Gerçeklik Algısına Dair 10 İlginç Teori

Kategori:
Gerçeklik, düşündüğümüz gibi açık ve basit değildir. Direkt olarak doğru kabul ettiğimiz kimi şeyler, bilinenin aksine, yanlıştır. Bilim insanı ve filozofların bizim bu ortak algımızı değiştirmek üzerine muazzam çabaları olmuştur. İşte bunlardan 10 örnek: 

1. Büyük Buzullaşma
Büyük Buzullaşma, evrenin nasıl son bulacağıyla ilgili bir teoridir. Evrenin sınırlı bir enerjisi vardır. Bu teoriye göre, bu enerji bittiğinde, evren dondurucu bir hale gelecektir. Isı enerjisi, atomların titreşmesi ile oluşur. Isının kaybolması, evrenin doğal yasalarına göre, atom parçacıklarının yavaşlayacağı ve muhtemelen bir gün her şeyin duracağı anlamına gelir.

2. Tekbencilik
Tekbencilik, 'ben'in bilinci dışında hiçbir şeyin var olmadığını ileri süren felsefi bir teoridir. İlk başta aptalca görünür ama biri bunu tamamen kafasına soktuğunda, çevresindeki dünyanın aslında var olduğunu pekala inkar edebilir. Böyle bir şeyi kabul etmedikçe de, her şeyin zihninizin bir ürünü olduğunu kanıtlamak imkansızdır.

Bana inanmıyor musunuz? Bir anlığına gerçek hayatta deneyimlediğiniz her şeyin olası bir rüya olduğunu düşünün. Çevrenizdeki her şeyin karmaşık bir rüyadan ibaret olma ihtimali hiç yok mu? Ancak etrafımızdaki insanların ve şeylerin varlığından hiç şüphe etmeyiz, çünkü duyarız, görürüz, koklarız, tadarız ve hissederiz onları, değil mi? Ancak örneğin, LSD alan biri de ikna edici halüsinasyonlara dokunabildiklerini iddia ederler ama bizler onların 'gerçeklik'lerini kabul etme eğiliminde değilizdir. Rüyalarınız da gerçekmiş gibi duygular oluşturabilir. Tüm bunları tekrar gözden geçirirsek, algınızın, beyninizin farklı bölgelerinin size ne söylediğiyle ilgili olduğu ortaya çıkar.

Sonuç olarak, varlığın hangi kısmından şüphe duymayabiliriz ki? Hepsinde de şüphe duyulabilir. Akşam yemeğinde yediğimiz tavuktan veya parmaklarımızın altındaki klavyeden. Her birimiz sadece kendi düşüncelerimizden emin olabiliriz.

3. İdealist Felsefe
İdealizmin babası George Berkeley, var olan her şeyin, birilerinin aklındaki fikirden ibaret olduğunu ileri sürmüştü. Berkeley, bazı arkadaşlarının, teorisini aptalca bulduğunu gördü. Daha sonraysa, karşıtlarından biri gözleri kapalıyken taşa tekme attı ve şöyle dedi: "İşte çürüttüm teorini."

Fikre göre, taş sadece kendi zihnindeyse, gözleri kapalıyken o taşa tekme atamaması gerekirdi. Berkeley'in karşı iddiasını anlamak biraz zor. Özellikle bugünlerde. Her şeye gücü yeten ve her zaman her yerde olan bir tanrı olduğunu ve onun her şeyi aynı zamanda gördüğünü ileri sürer. Gerçekçi mi, yoksa değil mi?

4. Platon ve Logos (Akıl)
Herkes Platon'u duymuştur. Dünyanın en meşhur filozofudur kendisi. Diğer filozoflar gibi, gerçeklik hakkında birkaç bir şey söylemiştir. Gerçeklik algımızın mükemmel formlar dünyasının bir yansıması olduğunu söylemiştir. Gördüğümüz her şey, bir gölgeden ibarettir ve şeylerin gerçek hallerinin birer imitasyonlarıdır. Felsefe üzerine yoğunlaşırsak şeylerin gerçekte nasıl olduğunu bir anlığına kavrayabileceğimizi, algılarımızın temelini oluşturan mükemmel formları keşfedebileceğimizi iddia eder.

Bu ilginç duruma ek olarak, Platon bir monist olarak, her şeyin tek bir varlıktan oluştuğunu da söyler. Bunun anlamı (ona göre), elmas, altın, köpek dışkısı, hepsi, aynı temel materyalden oluşmuştur; fakat farklı formlarda, ki bilimin keşfettiği atomlar ve moleküller de bunu bir anlamda doğrulamış sayılabilir.

5. Bugüncülük
Zaman, bizim algılarımızı etkileyen bir unsurdur kuşkusuz. Şayet ona bakarsak, onu, 'geçmiş', 'gelecek' ve 'şimdi' olarak ayırmaya meyilliyizdir. Bugüncülük, geçmiş ve geleceğin hayali kavramlar olduğunu ve bir tek 'şimdi'nin gerçek olduğunu söyler.

Diğer bir deyişle, bu yazıdaki her bir kelime, onu okuduktan sonra varlığını yitirecektir, ta ki onu yeniden okuyana dek. Gelecek de sadece hayalidir, çünkü zaman -Aziz Augustine'in de işaret ettiği gibi- gerçekleşmeden önce ve sonra var olamaz. 

6. Ezelicilik
Ezelicilik, Bugüncülük'ün tamamen tersidir. Felsefi bir teoridir ve şunu ileri sürer: Zaman, çok katmanlıdır. Dilimli kek gibi düşünülebilir. Tüm zamanlar eş zamanlı olarak vardır, ancak zamanı ölçen, gözlemcidir. Ne gördüğü de, nereden baktığına bağlıdır.

Dinozorlar, İkinci Dünya Savaşı, Justin Bieber eş zamanlı olarak varlardır, ancak belirli bir noktadan gözlemlenebilirler. Şayet biri, gerçekliğe bakış açısını değiştirebilseydi, gelecek, deterministik özgür iradenin hayale dönüşmesiyle sevimsiz bir hale gelirdi.

7. Kavanozdaki Beyin
Kavanozdaki beyin, insanların gerçekliği anlama yetilerinin yalnızca öznel duygulara dayandığına inanan düşünürler ve bilim insanları tarafından tartışılmış bir düşünce deneyidir.

Peki, tartışılan şey ne burada? Şöyle düşünün: Siz yalnızca, uzaylılar veya çılgın bilim insanları tarafından varlığı devam ettirilen kavanozdaki bir beyinsiniz. Bunun farkına nasıl varırdınız? Ve gördüklerinizin sizin gerçekliğiniz olma ihtimalini reddedebilir misiniz?

Bu, Dekart'ın 'Kötü Cin' probleminin modern yorumudur. Bu düşünce deneyi bizleri aynı sonuca götürür: Kendi bilincimiz dışında hiçbir şeyin gerçekten var olduğunu kanıtlayamayız. Bu fikir size 'The Matrix' filmini andırıyorsa, bunun sebebi, bu fikrin o senaryonun temelini oluşturmasıdır. Ancak ne yazık ki, gerçek hayatta kırmızı haplarımız yoktur.

8. Çoklu Evren Teorisi
Son on yılını ıssız bir adada geçirmemiş olan herkes, en azından bir kere Çoklu Evren ya da Paralel Evrenler adını duymuştur. Çoğumuzun bildiği gibi, paralel kelimesi, teoride, bizimkine çok benzeyen ama küçük farklar (bazen de büyük farklar) barındıran dünyaları ifade ediyor. Çoklu Evren Teorisi, bu alternatif gerçekliklerin sayısının sonsuz olduğunu iddia ediyor.

Bu, ne anlama geliyor? Paralel gerçeklikte dinozorları öldürmüş ve yerin iki buçuk metre altında yaşıyor olabilirsiniz. Ya da çok güçlü bir diktatörsünüzdür. Ya da anne ve babanız hiç tanışmamış ve doğmamış olabilirsiniz.

9. Kurgusal Gerçeklik
Bu, Çoklu Evren Teorisi'nin en büyüleyici dalıdır. Superman gerçek. Evet, tartışmanın sağlığı için çoğunuz muhtemelen farklı bir hikaye seçerdiniz. Şöyle diyelim o halde: Harry Potter da gerçek. Teorinin bu dalı, sonsuz sayıda evren olduğunu ve her türlü şeyin mutlaka bir yerlerde gerçek olduğunu söylüyor. Her birimizin favori kurgusal veya fantastik kahramanı (ya da şey), alternatif evrenlerden birinde, tüm gerekli koşullar bir araya geldiği için gerçekten var.

10. Fenomenalizm
Herkes, bir şeye bakmadığımız anda orada neler olduğunu merak etmiştir. Bilim insanları bu sorun üzerine yoğunlaştılar ve bazıları şu basit sonuca vardı: Yok oluyorlar. Pekala, tam olarak böyle değil elbette. Fenomenalist filozoflar, nesnelerin yalnızca bilincin bir yansıması olarak var olduğuna inanıyorlar. Yani, bilgisayarınız, yalnızca siz orada olduğundan haberdarken ve onun varlığına inandığınız takdirde oradadır.  Ama onun farkında değilken, siz ya da bir başkası onunla tekrar etkileşime girinceye dek yoktur. Algı olmadan varlık olmaz. İşte fenomenalizmin kökeni budur.

Çeviri: Hayyam
Kaynak

9 yorum:

  1. Öncelikle, Sayın Hayyam’a çevirisinden ve emeğinden ötürü teşekkür ederim. Bu tür kaynakların bende düşünce zenginliği yarattığını ifade etmek isterim.
    Felsefenin özgür tarafı, felsefi anlamda zihnin ürettiklerinin, doğasal yani evrensel gerçekliği bu felsefenin argümanlarını dahil etmeden veya gözden kaçırılan bazı argümanlar nedeniyle, arzu edilen bir zihinsel çıktıya ulaşılabilmesidir. Yani, felsefik bir düşüncenin denetlenebilirliği, o felsefeyi ortaya koyan kişinin yine o kişinin ve kişilerin ortaya koyduğu başlangıç kısıtları ile sınırlanabilir.
    Ben de bu yorumumda, sadece son başlık altındaki, sondan bir evvelki cümle olan “Algı olmadan varlık olmaz.” üzerine birkaç yorum yapmak isterim.
    Descartes’in bilinen bir sözü vardır. “Düşünüyorum öyleyse varım.”
    Bu söz ile ilgili olarak, Iowa Üniversitesi Tıp Kolejinde nöroloji profesörü olan Antonio R. Damasio’nun “Descartes’in Yanılgısı” adlı kitabının 247. Sayfasından bir alıntıyı aşağıya aktarıyorum.
    Descartes’in bilinen sözü için şunları diyor Damasio:
    “Yine de insanlığın doğuşundan çok önceleri, varlıklar yine varlıktı. Evrimin bir noktasında temel bir bilinçlilik başladı. Bu temel bilinçlilikle basit bir zihin oluştu. Zihnin daha karmaşıklaşmasıyla düşünce ve daha sonra da iletişim kurmak ve düşünceleri daha iyi örgütlemek için dilin kullanılması olanağı belirdi. Demek ki o zamanlar insan önce “var oldu” sonra “düşündü”. Şimdi biz Dünya’ya gelip gelişirken önce var oluyor sonra düşünüyoruz. Düşünme, varoluşun yapıları ve işleyişi sayesinde olabildiği için önce var olur sonra düşünürüz ve ancak var olduğumuz kadar düşünürüz.
    O halde, tarihsel gerçekliğini kabul edip koruyup ancak yaşadığımız evrene ait argümanları kullandığımızda Descartes’in “Düşünüyorum öyleyse varım” sözünü; “Var olduğum için düşünebiliyorum” veya benzer bir deyişle düzeltmemiz gerekiyor.

    Peki bunun, yukarıdaki makalenin sonunda geçen “Algı olmadan varlık olmaz” ifadesiyle ne ilgisi var diye düşünülebilir. Aslında, benim yorumum da, kitaptan yaptığım alıntıdaki ilişkilendirmeden farklı değil.
    Öyle bir bina düşünün ki, evrenin hiçbir maddesi kullanılmadan inşa edilmiş olsun. Veya öyle bir masa, kalem, televizyon hayal edin ki, evrene ait hiçbir malzeme kullanılmadan imal edilmiş olsun. Hani, sırf bir örnek vermek için, “öyle bir masa üretirim ki, elektromanyetik dalgalardan oluşur” gibi bir cümle dahi kuruyor olsak, elektromanyetik dalgaları oluşturan partiküller bile evrenin malzemesi olacağından, malzemesini evrenden almayan bir masa üretilemez.
    Algıyı şu şekilde tanımlayabiliriz. Var olan bir sistemin (varsayalım ki bu sistem, bir insan beyni, bir maymun beyni veya kedi beyni olsun) kendisinin yeni çıktılarda kullanmak üzere bu sistemin dışındaki bir gerçekliği kaynak olarak alan ve bu kaynağın bizzat kendisinin ürettiği veya aracı olduğu “kodlar bütünüdür”

    YanıtlaSil
  2. (Devam)

    Eğer ben (yani beynimi bir sistem olarak düşünüyorum) kendi dışımda, havayı soğuk veya sıcak olarak algılıyorsam, öncelikle bu sıcak veya soğukluk ile ilk temasta olacak olan reseptörlerim (el, ayak veya vücudumdaki sıcak veya soğuk alıcı sinir uçlarım) ve bunu değerlendirecek bir sistemin yani beynim var demektir. Bu ve benzer örneklerin binlercesi verilebilir. Peki ne demek istiyorum. “Algı olmadan varlık olmaz” düşüncesi yanlıştır. Çünkü bir şeyin algılanması için, önce bunu algılayacak sistemin olması gerekir. Bu sistem, evrenin maddelerinden oluşur. Evrenin bu maddeleri bir araya öyle bir gelir ve sistem oluşturur ki, bu sistemim dışındaki başka bir sistemden (kaynaktan) doğrudan veya dolaylı olarak çıkan kodları çözebilsin. Alıcı sistem, ne zaman ki, harici gelen bu kodları çözecek donanıma sahipse, o zaman bu kodlar, alıcı sistem için bir algıdır.
    Söz gelimi, bir yarasa özel yapısı gereği yüksek frekanslı ürettiği sesleri, başının doğrultusunda gönderir. Bu frekanslar, karşısındaki bir engele veya avına çarparak orada ne olduğunu “algılar”. Buna karşılık, bizler olarak yani insan beyni bu frekansları, arada bir cihaz kullanmadığımız müddetçe algılamayız. Eğer öyle olsaydı, yani algılasaydık, yarasanın gönderdiği frekanslar, engele çarptığından her yere dağıldığı için bizler de duyabiliyor olurduk. Demek ki, “algı” denen kavram için, önce bir sistem olmalı, sonra da o sistemin dışarıdan gelen o kodları (yarasanın yüksek frekanslı ses darbelerini) çözebilecek donanımda olmalıdır. Bir şeyin algılanması için bir sistemin tek başına var oluşu yeterli, değildir. Eğer beynimiz her şeyi algılıyor olsaydı, yani bir sistemin var oluşu tek başına yeterli olsaydı, havadaki FM radyo dalgalarını da (kodları) çözer, radyo cihazına gerek kalmadan beynimizle doğrudan radyo dinlerdik.
    Peki bu algıyı (harici kodları) çözen sistem nelerden yapılıyor? Bunun bir malzemesi yok mu? Varsa nedir? Bunun da malzemesi (söz gelimi bu sistem beynimiz ise) evrenin maddesi yani karbon, azot, oksijen, sodyum ve daha bir çoğu.
    Şu halde öncelikle, bir algıyı “algı” denen bir kavram çerçevesinde alan bir sistemin olması lazım. Bu sistemin maddeden olduğunu artık biliyoruz. Hatta algı denen kodların dahi evrenin maddesi tarafından üretildiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Yani algı denen bir şeyin olması için onu (sonradan algı olacak o kodları üreten bir sistemin olması lazım). Bu kodlar, yani algı denen şey kendi başlarına çıkmazlar, çıkamazlar. Bunun için önce madde, sonra bu maddeden oluşan bir sistem lazım. (Rüyalarımız dahil). Buradan da, “Düşünüyorum o halde varım” ifadesi nasıl ki, Damasio’nun da dediği gibi “Varım ve var olduğum için düşünüyorum” şeklindeki bir düzeltmeye ihtiyaç gösteriyorsa, “Algı olmadan varlık olmaz” anlayışı da “Varlık olmadan algı olmaz” şeklinde düzeltmeye ihtiyaç gösterir.
    Buradaki varlık ile, evreni oluşturan her şeyi kastediyoruz. Bunu, ister yüz küsur element, ister elementleri oluşturan elektron, nötron, proton veya isterseniz bunların da daha alt partikülleri olarak düşünebilirsiniz.

    YanıtlaSil
  3. (Devam)

    Yukarıdaki ifademi tekrar edecek olursam, algının oluşması için bile bu algıyı yaratacak bir kaynağa ihtiyaç vardır. Bu da maddedir (varlık). Madde olmadan algı olabilir mi? Kaldı ki, bu algıyı bir yani kodu deşifre edecek bir sistem lazım ki o da maddeden yapılıdır. Kaldı ki, bu kodun çözülmesi (algılanması için) bir sistemin tek başına yeterli olmadığını, bu sistemin aynı zamanda bu kodu çözdüğü anda bunun bir algı olduğunu söyleyebiliyoruz. Daha evvel de zaman zaman bahsettiğim gibi, rüyalarımız da, halüsinasyonlarımız da düşüncelerimiz de dahil olmaz üzere, evrenin maddesine (beyin için) karbon, oksijen, azot, hidrojen vb. ve rüyalarımı, düşüncelerimi, hayallerimi vb soyut kavram olarak bizlere öğretilen bu tür çıktıları elde etmemiz için de yine maddelere yani sodyum, potasyum, kalsiyum ve yine nörotransmitter denen evrenin malzemelerinden oluştuğunu söylemek gerekir.
    Sonuç olarak, evrenin malzemesinden oluşmuş sistem (varlık) yoksa, algı diye bir şey de olamaz. Çünkü, evrenin malzemesi yani varlık yoksa, beynimiz hangi malzemelerden yapılıp da algı denen şeyi algılayacak.
    Şu halde “Algı olmadan varlık olmaz” ifadesi “Varlık olmadan algı olmaz” şeklinde değiştirilmeye muhtaçtır.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Sayın Erol,

      Açıklamalarınıza, varlığın özünün madde olduğunu düşünen biri olarak, elbette ki katılıyorum. Ancak şöyle bir nüans var arada: Descartes düalistti. Düalizmi kaba olarak tanımlamak gerekirse, varlığın özünün, hem maddi hem de ruhsal bir boyutu olduğunu söyleyen felsefi bir yönelimdir, diyebiliriz. Daha da netleştirmek gerekirse, varlık (yani insan) beden ve ruhtan oluşmaktadır. Peki bu ne demektir?

      Bir düalist için, beden sizin dediğiniz algılama sürecini yaşarken, ruh da tinsel bir kavrayış süreci geçirir. Bu tinsel kavrayış, bilim yasalarına uymak durumunda değildir. Dolayısıyla, her ne kadar önümüzde bir ağaç olduğunu görsek de, onun bedensel bir algı mı, yoksa tinsel bir kavrayış mı olduğu tartışmaya açılabilir. Diğer bir deyişle, iki farklı algı türünün olması, düşünsel bir manevra alanı yaratır. Bununla birlite, Descartes, algının esas özünün de 'akıl' olduğunu ileri sürer. Ancak bu akıl, kuşkusuz sizin tanımladığınız gibi bir beynin yansıması olan akıl değildir. Yani, kelimeyi şöyle kullanacak olursak; akletmek demek, dış reseptörlerimizden beynimize uyarıcıların girmesi ve akabinde algılanması değil; varlığımızın tinsel boyutu olan ruh tarafından kavranmasını ifade eder. Bu da, sizlerin -ve benim- üzerinde durduğumuz maddi süreçlerle algılama yeteneğine ket vurur. Nitekim, düalist biri, dış dünyadan gelen bilgiyi doğa yasaları çerçevesinin yanısıra, sezgisel bir kavrayış olarak da değerlendirir.

      Son kertede durumu toparlamam gerekirse, sizin -ve benim- bakış açımız, her ne kadar bilimsel geçerliliği (sınanırlığı) olsa da, düalist biri için kafi gelmeyebilir. Çünkü onun zihnindeki evren modelinde, istediğiniz kadar bilimsel süreçlerle açıklayın olayları, doğa-ötesi bir kavrayış yetisine sahip olduğuna dair bir inanç vardır. Bu da kuşkusuz ruha sahip olmayı ifade etmektedir; ve dolayısıyla, 'algı olmadan varlık olmaz' fikrini makul kılabilmektedir.

      Bir de şu notu düşeyim: Tinsel kavrayışlara önem veren felsefi seçimler özellikle bilimin hüküm süremediği yıllara aitti. Descartes düşün dünyasında çok önemli bir yere sahiptir kuşkusuz. Nitekim, skolastik düşüncenin kırılmasına vesile olanlardan biridir ve bunu şüpheci yaklaşımına borçluyuzdur. Ayrıca 'Yöntem Üzerine Konuşma'sında felsefeye sistemli yaklaşımı da kayda değerdir. Ancak gelgelelim, Descartes ruhu sadece insana özgü gören bir düşünürdür ve hayvanların ruhu olmadığını ve dolayısıyla onların (ciddi anlamda) birer makine olduğunu söyler. Bu her ne kadar absürt görünse de, o çağlara damgasını vuran biri için makuldür. Ancak artık bilimsel anlayışın gelişip kendine sağlam bir yer edinmesiyle, felsefenin uçsuz bucaksız ihtimaller dünyası da bir anlamda sınırlanır olmuştur. (Bunu kötü veya iyi anlamda söylemiyor, sadece bir tespitte bulunuyorum).

      Görüldüğü üzere, gelecekte bilimin, kendine edindiği yeri daha da sağlamlaşacağı ve gelişeceğini düşünürsek, gerçekten de, 'varlık olmadan algı olmaz' düşüncesi yaygınlık kazanacak; ama karşıt görüşte olan düşüncelerde, belki de bir nebze kadim düşünceler olarak varlığını sürdürecektir.

      Sil
    2. Sayın Hayyam,

      Hemen ifade etmek isterim ki, Descartes ve benzeri kıymetli felsefecileri bugünün bilgisi çerçevesinde asla yorumlamam. Bugünkü bilimsel düşünce sistemimizin kazandırılmasında büyük yararları olduğunu biliyoruz. Zaten yazımın baş taraflarında da Descartes’i bu düşüncesinden dolayı yargılamadığımı “tarihsel gerçekliğini kabul edip koruyup…” ifademle, saygımı belirtecek bir şerh koydum. Ve elbette ki, sizin de dediğiniz gibi, o zamanki şartlarda ancak bu kadar bir üst düzey düşünce olabilirdi. Bu bakımdan haklısınız.
      Benim burada belirtmek istediğim, zaman zaman, birilerinin bazı konuşmalarda bilerek mi bilmeyerek mi yoksa ne anlama geldiğinin önemi olmadan, cümlede bir zenginlik olsun da ne olursa olsun diye konuşulan bir anlayışın geçerli olmadığıdır. Bir başka deyişle, bir kişi, bugünün aktüel bilgilerine sahip olup da hala, Descartes’in o zamanki dediği anlamda bir söylemi demek istiyorsa, artık bu çağda Descartes’in “bu”söyleminin geçerli olmadığıdır. (Descartes’in her söylediği geçersizdir zaten demek istemem ki her söyleminin ne olduğunu bilmiyorum.) Eskilerin söylemlerinin her söylediği bugün için hala geçerli olsaydı, Antik Çağda evrenin ateş, su, hava ve toprak gibi dört elementten meydana geldiğini kabul edip, günümüzdeki yüz küsur elementin geçerli olmadığını söylemek olurdu. Veya Demokritos’un evrenin en küçük parçası atom ve o da bölünemez düşüncesine de, o zamanki düşünce olarak saygı duyuyorum. Kaldı ki bu bir tarihi gerçeklik. Ve bilim de şu veya bu şekilde bu tarihi gerçekliklerin üzerine kurulmuş. Bu açıdan benim zaten, sizin de dediğiniz gibi bir karşı çıkışım, tarihin gerçekliğine karşı çıkış olur ki, böyle bir şeyi zaten demek istemiyorum. Benim demek istediğim, geçmiş dönemin felsefesine saygı gösterip, ancak bugünün bilimsel bilgisi ile düzeltilmiş bilgi ile devam etmektir. Zaten onun içindir ki, Damasio da Descartes’in yanılgısı kitabında bunu demek istemektedir. Özetle, felsefecilerin o kendi çağlarındaki bilgilerle ancak o kadarlık ve zamanlarına göre üst düzeyde elde ettikleri bilgileri, o zamanki anlam çerçevesinde saygı duyalım ama sanki bugün hala bu çağda hala geçerliymiş gibi cümlelerimizin arasına serpiştirmek, cümlelerimizin ikna ediciliğini azaltıyor. Bu, Cerndeki bozonun bulunması ile yapılan bunca çalışma esnasında, oradaki bilim insanları arasına girip, hala evrenin dört elementten yapılmış olduğunu söylediğimizde oradakilerin bizim yüzümüze nasıl bakacağını bir düşünün. Tabii ki, sizin de dediğiniz gibi, tarihsel gerçekliğini ve kıymetini asla inkar etmem, edemem. Bu konuda sizinle aynı fikirdeyim.

      Diğer taraftan birçok kişi, kendi metafizik savını öne çıkarmak için neredeyse bilimi reddedecek kıvama geliyorlar. Bu kişiler, bilim denen şeyin yasalarının bilim insanları tarafından masa başında oturup kurgulandığını, sonra da doğanın bu yasalara uymasını bekler gibi bir düşüncede olduklarını sanıyorlar. Halbuki, metafizik düşünceye sahip kişilerin de bizzat içinde yaşadığı evrenin işleyişini modellemekten daha öte bir şey yapmıyorlar. Yani onlar (metafizik anlamdaki düşünenler) bilim denen şeyin, evrenin kendisi olduğunu sanıyorlar. Bilim denen şey, insanların ortaya koyduğu, yanlışıyla doğrusuyla evreni, insanların bildikleri ile modellemekten daha öte bir şey değil. Peki bu modelleme bize ne kazandırıyor. Bu model ile, evrenin bir sonraki benzer davranışını tahmin edip, ona göre çevremize uyum sağlama çabasıdır. (Hastalık, gök taşı çarpması, fırtına vb korunmak, makineler yapmak vb) başka bir şey değil.

      Sil
    3. Diğer taraftan, bir manyetik alan, mekanik bir iş enerjisine çevrilebilir. Peki görünmeyen bir şey, nasıl olur da, mekanik bir hareket yaratabilir. Elbette ki yaratır. Çünkü, bir birlerini etkilemesinin sebebi, evrenin kendi maddeleri olduğundandır. Bizim manyetik alan dediğimiz şeyler de, nihayetinde, bu zamana kadar bulunan veya bulunacak küçük partiküllerdir ve bunların hareketleridir. Yani manyetik bir alanın mekanik bir etki olarak ortaya çıkması son derece makuldür. Peki ruh nasıl etki edecektir. Eğer ruh diye bir şey varsa, ve bizi etkiliyorsa, (beynimiz de elementlerin oluşturduğu bileşiklerden olduğuna göre) evrene ait bir maddeyi etkilediği anda o an için ruhun da maddeleşmesi gerekmez mi? Bu durumda ruh denen şeyin de kısa süre de olsa bozon, pozitron vb parçacıklardan olması gerekmez mi? Ama yok böyle bir şey Dolayısıyla bu açıdan bakıldığında bunlar makul görüşler değiller. İsteyen elbette ki inanır.
      Ayrıca, ruh diye bir şey varsa bunun da muhakkak bir yasasının olması gerekir. Çünkü, eğer bir yasası yoksa, beynimizi veya (neremizi etkiliyorsa) etkilediği ve ruhun bu farkındalığını hiçbir zaman hissedemeyiz. Çünkü, beynimiz, belli bir evrensel yasalara ve sıralamaya göre hareket ettiği gibi, beyindeki elektrik de bir sonraki nöronu etkilemek için, bilgisayar sisteminde olduğu gibi kuyruğa giriyorlar. Söz gelimi, bir A nöronundan B nöronuna bir sinyal 30 milisaniyede gidiyorsa, başka bir sistemin harekete geçmesi için 120 milisaniyede gidiyor. Şimdi böyle olunca, en azından beyni etkileyecek bir ruhun bile bu kurallara uyması gerekir. Yani hiçbir ruh gelip de, belli bir sistemdeki, varsayalım sodyum iyonunun sodyum kapılarını açıp da 30 milisaniyede bir yerden bir yere ancak gidebiliyorsa, ruh bunu 5 milisaniyeye indiremez. Bu durumda, ruh diye bir şeyin beni yani beyni etkileyip en azından, kendi farkındalığını yaratırken dahi beynimin bu kuralına uymak durumundadır yani evrenin maddi kurallarına uyuyor demektir ki, bu da ruhun bir yasası yoktur gibi bir ifadeyi geçersiz kılar. Yani ruhumun bende farkındalık yaratmasındaki tam da ruh-beden ilişkisinin (veri transferinin) olduğu anda ruh (varsa) evrenin maddi yasasına uymalıdır. Bu da ruhun bir yasası yoktur gibi bir anlayışı geçersiz kılar.
      Özetlersem. Elbette ki, geçmiş dönemim felsefecilerinin “tarihsel” kıymette olduğunu biliyor ve bugüne gelmemizdeki yerlerine saygı duyuyorum. Ancak benim söylemim, artık bugünün bilgilerimiz çerçevesinde geçerliği kalmayan savların, hala varmış gibi baz alınıp, günümüzüm geçerli, bilgilerini de buna katıp ortaya bilimden uzak bir şey çıkartma düşüncesidir. Damasio’nun da yaklaşımı da eski bilgiyi güncellemektir.
      Dediğiniz konularda zaten mutabıkız.

      Sil
  4. Daha evvel de dediğim gibi, bu tür konular, bilimsel temaları başka açılardan da sorgulamak ve gerçekliği pekiştirmek açısından çok güzel örnekler sunuyor ve ufkumuzu açıyor. Bunun için, Sayın Hayyam’a tekrar teşekkür ederim.

    Mesela, bana göre bu ufuk acıcı olanlardan bir başlık da “Tekbencilik” kavramı. Sava göre, 'ben'in bilinci dışında hiçbir şeyin var olmadığını ileri sürüyor. Dış çevrenin, “zihnin” bir ürünü olarak algılıyor.
    Demek ki bu savı ortaya koyanlar öncelikle “zihin” denen şeyi baştan kabul ediyorlar demektir. Ancak onların kabul etmediği, zihnin dışındakilerin var olmadığını söylemek olduğuna göre bu düşünceden hareket ederek, bu zihnin dışında da başka zihinlerin olmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz.
    Yani, bir zihin varken, diğerleri yok olduğuna göre ben, aynı ortamda iç içe ikin zihin olduğunu söylersem, bu sav yıkılmış olur mu. Yani aynı anda iki zihnin gerçekliğini kabul etmeyen bu görüşüm aslında aynı kendisinde var olan 2 adet zihnin bir eseridir desem ne düşünülür. Garip geliyor değil mi? Ancak hiç de değil. Bilindiği üzere beynimiz iki yarı küreden meydana gelmekte olup bunları ortadan birleştiren ve yaklaşık 600 milyon sinir bağlantısından oluşan bir demet var. Bunun adı corpus callosum. Bu demet ağı, aynı kalın kablonun içinden geçen binlerce telefon veya iletişim kabloları gibi düşünülebilir. Beyin, birbirleri ile haberleşir. Yine bilindiği üzere sağ elin yaptığından sol beyin, sol elin yaptığından da sağ beyin sorumlu ve haberdardır. Demek ki, aradaki corpus callosum denen bağlantı olmasa, her bir yarı küre, diğer elin ne yaptığından haberdar olmayacaktır. Özünde aslında biz iki zihinli kişileriz. Yani beynimizin her bir küresi bir kişilik, bir bilinç bir zihindir. Bunu Ayrık beyin ve bilinç derleme yazımda da ifade etmiştim. Orada, dikkatli okunduğunda, corpus callosumu kesilen kişilerin iki farklı zihinle hareket ettiği görülür. Deneyde, corpus callosumu kesilen kişilerle yapılan deneylerde, beynin bir yarı küresinin haberdar olmadan yapılan deneyler için, diğer yarı küreye “ne yaptın?, neden kalktın, neden oraya gittin?” gibi sorular sorulduğunda, deneyden habersiz yarıkürenin anında bir cevap “uydurduğudur” halbuki diğer yarıküreye deneyin gerçekliğini bildiği halde, habersiz olan yarı küre ortama uygun bir cevap “uydurmaktadır” Buradaki “uydurma kelimesini bilerek kabaca da olsa beynin için “atıyor” doğru da olsa yanlış da olsa bir cevp uyduruyor anlamında bilerek kullanıyorum. Şu halde, aslında bizler iki zihinli, iki blinçliyizdir. Sadece ve sadece nasıl ki, sağ göz, sağ kulak veya sağ el baskın olarak yaşamımızı sürdüyorsak, beynimizin de genetik ve yetişme şekline göre bir tarafı baskın çıkarak, tek bir karar aldığımızı düşünürüz. Aynısıyla genlerimizde mavi göz geni veya kahverengi göz geni varken neden mavi gözlü değil de kahverengi gözlü olduğumuzu sorguladığımızda, kahverengi göz geninin dominant (baskın) mavinin resesif (çekinik) olduğu gibi.

    YanıtlaSil
  5. Özetle beynimizin içindeki yarı kürler farklı iki zihindir. Ola ki bir hastalık nedeni ile kişi sıkıntıya düşerse, beynin bu yarıkürelerinden biri operasyonla alınır. Yine de kişi, bazı aksaklıklara rağmen hayatını sizin bizim gibi sürdürebilir. Peki bu durumda, insanlar zihnin hangi yarı kürede olduğunu biliyorlar da ona göre mi, beynin yarı kürelerinden birini alıyorlar. Bunun cevabı, zihin her bir yarım kürede de olduğudur.
    İsteyenler bunun gerçekliğini Jody Miller’in bilinen hikayesini aşağıdaki videoda izleyebilirler.
    http://www.youtube.com/watch?v=VaDlLD97CLM
    Şu halde diyebiliriz ki, bu örneğe bakarak, “tek bencilik” gibi düşünceler günümüzde geçerliliğini yitirmiştir. Benim bir zihnim varsa bunun dışındaki diğer zihinlerin var olmadığı anlamına gelen bu sava bakarsak, ve yukarıdaki ayrık beyin deneylerine göz attığımızda, aslında bu savı ortaya koyarken, beynimizde aynı anda, aynı zaman parçasında aslında iki zihnimizle beraber aldığını düşünmeden çelişkiye düşmektedir.

    Tabii ki, bu tür bilgilerin geçersiz olduğunu söylemekle beraber, bu savların ortaya çıktığı zamanki görüşler olarak tarihsel gerçekliğini zaten kabul edildiğini ve benim de bu açıdan baktığımı izninizle söylemek isterim.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Sava göre, 'ben'in bilinci dışında hiçbir şeyin var olmadığını ileri sürüyor. Dış çevrenin, “zihnin” bir ürünü olarak algılıyor demişsiniz.

      Tek bencilik fikrinin son noktasında sadece kaynağı belirsiz bir bilinç vardır. Etrafınızda algıladığınız her şey(somut/soyut)ki buna kendi vücudunuz dolayısıyla beyniniz de dahildir bu bilinç tarafından yaratılmaktadır. Zihin ise bu beynin aktivitesinin sonucudur. Fakat kesilip incelenecek bir beyniniz yoktur hiç bir zaman da var olmamıştır. Bu sebeple aslında zihin de yoktur. Yani beynin iki yarım küresinin farklı algılamalarda bulunması aradaki bağlantı kesildiğinde olanı hatırlamayıp uydurması iki zihnin varlığı önemli değildir. Çünkü beyin gerçekte olmadığı için hepsi bilinç tarafından kontrol edilmektedir. Asıl olan sadece bilinçtir. Tek bencilik görüşünün bu bağlamda her hangi bir çelişkiye düşmesi ve geçerliliğini yitirmesi söz konusu değildir.

      Descartes'in "düşünüyorum o halde varım" ifadesinde Var olmak için önce düşünmek gerekliliği ile ilgili bir yaptırım yada çıkarım yok. Bu ifade ile amaç kendi varlığını kendine ispatlayabilmek için düşünebilmesi gerektiğine vurgu yapmaktır.
      Bu da doğru bir varsayımdır.

      Bence üzerinde düşünülmesi gereken niçin var olma gerekliliğinin olduğudur.

      Sil

Blog içerisinde yorumda bulunacakların, şayet gmail vb. bir hesapla yorumda bulunmayacaklarsa, kendileri için bir Ad / Rumuz / Nick seçmeleri rica olunur. Aksi durumda, yorum yapan kişinin adı Adsız olarak çıkmaktadır ve kimi durumda bu, karışıklığa sebep olmaktadır.

Ad seçmek için, yorumunuzu yazdığınız yorum formunun altındaki Yorumlama biçimi'nin önünde duran seçeneklerden Adı/URL kısmını seçip Ad kısmına kendiniz için seçtiğiniz bir kullanıcı adını yazmanız yeterlidir. URL seçeneği boş bırakılabilir.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...