korteksin) olmadığı ve dolayısıyla beynin, belleğindeki bilgilere bakarak, çevredeki uyaranların birey için tehdit olup olmadığına bakmak ve bellekte var olanlarla karşılaştırma yapmak üzere evrimin getirdiği kolaylığını kullanıyoruz demektir. 

Bu kısmı özetlersek, beynimiz, neyi aradığını bilmeden giriştiği bir süreçteki muhakeme, bilgi karşılaştırması, karar verme, plan yapmaya göre beyindeki muhtemel işlevlere ait kombinasyon sayısı; neyi aradığını bilerek yapılan işlem kombinasyonundan katbekat fazla olacaktır. Dolayısıyla böyle bir işlem için “yokluk”, “varlıktan” daha zor fark edilir. 

Şöyle bir örnek verelim. Bir annenin, çocuğunu almak üzere yuvaya gittiğinde, çocuğu yuvada yoksa (baba, anneye haber vermeden daha erken bir saatte çocuğu almış ve annenin danışacağı yuva görevlisi o anda ortalıkta değilse), anne, çocuğunu yuvada görememenin farkına, görmesinden daha fazla efor sarf ederek mi varacaktır? Böyle bir durumda ebetteki daha çabuk farkına varacaktır. Çünkü, anne, yuvaya neyi bulamayacağını değil, neyi bulacağını bilerek gitmektedir. Buna göre, ikinci sayı dizisine bakan kişiye “hangi rakamın olmadığı” şeklinde ön bilgi verilmiş olsa ve kişi, sayı dizilerine, bu ön bilgi çerçevesinde baksa, beynin bu konu için harcayacağı efor biraz daha azalacaktır. Diğer bir ifade ile beyin, bilinmeyen değil, bilinen bir bilgiyi işleyecektir.

KAZANDIĞIMIZDA ÜZÜLDÜĞÜMÜZ, KAYBETTİĞİMİZDE SEVİNDİĞİMİZ OLUR MU? (OLGU KARŞITI KARŞILAŞTIRMA)
Berkeley Kaliforniya Üniversitesi profesörlerinden Barbara Mellers de iki bölümden oluşan aşağıdaki gibi bir deney tasarlıyor.

Deneyin birinci basamağı şöyle:
Deneğe, yazı tura attırılıyor. Eğer tura gelirse, denek, 8  $ kazanacak; yazı gelirse 32  $ kazanacak. (Evet, evet, yanlış okumadınız, denek, yazı da gelse tura da gelse para kazanıyor. Ancak, birinde 8 $ kazanırken, diğerinde 3 $ kazanıyor)

Böyle bir yazı tura oyunda, para atılıp, tura geldiği ve karşılığında 8 $ kazandığınız zaman sevinir misiniz, üzülür müsünüz? Gariptir ki bedavadan 8 $ kazandığımız halde, 8 $ kazandığımız için sevinç değil, 32 $ kazanamadığımız için üzüntü duyarız.

Peki, bir de bu deneyin ikinci basamağını, tersini düşünelim ve kurgumuzu şu şekilde değiştirelim.

Bu defa, tura gelince 8 $ kaybedeceksiniz, yazı geldiği zaman da 32 $ kaybedeceksiniz. (Her iki halde de kayıp var.)

Böyle bir deney başınıza gelse, yazı tura atılsa, atım sonucu tura gelse ve siz de 32 $ yerine 8 $ kaybetseniz, sevinir misiniz, üzülür müsünüz? Yine, burada da, her iki durumda da kaybetme ihtimali olduğu halde, bizler, sanki bir şey kazanmışçasına sevinmekteyiz. (Veya beklenenden daha az üzülürüz.)

Konuyu biraz daha irdeleyelim. Birinci deneyde, bedavadan 8 $ kazandığımız halde üzülmekte, ikinci deneyde ise 8 $ kaybettiğimiz halde sevinmekteyiz. Sizce bunda bir gariplik yok mu? Günlük hayatın içinde kalarak bu deneylere bakarsak, pek de garip görünmez. Kazançlarda (bedava bile olsa) kafamızdaki hedeflenen değerden düşük bir değer elde edildiğinde, hayal kırıklığı ve sonunda bir üzüntüye dönüşürken, kayıplarımızda ise beklenen en büyük kayıptan (32 $) daha azı (8 $) gerçekleştiği zaman, bir rahatlama olacağı için, bu rahatlama bir sevince dönüşmektedir. Bu tür olaylara, yine, günümüzün mantığı ile değil, zihnimizin evrimsel süreci çerçevesinden, insanların yüzbinlerce yıl evvelinden, doğaya uyumu olarak bakmak daha makul olacaktır. Peki, insan beyninin bu oluşumu, doğaya uyum olarak bize, nasıl bir kazanç sağlamış olabilir acaba?

Bu örneği destekleyen başka bir deneyi de aşağıda anlatmaya çalışalım.

Bir başka deneyde, deneklere, Olimpiyat Oyunlarının madalya töreninde, birincilik, ikincilik ve üçüncülük kürsüsüne çıkanların resimleri, daha doğrusu resimdeki yüz ifadelerinin tanımlanması isteniyor. Resimlerde, olimpiyat yarışmacılarının yüzlerindeki ifadelere bakan denekler, hemen hemen aynı şeyleri söylüyorlar. Üçüncü olan yani bronz madalya alan sporcu, birinci olan yani altın madalya alan sporcu kadar sevinçlidir. Buna karşılık, ikinci olan yani gümüş madalya alanın yüzü ise hüzünlüdür.

Burada da görülmektedir ki, üçüncü olan kişi sevinçlidir çünkü birinci olamasa da, en azından bu üçlünün arasına girerek, hiç kazanamayanlara göre bir üçüncülük elde etmiştir. Bunu bir evvelki deneydeki, 32 $ kaybetmek yerine 8 $ kaybetme ile eşleştirebiliriz. Diğer taraftan, ikinci olanın üzüntüsü ise, yine bir evvelki deneyde olduğu gibi, 32 $ kazanmak varken, 8 $ kazanmaya eşdeğerdedir.

Bu türden olaylara yani, kazandığımız halde üzülmeye ve kaybettiğimiz halde sevinmeye sosyal psikoloji bilimlerinde “olgu karşıtı karşılaştırma” adı verilmiştir.

BEYNİMİZDE NELER OLUYOR?
 
Peki, bu olaylarda beynimizde neler oluyor? Öncelikle hemen söyleyelim ki, bir ödül kazandığımızda, hatta ondan da öte bir ödül kazanacağımıza dair beklentiye girdiğimizde, beynimizin ön tarafına yakın ve yaklaşık olarak gözlerimizin hizasında bulunan kısım olan nucleus accumbens, bolca dopamin adı verilen kimyasalın etkisi altına girmekte ve bizi sevince boğmaktadır. (Aşık olduğumuz kişiyi, randevulaştığımız yerde, içimiz kıpır kıpır ederken beklememizi hatırlayalım. Tabii ki, bu sözümüz aşık olanlar için.) Diğer bir deyişle beynimizin bir bölümü olan nucleus accumbens, bizim ödül merkezimizdir.
***
Diğer taraftan, kayıptan (riskten) kaçınmayı sağlayan kısım ise beynin önünde ve ön adacık (anterior insula) adı verilen kısımdır. Ön insula, kayba uğrayacağı bir durumun içinde olduğunu değerlendirirse bunu bize acı, iğrenme, bıkma, hayal kırıklığı, ön yargı, pişmanlık, beğenmemek, memnuniyetsizlik, stres hatta panik olarak hissettirerek gösterir. Ön adacık adlı bu kısım, aynı zamanda duygularımız için önemli olan, korktuğumuzda, o yerden kaçmamızı veya gerekiyorsa bizi tehdit eden şeye saldırmamızı sağlayan amigdala, bellek merkezimiz olan hipokampus ve hormon salgılama merkezi olan hipotalamus ile işbirliği yapar.

Görülüyor ki, nucleus accumbens bizi sevindirecek durumlarda devreye girerken, ön insula denen kısım ise, bize acı verecek olaylarda devreye girmektedir. Ödül ve kayıp sistemleri birbirinden büyük ölçüde bağımsız ise de, biri devreye girdiğinde, diğeri çalışmasını azaltır.

İşin ilginç tarafı, üzülmek ve sevinmek gibi faaliyetler, her ne kadar bilincimiz vasıtasıyla bir başka deyişle biz istediğimiz için yürütülen faaliyetler gibi görünse de aslında yukarıda bahsi geçen beyin bölgeleri irademizin dışında birer karar verici merkezlerdir. Daha da açık söylemek gerekirse, beynimizin ilkel merkezlerinin aldığı kararların, düşünen beynimize dayatması sonucu, bu kararın bizim bilinçli kararımızla alındığı ve düşüncesine iter. Çünkü, beynimizin ilkel kısmı (beynimizin ortasında bulunan ve limbik sistem denilen kısım, kişilik yapımızın neredeyse büyük bir yüzdesini oluşturur) kendisiyle çelişkiye düşmeyecek şekilde bizi, bir başka deyişle düşüncelerimizi manipüle eder. Bunun en açık anlamı, gündelik hayatımızdaki davranış, düşünce ve kararlarımızın çok azı bize aittir. 

GARANTİ PARAYI MI, OLASILIKLI PARAYI MI TERCİH EDERSİNİZ?
Size iki seçenekli şöyle bir teklif getiriliyor. 
Garanti diğer bir deyişle kesin 3000 $ mı tercih edersiniz yoksa %80 olasılıkla 4000 $ kazanma durumunu mu tercih edersiniz? 4000 $ kazanma kısmını biraz daha açık anlatırsak, 80 adedinde “4000 $ kazandınız”, 20 adedinde ise “hiçbir şey kazanmadınız” yazan kağıtların olduğu bir torbadan rastgele çekeceğiniz kağıda göre %80 olasılıkla 4000 $ kazanacak veya %20 olasılıkla hiçbir şey kazanmayacaksınız. Hangi durumu seçersiniz?

Böyle bir durumda, hemen herkes, işini şansa bırakmadan 3000 $ kesin parayı tercih etti bu şaşırtıcı bir sonuç değildi. 

Şimdi de aynı soruyu bir başka türlü soralım.
Yaptığınız yanlış bir şey nedeniyle 4000 $ için dava edildiğinizi hayal ediniz. Size şöyle bir teklif getiriyorlar. Şu anda 3000 $ ödemeye razı olup anlaşmak mı istersiniz yoksa %80 olasılık ile kaybetme ihtimalinizin olduğu ve kaybettiğiniz zaman toplam 4000 $ borçlu olacağınız, fakat bunun yanında %20 olasılık ile kazanma şansınızın olduğu (hiç borcunuzun olmadığı) ihtimalini mi seçmek istersiniz? Daha açık bir dille söylemek gerekirse, 4000 $ ceza ödemek yerine 3000 $ ödeyeceksiniz böylece hiçbir cezanız kalmayacak ya da bir evvelkinde olduğu gibi 80 adedinde “4000 $ ödeyeceksiniz” ve 20 adedinde “hiçbir şey ödemeyeceksiniz” yazılı kağıtların olduğu torbadan çekip şansınızı mı denemek isterdiniz?

Böyle bir durumda siz neyi seçerdiniz? Bu deney çerçevesinde çoğu kişi 3000 $’lık kesin kaybı reddetti, bunun yerine şanslarını denemeyi seçti. 

Dikkat edilirse bir evvelki durum ile şimdili durumdaki olasılıklar aynıdır. Ancak insanlar olasılıklar aynı dahi olsa (ki zaten olasılığın insan beyni tarafından dikkate alınmadığını söylemiştik) eğer söz konusu kazanç garanti veya kesin olacaksa, risk almamayı, eğer bir kaybı başımızdan defetme durumu söz konusu ise, böyle bir durum için şans verilmişse, bu beladan kurtulmak için riski göze almaktadır. Bütün bunlar, olasılıklara bakarak, aklın veya mantığın aldığı kararlar değil aksine evrimsel sürecin bize dayatması gibi görünmektedir.

Aynı deneyin basitleştirilmiş başka hali şu şekilde olabilir.
Kesin 900 $ elde etmeyi mi, yoksa %90 olasılıkla 1000 $ elde etmeyi mi düşünürsünüz? Kesin 900 $ kaybetmeyi mi yoksa %90 olasılıkla 1000 $ kaybetmeyi mi düşünürsünüz?

HALE ETKİSİ
Hale etkisini açıklamak için, uyma davranışı ile ünlenen Solomon Ash’in bir örneğine bakalım. Ash, sınıftaki öğrencilerini iki gruba ayırdı ve bir gruba Alan, diğer gruba Ben isimli kişilerin tariflerini verip kişilikleri hakkında yorum istedi.

Alan: Zeki, çalışkan, fevri, eleştirel, inatçı, kıskanç.
Ben: Kıskanç, inatçı, eleştirel, fevri, çalışkan, zeki.

Eğer çoğumuz gibiyseniz Alan’ın kişilik profiline Ben’inkinden daha olumlu gözle bakmış olmalısınız. Listedeki ilk kişilik özellikleri sonrakileri etkiler ve anlamını değiştirir. Sözgelimi Alan’ın kişilik özelliklerini sırasıyla ele alırsak, “zeki” birisinin, kişilik tanımlamasında daha sonra gelen “inatçı” özelliğini haklı çıkartabilir, diğer bir deyişle zeki bir kişinin “inatçı” bir tavır göstermesi makul gelebilir. Buna karşılık Ben isimli kişi hakkında düşünürsek, listenin en başında bulunan “kıskanç ve inatçı” kişilik özelliği bizi etkileyecek ve geri kalan kelimeler de baştaki bu kelimelere uygun olarak değerlendirilecektir. “Kıskanç ve inatçı” olan bir kişin “zeki” ise böyle bir durumda, kıskanç ve inatçı olan bu kişinin zekâsını zarar verici bir yönde kullanabileceğini, nihayetinde bu kişinin tehlikeli bir kişi olabileceği düşünülebilir. Aslında, listeden de görüldüğü üzere gerek Alan gerekse Ben’in kişilik özellikleri aynıdır. Ancak beyin, ilk özellikleri dikkate alır ve geri kalanları da ilk özellikleri uygun olacak şekilde değerlendirir. 

Tabii ki öyle deneyler ve bu deneylere bağlı söylemler vardır ki, ilk söylemlerden değil, son söylemlerden etkilenir ve tüm değerlendirmemizi son söyleme göre yaparız. Bir başka deyişle, son özellik, baştakileri etkileyebilir. Buna göre “hale etkisi”, bir bütünün, tek bir kaç parçasına bakarak o parça veya parçalara ait özellikleri bütüne yaymaya denir. Sözgelimi ilk defa gördüğünüz bir kişi yakışıklı ise, aynı zamanda bu kişinin nazik, yardımsever, iyi huylu olarak değerlendirmenize yol açabilir. 

İlişkiler veya satış süreçlerinde bu metotlar kullanılır. Tanınmış bir otomobil firması, satış sonrası, otomobillerine olan ilgilerini ölçmek için müşterilerine memnuniyet anketi gönderir. Anket, otomobilin beğenilmeyen taraflarının soruları ile başlayıp, beğenilen özelliklerini içerecek sırada düzenlenmişti. Müşterilerden gelen anket sonuçları, firma yetkililerinin beklediğinden düşüktür. Firma yetkilileri bu defa anketteki sıralamayı değiştirirler. Otomobilin beğenilebilecek özelliklerini başa alarak anketi yeniden düzenlerler. Bu defa, gelen anket puanları daha yüksektir. Bu tür değerlendirme beynimiz, tutarlı davranmak adına kendisiyle çelişkiye düşmek istemez ve hale etkisinin kurbanı olur. 

ŞOK VERME
1972 yılındaki klasik bir araştırmada, laboratuvar deneyinin katılımcıları iki gruba ayrıldı. Birinci gurubun üyelerinin tamamına elektroşok verileceği söylendi. İkinci gurubun üyelerinin elektroşoka maruz kalma olasılığının ise yalnızca %50 olacağı söylendi. Söz gelimi bir torbada bulunan 50 adet kırmızı, 50 adet beyaz bilyeden rastgele çekeceğiniz kırmızı bilye karşılığında size elektroşok verileceği, beyaz seçerseniz herhangi bir işlem yapılmayacağı söylendi. (Tabii ki, aslında katılımcıların bilmediği, herhangi bir elektroşokun verilmeyeceği idi.) Araştırmacılar, bahsi geçen elektroşoktan önce katılımcıların fiziksel gerginliğini (kalp frekansı, heyecan, terleyen eller vs.) ölçtü. Sonuç son derece şaşırtıcıydı:

İki grubun ölçümleri arasında hiçbir fark yoktu. Her iki deney grubunun üyeleri de aynı derecede heyecanlıydı.

Bunun üzerine araştırmacılar ikinci grubun elektroşoka maruz kalma olasılığını %20’ye indirdiler, ardından %10’a ve sonunda da %5’e. Sonuç şuydu: Hâlâ hiçbir fark yoktu. İkinci grubun şoka maruz kalma olasılığı düşürüldüğü halde, tümünün şoka tabi olacağı birinci grubun her bir ferdi ile aynı ölçüdeki heyecanı yaşıyorlardı.

Bu defa araştırmacılar, her iki gruba da, daha evvel vereceklerini söyledikleri elektroşok miktarını arttırdıklarını (söz gelimi iki katına çıkardıklarını) ve yukarıda bahsedilen olasılıkları aynısıyla uygulayacaklarını söylediklerinde, grupların fiziksel gerginliği de, olasılıklardan bağımsız olarak yükseliyor, gruplar arasında asla bir fark olmuyordu. Yani, hepsinin elektroşoka maruz kalacağını bilen birinci grup bireyleri ile yukarıdaki olasılıklara göre elektroşoka maruz kalacak ikinci grup bireyleri arasında, artan şok derecesine göre endişe miktarları artmıştı ve aynıydı.

Çıkan sonucun anlamı şuydu: Beklenen bir olayın boyutuna (büyük ikramiyenin miktarına ya da elektroşokun şiddetine) göre tepki veriyoruz, o olayın gerçekleşme olasılığına göre değil. Farklı ifade edersek olasılıklara dair sezgisel bir kavrayışımız yok. Bir başka deyişle, yazının başındaki örneklerde olduğu gibi beynimiz olasılık kavramını dikkate almıyordu.

Elektroşoklu deneye geri dönelim. İkinci grupta elektroşok olasılığı daha da düşürüldü: %5’ten %4’e, %3’e vs. İkinci grup ancak %0 olasılıkta birinci gruptan farklı tepki verdi. Yani %0 olasılık,%1 olasılıktan dehşet derecede daha iyi görünüyor. Bir başka deyişle, %1 olasılık bile %100 olasılık kadar aynı derecede etkili olmaktadır.

Bu durum “olasılık ihmali” olarak adlandırılır; bu ihmal yanlış kararlar vermemize sebep olur.

İKİ KAT MUTLULUK
Herhangi bir koşul belirlemeden ve karşılık beklemeden size 10 $ verildiğini düşünün. Bu sizi mutlu eder miydi? (Veya sizi mutlu edebilecek asgari düzeyde bir para). Şimdi dikkatlice düşünün. Bir iki gün sonra size 20 $ verilse iki kat mutlu olur muydunuz? Olmaz mıydınız? Peki, iki kat mutlu olmanız için size ne kadar para verilmesi gerekirdi?

Felsefeciler iki kat mutlu olmak gibi bir ifadenin anlamsız olduğunu iddia edebilirler. Fakat, üzerinde böyle bir deney yapılan öğrenciler soruyu cevaplamakta bir sorun görmediler. Öğrencilerin cevapları felsefecilerden çok ekonomistleri şok etti, ortalama cevap 40 dolardır. 

Fonksiyonel manyetik rezonans görüntüleme (fMRI) ile yapılan çalışmalarda, deneğe 1 $ verildiğindeki beynindeki sinyale karşılık, deneğe 5 $ verildiğinde 2 kat fazla sinyal alınmıştır. 

Beynimiz ve Biz serisinin geçmiş dönem yazılarından biliyoruz ki, insanın bir ödül karşısındaki sevincini gösteren kısım, beynimizin önünde, her iki beyin yarım küresinde ve gözlerimizin hizasına denk gelen ve adı nucleus accumbens denilen kısımdır. Her bir ödülde, bu kısma gelen ve adına dopamin denilen kimyasalın artışı bizi mutlu kılmaktadır. Dopamin kimyasalının nucleus accumbensi daha fazla çalıştırması, daha fazla sinyal olarak fMRI tarafından saptanmaktadır.

Bununla ilgili şu örneği verebiliriz. Eğer bir satıcı iseniz, satmak istediğiniz malın veya hizmetin bir
benzeri müşteride zaten varsa ve siz, müşterinin sahip olduğunu bırakıp sizin mal ve hizmetinize rağbet etmesini istiyorsanız, sizinkinin, müşterinin beynindeki duygusal etkisi iki kat veya ona yakın dopamin salgılatmalıdır.

100 $ KAYBETMEK İLE 100 $ KAZANMANIN DUYGUSAL FARKI
Kayıpları kazançlardan daha yüksek değerlendirmemize şaşmamalı. 100 $ kaybederseniz, bu sizi, aynı miktar parayı kazanırken, ya da benim size 100 $ verirken mutlu edeceğinden daha büyük oranda mutsuz eder. Bu durum deneysel olarak kanıtlanmıştır.

Bir kayıp aynı büyüklükte bir kazançtan yaklaşık iki katı daha fazla duygusal ağırlıktadır. Bilim buna kayıptan kaçınma adını veriyor. Bu sebepten, birini ikna etmek istiyorsanız ikna argümanınız, olası bir kazanç değil olası bir kayıptan kaçınma olmalıdır.

Yazının en başındaki cerrah örneğimize geri dönelim.

Beynimiz böyle bir mantıksızlık üstesinden gelemeyip neden birinci söylemeyi tercih etmektedir? Böyle bir tercihin bilinçli düşünceden çok buna karar vericinin ilkel beynimiz diğer adıyla limbik sistem olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü duygusal (limbik sistem) yani ilkel beynimiz milyonlarca yıl organizmanın (insanın) başına, onu mutlu edecek olaylardan çok yıkıcı, yok edecek olayların geldiğini deneyimlemiş ve 350-500 bin yıl evvel oluştuğu tahmin edilen düşünen beynimize (prefrontal korteks) deneyimlediği bu bilgiyi dayatmıştır. Bir başka değişle olaylara iyi tarafından değil, kötü tarafından bakarak karar veren kısım, düşünen beyin değil duygusal beynimizdir. Gündelik hayatımızda da, duygusal beynimizin baskın çıkması ve bununla baş edemeyen düşünen beyin savaşımında depresyona girmekteyiz. Bu da evrimin bir sonucu olarak görülmektedir. Ancak bugün bizi depresyona sürükleyen bu beyinsel yapı, geçmişte bizi tehlikelerden koruyup türümüzün varlığını sağlamış olmalıdır.

Şu halde gündelik hayatta da bir kişiye doğrudan güvenmemek, olayları kötü tarafından bakarak irdelemek, bir yere gittiğimizde önce kişileri ve etrafı inceledikten sonra yavaş yavaş sosyal ilişkiye geçmenin nedenlerini beynimizin evrimsel yapısında arayabiliriz.


Erol

Yazıdaki örnekler için “alıntı” yapılan ve daha fazlası için okunması önerilen kaynaklar:

William Poundstone, Taş Kağıt Makas, Domingo Yayınevi, 2016
Richard Nisbett, Mindware Etkili Düşünme, Türk Hava Yolları Yayınları, 2016
William Poundstone, Fiyatlandırma Sırları, MediaCat, 2015
Daniel Kahneman, Hızlı ve Yavaş Düşünme Sanatı, Varlık Yayınları, 2015
Rolf Dobelli, Hatasız Düşünme Sanatı II, NTV Yayınları, 2014
Rolf Dobelli, Hatasız Düşünme Sanatı I, NTV Yayınları, 2013
Peterson, Richard L., “Karar Anı”, Scala Yayıncılık, 2012
Zweig, Jason, Paranız ve Beyniniz”, İnkılap Yayınevi, 2011
Gary Marcus, Kluge İnsan Zihninin Yapısı, Remzi Kitapevi, 2010


Keşiflerimizin hemen hemen tümünü öfkelerimize, dengesizliğimizin azıtmasına borçluyuz. Tanrı’yı bile –kafamızı kurcalıyorsa– içimizde değil cinnetimizin dış sınırında buluruz, tam da öfkemizin onunkiyle burun buruna geldiği, çarpıştığı, bizim için olduğu gibi onun için de yıkıcı bir karşılaşmanın olduğu noktada. Eylemleri yüzünden lanetle cezalandırılan öfkeli kişi, sırf çıldırmış, saldırgan olarak geri dönmek için doğasını zorlar, kendini aşar. Girişimleri de peşi sıra gelir cezalandırmak için. Yaratıcısına karşı gelmeyen bir yapıt yoktur: Şiir şairini, sistem filozofu, olay da eylem adamını ezecek. İç sesine uyarak ona yanıt veren, tarih içinde kıpırdanan yok olur; yalnız o, insanlığından sıyrılan, varlığın bağrında keyfince yan gelebilmek için armağan ve yeteneklerini feda eden insan kendini kurtarır. Metafizik bir yaşama can atarsam kimliğimi koruma imkânım ortadan kalkar: Ondan kalan en küçük kalıntıyı dahi tasfiye etmem gerek; ama tersine, tarihsel bir rol üstlenerek maceraya atılırsam, bana düşen iş kendimi havaya uçuruncaya kadar yeteneklerimi azdırmaktır. İnsan her zaman taşıdığı ben tarafından telef edilir: Bir isme sahip olmak kesin bir yıkılma biçimine talip olmaktır.

Görünüşüne bağlı olan öfkeli insanın cesareti kırılmaz, yeniden başlar ve direnir, acıdan kaçamaz çünkü. Başkalarını yitirmek için çabalar mı? Çabalarsa da kendi yıkımına ulaşmak için saptığı bir yol olur bu. Kendinden emin görüntüsünün, palavralarının altında bir mutsuzluk müptelası gizlidir. Kendine düşman olanlara da işte bu öfkeli insanlar arasında rastlarız. Biz, hepimiz dinginliğin anahtarını yitirmiş, artık büyük acının sırlarından başka bir şeye varamayan öfkelileriz, gözü dönmüşleriz.

Yavaş yavaş zamanın bizi öğütmesine izin verecek yerde onu aşmanın, onun anlarına bizimkileri katmanın iyi bir şey olduğunu sandık. Eskinin üzerine eklenmiş bu yeni zaman, bu özümsenmiş ve tasarlanmış zaman zehirli etkisini hemen göstermeliydi: Nesnelleşerek tarih olacaktı; sayemizde karşımıza dikilmiş bir canavara dönüşecekti; edilginlik biçimlerine, bilgelik reçetelerine başvursak bile kaçamayacağımız bir yazgıya dönüşüyordu.

Bir etkisizlik tedavisine girişmeli, Taocu babaları izlemeliyiz. Onların vazgeçme, oluruna bırakma, yokluğun egemenliği öğretileri üzerine düşünmeliyiz. Onları örnek alarak; en sevdikleri element olan su gibi davranmalı, girdiği kabın şeklini alan, dünyayla savaşı kesen bilincin yolunu izlemeliyiz. Onlar merakımızı, acı çekme iştahımızı mahkûm ederler. Bu bakımdan mistiklerden, özellikle de kıl gömleğin, kirpi derisinin, uykusuzluğun, açlığın ve inlemenin erdemlerini bize öğütlemekte usta olan ortaçağ mistiklerinden ayrılırlar.

“Yoğun yaşam Tao’ya aykırıdır,” der Lao-Tzu, insanların en normali olan insan. Ama gel gör ki Hıristiyanlık virüsü kemirir bizi: Kendini kamçılayanların mirasına konan bizler gitgide daha ince azaplar geliştirerek kendimizin bilincine varırız. Din batmak üzere mi? Onun zırvalıklarını sürdürüyoruz, geçmişin çile girişimlerini, hücre çığlıklarını sürdürdüğümüz gibi; acı çekme arzumuz manastırların gelişme dönemlerindeki acı çekme arzusuna denk. Kilise artık cehennemi tekelinde bulundurmuyor olabilir, ama bizi yine de bir iç çekişmeler zincirine, çile yüceltmesine, bir anda söndürülmüş bir sevincin ve sevinçli hüznün yüceltilmesine bağlayacaktır.

Beden gibi zihin de “yoğun yaşam”ın başlıca konusudur. Nietzsche, Baudelaire ve Dostoyevski gibi kendine karşı düşünme sanatının ustaları, tehlikelerimize güvenmeyi, kötülüklerimizin alanını genişletmeyi, varlığımızla anlaşmazlık içinde olan bir varoluşun sahibi olmayı öğrettiler bize. Ve büyük Çinliye göre düşkünlüğün simgesi olan eksiklik eğitimi, bizim için, kendimize egemen olmanın, kendimizle doğrudan temasa geçmenin biricik tarzını oluşturur.

“İnsan hiçbir şeyi sevmediğinde, yaralanmaz olacaktır” (Chuang-Tzu). Derin olduğu kadar etkisiz bir söz. Duyumsamazlığın kendisi bir gerilim, çatışma, saldırganlık olursa, kayıtsızlığın bu en uç noktasına nasıl varılır? Atalarımız arasında hiçbir bilge yok ama, düş kırıklıklarını ya da taşkınlıklarını sürdürmemiz gerekecek birtakım doyumsuzlar, gelgeç istekliler ve çılgınlar var. Bizim Çinlilere göre, yalnız kayıtsız bir zihin her zaman Tao’nun özünü kavrar; tutkulu olanın gördüğü yalnızca sonuçlardır: Derinliklere inmek sessizlik ister, sarsıntılarımızın hatta yetilerimizin durdurulmasını gerektirir. Ama mutlak olana ulaşma isteğimizin eylem ve mücadele terimleriyle açıklanması, Kierkegaard’a “inancın şövalyesi” sanının verilmesi, Pascal’ın da yergiciden başka bir şey olmaması anlamlı değil mi? Saldırıyor ve çırpınıyoruz; o halde Tao’ nun sonuçlarından başka bildiğimiz yok. Zaten dinginciliğin, yani Taoculuğun Avrupalı eşdeğerlisinin iflası, olanaklarımız ve görüş açılarımız üzerine çok şey söyler.

Edilginliğin öğrenilmesi… alışkanlıklarımıza bundan aykırı hiçbir şey olamaz. (Modern çağ iki isteriyle başlar: Don Kişot ve Luther.) Zamanı özümseyip onu üretiyorsak, özün egemenliğinden ve bunun bir gereği olan düşünceye dalmayı seven itaatten tiksindiğimiz içindir. Taoculuk bilgeliğin ilk ve son sözü gibi geliyor bana: Yine de ona itaatkâr değilim, onlar ne olursa olsun hiçbir şeye katlanmayı kabul etmedikleri gibi benim içgüdülerim de onu kabul etmiyor. Başkaldırı mirası bu kadar bunaltır bizi. Hastalığımız nedir? Zamanı ölçüp biçmekle, dönüşüme tapınmakla geçen yüzyıllar. Çin’e ya da Hint’e birkaç başvuruyla kurtulacak mıyız ondan?

Ne içinden kavrayabileceğimiz ne günlük benliğimize dönüştürebileceğimiz ne de bir kuram içine alabileceğimiz bilgelik ve kurtuluş biçimleri vardır. Kurtuluşu gerçekten istiyorsak, bizden kaynaklanmalı: Onu başka bir yerde, hazır bir sistemde ya da Doğulu bir öğretide aramamalı. Bununla birlikte, mutlakta gözü olan birçok kişide olan şey genellikle budur. Ama bu kişinin bilgeliği sahtedir, onun kurtuluşu aldanıştır. Sadece teozofiyi ve yandaşlarını değil, kendi doğasıyla bağdaşmayan hakikatleri kullanan herkesi kınıyorum. Birçoğunun kolay bir Hint’i vardır; ne karakterleri ne yetişme tarzları ne endişeleri, hiçbir şey onları buna hazırlamadığı halde, Hint’in sırlarını çözmüş olduklarına inanırlar. Kendi selametleri, kurtuluşları konusunda bize yukarıdan bakan bu sahte “kurtulmuş”ların sürüsüne bereket! Vicdanları rahattır; eylemlerinin üzerine yerleşmek istemezler mi? Dayanılmaz bir yutturmacadır bu. Üstelik o kadar yüksekten uçarlar ki her klasik din aile itikadı gibi gelir onlara, “metafizik kafa”ları dinle yetinemez. Hint düşüncesini yardıma çağırmak kuşkusuz onlara daha iyi gelir. Ama, Hint düşüncesinin ilke olarak, eylem-kuram uyumunu, kurtuluş-vazgeçiş özdeşliğini ileri sürdüğünü unuturlar. “Metafizik kafa”ya sahip olunduğunda bunlar hiç umursanmayan ıvır zıvırlar olur.

Bunca düzmece ve dalavereden sonra, bir dilenciyi seyretmek insanın içini rahatlatır. O, hiç değilse, ne kendine yalan söyler ne bize: Bir öğretisi varsa, bunun canlı örneği kendisidir; çalışmayı sevmez, bunu da kanıtlar; hiçbir şeye sahip olmak istemediği gibi, özgürlüğünün koşulu olan yoksulluğunu geliştirir. Düşüncesi varlığı, varlığı düşüncesi içinde erir. Her şeyden yoksundur, salt kendisidir, direnir: Sonsuzluğu doğrudan doğruya yaşamak günü gününe yaşamaktır. Zaten bu yüzden, ona göre, başkaları bir yanılsamaya tıkılıp kalmıştır. Dilenci her ne kadar başkalarına bağımlı olsa da, öcünü onları yakından gözlemleyerek alır, “yüce” duyguların iç yüzünü çok iyi bilir! Az bulunur bir nitelikteki tembelliğidir, bir enayiler ve aptallar dünyasında yolunu şaşırmış, gerçekten “kurtulmuş” bir kişiye dönüştüren onu. Vazgeçiş hakkında sizin anlaşılmaz yapıtlarınızın çoğundan daha çok şey bilir. Buna inanmanız için sadece sokağa çıkmalısınız… Ama hayır! Siz dilenciliği öven metinleri tercih edersiniz. Derin düşüncelerinizden hiçbir pratik sonuç çıkmadığına göre, son sokak serserisinin sizden daha iyi olmasına şaşılmayacaktır. Hem hakikatlerine hem de sarayına bağlı bir Buda düşünülebilir mi? Hem “kurtulmuş” hem de mülk sahibi olunmaz. Yalanın yayılmasına, sözde “kurtuluş”larını ortaya dökenlere, kendi ilkelerinden doğmayan bir öğretiyle bu yalanı destekleyenlere isyan ediyorum. Onların maskesini düşürmeli, onları tırmandıkları basamaktan indirip âleme rezil etmeli! Bu, hiç kimsenin ilgisiz kalmaması gereken bir savaşımdır. Çünkü vicdanı çok rahat olanların, huzur içinde yaşayıp ölmelerine, ne pahasına olursa olsun, engel olmak gerekiyor.

Emil Michel Cioran
Var Olma Eğilimi
Kumluca’da Mimar Sinan İlkokulu dördüncü sınıf öğrencisi E. Z. S.’nin annesi Aliye Uğur Sazcı ve babası Tongut Sonay Sazcı, bir dine mensup olmadıklarını belirterek çocuklarının Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersinden muaf tutulması istemiyle Kumluca Kaymakamlığı’na başvurdu. Kaymakamlık, 6 Aralık 2014 tarihli kararında, anne ve babanın bu talebini reddetti. Bu karara karşın E. Z. S.’ye velayeten anne ve babası, Milli Eğitim Bakanlığı ve Kumluca Kaymakamlığı aleyhine Antalya 1’inci İdare Mahkemesi’nde dava açtı.

Açılan davada, iradelerine ve felsefi görüşlerine aykırı bir biçimde dinsel eğitim verildiği, ateist oldukları, nüfus cüzdanlarında yer alan din hanesinin boş olduğu, zorunlu Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersinin verilmesinin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 9’uncu maddesine ve ek 1 nolu protokolün 2’nci maddesine aykırı olduğu yolunda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nce verilmiş kararlar bulunduğu, dördüncü sınıf öğrencisi çocukların Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersini alırken psikolojik travma yaşadığı, içsel çatışmalar nedeniyle dersi algılamakta zorlandığı ifade edilerek kaymakamlık işleminin iptali istendi.

Bakanlık: Sadece Müslümanlara Yönelik Bir Ders Değil
Türkiye’de Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi derslerinin anayasal zorunluluk olduğunu savunan Milli Eğitim Bakanlığı ise, ders programları ve kitaplarının idarelerce hazırlandığını belirtti. Bakanlık savunmasında, söz konusu dersin herhangi bir din veya felsefi doktrin merkezli olmadığını, derste bilimsel araştırmaya dayalı bilginin ön planda tutulduğu, içeriğin batıl ve hurafeye dayalı yanlış bilgilerden arındırıldığını iddia etti. Ders programının sadece İslam dinine mensup çocuklara değil hangi mezhepten veya felsefi düşünceden olursa olsun tüm çocuklara ve atesitlere hitap ettiği de öne sürüldü. Bakanlık davanın reddini istedi.

Mahkeme Aileyi Haklı Buldu
Antalya 1’inci İdare Mahkemesi aileyi haklı buldu. Mahkemenin kararında, devletin, eğitim ve öğretimle ilgili olarak üzerine düşen görevleri yerine getirirken müfredatta yer alan bilgilerin nesnel ve çoğulcu bir şekilde aktarılmasına dikkat etmesi, ebeveynlerin dini ve felsefi kanaatlerine saygı göstermesi gerektiği belirtildi.

Anayasa’nın 24’üncü maddesine göre din kültürü ve ahlak öğretiminin ilk ve ortaöğretim kurumlarında okutulan zorunlu dersler arasında olduğunun kuşkusuz olduğu belirtilen kararda, şöyle denildi:
“Ancak bu öğretimin Anayasa’nın öngördüğü amaca uygun bir müfredatla verilmesi gerektiği, içeriğinin nesnel ve çoğulcu olması, kişinin dininin bir ayrım ve eşitsizlik unsuru olarak kullanılmaması ve devletin dinler karşısında tarafsız kalarak, bütün dinsel inançları eşdeğer görmesi gerekmektedir. Öğretimde uygulanan müfredatın belirli bir din anlayışını esas alması durumunda, bunun din kültürü ve ahlak bilgisi dersi olarak kabul edilemeyeceği ve din eğitimi halini alacağı açıktır.”
Davaya hukuki destek veren Eğitim Sen’in Antalya Şube Başkanı Kadir Öztürk, bu kararla hukukun yerini bulduğunu söyledi. Mahkemenin davaya ilişkin kararını 30 Aralık 2015’te verdiğini, ancak kararın geçen pazartesi günü taraflara tebliğ edildiğini kaydeden Öztürk, “Bilimsel, laik, demokratik eğitimde herkesin kendi inancı doğrultusunda eğitim alması veya almamasının aileye, kişiye bağlı olması ve okullarımızda zorunlu din dersi olmaması gerektiğini gösteren bir hukuki karardır. Herkes kendi inancını istediği gibi yaşamalı ve buna devlet müdahale etmemelidir.” dedi.

Başkan Öztürk, Milli Eğitim Bakanlığı’nın 30 gün içerisinde karara itiraz için Danıştay’a başvurma hakkının bulunduğunu söyledi.

Kaynak: The Telegraph
Rusya’da Pussy Riot adlı punk müzik grubunun üç üyesi bir kilisede düzenledikleri eylem nedeniyle hakim karşısına çıkmış ve “dine yönelik nefretten kaynaklanan holiganlık” suçundan mahkum olmuştu.

Pussy Riot’un üç üyesinin ikişer yıl hapis cezasına çarptırılmasına neden olan yasa yeniden gündemde. Bir Rus blog yazarı hakkında interten üzerinden “inananların dini duygularına hakaret ettiği” gerekçesiyle dava açıldı.

38 yaşındaki Viktor Krasnov, Ekim 2014’te mizah ağırlıklı haberlerin yer aldığı bir internet sitesinde paylaştığı yorumda “İncil adı verilen bu Yahudi masalları koleksiyonunun tam bir saçmalık olduğunu söylesem, ne dersiniz? Bence gerçek tam da bu, en azından benim için öyle, bence Tanrı yoktur.” ifadelerini kullandı.

Krasnov, yorumuna tepki gösteren muhataplarıyla bir süre tartıştı. Bu, ona göre internet üzerinden yaşadığı sıradan bir tartışmaydı. Ancak tartıştığı kişilerden biri kısa sürede Krasnov’a yanıldığını gösterdi. Dmitri Bourniachev adlı genç, bir Ortodoks olarak Krasnov’un ifadelerinden incindiğini belirterek suç duyurusunda bulundu.

Bir yıla kadar hapsi istenen Krasnov’un karmaşık dava süreci geçtiğimiz Haziran ayında başladı.

Krasnov, zorla bir psikiyatri kliniğine yatırıldı ve akıl sağlığının yerinde olup olmadığına dair bir dizi teste tabi tutuldu. Sağlığının yerinde olduğu anlaşılınca, savcılık Eylül ayında bir dilbilimci uzman görevlendirdi ve Rus blog yazarının “inananlara yönelik tahkir içeren ifadeleri” incelendi.

Krasnov’un avukatı, “sadece bir ateist” olarak tanımladığı müvekkilinin tüm dini olgulara karşı sıradan bir tutum sergilediğini savunuyor. Ancak davaya konu olan yazışmaları inceleyen dil uzmanı, Krasnov’un ifadelerinde özellikle Hristiyanlığa yönelik “negatif” bir tutum tespit ettiğini bildirdi.

İlk kez 4 Şubat’ta Stavropol kentinde hakim karşısına çıkan Krasnov, çarşamba günü mahkemede savunmasını verdi. Davanın bir sonraki duruşması 15 Mart’ta görülecek.