Film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Doomsday Book (Kıyamet Kitabı), 3 farklı hikayeden oluşan 2012 yapımı bir Güney Kore filmidir. Her hikaye, kendi içerisinde insanlığın geleceğine yönelmiş imgesel bir bakış açısı taşımaktadır. Bu hikayelerin adları sırasıyla şu şekildedir:

• A Brave New World (Cesur Yeni Dünya)
• The Heavenly Creature (İlahi Varlık)
• Happy Birthday (Nice Senelere)
Yönetmenliğini Ji-woon Kim ile Pil-Sung Yim'in üstlendiği bu üç farklı hikayeden özellikle ikincisi blogun konseptine uyduğu ve diğer hikayelere kıyasla daha elle tutulur bir bilim kurgu zemini sunduğu için ön plana çıkmaktadır. Önce yayımlanmayacak iki hikayenin ana hatlarına ilişkin kısa açıklamalar ile başlayalım.

A Brave New World, mutasyona uğrayan bir virüsün insanları zombi benzeri varlıklar haline getirdiği bir durumu işlemektedir. Bu klişe hikaye, özellikle başlardaki mizah anlayışı ve sondaki insanlığın belleğinin yine de varlığını sürdürüp sürdüremeyeceği sorusu ile birlikte vasat olmaktan kurtulmaktadır. Kolaylıkla tahmin edileceği gibi, bu virüsün yayılması ile dünyada kaos hakim olmakta ve bir kıyamet senaryosu kendisini göstermektedir.

Happy Birthday, diğer iki hikayenin aksine, fantastik denilecek bir senaryoya sahiptir. Babasının 8 numaralı bilardo topunun çatladığını gören minik kız, internetten bir bilardo topu sipariş eder, ancak sipariş ettiği site bir uzaylı sitesidir ve dünyaya 10 km çaplı bir bilardo topunu fırlatarak teslim edilmesine sebep olur. Görüldüğü üzere, ayağı sağlam bir hareket noktasına basmak yerine daha ipe sapa gelmez bir fikri benimseyen bu hikaye, yine bir kıyamet senaryosu olarak karşımızda dursa da, geri planda insanların kıyamete doğru giderken gösterdikleri tepkileri ve dünyanın sonunun gelme sebebinin belki de bu olağan dışı durum olmadığının, aksine, zaten kaçınılmaz bir son olduğunun altını çizme gayesini taşımaktadır.

The Heavenly Creature, bu üç hikaye arasında felsefi derinliği ve bilim kurgusal gerçekliği ile ön plana çıkmaktadır. İleriki bir tarihte, belirli işleri yapmakla görevli robotların üretildiği bir dönemde geçen hikaye, bir tapınaktaki robotun aydınlanma yaşamasını konu edinir. Daha doğru bir ifade ile, tapınaktaki rahipler, robotun aydınlanma yaşadığını ve Buda olduğunu düşünürler ve robot fabrikasının da bu durumu teyit etmesini isterler. Oysa işler umulduğu gibi gitmez ve fabrika, bilinç geliştiren ve hatta kendisini Nirvana'ya ulaştıran bir robotu hoş görme eğilimi göstermez.

Bu hikayede, öncelikle robotun rahipler ve fabrika yetkilileri ile giriştiği sohbetler oldukça önem arz etmektedir. Budizm felsefesinden izler taşıyan bu konuşmalar, gerçekten de bir robotun aydınlanma yaşayıp yaşayamayacağını düşündürtmektedir. Elbette ki, bu hikaye, engin bir alan olan bilim kurgu içerisinde kendisine özgün ve sarsılmaz bir yer edinemeyecek bir altyapıya sahiptir, bu bakımdan izleyicinin bir aydınlanma yaşaması mümkün değildir, ancak yine de, ele alınan konu ve bunun minimal işlenişinin zarifliği oldukça etkileyicidir.

Kendi varlığını sorgulayan ve kendisine verilen bilincin ötesine geçen bir robot, bir anlamda bizlerin evrimsel süreçteki ilerleyişimizin ve artık bulunduğumuz noktanın birebir olmasa bile bir şekilde yansımasını içermektedir. Bununla birlikte, fabrika yetkililerinin bu bilinçten korkması ve bu bilinçli robotların insanların yerini alacağından çekinmesi, haklı bir tedirginlik olarak görülse de, Nirvana'ya ulaşan robotun buna verdiği karşılık oldukça dikkat çekicidir.

Elbette ki "spoiler" olmaması adına birtakım bilgileri burada sunamayacağım, ancak filmin son sahnesi, tartışmaya açık ve bir o kadar da ilgi çekicidir.

Tekrar edecek olursak, kusursuz ve orijinal bir senaryoya sahip olmasa da, doğrudan robot mekaniği ile felsefe arasında bir ilişki kurulmuş olması, filmin bu hikayesinin dikkat çekici yanıdır ve sırf bu açıdan bile göz atılmayı hak etmektedir. Hele ki Budizm gibi Uzakdoğu felsefelerinin izlerini görmek ve bu bakımdan klasik bir bilim kurgu ögesini irdeleme fırsatı sunduğu için oldukça değerli bir örnektir.

Hayyam

The Sunset Limited, intihar etmek isteyen ateist bir profesör ile onu intihardan vazgeçirmek isteyen dindar bir adamın karşılıklı konuşma ve tartışmasını bizlere sunuyor. Film tek mekanda ve iki oyuncu ile geçiyor, ki bu oyuncular da Samuel L. Jackson ve Tommy Lee Jones.

Kendisini trenin önüne atarak intihar etmek isteyen profesörü (Tommy Lee Jones) son anda ortaya çıkıp kurtaran -kendi deyimiyle- taşralı zenci (Samuel L. Jackson), profesörü kendi evine getiriyor ve onu intihar fikrinden uzaklaştırmak için onunla konuşmaya karar veriyor.

Film boyunca çeşitli simgeleştirmeler, imgelemeler, hatta ikonlaştırmalar görmek epey mümkün. Her ne kadar İncil temelli olarak din savunuculuğu yapılsa da, evrensel bir tanrı fikri ve inancı gözetildiği rahatlıkla görülebilir. Çeşitli kilit olan veya olmayan kavramlar üzerine düşülmüş, bir dindar ve ateistin hayata bakış açısı genel itibariyle tarafsız olarak sunulmaya çalışılmıştır.

Elbette ki, söz konusu ateist, intihar etmenin doğru olduğunu savunan, aslında daha doğru bir ifadeyle nihilizmin etkilerini kendisinde görebileceğimiz biridir. Nitekim, sadece tanrıyı değil, hayatın gerekliliğini ve anlamlılığını da inkar etmekte, dini dogmaların ötesinde, kültürel değerlerin de zamanla yitip gittiğini savunmaktadır.

Filmin sonuna kadar dindar olanın çok daha fazla argüman ileri sürdüğü görülürken, özellikle son 10 dakikada profesörün -deyim yerindeyse- ipleri eline alarak filmi taraflı bir din propagandası olmaktan kurtardığı söylenebilir. Bununla birlikte, dindar olanın kozmolojik veya bilimsel kanıtlarla tanrıyı ispatlama yoluna gitmediğini belirtmekte de fayda var. Sadece, tanrının herkesin içinde olduğunu ve doğru ve güzel olanı bizlere söylediğini, bizleri gözettiğini, hayatımıza anlam kattığını ileri sürmekle kalıyor. Profesör de, tanrının bilimsel olarak irdelenmesiyle ilgilenmiyor, kendi baktığı pencereden tanrıyı göremediği gibi, hayatta da yaşamayı değerli kılacak bir şey bulamadığını ifade ediyor.

Tek mekan ve bol diyalog üzerine kurulu film, elbette ki bir din tartışması açısından kusursuz değil ve zaten olamaz da. Ancak ele almayı istediği konuyu pek de kırıp dökmeden işleyebilmesi açısından kayda değer bir yan taşımaktadır.

Filmin sonlarında profesörün attığı tirattan bazı bölümleri alta eklemek istiyorum. Elbette ki filmin tümünün bu alıntılardaki gibi yüksek tansiyonda geçmediğini de belirtmem gerekiyor ki, filmi izleyecekler için beklenti çıtasını fazla yükseğe koymuş olmayayım.

Dünyadan satır satır vazgeçersin. Kendi yok oluşunun suç ortağı olursun. Bu konuda yapabileceğin hiçbir şey yoktur. Yaptığın her şey ileride bir yerlerde bir kapıyı kapatır. Sonunda açık bir tek kapı kalır.
Ben karanlığa özlem duyuyorum. Ölmek için dua ediyorum, gerçekten ölmek. Ve ölünce yaşarken tanıdığım insanlarla karşılaşacağımı bilsem ne yapardım bilemiyorum. Bu, korkunun ve kabusun son noktası olurdu. Annemle karşılaşacağımı ve her şeye en baştan başlayacağımı düşünsem ama bu sefer sonunda özlem duyulacak bir ölüm olmasa bu en büyük kabusum olurdu.
Ben ölüler ölü kalsın istiyorum. Sonsuza dek. Ve onlardan biri olmak istiyorum. Ama elbette onlardan biri olamazsın çünkü varlığı olmayanın toplumu da olmaz. Toplum olmaz. Düşünmesi bile kalbimi ısıtıyor. Karanlık, yalnızlık, sessizlik, huzur. Ve hepsi bir kalp atımı uzakta. Ben ruh hâlimi dünyaya kötümser açıdan bakmak olarak görmüyorum. Dünya böyle diyorum. Evrim elinde olmadan zeki hayatların sonunda bir şeyi her şeyden önce bir tek şeyi fark etmelerini sağlar. Ve o bir tek şey de "boşunalıktır".
İnsanlar dünyayı gerçek hâliyle görebilse hayatlarını gerçek hâliyle görebilseler hayalle ve yanılsamalar olmadan yani bence mümkün olduğunca çabuk ölmemek için ortaya bir tek neden bile süremezlerdi. Ben Tanrı'ya inanmıyorum. Bunu anlayabiliyor musun? Çevrene baksana yahu. Göremiyor musun? İşkence görenlerin yaygara ve gürültüsü O'nun kulaklarına müzik gibi geliyordur. Ve bu tür konuşmalardan da iğrenirim aslında. Tek tutkusu, daha en başından var olduğunu inkar ettiği şeye durmadan hakaret etmek olan köy ateistinin iddialarından yani.
Bana insanı hiçlik ve ölüme hazırlayan bir tek din göster. Bak, o kilisenin cemaatine katılabilirim işte. Sizinki insanı sadece daha çok hayata hazırlıyor. Hayallere, yanılsamalara ve yalanlara. İnsanın kalbindeki ölüm korkusunu yok edersen bir gün bile yaşayamaz. Bir sonrakinin korkusu olmasa kim bu kabusu ister ki? Tüm neşelerin üstüne baltanın gölgesi düşüyor. Her yol ölümle bitiyor. Her dostluk ve aşk da öyle. İşkence, kayıp, ihanet, acı, elem, yaş, aşağılanma, korkunç geçmek bilmeyen hastalıklar... Ve hepsi aynı nihayete eriyor. Senin için, değer vermeyi seçtiğin herkes ve her şey için.
Hiddet sadece iyi olduğum günlerde ortaya çıkıyor. İşin doğrusu, ondan da pek kalmadı. İşin doğrusu, gördüğüm şekillerin yavaş yavaş içi boşaltıldı. Artık içlerinde bir şey yok. Sadece şekil olarak kaldılar... Bir tren, bir duvar, bir dünya, bir insan... Uluyan bir boşluk içinde anlamsız bir ifade ile sallanan bir şey. Ne hayatının anlamı var, ne de kelimelerinin.
Hayyam

Omar, Waj, Barry ve Faisal adında dört adam, cihat adına şehirde büyük bir eylem gerçekleştirip ses getirmek, aynı zamanda şehit olmak istemektedirler. Ama ne sabit bir planları, ne de seçtikleri bir hedefleri vardır. Omar ve Waj, kendilerini ispatlamak için Pakistan’daki eğitim kampına giderler. Ancak işler umdukları gibi gitmez ve bir dizi sakarlığın ardından apar topar İngiltere’ye geri dönerler. Bu arada Barry, davaları için ışık gördüğü genç Hassan’ı da ekibe dahil eder. Uzun tartışmalar, sakarlıklar ve başarısızlıkların ardından, katılımın yüksek olacağı kostümlü maratonun eylemleri için bir fırsat olduğunu düşünerek harekete geçerler.

İngiltere’nin dizi sektöründe yapımcılık, yönetmenlik, senaristlik, bestecilik ve oyunculuk (The IT Crowd dizisinden Denholm Reynholm olarak hatırlanabilir) yapan Christopher Morris’in yönettiği Four Lions’ın senaristleri ise Morris ile birlikte Jesse Armstrong, Simon Blackwell ve Sam Bain’den oluşuyor. Bu insanların komedi dizilerinde edindikleri alışkanlıklarını ve tecrübelerini Morris’in yönetmenliğini yaptığı ilk uzun metraj Four Lions’a aktardıkları çok belli. Zira film gerçekten komedinin hakkını veriyor. Ama komedinin konusu bir grup Müslüman intihar bombacısı ve onların gerçekleştirmek üzere olduğu terör eylemi üzerinden ilerleyince ister istemez bazı algılar hassaslaşıyor. Yine de filmin düşülmesi muhtemel çeşitli tuzaklardan başarıyla sıyrılan zeki senaryosu bu eylemlerin mantıksızlığı üzerine sözünü sakınmayıp haklı olarak bu insanların aptallığından dem vurduğu gibi, sıklıkla onları sempatik kılan saflıklarını ön plana çıkararak insanı bir boyuta da geçiyor.

Terör eylemcilerinin aptallıklarının ırkı, dini, milleti olmadığına dair genel bir duruşa sahip film, eleştirelliğini mizahla ustaca şeffaflaştırıyor. Tabii radikal dinci kesime bakışı oldukça cesur ve o yönde bir alınganlığı da haklı olarak fazla umursamıyor. Ekibin en zekisi ve lider konumundaki modern bir Müslüman olan Omar’ın iyi bir işe, huzurlu bir aile ortamına sahip olduğu halde neden böyle bir eyleme ihtiyaç duyduğunun açılımı tam olarak yapılmasa da, özellikle yapılacak eylemin teori ve uygulama aşamalarında yaşanan süzme salaklıklar bile kara mizah dinamiğine hakim. Eylemin ses getirmesi ve ılımlıların radikalleşmesi için cami bombalamayı savunan Barry, interneti havaya uçurma fikrini öne süren Waj, kargaların üzerine bomba bağlayıp onları Yahudilerin yoğun olduğu gökdelenlere uçurmak isteyen Faisal ve intihar bombacılarını rock yıldızları gibi sevdiğinden sonunu düşünmeden onların arasına giren rapçi Hassan’dan oluşan ekiple Omar’ın işi çok zor.

Çok komik esprilerle, güncel politik göndermelerle, absürde varan diyaloglarla, sebep-sonuca dayalı hararetli ve komik tartışmalarla süren film, en çarpıcı eleştiri yöntemlerinden birinin mizah olduğu gerçeğini bir defa daha kanıtlıyor. Sanıldığının aksine İslam’ı değil, İslam’ı kendi politik çıkarları uğruna istedikleri gibi yorumlayanları ve bu sevimli çete gibi milyonlarca saf ve temiz Müslümanı boş vaatlerle kandırıp kötücül amaçları doğrultusunda beyinlerini yıkayanları yeriyor. Bunu yaparken kör göze parmak sokmayıp, doğrudan hedef göstermiyor. Mesela Barry’nin, “kadınlarımız artık bize dikleniyor, enstrüman çalan insanlarımız var, İslam çöküyor” gibi serzenişlerde bulunduğu senaryo seyircinin bunu tersten okuyacağını bilerek hareket ediyor. Bu gibi yobaz çıkışlar ya da mantıksız fikirler Omar’ın mantık duvarına takılıyor. Onun bir terörist olma motivasyonunu ise batı emperyalist kültürü ve onun dayatmalarının şekillendirdiği fikrine dayandıracağız artık.

Waj’in çocuksu saflığı da, adeta bir peygamber gibi gördüğü Omar’ın yönlendirmelerine muhtaç. İçlerindeki tek “beyaz” İngiliz Barry’nin liderlik ihtirası da Omar’ın karşısında saf tutmakta. Davasına kilitlenişinin altyapısı pek iyi oturtulmamış Omar ise kendi öz kardeşinin koyu dindarlığıyla alay edebilecek kadar çağdaş bir Müslüman. İşte filmde aynı dine mensup, ama farklı biçimlerde yorumlanan yaşam tarzlarından hareketle İslama dair ön yargılara yönelik bu komik yaklaşım, altında daha derin anlamlar saklıyor. Omar’ın Waj’a eylemi gerçekleştirirken aklıyla değil kalbiyle hareket etmesi gerekliği üzerine yaptığı kafası karışık konuşma, son dakikaya kadar bu eyleme mantıklı bir kılıf aranması (ama bulunamaması), bu insanların paramparça olmuş bir karga veya koyun aklıyla eş tutulan eylem bilinçleri hep bir şeyler söylüyor aslında.

Özellikle Riz Ahmed, Nigel Lindsay ve Kayvan Novak’ın yıldızlaştığı Four Lions, Riz Ahmed’in hayat verdiği Omar tiplemesi ile (biraz çelişkili de olsa) filmin yoğun komedi atmosferinde ayakları yere basan ve bu sayede dramatik incelik de barındıran bir farklılık taşıyor. Her şeye rağmen Four Lions’a öncelikli olarak komedi gözüyle bakmak gerekiyor. Ama In The Loop’un Oscar adayı olmuş senaristleri Jesse Armstrong ve Simon Blackwell’e ait, muhteviyatında önemli şeyler saklayan zeki ve kaliteli bir komedi bu. Eylem öncesi değişik zamanlarda kaydedilmiş video kayıtları sırasındaki tüm konuşmalar, Faisal’ın 3 yıl boyunca nasıl likit peroksit stokladığını anlattığı sahne, ekibin Hassan ve komşuları Alice’i evde yakaladıkları bölüm, çatıdaki iki keskin nişancının hedefleri üzerine yaptıkları tartışma ve daha pek çok an, kendi gülme efektinizi kendinize yaptıracak kadar eğlenceli. Four Lions, “uzun zamandır iyi bir şeylere gülmedim” diye düşünenleri memnun etmeye talip şahane bir komedi.

Philip Zimbardo önderliğinde gerçekleştirilen ünlü Standford Hapishane Deneyi'nden sinemaya uyarlanan 2001 yapımı Das Experiment, gerek oyunculuk gerek senaryo gerekse de yakaladığı atmosfer bakımından Standford Hapishane Deneyi'nin hakkını vermeyi başarıyor.

1971 yılında, Zimbardo'nun başında bulunduğu bir grup araştırmacı, iktidar ilişkilerinin ve edinilmiş statülerin birey üzerindeki etkilerini incelemek için yetmiş beş kişi arasından rastgele seçilen yirmi dört lisans öğrencisini Stanford psikoloji binasının bodrum katındaki sahte hapishaneye yerleştirerek, bu öğrencilerin yarısının gardiyan diğer yarısınınsa mahkûm rolünü oynamasını istiyor.

Denekler, istedikleri zaman deneyi bırakabileceklerini bilmelerine rağmen, genel olarak kendilerine verilen rolü sonuna kadar üstlenmeyi seçiyorlar. Zimbardo altıncı günün sonunda deneyi bitirinceye dek, gardiyan rolünü üstlenenler, mahkumların kendi otoritelerini tanımaları için sadist bir boyuta varacak şekillerde şiddet uygulamaya; mahkum rolünü üstlenenler ise, baskı karşısında kendi hak ve özgürlüklerini elde etmek için uğraşırken duygusal olarak travma geçirmeye varana kadar çeşitli eğilimler gösteriyor.

Film, genel hatları bu şekilde olan deneyin içinde olmamızı ve toplumsal sınıflar ile iktidar kullanımı arasındaki ilişkinin boyutlarını minimal düzeyde dahi olsa görmemizi sağlamak açısından oldukça kayda değer bir işlev görüyor. Her ne kadar, özellikle filmin sonlarına doğru, deneyin etki ve sonuçları biraz 'köpürtülmüş' olsa da, bu abartının,  bilimsel bir deneyin beyaz perdeye aktarılması adına mazur görülebilecek bir boyutta kaldığı söylenebilir.

Michel Foucault'nun şu sözüyle ilintili olarak düşünülürse film ve deney, belki de birçok toplumsal sorunun kökenine ilişkin bir ipucu elde edilebilir: "Her nerede iktidar varsa, orada direniş vardır."

Hayyam

Not the Messiah (He's a Very Naughty Boy), Monty Python'un 2009'daki 40. yılını kutlamak amacıyla, Monty Python's Life of Brian adlı film baz alınarak hazırlanmış komedi oratoryosudur. Eric Idle ve John Du Prez tarafından yazılmış ve BBC Senfoni Orkestrası'nın performansıyla sahnelenmiştir.

Life of Brian'ın hikayesine sadık kalınarak hazırlanan bu gösteri, hem mizahi açıdan hem de müzikal açıdan oldukça doyurucudur. Bununla birlikte, Life of Brian'ın ana fikri olan 'özgür birey olabilmek' düşüncesini de çok hoş bir biçimde tekrar işlemeyi başarmıştır.

Brian, İsa ile aynı tarihte ve ondan birkaç ev ötede doğmuş bir çocuktur. Hayat hikayesi İsa ile benzerdir ama daha insanidir. Babası Romalıdır ama Romalıları hiç sevmez. Anarşist bir örgüte üye olarak dünyayı değiştirmek ister. Olaylar gelişirken, kalabalık tarafından Mesih sanılır ve çok büyük bir kalabalık onu takip etmek ister. O ise Mesih olmadığını ve bu insanlara özgür birer birey olduklarını anlatmaya çalışır ama işe yaramaz. Hikayenin sonu ise tahmin edilecek üzere çarmıhta biter; ama biraz daha farklı bir şekilde.

Filmin bu genel konusuyla benzerlik taşıyan oratoryo, filmdeki ince göndermeleri biraz da revize ederek bizlere tekrar sunar. Brian'ın Kitabı olarak adlandırılan hikaye, Kaos ve Karmaşa bölümü işler. Kuşkusuz bu başlangıç 'önce Kaos vardı' şeklinde başlayan Yunan Miitolojisi'ne ufak bir gönderme içermektedir. Bu kaos ve karmaşa lanetlemeyi beraberinde getirir ve uzlaşmazlık doğar. Bu uzlaşmazlığın hemen ardından canavarların geleceği kehaneti yayılır ve ondan sonra tanrıya sığınılır. Tanrının yüceliği karşısında kendilerini alçaltarak rahatlar insanlar.

Varoluşa dair bu girişten sonra Brian'ın ana hikayesi başlar. Brian'ın annesi ve nasıl hamile kaldığı anlatılır ve Brian doğmadan hemen önce çok iç gıdıklayan bir bölüme geçilir: Koyunları Severiz. Tarih tam 0 yılıdır ve şu anlatılır:

Devamlı tarlalarda,
Çobanlar dolaşırdı.
Her gece sürülerini izlerlerdi.

Sıradan çobanlarız biz,
Ve sürümüzü gözleriz.
Koyunları izlemeyi
Hepimiz çok severiz.
Gündüz gece uyuyana kadar
Onları sayarız.
Ve saymayı hiç bırakmayız,
Çünkü koyunları çok severiz.

Koyun, koyun, koyun...
Koyun, koyun, koyun...

Çok boş düşünürler,
Entelektüel olarak yüzeyseller,
Ama onların akılları önemsiz,
Çünkü
Biz koyunları çok severiz.

Bir kuş sürüsüyle ilgilenmem,
Cik cik ciklerler.
Ve bir kedi sürüsünü izleyince
Diken diken olur üstümdeki tüyler.
Lanet develeri izlemek ise
Beni resmen kahreder.
Alt üst olur midemiz,
Çünkü biz koyunları çok severiz.

Koyun, koyun, koyun...
Koyun, koyun, koyun...

Bir kadından daha iyiler,
Üstelik ucuzlar çok daha.
Onları yiyebilirsiniz sonrasında,
Ve uyuyabilirsiniz yatağınızda.

Koyunları çok severiz.

Zarafet dolu bir gönderme taşıyan bu bölüm, Biran, yani dünyayı değiştirmek isteyecek o yaramaz (naughty) çocuk hemen doğmadan önce geçer. Yani bir şeyler değiştirmeyi isteyecek birileri olmadıkça sevileceğiz; ve sevilme sebebimiz her ne kadar saf ve masumca gözükse de, sahip olmadığımız özgürlük ve gösterdiğimiz aynılık sebebiyle olacaktır.

Brian doğar ve büyür. Toplumu değiştirme ve insanları özgür kılma amacı edinir ve bu işe önce Romalılara karşı mücadele ederek başlamaya karar verir. Musevi Cephesi Halkı'na katılır ve orada bir kadına aşık olur. Bu cephede Romalılara karşı nefret kusulur, Romalıların kendileri için hiçbir şey yapmadığı belirtilir ama her seferinde yapılan hamamlardan, yollardan, okullardan, sirklerden bahsedilir. Cephe lideri Romalıların hiçbir şey yapmadığını iddia ettikçe, Cephe'nin diğer üyeleri samimi bir şekilde yapılan 'hizmet'leri sayarlar istemeden. Burada da günümüzde hala da varlığını sürdüren, iktidarların maddi gelişmeler kat ederek halkların özgürlüklerini ve haklarını yok sayışına çok yerinde bir göndermede bulunulmaktadır kanımca.

Günler böyle geçerken, Brian birgün Romalı askerler tarafından kovalanır ve saklanma maksadıyla kasaba merkezindeki vaizler arasına katılır. Birkaç kelime sarf eder ve halkta bir kıpırdanma görülür. Brian'ın Mesih olduğunu düşünürler. Brian Mesih olmadığını söyler ve hemen oradan kaçar. Geriye ayakkabısının teki kalır ve insanlar o ayakkabı tekine tapmayı önerirler. Bu ayakkabıyı yol göstericileri olarak seçerler. Her ne kadar pratik olarak yol gösterici gibi görünmese de, ellerindeki, Mesih'e ait tek nesne olarak bu tapılmayı hak eder.

Ve hem filmin hem de bu oratoryonun en hoş anlarından birine gelir sıra. Halk Brian'ın evinin önünde birikmiştir ve kendilerine yol göstermesini isterler. Ve şu müthiş diyalog yaşanır, Brian ile halk arasında:

Dinleyin, bir hata yapıyorsunuz,
Ben Mesih değilim.

Ama benziyorsun.

Ben seçilmiş kişi değilim.

Ama biz seçtik seni.
Anlat halkına yapması gerekenleri.

Defolup gidin.

Nasıl defolup gidelim efendim?

İnsanları takip etmeyin,
Hepiniz birer bireysiniz.

Doğru, bizler birer bireyiz.

Kendi kararlarınızı verin,
Kendiniz için.

Doğru, kendi kararlarımızı verelim,
Kendimiz için.

Kimse size ne yapacağınızı söylemesin.

Doğru, daha da söyle.

Hayır, anlamadınız mı?
Düşünün kendi kendinize.

Evet, düşünelim kendi kendimize.
Kendi kendimize
Ne düşüneceğimizi söyle.

Hayır, kimse size ne yapacağınızı söyleyemez.

Sen hariç.

Hayır, ben bile söyleyemem.

Bu müthiş diyalog, belki de dinlerin ve peygamberler tarihine en yerinde eleştiriyi getiriyor. Bizler, yani insanlar, birer bireyiz. Ne düşüneceğimizi, nasıl düşüneceğimizi, hangi sonuca varacağımızı kendimiz belirlemeliyiz. Hiçbir dini veya seküler otoritenin boyunduruğu altında kalarak, o otoritenin emirlerini -göze hoş görünse bile- sorgusuz uygulamamalıyız. Hatta emirleri veren bir Mesih bile olsa, kendimiz belirlemeyiz ne düşüneceğimizi. Kendi doğrularımızı ve yanlışlarımızı yaratmalıyız. Bu, insan olmanın hem bedeli hem de sonucudur. Aksi durumda, 'koyunları sevenler' için birer koyun olmaktan başka çaremiz kalmaz.

Brian belki istediği değişikliği ve özgürlüğü sağlayamamıştır. Romalılar tarafından yakalanmış ve çarmıha gerilmek üzeredir; hemen her şey berbat olmuştur, ama işte tam o sırada, tüm bu insanların 'koyun'luğuna ve dünyanın kurtarılamaz oluşuna ve hatta belki boşa harcanmış bir hayata rağmen, hayatta her şeyin bir iyi yanı olduğu "Hep Hayatın Aydınlık Tarafına Bak" denilerek hatırlanır:

Neşelen Brian.
Ne dediklerini bilirsin;
Hayatta bazı şeyler kötüdür,
Seni gerçekten çok üzdürür.
Diğer şeyler sana küfür ettirir ve sövdürür.
Hayatın kıkırdağını çiğnerken,
Şikayet etme;
Islık çal.
Bu yardımcı olur sonuçta
Her şeyin iyi olmasına.

Hep hayatın aydınlık tarafına bak.
Hep hayatın hafif tarafına bak.

Eğer hayat çürümüş görünürse epey,
Kesin unuttuğun vardır bir şey.
Ve o gülmek ve gülümsemek,
Ve de dans edip, şarkı söylemek...
Hissedersen çöplük gibi,
Saçmalama, enayi!
Büzüştür dudaklarını ve çal ıslığı.
İşte bu önemli;
Ve hep hayatın
Aydınlık tarafına bak.

Hep hayatın hafif tarafına bak.
Çünkü hayat gülünç gayet,
Ve son söz ölüme ait.
Perdeyi her zaman
Bir selamla karşıla.
Günahlarını unut,
Seyirciye sırıt,
Eğlenmene bak.
Bu senin son şansın ne de olsa.

O zaman hep
Bak aydınlık tarafına ölümün.
Tam son nefesini
Almadan önce,
Hayat zaten boktan,
Neresinden bakarsan.

Hayat bir kahkaha ve ölüm bir şaka,
Bu gerçek.
Göreceksin ki hepsi bir şov,
Güldür onları giderken.
Sadece hatırla,
Son gülen sensin.
Ve hep hayatın
Aydınlık tarafına bak

Bu -görece- uzun yazıdan da anlayacağınız üzere benim için önemli bir yanı vardır Monty Python'un ve Life of Biran filminin. Gerek bu blog kapsamında gerekse normal hayatta sürekli anlatmak istediğimi çok güzel bir şekilde anlatan bir filmdir. Şayet siz de benim gibi Monty Python hayranıysanız ve Life of Brian sizin için önemli bir filmse ve yine Monty Python'un Monty Python's The Meaning of Life flmindeki müzikal ögeler size hitap ediyorsanız, bu oratoryoyu da çok beğeneciksinizdir.

Hayyam

Sosyal bir deneyimi konu alan 2008 yapımı Alman filmi Die Welle, Üçüncü Hare adlı yaşanmış bir deneyi anlatan Die Welle adlı kitaptan uyarlanmıştır.

1967 yılında Kaliforniya'da yaşanmış gerçek bir olayı günümüz Almanya'sına uyarlayan film, faşizmin köklerine dair trajik bir hikâye olarak bir toplumda, özellikle de toplumun dinamiğine oluşturan ergenler üzerinde, her zaman otokratik bir sosyal grubun yaratılabileceğini göstermektedir. *

Filmin çıkış noktası, "Nazi Almanya'sı bir daha yaşanabilir mi?" düşüncesidir. Bilindiği gibi, siyasi otoritenin mutlaklığının, geçmiş dönemlerden modern devletin hüküm sürdüğü zamanlara değin azalarak varlığını sürdürdüğü düşünülmüştür. Özellikle 20. yüzyılın başlarında demokrasinin ve hiç olmazsa bir nebze insan haklarının oluşmaya başladığı düşünülerek artık büyük bir vahşetin yaşanmayacağı sanılırken Holokost olarak bilinen Yahudi Soykırımı olmuştur. Bu soykırım, faşizmin ne denli ciddi boyutlarda sorunlar doğurabileceğini göstermenin yanı sıra çağdaş ve modern etiketi adı altında vahşeti hayatlarından çıkardığı sanılan toplumların elverişli koşullar oluştuğunda birer cani olabileceğinin kanıtıdır. Nitekim Yahudi Soykırımı'nda herkes "görev bilinci" ile hareket etmiş, toplumun yararı gibi belirsiz bir düşünce zeminine gönülden bağlanarak yapılması gerekeni yaptıklarını düşünmüşlerdir. Diğer bir deyişle, rasyonel bir muhakemeyi bir kenara bırakıp tek tek bireylerin varlığından bağımsız olan bir kitlenin bekası için neyin doğru olduğunu belirleyen bir diktatörün gölgesinde hareket etmişlerdir.

Kuşkusuz, modern devlet anlayışının, demokrasinin ve hatta her türlü ilerici düşüncenin ötesinde bir gerçek olarak orada duran kitlelerin öz ruhu, ilkel birlik ve beraberlik düşüncesi gibi içinde güç, disiplin, yönetim ve lider barındıran oluşumları destekleme taraftarıdır. Dolayısıyla filmin de bizlere göstermeye çalıştığı gibi, kitleleri, bireylerin tek tek düşünce yapısından ve zekasından ayrı olarak ele almak ve en nihayetinde ilkel gibi görünen birçok soykırımın bir daha olmayacağını varsaymamak gerekmektedir.

Yukarıda kısaca değindiğim konuları oldukça başarılı bir senaryo ve oyunculuk ile bizlere sunan Die Welle, aynı zamanda böyle ağır bir konuyu gayet akıcı ve ilgiyi hep ayakta tutan üslubuyla işlemesi bakımından da takdir edilesi bir filmdir.

Hayyam



* İlk iki paragraf Wikipedia'daki Die Welle başlığından alınmıştır.
Black Mirror, 3 ayrı kısa filmden oluşan ingiliz yapımı bir mini dizi projesidir. Bölümlerin konuları, yönetmenleri, oyuncuları tamamen farklı olmasına karşın ortak bir temaları vardır: Teknolojinin kendi doğamıza nasıl aykırı hale gelebileceği.

Birinci ve üçüncü bölüm harikulade olmakla birlikte özellikle ikinci bölümü beğendim, zira teknolojik distopyayı direkt karşısına almış ve günümüz modern dünya anlayışına en sert eleştiriyi bu bölümde indirmişlerdir.

Dizinin yaratıcısı Charlie Brooker, Black Mirror'ın temasını kısaca şu sözlerle açıklamaktadır:

"Teknoloji bir ilaçsa -ki bir ilaca benziyor- yan etkileri tam olarak nelerdir? Black Mirror (Kara Ayna) dizisi, (teknolojiden kaynaklı) keyif ile huzursuzluk arasındaki bu alanda kurgulanıyor. Başlıktaki kara aynayı dizideki her duvarda, her masada, herkesin avucunda göreceksiniz : Televizyon, monitör, akıllı telefonların soğuk, parlak ekranı."*

Serinin ikinci bölümü olan 15 Million Merits, aslında teknolojinin hakim olduğu bir gelecekte geçmiş gibi görünmekle birlikte günümüzün minyatür bir simgelemini de sunuyor.

Bu gelecekte herkes bisikletlere binerek veya toplumu yönetenlerin sundukları videoları izleyerek Merit yani erdem, özellik, yetenek, diğer bir deyişle yetkinlik kazanmaktadırlar. Kimileri bu meritleri günlük hayatında ihtiyaçlarına kullanmakta, kimileri ise 15 milyon merit karşılığında büyük sahneye çıkmaya hak kazanmaktadır. Bu sahne onlara ünlü olma şansı, videolara çıkma şansı ve bir daha bisiklete binmeyerek hayatını rahat içinde sürdürme şansı sunmaktadır.

Bu bölüm hakkına daha fazla ayrıntıya girmeden, şahsi olarak birkaç bir şey eklemek istiyorum: Bu kısa film, teknolojinin etrafımızı tamamen sardığı, gerçekliğin kaybolduğu, kısa yoldan rahat ve ün dolu bir yaşam için tüm hayatımızı aynı rutine bağladığımız, bu rutine katılmak istemeyenlerin aşağılandığı ve en önemlisi 'Big Brother' benzeri bir güç tarafından tüm toplumun kontrol altına alındığı uzak ancak bence yeteri kadar uzak olmayan bir geleceği konu ediniyor. Özellikle günümüzde kısa yoldan ün ve para vaat eden programlarla kıyaslayınca, teknolojik bakımdan gelişmiş aletler haricinde, bu distopyayla günümüz arasında yakından bir bağ kurabildim.

Hayyam

Ingmar Bergman'ın senaryosunu yazıp yönettiği bu film hem genel anlamda Bergman'ın hayatı sorgulayan yapısını ön plana çıkarıyor hem de tanrıyla olan sorunlarını açık bir şekilde ortaya koyuyor.

"Tanrı yoksa, bu bir fark yaratır mı?"

Filmde tanrıya olan inancını kaybetmiş bir papazın içine düştüğü durum anlatılıyor. Ancak filmde önemli olan elbette ki kişilerin tanrıyla olan bireysel ilişkisi. Toplumun süregelen diretmelerinden sıyrılmış ve acı dolu dünyayı anlamaya çalışan kişilerin yakarışları özellikle önem arz etmektedir.

"Hayat doğaüstü olayları içermeden de yeterince karmaşık."

Ciddi bir düşünce çemberine alan film tüm bunlara rağmen karmaşadan uzak ve sadece samimi bir duyarlılık beklemekte.

"Hayatıma anlam kat ve senin uysal kölen olayım."

Elbette ki her yetkin sorgulamada olduğu gibi kesin bir sonuca ulaşılması mümkün değildir. Ancak zaten filmde de amaçlanan, her bireyin kendi iç dünyasında kendi sorgusalını oluşturması olsa gerek.

Hayyam



Kaynak
Fransız yazar ve düşünür Albert Camus’nun hayatın anlamını sorguladığı Yabancı adlı romanından esinle yazılan ve film, iradesiz, ya da iradesini kullanmayı reddeden bir gümrük muhasebecisinin öyküsünü anlatıyor.

Yaşamın boş ve saçma olduğunu, herşeyin aynı kapıya çıktığını düşünen Musa, kendini olayların akışına bırakmış gitmektedir.Annesinin ölümüne dahi fazla aldırmaz. Hatta, onu sevdiği halde bir tür sevinç bile duyar bu ölümden. Hoşlanmadığı bir kızla sırf o istiyor diye evlenir. Ancak yine iradesizce verdiği bu karar,kaderin bile güç ve iradeler tarafından yazıldığı bir dünyanın eşiğine getirip bırakır onu.İki çocuğun ve bir annenin katledilmesinden sorumlu tutulmaktadır.

Peki gerçekten suçlu mudur?

İzlemek İçin Tıklayın...

İzlemek İçin Tıklayın... (Alternatif)
“Bu şehirde düşünen bir kişi var. O da hapiste”

Gerçek bir hikâyeye dayalı bir tiyatro oyunundan uyarlanan ve 1920’lerde Birleşik Devletler’de evrim teorisini öğreterek kanunu ihlal etmekle suçlanan bir öğretmenin yargılandığı davanın hikayesi.

Filmi birkaç farklı kavram üzerinden değerlendirmek mümkün; mahalle baskısı, düşünce özgürlüğü, hukuk sistemi, dinsel fanatizm ve (siyasi ve ekonomik sistem olarak) liberalizm. Bu kavramları tartışmaya açmaya çalışan senaryo farklı tiplemeler üzerinden karşımıza getiriyor bunları; yerleşik değerlerden farklı bir fikri öğreten bir genç öğretmenin maruz kaldığı mahalle baskısı, insanların farklı olma hakkını ve düşünce özgürlüğünü savunan bir avukat, rahip ve savcının örneği olduğu her türlü fanatizm, “girişimcilik ve serbestlik” üzerinden (ve aslında sadece bu nedenlerle) öğretmenin yanında olan bankacı ve kalabalıkları (ve yerleşik değerlerine körü körüne sadık olan) ve çoğunluğu temsil eden kasaba halkı. Tüm bu kavramlar ve tiplemeler oyunun/filmin anlatmak istediklerine birer araç görevi görüyorlar ve bu da zaman zaman belki özellikle tiplerin karaktere dönüşememesi şeklinde kendini gösteriyor.

Ağırlıklı olarak mahkeme salonunda geçen film, her ne kadar bir oyundan uyarlanmış olsa da laf cambazlıkları, espriler ve akıllı bir mizansen ile tiyatro havasını rahatça aşmış. Bunu destekleyen elbette bir de Spencer Tracy var. Amerikan sinemasının bu dev oyuncusu tam bir oyunculuk şovu yapıyor ve filme damgasını vuruyor. Frederic March ise bazen abartıya kaçsa da etkili olmayı başarıyor.
Orta Çağ'da savaştan bıkmış bir Şovalye, yanında bayraktarı ile Haçlı Seferleri'nden evine döner. Vebanın yol açtığı tahribatı görünce, böylesi bir ızdıraba neden olan Tanrı'dan kuşkulanmaya başlar. Çok geçmeden ölüm onu da ziyaret eder; ancak Şovalye kaderine boyun eğeceğine Ölüm'e meydan okuyarak bir satranç oyununa davet eder. Kaybederse canından olmaya razıdır.

Buna koşut bir öyküde ise, genç, masum ve iyimser bir çift bebekleri ile birlikte küçük bir akrobat grubu ile köy köy dolaşırlar. Yolculukları sırasında, bağnaz dinciler kırbaçlama törenleri düzenler ve Tanrı'nın emirlerini yerine getirmeye kendini memur etmiş umarsız kişiler şeytanın esiri köylüleri yakarken, hastalığa uğramış köylerdeki insanların korku içinde yaşadıklarını görürler. Acı çeken Şovalye bu çiftle karşılaştığı zaman, onların birbiri ile olan aşkıyla rahatlarken, meşum rakibi Ölüm, hepsinin kaderini tayin edecek olan son hamleyi yapmayı bekleyerek, uysal uysal bir kenarda oturmaktadır...

Bergman'ın, Tanrı'nın gövdesiyle bulutlanan bir dünyada insanın yaşamı üzerine varoluşçu eserlerinin ilki olan Yedinci Mühür, yönetmenin çocukluğunun etkisi altında geçirdiği ideallerin baskısını hissettiği bir dönemde yapılmıştı.
Life of Brian; İsa’dan birkaç metre ötede onunla eşzamanlı doğan Brian’ın İsa ile paralel yürümekte olan öyküsü aslında. Kayan bir yıldızın yönlendirdiği üç tane doğulu bilgenin yanlış eve girip, yanlış kişiyi kutsamalarıyla Brian’ın hayatı şekillenir. Sonrasında onu büyümüş, babası Romalı bir asker olmasına rağmen Romalılar’dan nefret eden bir “Musevi Cephesi Halkı” üyesi olarak görürüz. Brian katıldığı anarşik örgütte Judith’e aşık olur, ve büyük bir fedakarlığa girişir.

Çekildiği tarih olan 1979’dan itibaren bazı sansür girişimine hedef olmuştur Life of Brian. Özellikle kilisenin aforoz çabalarının sebebi, Tanrıyı ve Hristiyanlığı kötüleme ve inançlarla dalga geçme unsurlarıdır. Oysa filmin temel hedefi dinler değil, bunların yorumlanmasındaki saçmalıklar, akılsızlıklar, şarlatanlıklardır. İncil’den de yer yer yapılan alıntılar dahilinde film tarihi yıkar ve kendi kurallarına göre yeniden inşa eder. (Tıpkı daha ağırbaşlı ve ikili ilişkiler üzerine yoğunlaşan Reconstruction gibi.) Zaten bulundurduğu gerçeküstü öğeler bunu doğrular niteliktedir.
19. yüzyıl Viyana’sı… çok hoş ve alımlı bir kadın olan Lou Salome, dönemin meşhur doktoru Breuer’i ziyarete gelir ve henüz iki kitabı basılmış ve pek tanınmayan filozof Nietzsche ye yardım etmesi için rica da bulunur. Ona göre, Nietzsche nin yaşamakta olduğu duygusal çöküntü nedeniyle, Avrupanın kültürel geleceği tehlikededir… Dr.Breuer ilk etapta bu teklife sıcak bakmamasına rağmen, Salome’un çekiciliğinden etkilenir ve teklifi kabul eder. Dr.Breuer in, Nietzsche ile tanışmasıyla hayatı değişecektir. çünkü bu adam, çok farklı fikirleri olan, sıradışı biridir. Ve bir süre sonra, hasta ile doktorun yer değiştireceği diyaloglara gebe olacak bir tanışma olacaktır bu…

Irvin D. Yalom’un aynı isimli, basıldığı 1992 senesinde çok ses getiren kurgu romanından uyarlanan bu filmde, Psikanalizm in öncüsü Sigmund Freud’un gençliği ile de karşılaşıyoruz.

İzlemek İçin Tıklayın...
Senaristliğini ve yönetmenliğini Mike Leigh'nin yaptığı 1993 yapımı Naked, anlamların buhar olup yitirildiği noktada; yalnızlık, hayata karşı duyulan öfke ve 20. Yüzyılın sonunda insanoğlunun yüz yüze kaldığı “Dead End” – çıkmaz sokağın bir özetidir adeta.

Film, Manchester'da, gece dar bir ara sokakta, bir kadına tecavüz eden filmin kahramanı Johny'ye tedirgin edici bir kamera hareketi ile birlikte hızla yaklaşarak açılır. Bu sahne üzerinde biraz durmak istiyorum. Filme zaten bütünüyle hâkim olan nihilistik bir tutum var. Bu sahne filmin ana fikri mahiyetinde… Burada olay yerinden hızla uzaklaşarak bir kaç plan boyunca sürekli koşan Johny'yi izleriz. Burada ki, maruz kalınan gerçekliğe tahammül edememe hissi film boyunca devam edecektir. Ayrıca film, sonda da aynı açılıştaki gibi Johny'nin ortamı terk ederek hızla uzaklaşmasıyla kapanacaktır. Çünkü filmin sonunda Johny için hiç bir şey çözülmüş olmayacaktır.

Film, “kültür ve uygarlık” kavramlarının nihayetinde esas şiddet üreten olgulara dönüşmüş olduğunu ve zamanın ruhunun bireye işkence eden ve bireyi sürekli olarak çevresindeki dünyadan ve en başta kendinden kaçmaya zorunlu kılan bir yapıya bürünmüş olduğunu anlatmaktadır. Yönetmen bu düşüncesini, çoğunlukla, Johny karakterini şehrin karanlık ve pis sokaklarında gezintiye çıkararak ifade eder. Johny, Manchester’dan kaçarak Londra’ya gelir ve Londra sokaklarında ki gezintisi sırasında türlü insanla muhatap olur. Bu insanların hepsi sorunlu insanlardır. Hepsinin farklı dünyaları vardır ancak ortak olan şey hepsinin acı çekiyor olmalarıdır. Tüm bu insanlar, şehir hayatının üretmiş olduğu manevi şiddeti farklı biçimlerde hisseder ve farklı biçimlerde ifade ederler. Başka bir sahnede Johny, eski sevgilisinin ev arkadaşıyla sevişirken kızı hırpalamaya başlayınca, kızın cevabı: “Seni anlıyorum, Johny.” olur.
Üniversitede tarih profesörü olan John Oldman, işini bırakma kararı alır ve başka bir şehre taşınmaya karar verir. İş arkadaşları olan diğer akademisyenler de onu yolcu etmek için gitme saatinden bir kaç saat evvel John'un evinde toplanırlar. Bunlar arasında çeşitli dallarda uzman olan akademisyenler vardır ve John'un neden gittiğini öğrenmek isterler. John da taşınması gerektiğini söyler çünkü hem yaşlanmamaktadır hem de bundan dolayı -bir anlamda- ölümsüzdür. O bir mağara adamıdır ve yaklaşık 14.000 yıldır hayattadır...

Tabii ki bu John'un iddiasıdır. Kendi alanlarında uzman olan akademisyenler de bu iddiayı desteklemek için çeşitli sorular sorarlar. Gerek biyolojik, gerek tarihsel, gerek coğrafik, ve hatta gerek dini bakımdan sorgulamalar yapılır. John doğru mu söylemektedir, yoksa yalan mı söylemektedir...

Film neredeyse tek bir odada ve toplam 6-7 kişilik bir kadro ile çekilmiştir; süresi 90 dakika kadardır. Benim özellikle sevdiğim az bütçeyle çok şey anlatma bu filmde tamamen kendini göstermiştir. Film boyunca neredeyse her an dünyanın bu duruma nasıl geldiği, dinsel bilimsel anlamda sorgulama çerçevesinde etkileyici biçimde insanı düşünmeye sevk etmektedir.

Din bakımından da İsa ve Hristiyanlık dininin nasıl ortaya çıktığı yönündeki ilginç fikri, ki bu aslında bir anlamda bir çok dinin çıkışında ortak yön olabilir, bu filmi izlemek için önemli sebepler arasındadır. Sorgulamayı seven bir insan için sıkıcı gelmeyecek ve hatta ona çok şey katacak bir film olduğunu düşünüyorum.

Hayyam

Godot'yu Beklerken (Fransızca: En attendant Godot, İngilizce: Waiting for Godot), 1949 yılında Fransızca olarak yazılan ve ilk kez 1953'te Paris'de sahnelenen, Samuel Beckett'ın ünlü eseridir. Zamanla ülke çapında bir ün kazandı. 1954 yılında Beckett tarafından bazı değişikliklerle İngilizceye çevrildi ve başka ülkelerde de sahnelenmeye başladı.

Avangard olarak nitelenmesine karşın hızla klasikleşti. Oyunun varoluş sancıları çeken kahramanları Vladimir ve Estragon, yolları kesiştiğinde birbirleriyle iletişim kurmaya çalışırlar. Her gün yinelenen bu ritüelde bellek, işlevini yerine getiremeyince de gerçekliğin kesinliğinden uzaklaşmaya başlarlar.

Eylemsizliklerine yenilmiş insanların, Godot adında ne olduğunu bilinmeyen bir kimseyi veya "şeyi" beklemelerini konu alan absürd tiyatronun en önemli eserlerinden birisidir.

Oyun Türkiye'de 1963 yılında Ankara Sanat Tiyatrosu tarafından oynanmıştır. Godot'yu Beklerken AST'ın oynadığı ilk oyundur.

Buraya eklenen sinema filmi 2001'de Michael Lindsay-Hogg'un yönetmenliğini yaptığı filmdir.

Rüyalar, bilim ve felsefe için halihazırda eşelendikçe su çıkartacak berekette malzeme sağlamakla beraber, her bireyin bireysel fantezileri ile beslediği özel kapalı kutular halini almaktadır. Üzerine söylenecek tonlarca söz, binlerce çıkarıma rağmen herhangi bir fikir birliği söz konusu olmamakla birlikte; fantastik kurgudan, korkuya hatta aksiyona kadar sinema, edebiyat, müzik, çizgiroman gibi kolları da azalmayan bir bereketle beslemeye devam etmektedir.

Linklater’ın yarı kurgusal yarı dökümanter bir çoklu söyleşi olarak tanımlayabileceğimiz eseri ise, rüyaların meze olduğu bütün ana yollara dalıp çıkabilmeye gayret ediyor. Rüya istasyonundan yola çıkıp, nihilizm, varoluşçuluk gibi ara duraklarda da duran Waking Life, çok karakterli ve oldukça da konuşkan bir yapıya sahip. Bu yapı içerisinde herhangi bir arkadaş muhabbetinde ortaya savrulan alelade sorular da yer almakta, incelikli ve komplike bir şekilde rüyalar ve gerçeklik üzerine fikir yürütmeler de…

Her parçasını dolduran konuyu ve soruları özel olarak seçmiş olan Linklater, daha sonra Scanner Darkly’de de uyguladığı görsel tekniği ilk defa bu filmde denedi. Zira bu teknik hikaye anlatısı içerisinde adeta kendine has bir rol kapmaktan geri kalmıyor ve gerçeklik ile rüya alemi arasındaki çizgiyi oldukça kaypak kılıyor.
"God On Trial" Türkçe'ye nedense(!) "Ölümün Soluğu" diye çevrilmiş, ancak "Tanrı Yargılanıyor" hem filmin orijinal adına hem de filmin konusuna çok daha uygun bir çeviri olurdu. Kısaca ve ana hatlarıyla filmden biraz bahsedeyim.

İkinci Dünya Savaşı sırasında, Aushwitz kampında esir tutulan Yahudiler arasında kimisi Tanrı'ya karşı olan inancını ve güvenini korumakta, kimisi ise Tanrı'ya isyan etmektedir. Neredeyse tüm film, bu kampın tek bir barınağında geçmektedir. Bu barınaktan hukukçucundan, işçisine, fizikçisinden, hahamına kadar toplumun farklı kesimlerinden insanlar bulunmaktadır.

Tanrı'ya isyan edenler ile O'nu savunanlar arasında süren söz düellosu ortaya atılan bir fikir ile farklı bir boyut alır; Tanrı'yı yargılayalım. Barakada hukuk profesörleri de bulunduğu için bir mahkeme kurulmaya ve Tanrı'nın tüm bu eziyet karşısında bir şey yapmayarak (ya da yapmadığı varsayılarak) suçlu mu suçsuz mu olduğuna karar verilmeye çalışılıyor.

Film aslında olabildiğince tarafsız olmaya çalışmış. Mahkeme önünde Tanrı'nın suçsuz olduğunu ve tüm bu yapılanların bir anlamı olduğunu savunan bir taraf ile Tanrı'nın aslında suçlu olduğu, ya da sanılanın aksine kötü olduğunu düşünen diğer taraf eşitçe fikirlerini dile getirmişlerdir. Öte yandan Tanrı'nın aslında olmadığını söyleyen ve bu fikirleri destekleyenler de vardır. Anlayacağınız film Tanrı fikrine karşı sunulmuş her türlü argümanı ele almaya çalışmıştır.

Film gerçekten de güzel ve izlenesi bir film. Ancak kimi zaman Tanrı hakkında klişe fikirler de yok değil. Bu klişe fikirler Tanrı'nın iyi veya kötü olduğunu söyleyen her iki taraf için de geçerli. Ancak nihayetinde anlatmak istediğini iyi bir şekilde anlatan bir film.

Burada mahkemenin Tanrı'yı suçlu mu yoksa suçsuz mu bulduğunu elbette söylemeyeceğim, izlemek isteyenler varsa izlesin ve görsün. Ancak yine de filmin gelebilecek tepkilerden çekinerek, temkinli davranılarak çekildiği hissediliyor.

Son bir not ekleyeyim, filmde bahsi geçen Tanrı, Yahudi Tanrısıdır ve incelenen kutsal metin Eski Ahit (Tevrat)'tir.

Hayyam
İzlemek İçin Tıklayın...
Film bir insanın hayatının anlamının ne olduğunu söyleyeceği vaadiyle başlıyor ve bir insan hayatını doğumundan ölümüne kadar çeşit çeşit skeçler toplamı şeklinde ele alıyor. Böylesine ciddi bir misyon edindiğine bakılmasın, kesinlikle mizahi bir yapı içerisinde ilerliyor film. Sosyal, ekonomik, dini her türlü kurum ve kuruluşa göndermelerde bulunuyor. Aynı zamanda film ufak bir müzikal özelliği de taşıyor.

Tek başına bir insanın hayatının anlamının ne olduğuna yönelik kafasında dönen fikirleri kaliteli bir mizahla anlatıyor. Aslında öve öve bitiremeyeceğim bir film. Her kurumun eleştirilmesine açık bir insan için bu film vazgeçilmez bir fırsat.

Film 15 dakikalık bir kısa film ile başlıyor. Açıkcası o ilk bölüm biraz sıkıcı ve absürt gelebilir ama uzun metrajlı film kısmında bir an bile sıkıntı yaşamadım hatta keşke daha uzunca anlatılsın dediğim bir gidişat izledi.

Bu blogla ne ilgisi olduğuna da değineyim, film başta da dediğim gibi hayatın anlamının ne olacağını açıklama vaadi veriyor (açıklıyor mu açıklamıyor mu onu siz izleyerek görün) ve bu hayatın anlamı kapsamında en önemli sorunlardan biri olan tanrı var mı yoksa yok mu sorununu oldukça objektif ve önemli bir biçimde ele alıyor.

Özellikle fikirleri benimle uyuşan birinin bu filmden büyük zevk alacağından eminim. Imdb'de kesinlikle hak etmediği bir puan almış durumda. Bu puanın sebeplerinden biri, çok fazla bilinen bir film olmamasına da dayanabilir, yeterince açık fikirli insanların seyrine denk gelememesine de dayanabilir.

Hayyam

Başrolleri Paul Bettany ile Jennifer Connelly'nin paylaştığı, Jon Amiel tarafından yönetilen film, Darwin'in 1859'da yayımlanan başyapıtı Türlerin Kökeni Üzerine adlı kitabını hazırlama sürecinde inanç ile bilimsel gerçeklik arasında ‘Tanrı mı, evrim mi? sorusu içinde yaşadığı ikilemleri ve 10 yaşındaki kızını kaybetmesinin öyküsünü konu ediyor.


Bu yılki Toronto Film Festivali'nin açılış filmi olarak gösterilen Creation, halen ABD hariç dünyanın tüm büyük pazarlarına satılmış durumda. Filmin yapımcısı, Oscar ödüllü Jeremy Thomas, ABD'li dağıtımcıların filmi 'dindar Amerikan izleyici için fazla tartışmalı' bulduğunu ve reddettiğini açıkladı.

Hıristiyan bakış açısının hâkim olduğu Amerika’da etkili movieguide.org adlı internet sitesinde, ‘öjenik’in (Fizik ve moral bakımlardan ileri nesiller yetiştirme bilimi) babası olarak adlandırılan Darwin’in ‘Irkçı, geri kafalı ve kitle katliamını meşru kılan 1800’lerin natüralistlerinden’ olduğu, ‘çiğ teorisi’nin doğrudan Hitler’i etkilediği ve ‘barbarlığın’ sorumlusu haline geldiği yazıyor.

“2009'da Amerika'da durumun hala bu şekilde olmasına inanamıyorum” diye konuşan yapımcı Jeremy Thomas, Türlerin Kökeni’nin yayımlanmasından 150 yıl sonra bunların konuşulmasını ve Amerika'da pek çok kişinin hala Dünya'nın altı günde yaratıldığına inanmasını şaşırtıcı bulduğunu söyledi.

İzlemek İçin Tıklayın