Slider[Style1]

16 Nisan 2017'de yapılacak olan Anayasa Değişikliği halk oylaması Türkiye'nin yakın tarihindeki en önemli dönüm noktalarından biri olabilir. Son birkaç aydır bu değişikliklerin ne olduğu farklı kamplardaki kimseler tarafından topluma yansıtılmakta, buna rağmen çoğu kişi tam olarak neye "evet" veya "hayır" diyeceğini tam bilememektedir. Bu yazıda Anayasa Değişiklik teklifinin ana başlıkları incelenecek ve özellikle hukuki açıdan etkileri tartışılacaktır.

1. Önemli Sanılan Önemsiz Değişiklikler

Anayasa Değişiklik teklifinde bahsi çokça geçen ama aslında hiçbir önem taşımayan bazı hükümler bulunmakta. Bunlara örnek olarak şu 4 madde sunulabilir:

a. Yargının "tarafsız" olmasının anayasal hüküm haline getirilmesi

Bu madde önemsizdir, çünkü zaten mevcut anayasada yargının "bağımsız" olduğu belirtilmekte, bağımsızlık kendi içinde tarafsızlığı da kapsamaktadır. Öte yandan, bir kavram sırf anayasa metninde yer alıyor diye toplumsal hayatta geçerlilik kazanmaz. Anayasada geçen kavramların işlerlik kazanması için fiili adımlar da atılmalıdır. Oysa değişiklik teklifi incelendiğinde tarafsızlığı sağlayacak bir adım görülmediği gibi, yargının bağımsızlığının ve tarafsızlığının teminatı olan HYSK'nın (HSK) tamamen siyasilerin kontrolüne geçtiği görülmektedir.

b. Milletvekili sayısının 600'e çıkarılması

Bu madde önemsizdir, çünkü Milletvekili Genel Seçimleri'nde yüzde 10 barajı uygulanmaktadır ve bu baraj indirilmediği sürece meclise girecek 2 ya da 3 siyasi parti bellidir. Bu durumda Meclis'te ister 600 ister 1000 milletvekili olsun, halkı temsil konusunda bir fark yaratmayacaktır bu. Nitekim yazının devamında görüleceği gibi, değişiklik teklifiyle devletin yasama kanadını oluşturan Meclis'in gücü olabildiğince azaltılacaktır. Bu bağlamda artan milletvekili sayısının pratikte pek bir anlamı kalmayacaktır.

c. Milletvekili seçilme yaşının 18'e indirilmesi

Bu madde önemsizdir, çünkü liseyi bitirmiş 18 yaşında halkın içinden bir gencin milletvekili olamayacağı, her şey bir kenara milletvekili aday adayı olmaya bile maddi olarak gücünün yetmeyeceği bellidir. Bu durumda, bu maddeden sadece zengin ve bilinen ailelerin genç çocuklarının yaralanacağını tahmin etmek güç değildir. Öte yandan bu madde sadece milletvekili olma yaşını değil, aynı zamanda Cumhurbaşkanı Yardımcısı ve Bakan olma yaşını da belirler. Nitekim değişiklik teklifinde "Cumhurbaşkanı yardımcıları ve bakanlar, milletvekili seçilme yeterliliğine sahip olanlar arasından Cumhurbaşkanı tarafından atanır ve görevden alınır." (Anayasa Değişikliği, M. 106) denmektedir ve milletvekili seçilme yeterliliği için gerekli birtakım koşullarla birlikte 18 yaşında olmak da kafidir. Diğer bir deyişle, Cumhurbaşkanı isterse 18 yaşında birini Milli Eğitim Bakanı olarak atayabilecektir.

d. Seçim yılının 5 yıla çıkarılması

Bu madde önemsizdir, çünkü zaten 2007'ye kadar genel seçimler 5 yılda bir yapılıyordu, 2007 Anayasa Değişikliği halk oylamasında bu süre 4 yıla indirildi. 10 yıl sonra yine aynı hükümet tarafından 5 yıla yeniden çıkarılması hiç kuşkusuz bir anlam ifade etmemektedir.

2. Anayasa Değişikliği Teklifinin Temel Maddeleri

Bu kısımda, farklı kanatlarca farklı aktarılan ama işin hukuki boyutunda çoğunlukla bir gerçeğe işaret eden, sistemin ismi her ne kadar değiştirilse ve kavramlar yumuşatılmaya çalışılsa da özünde ciddi ve bir bakıma tehlikeli olan değişiklik önerilerini olabildiğince basit haliyle aktarılmaya çalışılacaktır.

a. Cumhurbaşkanı'nın tarafsızlığı bitecek

Mevcut anayasada "Cumhurbaşkanı seçilenin, varsa partisi ile ilişiği kesilir." (Mevcut Anayasa, M. 101) denmektedir, ancak Anayasa Değişikliği teklifinde bu hüküm yoktur. Demek ki artık Cumhurbaşkanı aynı zamanda Meclis'teki bir siyasi partinin başkanı olarak da kalabilecektir. Bu durumda Cumhurbaşkanı'nın Meclis'teki kendi partisinden olmayan milletvekillerine karşı tarafsız bir tutum sergilemeyeceği gayet açıktır.

b. Cumhurbaşkanı tüm hükümeti ve yardımcılarını tek başına atayacak

Mevcut anayasada genel seçim sonrası Cumhubaşkanı en yüksek oy alan partinin başkanına hükümeti kurma görevini verir ve Başbakan sıfatıyla hükümeti kuran parti başkanı Meclis'ten güvenoyu alır. Bu şekilde Başkabakan tamamen keyfi bir biçimde bakanlıklara birilerini atayamamış olur. Oysa Anayasa Değişikliği teklifinde "Cumhurbaşkanı yardımcıları ve bakanlar, milletvekili seçilme yeterliliğine sahip olanlar arasından Cumhurbaşkanı tarafından atanır ve görevden alınır." (Anayasa Değişikliği, M. 106) denmektedir. Bir diğer deyişle, artık Meclis hükümetin oluşumunda söz hakkına sahip olmayacaktır. Cumhurbaşkanı, tek başına alacağı kararla milletvekili seçilmemiş 18 yaşında bir akrabasını İçişleri Bakanı veya Cumhurbaşkanı Yardımcısı olarak atayabilecektir ve bunu engelleyecek hiçbir mekanizma bulunmamaktadır.

c. Cumhurbaşkanı tek başına kanun ile eşit güçte kararname yayımlayabilecek

Mevcut anayasada kanunlara eş güçte olan "kanun hükmünde kararname" çıkarma yetkisi Bakanlar Kurulu'ndadır. Ancak Bakanlar Kurulu'na kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisini yine Meclis vermekte ve kanun hükmünde kararnamenin sınırlarını çizmektedir. Oysa Anayasa Değişikliği teklifinde "Cumhurbaşkanı, yürütme yetkisine ilişkin konularda Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarabilir." (Anayasa Değişikliği, M. 104) denmekte ve Meclis'e ilişkin bir ifade yer almamaktadır. Diğer bir deyişle, şu an Bakanlar Kurulu'nun yayımladığı kanun hükmünde kararnamenin yerini Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi alacak, ancak Cumhurbaşkanlığı kararnamesinin Meclis tarafından çizilen bir sınırı, süresi ve alanı olmayacaktır.

d. Cumhurbaşkanı Yardımcılarının ve Bakanların cezai sorumluluğu zorlaştırılacak

Mevcut anayasada Başbakan ve Bakanların her suçtan dolayı cezai sorumluluğu bulunmaktadır. Bunun için (üye tam sayısını 550 olarak alırsak) 55 milletvekilinin soruşturma açılmasını istemesi yeterlidir. (Mevcut Anayasa, M. 100) Oysa Anayasa Değişikliği teklifine göre, Cumhurbaşkanı Yardımcıları ile Bakanlar yalnızca görevleri ile ilgili işledikleri suçtan dolayı cezai sorumluluğa sahip olacak ve (üye tam sayısını 600 alırsak) bunun için 301 milletvekilinin istemi sonucunda 360 kabul oyu gerekecek. (Anayasa Değişikliği, M. 106)

e. Cumhurbaşkanı tek başına seçimleri yenileyebilecek

Mevcut anayasada Cumhurbaşkanı hükümet kurulurken güvenoyu alamazsa veya görev süresi içinde güvensizlik oyuyla düşürülürse seçimlerin yenilenmesine karar verebilir denmektedir. Oysa Anayasa Değişikliği teklifinde "Cumhurbaşkanının seçimlerin yenilenmesine karar vermesi halinde Türkiye Büyük Millet Meclisi genel seçimi ile Cumhurbaşkanlığı seçimi birlikte yapılır." (Anayasa Değişikliği, M. 116) ifadesi geçmektedir. Diğer bir deyişle, herhangi bir koşul sunulmamaktadır. Bunun hukuki açıklaması, Cumhurbaşkanı'nın tek başına erken seçim kararı alabileceği ve bunu engelleyecek bir mekanizmanın bulunmamasıdır. Bir başka anlatımla, Cumhurbaşkanı tek başına alacağı kararla Meclis'i feshetmiş olur.

f. Cumhurbaşkanı tek başına olağanüstü hal ilan edebilecek ve her konuda kararname yayımlayabilecek

Mevcut anayasada olağanüstü hal ilan etme yetkisi Bakanlar Kurulu'ndadır. Toplam 27 üyesi bulunan Bakanlar Kurulu, ülke için oldukça ciddi ve önemli bir konuda doğruyu birlikte tartışarak bulma fırsatına sahiptir. Oysa Anayasa Değişikliği teklifinde Cumhurbaşkanı tek başına olağanüstü hal ilan etme yetkisine sahiptir. (Anayasa Değişikliği, M. 119) Bununla birlikte, olağan üstü hal durumunda temel hak ve özgürlükleri kısıtlamak ve durdurmak dahil her konuda Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarma yetkisine sahip olacak.

Elbette ki gerek olağanüstü hal ilan etme gerekse olağanüstü hal kararnemeleri daha sonra Meclis gündemine getirelerek karar bağlanacaktır.

g. Hakim ve Savcılar Kurulu üyelerinin tamamı siyasiler tarafından seçilecek

Mevcut anayasada Hakim ve Savcılar Yüksek Kurulu olarak geçen HSYK toplam 22 üyeden oluşmaktadır. Bunun 4'ünü Cumhurbaşkanı doğrudan atarken, Adalet Bakanı ile müsteşarı kurulun doğal üyesidir. Geri kalan 16 üyeyi Yargıtay, Danıştay, Türkiye Adalet Akademisi, adli ve idari hakim ve savcılar kendi aralarından seçerek atar. Bir diğer deyişle, HSYK'nın 6 üyesini siyasiler belirlerken, 16 üyesini yargı kendi içinde belirler. Bir bakıma HSYK'nın %25'î siyasiler, %75'i hukukçular tarafından seçilir.

Oysa Anayasa Değişikliği teklifiyle Hakim ve Savcılar Kurulu (HSK) 13 üyeye düşürülmekte, bunun yine 2'sini Adalet Bakanı ile müsteşarı oluşturmakta, 4'ünü ise Cumhurbaşkanı atamaktadır. Geri kalan 7 üye ise Meclis tarafından seçilmektedir. Diğer bir deyişle, yargının bağımsızlığının teminatı olan HSYK'nın (HYK) hiçbir üyesi hukukçular tarafından seçilmeyecek, tüm üyeleri siyasiler tarafından belirlenecektir.

HSYK'nın tüm hakim ve savcıların atanmasını yaptığını, Yargıtay'ın bütün üyelerini, Danıştay'ın üyelerinin 3/4'ünü seçtiği hesaba katılırsa siyasiler tarafından üyeleri seçilen bir kurum olarak yargının "bağımsızlığını" ve "tarafsızlığını" nasıl sağlayacağı kuşkuludur.

h. Cumhurbaşkanı tek başına Bütçe Kanunu'nu hazırlayabilecek

Mevcut anayasada ülkenin tüm gelir ve giderlerini belirleyecek olan Bütçe Kanunu'nu Meclis hazırlar. Doğal olarak oldukça tartışmalı geçer bu süreç, zira bir yıl boyunca yapılacak tüm harcamalar için doğru kararı vermek için birçok aklın bir araya gelmesi gerekmektedir. Oysa Anayasa Değişikliği teklifinde Cumhurbaşkanı ülkenin tüm gelir ve giderlerini belirleyecek olan Bütçe Kanunu'nu tek başına, isterse kimseye danışmadan hazırlayabilecek. Her ne kadar Bütçe Kanunu daha sonra Meclis'e sunulsa da kabul edilmediği takdirde "bir önceki yılın bütçesi yeniden değerleme oranına göre artırılarak uygulanacak." (Anayasa Değişikliği, M. 161)

i. Cumhurbaşkanı'nın kanunları veto yetkisi güçlendirilecek

Mecvut anayasada Cumhurbaşkanı Meclis'in kabul ettiği yasayı ya onaylar ya da Meclis'e geri gönderir. Meclis hem ilk seferinde hem de kanun geri gönderildiğinde toplantıya katılanların salt çoğunluğuyla, yani yarısından bir fazlasıyla karar alabilir ve böylece kanunu ikinci kez değiştirmeden Cumhurbaşkanına onaylayıp gönderirse Cumhurbaşkanı bunu yayımlamak zorundadır. Örnekle anlatacak olursak, diyelim ki X Kanunu için 400 milletvekili toplantıya katılmış olsun. Bunların 201 tanesi kanunu kabul ettiğinde kanun Cumhurbaşkanı'na gönderilir. Cumhurbaşkanı kanunu onaylamayıp Meclis'e geri gönderebilir. Bu durumda Meclis X Kanunu için bu sefer 350 milletvekili ile toplanırsa 176 milletvekilinin kabul oyu ile aynı kanun Cumhurbaşkanına gider ve Cumhurbaşkanı bunu yayımlamak zorundadır. Buna geciktirici veto denmektedir.

Oysa Anayasa Değişikliği teklifinde "Türkiye Büyük Millet Meclisi, geri gönderilen kanunu üye tam sayısının salt çoğunluğu ile aynen kabul ederse, kanun Cumhurbaşkanınca yayımlanır." (Anayasa Değişikliği, M. 89) denmektedir. Bu, şu anlama gelir: X Kanunu için 400 milletvekili toplantıya katılırsa yine 201 kabul oyu yeterli olur. Ancak Cumhurbaşkanı kendisine gelen kanunu yayımlamaz ve geri gönderirse, bu sefer "toplantıya katılanların" değil, "tüm üyelerin" salt çoğunluğu gerekir. Bu durumda, X Kanunu geri gönderilirse en az 301 milletvekili kanunu tekrar kabul etmelidir ki Cumhurbaşkanı kanunu yayımlasın. Buna güçleştirici veto adı verilmektedir.

Daha basit bir anlatımla, mevcut durumda kanunların yayımlanmasında Meclis'in iradesi daha baskınken, Anayasa Değişikliği teklifinde Cumhurbaşkanı'nın istemediği birçok kanun istenen kabul oyu koşulu sebebiyle Meclis'ten geçemeyecektir.

j. Meclis'in hükümeti denetleme yetkisi sınırlanacak

Mevcut anayasada "Türkiye Büyük Millet Meclisi soru, Meclis araştırması, genel görüşme, gensoru ve Meclis soruşturması yollarıyla denetleme yetkisini kullanır." denmektedir. (Mevcut Anayasa, M. 98) Oysa Anayasa Değişikliği teklifiyle sözlü soru sorma ve gensoru ile birlikte güvenoyu mekanizması da kaldırılacaktır. Bunun anlamı, Meclis'in artık hükümet politikaları üzerine soru soramayacağı veya yanlış bir politika inancına sahipse bile güvensizlik oyuyla hükümeti görevden alamayacağıdır.

k. Cumhurbaşkanı en fazla iki değil, üç defa seçilebilecek

Mevcut anayasada "Cumhurbaşkanının görev süresi beş yıldır. Bir kimse en fazla iki defa Cumhurbaşkanı seçilebilir." (Mevcut Anayasa, M. 101) denmektedir. Oysa Anayasa Değişikliği teklifinde aynı hüküm yer almakla birlikte, "Cumhurbaşkanının ikinci döneminde Meclis tarafından seçimlerin yenilenmesine karar verilmesi halinde Cumhurbaşkanı bir defa daha aday olabilir." (Anayasa Değişikliği, M. 116) denmektedir. Bunun ne anlama geldiğini örnekle açıklayalım. İkinci defa seçilmiş olan Cumhurbaşkanı aynı zamanda Meclis'teki iktidar partisinin başkanıysa, ikinci dönem bitmeden Meclis'e erken seçim kararı aldırırsa tekrar Cumhurbaşkanı olabilir. (Erken seçim için toplantıya katılanların salt çoğunluğu yeterlidir.)

Burada belirsiz bir nokta daha vardır: İkinci dönem bitmeden Meclis'in aldığı erken seçim kararıyla tekrar seçime giden ve Cumhurbaşkanı seçilen kişi için bu dönem "üçüncü dönem" olarak mı sayılacaktır, yoksa ikinci dönemi tamamlamadığı için tekrar "ikinci dönem" olarak mı sayılacaktır? Tahmin edileceği üzere, üçüncü seçilişi "üçüncü dönem" olarak değil de, "ikinci dönem" olarak görünürse Cumhurbaşkanı tekrar dönem bitmeden erken seçim kararı aldırarak tekrar ve tekrar seçilebilecektir.

3. Sonuç

Elbette ki çok daha ayrıntılı bir Anayasa Değişikliği incelemesi yapılabilir ve yapılmalıdır. Ancak ne yazık ki belki de bilinçli olarak tüm bu süreç boyunca halkın neyi oylayacağı bulandırılmış ve bu yüzden daha teferruatlı bir anlatım daha fazla kafa karışıklığına sebep olabilir. Neyse ki, şu veya bu şekilde kendine yer edinen "tek adam" görüşü bir anlamda doğruyu yansıtmaktadır. Nitekim yazı boyunca da irdelenen değişikliklere bakıldığında şuları görüyoruz:

- Meclis siyasi yönden zayıflayacak, hükümet ve Cumhurbaşkanı üzerinde bir denetleme gücü neredeyse olmayacaktır. Tek görevi yasa yapmaya indirgenen Meclis, Cumhurbaşkanı kanunu veto ederse o kanunu tekrar kabul etmekte bile zorlanacaktır.

- Yargının bağımsızlığının ve tarafsızlığının en önemli teminatı sayılabilecek HSYK'nın (HSK) tüm üyeleri siyasiler tarafından atanacaktır. Yasama ve yürütmenin yanında güçlü ve bir başına durması gereken yargı, en üst makamlarına kendi içinden kimseyi görevlendirememiş olacak böylece.

- Cumhurbaşkanı bir anlamda olağanüstü yetkilerle donatılmış olacaktır. Sınırsız sayıda Cumhurbaşkanı Yardımcısı görevlendirebilecek, tüm Bakanları ve devletin üst kademe yetkililerini atayacak, Bütçe Kanunu'nu hazırlayıp kanunlara denk Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi yayımlayabilecek, istediği an erken seçim kararı alabilecek, olağanüstü hal ilan edebilecek ve o durumda bu sefer temel hak ve özgürlükleri durdurabilecek kararnameler bile çıkarabilecektir. Ve tüm bunları tek başına yapabilecektir.

Şurası unutulmamalıdır ki, demokratik düzenin nispeten hakim olduğu günümüz dünyasında hukuk ile yönetilen hiçbir ülkenin anayasasında doğrudan "Cumhurbaşkanı istediğini yapar, hiçbir kurum buna karışamaz." şeklinde bir hüküm bulamazsınız. Karısını kendi keyfine göre Cumhurbaşkanı Yardımcısı yapan Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev'in de tabî olduğu anayasada böyle bir hüküm bulunmamaktadır zaten. Kime ne kadar yetki verileceği anayasada "hukuki bir dille" ifade edilir ve bazen bunun ne gibi feci sonuçlara gebe olacağını kestirmek için metni yapı taşlarına ayırarak dikkatle incelemek gerekir.

Bu yazının kapsamını aştığı için işin siyasi yönüne fazlaca girmemeyi seçtik. Ancak şunu gözden kaçırmamakta fayda olduğunu düşünüyoruz: Ülke tek ve güçlü bir lidere teslim edilmezse ülkenin yıkılacağından korkmayın. Bir ülkeyi güçlü ve yıkılmaz kılan, kendi milletinin her türlü farklılığını bir araya getirmesi ve onlarla bir yere varmaya çalışmasıdır. Her türlü yetkiyle donatılmış ve hızla her kararı alabilecek bir makam, bir ülkeyi hızla yıkıma da götürebilir.

Belki de artık istikrara değil, gelişmeye ve ilerlemeye ihtiyacımız vardır.

Hayyam
Siz de bu konuda yaptığımız ankete katılmak ister misiniz? Blogun hemen sağ üst tarafında göreceğiniz ankette oyunuzu kullanmayı unutmayın!
Türkiye'nin ve hatta Dünya'nın en büyük bilim insanlarından biri olan Prof.. Dr. Celal Şengör'ün konuk olduğu 10 Şubat 2016 tarihli Teke Tek Özel programı evrenin oluşumundan yok oluşuna dek hemen her aşamayı tamamen bilimsel kaygılarla ele alarak gereksiz hiçbir din-bilim çatışmasına girmeden işin özünü verebilmesi açısından oldukça kayda değerdir. Zaten bir dönem İlber Ortaylı ile Celal Şengör'ün düzenli olarak katılımıyla gerçekleştirilen Teke Tek programları Türkiye'nin yakın dönemde gördüğü en kaliteli yayınlardan biriydi, ancak ne yazık ki ülkenin hakiki aydın sınıfını temsil eden bu değerli sosyal bilimci ile doğa bilimcisinin doğru bildiklerini ifade ederken birden bazı yalanları da ellerinin tersleriyle yıkacakları korkusuyla program yayından kaldırılarak bir anlamda insanlarımızın bilimsel verilere ulaşma hakkı keyfi olarak engellenmiştir.

Birçok kişinin Gezi olayları döneminden itibaren hoşnut olmadığı Fatih Altaylı ise aslına bakılırsa bu yayını hayatta tutmak için elinden geleni yapmış ve ülkenin insanlarının bir şeyler öğrenebilmesi adına pek çok kişiden fazla uğraşmıştır. Nitekim gerek Gezi öncesi gerek Gezi sonrası gerçeği çarpıtmak için icra ettiği mesleği silah olarak kullanan onlarca "gazeteci" varken, müthiş bir iktidar baskı ve gücüne rağmen nispeten iyi bir şeyler yapmak için uğraşan bir kimsenin hala kendisini bir kamikaze olarak kullanmaması dolayısıyla acımasızca eleştirilmesinin de yersiz olduğunu düşünmek yanlış olmasa gerek.

Öte yandan, Dünya'da pek çok değerli bilim akademisine üye olan ve Türkiye'nin bir anlamda gururu niteliğindeki Celal Şengör ise sanıyorum ki tarifi mümkün olmayacak denli bir bilgi ve zekaya sahip, ne ki bu ülkenin tüm Dünya'nın ihtiyaç duyduğu bilim insanlarından biridir. Bildiği şeyi sadece bir yerde yazdığı için değil, gidip kendisi de gördüğü, incelediği ve anladığı için bilen Celal Şengör, bunları anlatırken de olabildiğince herkesin anlaması için doğru ve uygun bir dil kullanabiliyor. Zira kendisi sadece bir bilim insanı değil, İTÜ'de ders veren sevilen ve başarılı bir öğretim üyesi de.

Her bölümünü şiddetle tavsiye edebileceğim bu programın aşağıya eklenilen bölümünde 3 saat 43 dakika boyunca evrenin nasıl oluştuğu, Big Bang teorisi ve bu teoriye diğer yaklaşımlar, Dünya'nın ve Ay'ın meydana gelişi, ilk canlının oluşumu, fosil kayıtları, dinozorlar, insanın ve diğer bazı canlıların evrimi, evrimin genel mekanizmaları ve kanıtları, modern bilimin önde gelen isimlerinin bilime katkı hikayeleri, Dünya'nın olası sonuna dair tahminler, yapay zeka üzerine fikirler ve daha onlarca şey anlatılıyor. Tekrar etmek gerekirse, bunlar ezbere söylemler ile değil, verilen hemen her bilgiden sonra "Peki biz bunu nereden biliyoruz?" sorusuyla birlikte ele alınıyor. Bir bilim sohbetinden zaten daha fazla ne beklenebilir ki?

Bizlerin, yani insanların ve diğer canlıların evrendeki yerini kavrayabilmek adına, ilgili herkese gönül rahatlığıyla ve hatta önemle tavsiye edeceğim bu programı hemen aşağıda bulabilirsiniz.

Hayyam

Harvard Üniversitesi'ndeki iki astronomun elde ettiği veriler, gizemli patlamaların ardında farklı uygarlıkların olabileceğini gösteriyor.

Evrendeki yerimizi yeni yeni keşfediyorken ve bize yakın gezegenleri bile tam anlamıyla kavrayamamışken, uzaydaki muhtemel yaşam formlarına yönelik tahminler gün geçtikçe artıyor. Teknolojinin gelişimiyle astronomi bilimi sınırsız boşlukta meydana gelen hareketleri anlamlandırmaya çalışıyor.

Araştırmacılar uzay boşluğunda meydana gelen enerji patlamalarının perde arkasında neler olabileceği konusunda çalışmalar yürütüyor. Öyle ki bu araştırmalar patlamaların sebeplerini keşfederken, içinde bulunduğumuz boşlukta nelerle karşı karşıya olduğumuzu gösterecek. Bu konuda Harvard'daki bir çift astrofizikçi, nadiren görülen fenomenlerin muhtemelen ileri bir yabancı teknolojinin kanıtı olabileceğini söylüyor.

Tespit edilebilen ve gözlemlenebilen yeni bir patlama türü var ve sadece birkaç saniyelik radyo frekansları yayarak son buluyorlar. “Fast Radio Bursts” yani “hızlı radyo patlamaları” olarak adlandırılan bu anomaliyi 2007’den bu yana sadece Porto Riko'daki Arecibo Gözlemevi ve Avustralya'daki Parkes Gözlemevi gibi büyük telsiz teleskobunun bulunduğu merkezdeki iki düzine araştırmacı keşfedebildi. Harvard Üniversitesi’nden iki astrofizikçi; Avi Loeb ve Manasvi Mingham bu patlamaları incelemeye karar verdi. İkiliye göre patlamalara sebep olan şeyler yabancı bir teknolojik kökene dayanabilir.

Peki bu patlamalar gerçekten uzaylı işi mi? 
"Hızlı radyo patlamaları son derece parlak ve biz olası bir doğal kaynak tespit etmedik. Yapay bir kaynak düşünülmeye ve kontrol edilmeye değer." 
Yukarıdaki sözler astronom Avi Loeb’e ait. Bu fikri kabul gören ikili uzak mesafelerde gerçekleşen patlamaların Dünya’ya ulaştırdığı radyo sinyallerinin söz konusu mesafeleri katetmek için ne kadar enerjiye ihtiyaç duyduğunu hesaplamaya başlayarak işe koyuldular. Ulaştıkları sonuç ise korkutucu: Patlamalar için gereken güneş enerjisi Dünya’nın yüzey alanının iki katını gerektiriyor.

Tüm bu düşünceleri destekleyen savlar ise aslında cevaplanması gereken birçok soruyu gün yüzüne çıkarıyor. Bu gücü lazer ve ya mikrodalgalarla sağlamak mümkün mü? Eğer başka bir uygarlık bu patlamaların ardındaysa teknolojileri neye benziyor? İnsanoğlu bu enerjiyi başka yollarla üretip patlamaları taklit edebilir mi?

Araştırmaları ikiliyi daha korkunç gerçeklere götürüyor: Söz konusu mühendisliğin ağırlığı bir milyon tona yakın bir yapıyı gerektirdiğini tespit ediyorlar. Yapıyı inşa etmek için mevcut teknolojimiz yeterli değil. Bu sebeple eğer patlamaların arkasında düşünüldüğü gibi uzaylılar varsa bizden çok daha ileri teknolojiye sahip oldukları da kesinleşiyor. 

Yandaki görselde bir nötron yıldızının temsili çizimini görmektesiniz. FRB'ler, bir uzaylı tahrik sisteminin sonucu olması savını destekleyen öngörüye ışık tutan çizim radyo frekanslarının gezegenimizle nasıl temas kurduğuna bir örnek olarak verilebilir. Dünya dönerken yörüngemiz de çekim alanımıza giren bu radyo sinyalleri kısa bir flaş görüntüsünü andırıyor. Işınlar gökyüzünde süpürülüyor ve yaklaşık bir dakikalığına bize vuruyor. 

Araştırmacılar bu yaptıkları çalışmaların spekülatif olduklarının farkındalar. Nitekim uzay biliminin böyle ütopik fikirlerin ardından yapılan keşiflerle dolu olduğunu biliyoruz. Söz konusu patlamar ise bize belkide bu zamana kadar dünya dışı varlıkların habercisi olabilecek en sağlam verileri sunuyor. Bu verilerin ardında yatan gizemler hala çözülmeyi beklerken bilim dünyasında yabancı bir uygarlığa yönelik artan inanç, uzay keşiflerimizin seyrini yönlendirecek.

Kendimizi bildiğimizden beri görmezden geldiğimiz bir olgu, eşcinsellik. Daha 42 yıl önce Amerikan Psikiyatri Birliği, 24 yıl önce de Avrupalılar’ın “hastalık” kategorisinden çıkardığı eşcinsellik hakkında bildiğimizi sandığımız fakat bilmediklerinizin olduğunu tahmin ediyoruz. 

Eşcinsellik Nedir? 

Genel olarak eşcinsellik, kendi cins veya cinsiyetindeki insanlara, duygusal ya da cinsel çekim çekim hissetmek olarak tanımlanabilir. Çoğunlukla ergenlik yıllarında farkına varılan ve kendini eşcinsel olarak tanımlayan insanlarda bilimsel olarak ruhsal bozukluk olarak tanımlanacak bir belirtiye rastlanmamıştır.  

Eşcinsellik kavramı 1869 yılında Macar yazar, Karl Maria Kertbeny, tarafından Almanca olarak üretilmiştir. Daha sonra 1892 yılında Charles Gilbert Chaddock sayesinde kendine İngilizcede yer bulmuştur. Bundan 8 yıl sonra ise heteroseksüellik terimi ortaya çıkmıştır. 1950’lere kadar birçok insanın “eşcinsellik” kelimesini duymadığı yapılan araştırmalarla belirlenmiştir. 1976 yılına gelindiğinde “eşcinsellik” Oxford İngilizce Sözlük’e girmeyi başarmıştır. 

İnsanların bu tip bir cinsel yönelim geliştirmelerinin sebepleri konusunda bilimsel bir kanıt yoktur. Cinsel tercih ile ilgili bu oluşumun sebebinin, genetik faktörler, erken rahim ortamı ya da ikisinin birlikteliği ile ilgili olduğu görüşü daha yoğundur. Günümüzde kendi cinsine ilgi duyan, yani eşcinsellerin sayısı ile ilgili kesin bir sayıya ulaşmak, toplumsal baskı, homofobi gibi nedenlerden dolayı mümkün değildir. Eşcinsel davranışlar birçok hayvan türünde de görülmektedir. 

Tarihte Eşcinsellik

Eşcinsellik ile ilgili ilk yazılı kaynaklara İ.Ö. 2000-3000 arasında, Eski Mısır, Sümer ve Hitit uygarlıklarında rastlıyoruz. Hatta 1400’lerden kalma bir Hitit yasa derlemesinde erkekler arasında evliliğe izin veren bir madde belirlenmiştir.

Eşcinselliğin daha rahat yaşandığı kültürlerden biri Eski Yunan toplumudur. Kadın ve erkek eşcinselliği, sanatın heykel, şiir gibi alanlarının yanı sıra felsefe alanında da gözlemlenmektedir. Antik Yunan’da kendi cinsine duyulan arzu düşüncesi “paiderastia” kelimesi ile tanımlanır. Oğlan veya erkek çocuk anlamına gelen “pais” ve sevmek anlamına gelen “eran”ın birleşmesinden meydana gelen “paiderastia”  yaşlı olan erkek ile daha genç olan erkek arasındaki ilişki olarak tanımlanabilir. Çin’de ise, bütün eski tarihi boyunca, özellikle Han hanedanı döneminde (İ.Ö. 206-İ.S. 220) eşcinsellik çok yaygındı. Feodal Japonya’da askeri çevrelerde eşcinsellik tipik bir olguydu. 

Eşcinsellik kendine tarihte İ.Ö. 4. ve 5. yüzyıllarda olduğu kadar yer bulamamıştır.

Batı uygarlığının eşcinselliğin reddinin ve tabu olarak görülmesinin sebebi ise önce museviliğin, daha sonra hristiyanlığın eşcinselliğe karşı duruşları olmuştur.

Eşcinsellikle İlgili Önyargılar

Bilgi sahibi olmadan ve kulaktan kulağa dolaşan önyargılar, eşcinsellerin ne olursa olsun beğendiği insana ulaşmaya çalıştığı, erkek eşcinsellerin sadece pasif olduğu ve kadınsı tavırlar gösterdiği, yine erkek eşcinsellerde anal sex zorunluluğu olduğu ve eşcinsellerin evlendiği zaman heteroseksüel yaşamına geri döndüğüdür.

Bilgi sahibi olmadığımız her konu gibi eşcinselliği de korkulan, önyargı ve kulaktan dolma bilgilerle zararlı olarak gören toplumu bilinçlendirmek önemli olmasından çok zaruridir.  

allbademsmustdie
Bu yazı, "allbademsmustdie" tarafından Tanrı Var Mı?'da yayınlanmak üzere gönderilmiştir. Siz de yazılarınızın yayınlanmasını istiyorsanız bu başlığı inceleyiniz.
İslam, açık bir biçimde savaş dinine özgü bütün özellikleri sergilemektedir; ama yine de bir kolu, başka hiçbir yerde bulunamayacak ölçüde kesif ve aşırı bir ağıt dinidir; bu kol, Şii inancıdır.

Şiilik İran ve Yemen'in resmi dinidir; Hindistan ve Irak'ta da oldukça yaygındır. Şiiler, "imam" adını verdikleri ruhani ve dünyevi bir lidere iman ederler. İmam'ın konumu Papa'nınkinden daha önemlidir. İmam kutsal ışığın taşıyıcısıdır ve yanılmazdır. Yalnızca İmam'a bağlanan inananlar kurtulacaktır. "Her kim ki kendi zamanının gerçek İmam'ını tanımadan ölürse, kâfir olarak ölür." İmam, doğrudan peygamber soyundan gelir.

Muhammed'in damadı, başka bir deyişle kızı Fatma'nın kocası olan Ali'nin ilk imam olduğu kabul edilir. Peygamber, diğer inananlardan sakladığı özel bilgileri Ali'ye emanet eder, Ali de bunları ailesine aktarır. Peygamber bariz bir biçimde Ali'yi gerek öğretisinin hocası, gerekse yönetici olarak kendi halefi tayin etmiştir. Peygamber'in buyruğuyla o seçilmiş insan olmuştur; yalnızca onun "müminlerin yöneticisi" unvanını taşımaya hakkı vardır.

Ali'nin oğulları Hasan ve HÜseyin, Peygamber'in torunları olarak, görevi Ali'den devralmışlardır; Hasan ikinci, Hüseyin de üçüncü İmam'dır. Müminler üzerinde egemenlik iddiasında bulunan başka herkes gaspçı sayılır. İslam'ın, Muhammed'in ölümünden sonraki siyasi tarihi Ali ve oğulları etrafında bir efsanenin oluşumunu beslemiştir.

Ali hemen halife seçilmedi. Muhammed'in ölümünü takip eden yirmi beş yıl boyunca, "sahabeden" üç kişi peş peşe bu en yüksek mevkiyi ellerinde tuttu. Ali ancak üçüncünün ölümünden sonra iktidara geldi; kendi yönetim dönemi de çok kısa sürdü. Bir cuma namazı sırasında, Irak'taki küfe camiinde, fanatik bir düşman tarafından zehirli bir hançerle öldürüldü. En büyük oğlu Hasan, haklarını milyonlarca dirhem karşılığında satıp Medine'ye çekildi; birkaç yıl sonra sefahat hayatının etkileri yüzünden öldü.

Hasan'ın küçük kardeşi Hüseyin'in çektikleri, Şii inancının özünü oluşturur. Hüseyin, Hasan'ın tam zıddıdır; içine kapanık ve ciddi biri olarak Medine'de sessizce yaşar. Kardeşinin ölümüyle Şiilerin başına geçmesine karşın, uzun süre bütün siyasi faaliyetlerden uzak durur. Ancak halife Şam'da ölüp de oğlu, yönetimi almak isteyince, Hüseyin ona biat etmeyi reddeder. Çalkantılı Kûfe şehrinin sakinleri ona yazıp Hüseyin'in gelmesini isterler. Hüseyin'in halife olmasını isterler; Kûfe'ye gelirse, herkesin onun sancağı altında toplanacağını söylerler.

Hüseyin ailesi, eşleri, çocukları ve az sayıdaki bağlılarıyla, çöl boyunca sürecek uzun yolculuğuna çıkar. Şehrin civarına varana kadar, şehrin sakinleri onun davasından çoktan dönmüşlerdi. Şehrin valisi Hüseyin'e karşı güçlü bir süvari birliği yollayıp teslim olmasını ister. Hüseyin bunu reddedince, su yollarını keserler. Hüseyin ile etrafındaki az sayıda insan kuşatılır ve miladi 680 yılında, muharrem ayının onuncu gününde, Kerbela düzlüklerinde, kendilerini cesurca savunmalarına rağmen öldürülürler. Kendisinin ve kardeşinin ailesinden pek çok kişi de dahil olmak üzere, Hüseyin'le birlikte seksen yedi adamı ölür. Cesedinde otuz üç mızrak darbesi ve otuz dört kılıç yarası sayılır. Düşman birliğinin komutanı Hüseyin'in cesedinin atların ayakları altında çiğnenmesini emreder. Peygamberin torununun başı kesilip Şam'daki halife'ye gönderilir. Halife sopasıyla bu başın ağzına vurur; ama orada hazır bulunan yaşlı bir "sahabe" karşı çıkarak, "sopanı çek" der; "çünkü ben peygamberin ağzını bu ağzı öperken gördüm."

"Peygamber ailesinin çektiği azap" Şii kendini helak etme edebiyatının gerçek temasıdır. "Gerçek Şiiler, vücutlarının yoksulluk içinde zayıflamış, dudaklarının susuzluktan çatlamış ve gözlerinin sürekli ağlamaktan şişmiş olmasından tanınıyor olsa gerek. Gerçek bir Şii, haklarını savunduğu ve uğruna azap çektiği aile kadar zulme uğramış ve perişandır. Kısa sürede, çile ve zulmün peygamber ailesinin çağrısı olduğu fikri egemen olur."

Bu ailenin tarihi Kerbela'daki yas gününden itibaren, sürekli acı ve azapla doludur. Bu aile hakkında nazım ve nesir biçiminde yazılmış öyküler zengin bir şehadet edebiyatı şeklinde elden ele dolaşmıştır. Bu öyküler Şiilerin, 10. günü aşure günü olan, Kerbela trajedisinin yıl dönümünü andıkları muharrem ayının ilk on gününde yaptıkları toplantıların konusudur: "Anımsanacak günlerimiz ağıt toplantılarımızda."

Şii şehzade, Peygamber ailesinin çektiği birçok azabı anımsattığı şiirini bu sözlerle bitirir. Ali ailesinin talihsizliği, çektiği azaplar ve şehadeti için ağlama, ağıt yakma ve yas tutma gerçek inananın temel ilgi alanıdır. Arapçada "Şii gözyaşından daha dokunaklı" şeklinde bir deyiş vardır; bu inanca bağlı olan modern Hintlilere göre: "Hüseyin için ağlamak yaşamımızın ve ruhumuzun ödülüdür; aksi takdirde cümle mahlukatın en nankörü oluruz. Cennette bile Hüseyin'in yasını tutacağız. Hüseyin için duyulan keder İslam'ın bir göstergesidir. Bir Şii için, ağlamamak imkânsızdır. Şiinin başı canlı bir mezardır, başı kesilen şehidin başının gerçek mezarı."

Elias Canetti
"Görmek inanmaktır" diye bir tabir vardır. Bu yazımızla, bu tabirin tersi bir anlayışla yapılan bir deneye bakalım.

Stanford Üniversitesi’nden dünyanın önde gelen araştırmacılarından psikiyatrist David Spiegel, önemli hipnoz uzmanlarından biridir. Spiegel, “inanmak, görmektir” adını verdiği bir deney tasarlarlar.

Bir grup gönüllü ve hipnoza müsait deneği eşit sayıda olacak şekilde iki ayrı gruba ayırır. Her bir gruptaki denekleri PET (*) adı verilen cihazın içine, beyinleri taranacak şekilde yerleştirilir. Spiegel, cihaz içindeyken, bir gruptaki deneklere, üzerinde renkli karelerin olduğu bir kâğıt gösterir. Diğer gruptaki deneklere ise üzerinde siyah beyaz karelerin olduğu bir kâğıt gösterir. Her iki gruptaki denekleri hipnotize eder.

Telkin esnasında, renkli karelere bakan gruptaki deneklere, karelerin aslında renksiz (siyah-beyaz) olduğunu, siyah beyaz (renksiz) karelere bakan gruptaki deneklere ise baktıkları karelerin aslında renkli olduklarını söyler.

Hipnozun etkisi altında renkli karelere bakanlar, kareleri renksiz; renksiz karelere bakanlar ise kareleri renkli gördüğünü söylerler.

Peki, deneklerin doğruyu söylediklerini nereden bileceğiz? Bunu, PET cihazının çıktısından anlıyoruz. Beynimizin arka tarafı, görme işlemlerinin yapıldığı bölüm olup oksipital lob olarak isimlendirilir. Bu kısımda ve her iki yarıkürede olmak üzere gözümüzden gelen sinyalleri renk olarak algılayan V4 isimli sinir kümeleri mevcuttur. Bunun anlamı şudur ki, renge duyarlı bu sinir kümeleri bir şekilde (kaza, hastalık, ameliyat vb.) hasarlansa, gözümüzden gelen sinyaller, renk bilgilerini taşıyor dahi olsa, buradaki hasardan dolayı renkleri göremeyiz, bakılan her şey, renksiz diğer bir deyişle siyah beyaz ve grinin tonları olacaktır.

İşte PET denilen cihaz, deneklerin söylediklerinin doğruluğunu burada ortaya çıkartır. Nitekim kâğıttaki renkli karelere bakıp, hipnoz esnasında karelerin renksiz olduğu telkin edilen deneklerin beyinlerindeki renk merkezleri olan V4 isimli sinir kümeleri faaliyetlerini bırakmış, buna karşılık siyah beyaz karelere bakıp da, renkli karelere baktıkları telkin edilen deneklerin renk merkezleri renk görüyormuşçasına faaliyete geçmiştir.

O halde eski klasik düşünceyi artık değiştirebiliriz. Gördüğümüze inanmıyoruz, İNANDIĞIMIZI GÖRÜYORUZ.

Erol
* (PET) Positron Emission Tomography adı verilen ve damar yolu ile enjekte edilen metabolik radyoaktif ajanların biriktiği normal veya patolojik dokuları görüntüleyen nükleer tıp cihazının adıdır. Genel anlamda metabolik veya fonksiyonel görüntüleme için kullanılır.

PET, organ ve dokularda ortaya çıkan fonksiyonel değişikleri gösteren etkinliği kanıtlanmış bir nükleer tıp görüntüleme tekniğidir. Bir şeker türevi olan ve pozitron ışıması yapan flor-18 ile işaretlenmiş fdg molekülü damar yoluyla enjekte edilerek hastaya uygulanır. (Kaynak: Vikipedi)