David Hume: Mucizelere Dair

2 Yorum
Bir argüman keşfettim diye kendimle övünüyorum (...) ki bu argüman eğer doğruysa, akıl ve öğrenilenle birlikte, batıl itikatlı yanlış inanışların her türlüsüne sonsuz bir denetim olacaktır ve dünya durduğu müddetçe sürekli yararlı olacaktır; tahmin ediyorum ki uzun süre boyunca tüm tarihte mucizelerin ve harikaların hesapları bulunacaktır, kutsal ve kâfir…

Bilge bir adam, inancını kanıtlara göre orantılar. (...)

Bir mucize, doğa yasalarının ihlalidir ve sabit ve değiştirilmesi imkânsız bir deneyim bu yasaları oluşturduğunda, maddi delilin doğası gereği mucizeye karşı kanıt hayal edilebilmesi mümkün olan her argüman kadar tamdır. (...) Hiçbir şey, eğer doğanın alışılmış seyrinde gerçekleştiyse, mucize olarak değerlendirilmez. Sağlıklı görünen bir adamın aniden ölmesi bir mucize değildir, çünkü böylesi bir ölüm her ne kadar diğerlerinden daha alışılmadıksa da, şimdiye kadar gerçekleştiği sıklıkla gözlemlenmiştir. Ama ölü bir adamın canlanması bir mucizedir, çünkü bu herhangi bir çağda ya da ülkede hiçbir zaman gözlemlenmemiştir. Bu nedenle, her mucizevi olaya karşı bir örnek bir deneyim olmalıdır, aksi halde olay o adı hak etmemelidir. Ve birörnek bir deneyim bir kanıta dönüştüğünde, maddi delilin doğası gereği ortada tüm mucizelerin varlığına karşı direkt ve tam bir kanıt vardır. (...)

Tüm tarih boyunca, hiçbir mucize yoktur ki bizi tüm hilelerden koruyacak kadar iyi niyetinden, eğitiminden, öğreniminden şüphe duyulmayan yeterli sayıda kişi tarafından buna tanıklık edilmiş olsun; diğerlerini aldatacak her çeşit kuşkunun ötesine koymaya yarayacak kadar şüphesiz dürüstlük sahibi kişiler tanık olmalı; bir yanlışlığa dahil olunması durumunda kaybedilecek çok şeyi olan insanlığın gözünde kredili ve itibarlı tanıkların gördüğü...

İkinci olarak, insan doğasında bulunan ve eğer dikkatlice incelenirse, insan tanıklığından yola çıkarak, her çeşit olağanüstü şeyde olabilecek güvenceyi tamamıyla eksilten bir prensip gözlemlenebilir. (...) Mucizelerden doğan ve sürprize ve harikaya dair tutku, anlaşılabilir bir heyecandır ve elde edildiği olaylara duyulan inanç yönünde akla uygun bir eğilim sağlar.

Hangi açgözlülükle seyyahların mucizevi hikâyeleri, onların deniz ve kara betimlemeleri, harikulade maceralarla, garip insanlarla ve kaba tavırlarla olan ilişkileri elde edilmiştir? Ama eğer din ruhu kendini harikalar aşkına bağlıyorsa, herkesin paylaştığı deneyiminin sonu var demektir; bu durumda insan tanıklığı, otoriteye olan tüm gösterişini kaybeder. Bir dindar, coşku dolu birisi olabilir ve gerçekliği olmayan bir şey gördüğünü hayal edebilir: Öyküsünün yanlış olduğunu bilebilir ve dünyadaki en iyi niyetle, bir olayı kutsallaştırma hatırına ısrarcı da olabilir. Ya da bu aldatmanın yeri ve kibri dahi yokken, kuvvetli bir günah işlemeyle heyecanlıyken, herhangi bir başka durumda insanlığın geri kalanından çok daha güçlü şekilde onu etkiliyordur ve eşit güçle bencillik...

Birçok sahte mucize ve kehanet ve doğaüstü olay örneği, tüm çağlar boyunca ya karşı delillerle ortaya çıkarıldı ya da saçmalıkları yüzünden kendi kendilerini ortaya çıkardılar ve bunlar insanoğlunun olağandışılıklara ve mucizevi şeylere olan kuvvetli eğilimi yeterince kanıtlamıştır ve akla uygun olarak bu çeşit tüm ilişkilere karşı bir şüphe doğurmalıdır. (...)

Üçüncü olarak, tüm doğaüstü ve mucizevi ilişkilere karşı kuvvetli bir karine oluşturur, çünkü bunlar bilhassa cahil ve barbar milletler arasında bol bulunurlar veya medeni insanlar bunlardan herhangi birine kabul edildiyse eğer, bu insanlar onları cahil ve barbar ecdattan almış olurlar ki, bu ecdat her zaman genel düşüncelere katılan otorite ve dokunulmaz yaptırımlara bunları nakleder. (...)

Eklemem gerekir ki, olağanüstü şeylerin otoritesini azaltan dördüncü bir sebep şudur: Hiçbiri için tanıklık yoktur, sonsuz sayıda şahit tarafından karşı çıkılmadığı için açıkça ortaya konmayanlar için bile; böylece tanıklık kredisini sadece mucize yok etmiş değildir ama tanıklık kendini de yok etmiştir. Bunun daha iyi anlaşılması için, düşünelim ki, din konuları bakımından farklı olan her şey aleyhtedir ve eski Roma’nın, Türkiye’nin, Siam’ın ve Çin’in dindarlarının hep birlikte sağlam bir temel oluşturması imkânsızdır. Bu yüzden her mucize bu dinlerden her birine işlenmiş kabul edilir (hepsi mucizelerle doludur), çünkü direkt kapsama izafe edilen belirli sistemi oluşturmaktır; böylece aynı güce sahiptir, her ne kadar daha dolaylı olsa da, tüm diğer sistemleri yıkmak için. Rakip bir sistemi yok ederken, benzer şekilde bu sistemi oluşturan mucizelerin kredisi de yok edilir.

Böylece farklı dinlerdeki tüm olağanüstü şeyler zıt vakıalar olarak kabul edilir ve bu olağanüstü şeylerin zayıf ya da kuvvetli kanıtları birbirlerine karşıt kabul edilir. (...)

Her şeyin ötesinde, görünen o ki, herhangi bir mucize için tanıklık hiçbir zaman bir olasılığa erişememiştir, daha çok bir kanıt ve bir kanıta eriştiği varsayıldığında, vakıanın doğası gereği oluşmaya gayret eden başka bir kanıt tarafından karşı çıkılır. İnsan tanıklığına otorite veren tek şey deneyimdir ve bu deneyim, doğa yasalarına güvenmemizi sağlayan deneyimle aynıdır. Bu nedenle, bu iki çeşit deneyim birbirine zıt ise, birini diğerinden çıkarmaktan başka yapılacak bir şey yoktur ve her iki taraftan birine ait olan düşünceyi, geriye kalandan kaynaklanan güvenceyle benimsemek gerekir. Ama burada anlatılan prensibe göre, yaygın dinlerle ilgili işbu çıkarma tam bir yok etme olur ve bu yüzden hiçbir insan tanıklığının bir mucizenin kanıtlayacak kadar kuvvete sahip olamayacağına dair bir kural oluşturmalıyız ve bunu her din sistemi için adil bir temel yapmalıyız.

David Hume

Yukarıdaki alıntılar, David Hume'un İnsan Kavrayışı İncelemeleri adlı eserinin, Mucizelere Dair adlı bölümünden seçilmiştir.
Kaynak

2 yorum:

  1. Ahmed bin Ebü'l-Havârî

    Meşhûr velîlerden. İsmi Ahmed bin Ebü'l-Havârî, künyesi Ebü'l-Hasan'dır. Aslen Kûfeli olup, 780 (H.164)'de doğdu. Şam'da yaşadı. 844 (H.230) senesinde vefât etti. Otuz sene ilim tahsili yaptı. Ebû Süleymân Dârânî'nin talebesidir.

    Tasavvuf ilminin ve hâllerinin her konusunda kıymetli ve güzel sözler söylemiştir. Ayrıca hadîs-i şerîf rivâyet etmiştir. Zamânında bir mesele olduğu zaman müşkülleri hallederdi. . Ayrıca hanımı Râbiat-üş-Şam adında evliyâ bir kadın olup, ismi ve hâlleri tabakât kitaplarında zikredilmiştir.

    Ahmed bin Ebü'l-Havârî hazretlerinin menkıbelerinden bâzısı şunlardır:

    Ebû Süleymân Dârânî hazretlerine talebe olup, sohbetlerinde yetişmek üzere huzuruna gittiğinde hiç bir zaman muhalefet etmeyeceğine söz vermişti. Ne söylenirse aynen yerine getirecekti. Bu hal üzere sohbetlerine ve derslerine devâm etti. Ne emredilirse aynen yerine getiriyordu. Bir defâsında dergâhın fırınını yakması emredilmişti. Gidip fırını yaktı ve iyice alevlendirdi. Sonra hocasının huzuruna gidip:

    "Efendim, fırını yaktım, fırın iyice ısındı. Ne pişirmemizi emredersiniz." dedi.

    Hocası Ebû Süleymân Dârânî o sırada huzûrunda bulunan topluluğa ders anlatıyor ve sohbet ediyordu. Sohbete iyice dalmışlardı. Bu bakımdan onun suâline cevap vermedi. Duymadığını zannederek tekrar; "Efendim fırın alevlendi, hazır, ne pişirelim?" dedi.

    Yine cevap vermeyince tekrar sordu. Üç defâ tekrarladıktan sonra hocası, bu hâle üzülüp;

    "Git içine gir otur!" dedi. Sonra sohbetine devam etti.

    Tatlı sohbet bir müddet daha devam ettikten sonra Ebû Süleymân Dârânî hazretleri kıymetli talebesi Ahmed bin Ebü'l-Havârî'yi; "Git içine gir otur!" diyerek fırına gönderdiğini hatırladı. Hemen onu bulup yanına çağırmalarını söyledi. Onu her yerde aradılar ama görünürde yoktu. Bulamadıklarını söylediler.

    Bunun üzerine hocası; "Onun bana sözü var. Ne emredersem sözümden çıkmayacaktı. Gidin fırının içine bakın!" dedi.

    Koşup fırına bakınca ateş arasında oturduğunu gördüler. Çağırdılar, hiç bir yeri yanmamıştı.


    Ahmed bin Ebü'l-Havârî buyurdu ki:

    "Allahü teâlâyı sevmenin alâmeti, O'na itâatı sevmektir."

    "Dünyâyı tanıyan ondan soğur, âhireti tanıyan ona ısınır. Hak teâlâyı tanıyan. O'nun rızâsını tercih eder."

    "Çok günah ve dünyâ sevgisiyle hastalanan kalblerinizi, dünyâdan soğuyarak ve günahları terk ederek tedâvî ediniz."

    "Dünyâya sevgi ve arzuyla bakanın kalbinden, Allahü teâlâ zühd ve yakîn nûrunu söküp atar."

    "Hak teâlâ bir insanı, gaflet içinde bulunmak ve taş kalbli olmaktan daha beter bir şeyle imtihân etmemiştir."

    "Kalbinde bir katılaşma gördüğünde, sâlihlerle sohbet et, onlarla bulun, yemeği azalt, nefsinin isteklerini yapma ve onu sıkıntılara alıştır."

    "Akıllı kişi, Allahü teâlâyı daha çok tanır. Daha çok tanıyan hedefine daha çabuk ulaşır."

    "Ümit, korkanların azığıdır."

    "Ağlamanın en güzeli ve iyisi, İslâma uygun olmayan amellerle geçirilen ömür için kulun ağlamasıdır."

    "Allahü teâlâdan korkanların gıdâsı, Allahü teâlâdan ümidini kesmemektir."

    "Ağzıma lüzumsuz bir lokma koyduğum zaman, oradan lüzumsuz bir söz çıkar."

    "Bir konuda tereddütte kalıp doğrusunu kestiremediğiniz vakit, nefsin arzusuna aykırı olan hangisi ise onu tercih edin. Çünkü işin doğrusu, nefsânî arzulara karşı çıkmaktır."

    "Kim Allahü teâlânın ibâdeti ile bir saat meşgûl olursa, Allahü teâlâ ona rahmeti ile nazar eder."

    "Allahü teâlâyı sevmenin alâmeti zikri (her işte O'nun emrine uymayı) sevmektir."

    Şükür edenlerin hâli sorulduğunda; rivâyet ettiği şu hadîs-i şerîfle cevap verdi: "Her hâllerinde Allahü teâlâya şükredenler ilk önce Cennet'e girecek ve en evvel haşr olacak kâfiledirler."

    "İlim nasıl öğrenilir?" diyen bir sevenine şu tavsiyede bulundu: "Peygamber efendimiz buyurdular ki: "Her kim bildiği ile amel ederse, Hak teâlâ ona bilmediği ilimleri verir."



    YanıtlaSil
  2. Yüce Allah' ın insana bahşettiği en büyük mucize akıldır. Bundan başka mucize isteyenden şüphe duymak gerekir.

    Mucize (İmkansızı yapmak) ancak Rabbimize mahsustur. Mucize açık gösterilir ve ate' ler inanca davet edilir.
    Keramet ise gizlidir ve gerek ate' lere gerekse müminlere mecburiyet halinde gösterilir.

    Akıl yoksa başta Tac ona ne yapsın ?
    Akıl varsa başta baş Tacı ne yapsın...!

    YanıtlaSil