Beynimiz ve Biz: Yarasa Olmak Neye Benzer?

6 Yorum

Eski bir şarkı vardır, bilirsiniz, şöyle der: “Kuş olup uçsam sevgilimin diyarına.” Uzaklardaki sevgilisine kavuşma özlemi duyan aşığın, önüne geçilmez isteğini anlatır bu şarkı. Bir kuş olmak; karlı dağları, ovaları aşmak, yükseklerde üşümek, yorgun düşmek ve bunca çaba sonunda sevdiğine kavuşmak. Peki, söz konusu âşık, sevgilisine ulaşmak için kuş olduğu süre içinde bir insan gibi algılayacak, bir insan gibi hissedecek, yol boyunca sevgilisini bir insan gibi düşüne(bile)cek midir? Biraz garip gibi gelen bu sorunun başka türlüsünü, Thomas Nagel, 1974 yılında yazdığı ünlü makalesinde şöyle sormuş: “Yarasa olmak neye benzer?”. (What is it like to be a bat? The Philosophical Review, Vol. 83, No. 4. (Oct., 1974), pp. 435-450.)

Thomas Nagel, felsefe ve hukuk dallarında araştırma yapan Amerikalı bir profesör. New York Üniversitesinde 1980’den beri ders veriyor. Esas araştırma alanı, akıl felsefesi, politik felsefe ve etik.

Garip ve belki biraz saçma gibi görünse de, aslında bu tür sorular ve benzetişler aklın, zihnin, algının sınırlarını irdeleme ve bir insan olarak evrene bakışımızı anlamlandırma açısından ilginç sorulardır.

Şimdi, Thomas Nagel’in “Yarasa Olmak Neye Benzer?” isimli makalesinde ne demek istediğini, neyi irdelemeye çalıştığını, dilimizin döndüğü kadar ve ağdalı ifadeler kullanmamaya gayret ederek anlatmaya çalışalım. (Felsefecilerin, nedense, ağdalı bir dil kullanmak gibi bir gayretleri vardır.) Bu yazıdaki bazı satırların, kaynak yazılardan yapılan kısa alıntıları da içerdiğini söylemeden geçmeyelim.

Bir yarasayı anlamak için, örneğin, tavanda yarasa gibi baş aşağı asılı durmanın nasıl bir şey olduğunu hayal ettiğimde, bu bana, yarasa olmanın nasıl bir şey olduğuyla ilgili bir fikir vermez. Çünkü tavanda asılı dururken, benim deneyimlerime, benim algılarıma göre bir anlayış ve anlamlandırma oluşur. Yarasa için, tavanda asılı durmak onun doğal yapısı gereği iken benim doğal yapıma uymayan bu duruş şekli ile yarasanın ne hissettiğini hissedemem. Bir insan olarak tavanda asılı durmanın, sadece ve sadece kendim için nasıl bir şey olduğu hakkında bir fikir edinebilirim. Yani, tavanda ters olarak asılı durmakla hissettiğim şey, yarasanın ne hissettiği değil, kendimin ne hissettiğidir. Bunun nedeni, yarasanın tavanda asılı durmakla onun nasıl hissettiğini ona algılatan, kendisine has bir beyin yapısı varken, aynı hissi bana algılatacak (yarasa gibi hissettirecek) bir beyin yapısı veya beynimin bu iş için özelleşmiş bir yeri bende mevcut değildir.

İrdelemeye devam edelim. Bir yarasanın nasıl korktuğunu, neler hissettiğini anlayabilir miyiz? Bir yarasayı ancak ben kendi bilincim (insan bilinci) ile anlayabiliyor olmam için, yarasanın da benim beynime özdeş bir beyni olması dolayısıyla da bir bilincinin olması gerekir. Çünkü ben bir yarasa olduğum anda (yarasanın yerine geçtiğim zaman), o yarasanın ne hissettiğini anlayabiliyor olmakla, yarasanın değil, kendi (insan olma özelliğime ait) bilincimi kullanıyorum demektir. Bu durumda da yarasa, kendi bilincine değil, benim bilincime sahiptir demektir.

BİR YARASA OLMAK
Ne demek istediğimizi biraz kurgu yaparak ve olaya biraz fantastik yaklaşarak ifade etmeye çalışalım. Bir an için büyü yaparak yarasaya benzediğimizi ve bilincimizi de beraberimizde götürdüğümüzü düşünelim. Buradaki amaç; kendimizi bir yarasanın yerine koyarak veya bir yarasa olduğumuzu düşünerek, yarasanın gördüğü gibi görebilme, onun hissettiği gibi hissedebilme, onun deneyimlediği gibi bir deneyim yaşadığımızı ve dolayısıyla bir yarasayı, onun halinde (onun yerine geçmiş) iken anlayabilme çabasıdır. Daha açık söylemek gerekirse, bir yarasa uçarken, avını avlarken, grubun diğer bireyleri ile iletişimde iken neler görüyor, neler hissediyor ve yaşıyorsa, aynısıyla bizim de onun gördüklerini görmek, hissettiklerini hissetmek, anladıklarını anlamaya çalışmaktır.

Bu cümlelerden sonra diyebiliriz ki, büyü ile bir yarasaya benzesek bile, beraberimizde “bilincimizi” de götürdüğümüz için, tüm yapımızla sıradan, bilindik yarasalardan biri olmayacağız. Çünkü, insan bilincinin olduğu bir “yarasa” yoktur. Dolayısıyla bizim gibi (insan gibi) bir bilince sahip bir canlı da bizim bildiğimiz yarasalardan değildir. Şu halde böyle bir canlıya “yarasa” diyemeyiz. O, artık başka bir şeydir. Şu halde, benim sahip olduğum bir bilinç ile yarasa olarak isimlendiremeyeceğimiz bu canlı örneğine bakarak, bir yarasa ne deneyimliyorsa, benim de deneyimlediğimi veya ne hissediyorsa, benim de hissettiğim gibi bir düşünce olamaz. Buna karşılık, yine büyü yaparak bilincimizi ve belleğimizi (deneyimlerimizi) geride bırakarak (bilincimizi ve deneyimlerimizi yarasaya taşımadığımızı varsayarak) bildiğimiz gerçek bir yarasa olsak, bu durumda da, büyü ile yarasa olmuş halimizde, bizim bilincimiz ve bizim deneyimlerimiz olmadığı için, yine yarasa olmanın ne demek olduğunu anlayamayacağız. Çünkü yarasanın ne demek olduğunu anlamak için bizim, kendimizin (insan olarak) bilincine, algısına, anlayışına deneyimlerine sahip olmamız gerekir. Bu kısmı özetlersek şunu söyleyebiliriz. Yarasa olmak için, bilincimizi ve deneyimlerimizi beraberimizde götürdüğümüz zaman, o canlı artık, sıradan, bilindik bir yarasa değildir. Diğer taraftan, bilincimizi ve deneyimlerimizi götürmeden bilindik gerçek bir yarasa olsak, bu defa da, bilincimiz olmadan o yarasanın neyi nasıl anlamlandırdığını bilemeyiz. Özetle her iki yoldan da yarasanın ne hissettiklerini anlayacak bir sonuca ulaşamayız.

Peki, yarasayı anlayamıyor olduğumuz zamanda dahi “Yarasanın da kendine göre bir bilinci vardır.” demek doğru mudur? Aslında bu cümle de geçerli değildir. Çünkü, kendimizi yarasanın yerine koyup, onun bir bilinci olup olmadığı konusunda bir yol bulamıyorsak, bunu ispat edemiyorsak bu cümle de bir varsayımdan, bir ihtimalden daha öteye gitmeyecektir. Çünkü hiçbir zaman, yukarıdaki açıklamalara bağlı olarak bunun gerçekliği konusunda bir deneyimimiz olamayacaktır. Buna karşılık, yarasa olmak gibi bir şeyden bahsedemiyorsak, yani bir yarasanın ne gördüğü ne hissettiği hakkında bir fikrimiz olamıyorsa, bu durumda yarasanın bilincinin olmadığı anlamına mı gelir?

Bu arada, Thomas Nagel’in, neden yarasayı örnek olarak seçtiğini de söyleyelim. Yarasanın gözleri görmediği fakat göz görevi olarak kullandığı sonar sisteminin olmasına karşılık (ses dalgaları vasıtasıyla, önündeki engelleri ve avını bulması), insanda böyle bir sistemin olmaması nedeniyle çevremizi algılamadaki farklılığı daha iyi irdeleyebilmek, konuyu daha iyi anlatabilmek için seçilmiş bir örnektir. Başka türlü ifade etmek gerekirse, bende olan ama onda olmayan veya onda olup bende olmayan bir beyin yapısı ile birbirimizi anlayabilme, anlatabilme; ortak bir dil, anlayış ve hissedişin irdelenmesi için seçilmiş güzel bir örnek olarak bakıldığı içindir.

TAŞ OLMAK
Olayı biraz daha iyi anlatabilmek için, örnek olarak “Taş olmak neye benzer?” diye sorduğumuzu düşünelim. Böyle bir soruya cevap vermek çok daha kolaydır. Taşın bilinci olmadığı için, kendimizi onun yerine koyup da, taşın nasıl bir şey olduğu şeklinde bir düşünce zaten anlamsız olur ve anlamsızlıktan da emin olurduk. Ancak soru “Yarasa olmak neye benzer?” diye sorduğumuzda, bundan “Taş olmak neye benzer?” sorusunda olduğumuz kadar emin olamıyoruz. Aslında bu düşünüş çerçevesinde Nagel’e göre, bundan da hiçbir zaman emin olamayacağız.

Oysa ki, Nagel’in de belirttiği gibi, asıl mesele bir yarasa olmanın nasıl bir şey olduğunu bilmektir. Ama ne zaman bir yarasa olmanın nasıl bir şey olduğunu hayal etmeye kalksak bile kendi deneyimimizin sunduklarıyla sınırlı olduğumuzu fark ediyoruz. Bu da demektir ki bir yarasa gibi davranmaya, hatta görünmeye çabalasak da, bunu insana ait bir görüş noktasından hareketle ve insana has temel deneyim yapısını terk etmeden (kendi beyin yapımızı, algılarımızı, anlayışımızı, deneyimlerimizi yarasaya taşıyarak) yaptığımız sürece, yaşadıklarımız bir yarasanın değil bizim deneyimlerimiz olacaktır.
Yine de, Nagel’e bakılırsa, birçok memeli hayvan türüne yaptığımız gibi yarasalara da genel bir deneyim tipini tereddüt etmeksizin atfediyoruz. Organik yapıları ve davranışlarına bakarak onların da deneyimleri olduğuna, bir çeşit acı hissettiklerine, korku, açlık ve şehvet duyduklarına, yarasadaki sonarın yanı sıra, bize daha tanıdık gelen algı tarzlarına da sahip olduklarına inanıyoruz. Öte yandan, bu genel deneyim tipleri tek başlarına bize yetmiyor. 

MARSLIYI ANLAMAK 
Peki, deneyimlerimizin, kavrayışlarımızın ötesinde olduğu için yani yarasanın deneyimlerini yaşamadığımız daha doğrusu yaşayamadığımız için kendimizin dışında, insan bilincinin dışında olan başka bir canlıyı da anlayamaz mıyız? Sözgelimi, yarasa ile aynı beyin yapısı ve deneyimlerimiz olmadığı için, yarasayı anlayamıyorsak, başka türden bilinçli bir canlının, örneğin bir Marslının bizimkinden apayrı bir öznel deneyimine (kendisine has deneyim, algılama, anlayış ve kavrayış vb) sahip olduğu için, sırf kavrayışımızın ötesinde diye onu (Marslıyı) da tamamen anlayamıyor olur muyduk? Tabii ki, buna karşılık, Marslı da benzer bir düşünce ile, bizim gibi (insan gibi) olmanın nasıl bir şey olduğunu kavraması imkansız olduğunu düşünebilirdi. (Bir Marslı için “düşünebilirdi” demek ile neyi kastettiğimi ben de tam olarak bilmiyorum.)

Nagel’e göre betimleyemediğimiz ya da anlayamadığımız bir şeyin var olması o şeyin gerçekliğini ve mantıksal anlamını inkâr etmemiz için geçerli bir sebep değildir. Diğer bir deyişle Nagel, bir şeyi anlayamadığımız, anlamlandırmadığımız için o şeyin (anlamlandırmadığımız mekanizmanın) varlığını da inkâr edemeyiz demek istemektedir.(Böyle bir tanımı genişletirsek, bir anlamda bizi, metafizik anlayış için de açık bir kapı bırakıyor olabilir mi?)

Gerçekten de böyle bir düşünce olabilir mi? Diğer bir deyişle, insanın öznel algısı ile Marslının öznel algısı farklı olduğundan dolayı, birbirlerine göre diğerinin öznel algısını yok sayabilir miyiz? Daha da açık söylemek gerekirse, beyin yapıları farklı olduğundan (öyle olduğunu varsayıyoruz) onların baktığı şeyi insan olarak biz başka türlü ve bir Marslı başka türlü algılıyor ve birbirimizin ne algıladığını bir türlü anlayamıyor, kavrayamıyor da olsak bu algıların “olmadığını” söyleyebilir miyiz? Söz gelimi, bir insan olarak bizim baktığımız ve “kırmızı” dediğimiz ama Marslının beyin yapısı ve algılayışının farklı olmasından dolayı, bizim, “kırmızıyı” nasıl algıladığı hakkında en ufak bir fikrimiz olmasa bile, böyle bir algılamanın kendisinin varlığını yok sayabilir miyiz? Her iki tarafın aynı şeyi nasıl algılıyor olduğunu bilemiyor olsak da, nasıl olduğunu bilemesek de, ortada bir algı olayının “varlığını”, algı olayın “kendisini” de yok sayabilir miyiz? Hayır sayamayız. Her iki taraf aynı kırmızıya bakarak (kaldı ki böyle bir cümlenin kendisi bile yanlıştır) farklı algılıyorlar ve birbirlerinin ne algıladığını anlatamıyorlar dahi olsa, ortada, aynı şey için farklı da olsa “algı” diye bir şeyin (mekanizmanın) olduğu da bir “gerçektir”. Bir başka deyişle, birbirimiz anlamıyor dahi olsak, bu farklı algıların kendilerinin varlığını reddedemeyiz. Her iki taraf da ne algıladıklarını birbirlerine anlatamıyor dahi olsalar, aynı şeye bakarak “bir şeyleri” algıladıklarını söyleyebiliriz. Bu arada, aynı kavramları döndürüp dolandırıp başka cümlelerle ifade ederek, kendimi de tekrarladığımın farkındayım. Amacım, bir cümlemle kaçırdığım bir anlamlandırmayı, diğer anlatım şekli ile yakalayabilme gayretimdir.

Nagel gerçeklik derken burada öznelliği (her canlının, kendine has beyin yapısı ve deneyimlerini) kastediyor. Diğer bir ifade ile buradaki “gerçeklik” diye bahsedilen kavram, birbirimizi anlasak da anlamasak da, gerek Marslının gerekse insanın aynı olayı kendi deneyimleri ile algıladığına dair bir gerçekliğin olduğudur. Yoksa, aynı olayın, Hem Marslının hem de İnsanın (Dünyalının) birbirlerini anlamasalar da ne algıladığı veya nasıl algıladığı değildir. Şu halde Nagel’e göre, dil ile ifade edemesek de, bu tür olguların varlığını kabul etmemiz gerekmektedir. 

BENİM BULUNDUĞUM YERDEN BAKMAK
Kendi bakış açımın dışında kalan başka bir kişiye ait bakış açısını ele almam gayet mümkündür. Örneğin, benim dışımdaki bir başkası (başka bir insan), ötede bir yerden bana bakıyor olsa, oradan buraya bakmanın nasıl bir şey olduğunu bilebileceğimi düşünürüm. Çünkü ben de oraya gidebilir ve şimdi bulunduğum yere oradan bakmanın nasıl bir şey olduğunu deneyimleyebilirim.

Ancak, ötede bir yerden bana bakan canlı, bir insan olmaktan ne kadar uzaksa, aramızda (insan özelliği olarak) ne kadar az ortak özellik varsa ben (insan olarak) onun bana baktığı yere gidip de, şimdi bulunduğum yere baktığımda, onun bana bakarken ne deneyimlediğini anlayamam. 

ORTAK BİR NOKTA BULMAK
İnsan ve Marslı örneğini devam ettirecek olursak, Nagel’e göre ortak bir nokta bulmak yine de mümkündür. Örneğin, Marslı bir bilim insanı gökyüzünde çakan bir şimşeği, bir insanın deneyimlediği gibi deneyimleyemese de, şimşeğin bir elektrik boşalması olduğu nesnel açıklamasını kavramakta güçlük çekmeyebilir. Başka bir örnek verelim. Bir Marslı elektrik akımı tarafından çarpıldığı zaman (Marslıya elektrik çarptığı zaman), elektriğin kendisine zarar vereceğini (elektriğin kendisini çarpmasındaki acı veya ne hissediyorsa), kendi algısına göre anlayacaktır. Bir başka deyişle, insan da olsa Marslı da olsa, elektrik çarptığında kendilerine göre bir algı olacak ve her iki taraf elektrik çarpmasından dolayı birbirlerinin algısını anlayamayacaklar ama, her iki taraf da elektriğin onlara verdiği zararı görecekler ve elektrikten uzaklaşacaklardır. (Elektrik akımının, Marslıyı çarptığını varsayıyoruz. Aksi halde bu örneğimiz geçersiz olurdu.) İşte bu “uzaklaşma/kaçınma” ortak bir dil olacaktır. Görülüyor ki, elektriğin kendisini çarpması farklı algılasa da ondan uzak durması gerektiğini anlayacak, elektrikten sakınma hali, her iki taraf için de ortak olacaktır (Bir kediye de elektrik çarpsa, o da, elektrikten kaçınır, uzaklaşır).

Thomas Nagel’e bakılırsa, her ne kadar söz konusu nesnel açıklamayı yapabilmemizi sağlayan kavramlar belli bir görüş noktasından hareketle formüle edilmiş olsalar da, bu fiziksel açıklamanın nesnel bir biçimde kavramayı hedeflediği “gerçeklik” belli bir öznel görüş noktasına bağımlı değildir. Bir başka deyişle, Nagel’in kendisi, öznel deneyimin (her canlının kendine has beyin yapısı, algısı ve deneyimlerinin farklılığı) fiziksel süreçlerden oluştuğunu kabul ediyor. Bunu tercüme edersek Nagel şunu demek istiyor. Yani, yarasanın beyni de, bizim (insan) beynimizi oluşturan aynı malzemeden (karbon, hidrojen, azot, oksijen vb.) oluşmuş olsa da, bu malzemelerin bizim ve yarasanın beynini oluşturma yapısı farklı olduğundan algılayışlar farklı olacaktır. Örnek olarak, yarasanın sonar dalgaları fiziksel birer süreç olduğu halde, bizim beynimizde böyle bir yapı olmadığı için yarasayı anlayamıyor olacağız. Her ne kadar anlayamıyor dahi olsak bu mekanizma (yarasanın sonarı) nesnel (ele avuca gelir) fiziksel “gerçeklik” üretmektedir. Biraz daha açıklayıcı olacağını düşündüğün başka bir örneği şu şekilde vermeye çalışayım. Bilindiği üzere radyo dalgaları havada (daha doğrusu boşlukta) ilerler. Ancak, bu dalga benim kulağıma çarptığı anda, benim beynimde radyo dalgalarının kodunu çözüp de benim anlayacağım hale getiren bir mekanizma olmadığı için, bu dalgalar bana bir anlam ifade etmeyecektir. Ancak ben, elime bir radyo alırsam, elimdeki bu radyo vasıtasıyla dalgaların içindeki mesajı (müzik, haber, belgesel kuşağı vb.) dinleyebilir ve anlayabilirim. Ancak bu arada farklılaşan bir şey vardır. Daha evvel kulağıma elektromanyetik olarak gelen bir fiziksel gerçeklik, artık bir sese (hava moleküllerinin birbirine çarpma eylemine) dönüştürülmüştür. Yani, manyetik olarak gelen dalga ile benim işittiğim ses aynı özelliklere sahip değillerdir. Şu halde, içindeki mesajın ne olduğunu anlayabildiğim için radyodan çıkan sesin var olduğunu kabul edip, kulağıma geldiği halde, elektromanyetik radyo dalgalarını, onu anlayamadığım için ret edemem. Diğer bir ifade ile, elektromanyetik radyo dalgalarının varlığı fiziksel bir “varlık” bir “gerçekliktir”. 

FİZİKSEL BİR MEKANİZMAYA İNDİRGEMEK
Bu gibi bir durumda çözüm bulmak bir yana, Nagel, öznel deneyimin, fiziksel mekanizmalara nasıl indirgenebileceği konusunda da bir fikrimizin olamayacağını söylemektedir. Fiziksel mekanizmalara indirgemeyi şu örnekle açıklamaya çalışalım. Bilindiği üzere, yarasaların sonar şeklindeki mekanizmaları ile gönderdiği yüksek frekanslı sesi, bizler insanoğlu olarak, bizim (insanın duyabileceği) sese cihazlar vasıtasıyla çevirebiliyor, sesin frekansını hesap edebiliyoruz. Yani, yarasanın, çıkardığı yüksek frekanslı sesi, bizler, kendi kulağımızın duyabileceği şekle çeviriyor ve yarasaların çıkardığı ses hakkında fikir edinebiliyoruz. Ancak fiziksel olarak bu çevirmeyi yaptığımız anda artık, aynı çevrilmiş ses, yarasanın kendisi için bir anlam ifade etmeyecektir. Diğer bir deyişle, Nagel’in demek istediği, yarasanın sonar sesinin hem benim (insan olarak) hem de yarasanın kendisinin aynı anlamda anlayabileceği “ortak” bir dile çevirmek mümkün olmayacaktır. Eğer böyle bir dil olsaydı, ya benim beynim yarasa beyni, ya da yarasanın beyninin insan beyni olması gerekirdi ki bu da her iki tarafın (yarasanın ve insanın) kendilerinin olmadığı anlamı çıkar. 

MADDENİN YAPISI, HAYAL GÜCÜMÜZ VE SINIRLARI
Nagel, hayal edebildiğimiz şeylerin sınırını kendi deneyimlerimizin çizdiğini, dolayısıyla hayal gücümüzün deneyimlerimizin bize sağladıklarıyla sınırlı olduğunu belirtiyor. Bu şu demek oluyor; bir yarasa olmanın nasıl bir şey olduğunu ne kadar hayal etmeye çalışırsam çalışayım, bu, benim için bir yarasa gibi davranmanın nasıl bir şey olacağını göstermekten öteye gitmez. Yani, sadece bir fikir verebilir (Yarasanın baş aşağı durmasını taklit etmekle, yarasanın ne hissettiğini hissedemiyor olmak).

Buna göre, bir kuş olup da dere tepe uçup sevgilisine kavuşan âşık, tekrar insan olduğunda, yol boyunca geçtiği dağları, ovaları, nehirleri, doğanın güzelliklerini, neler gördüğünü ve neler hissettiğini, kavuştuğu sevgilisine anlatmaya kalksa, anlatamayacaktır. Çünkü, anlatabilme becerisi olduğu anda, yol boyunca hem kuş beyninin bir bilinci olduğunu dolayısıyla “tam bir kuş olmadığını” söyleyebiliriz. Eğer, yol boyunca tam bir kuş olmuş ise, bu defa da o kuşta insan bilinci olmadığı için, kuşun gördüklerini ve hissettiklerini yine daha evvel açıklanan nedenlerden dolayı anlatamayacak demektir. Çünkü o bildiğimiz bir kuştur ve bir kuş beynine sahiptir; insan beynine ve bilincine sahip değildir. Eğer bu anlamda mantığımızı yürütürsek, şunu da söyleyebiliriz. Eğer âşık, kendi bilincini ve deneyimlerini taşımadan kuş olduğu anda artık, onun (kuşun) zihninde, aşığın kuş olmadan evvelki deneyimleri olmadığı için, kuş için gidilecek bir sevgili de yoktur. (Kuşun gidebileceği ve yine kendisi gibi aynı türden kuş olan karşı cinsi hariç). Diğer bir ifade ile, âşık, kuş olduğu anda, bir kuş için o anda ne yapması gerekiyorsa onu yapacaktır. Kuş olduğu andan itibaren belki de, karnını doyurmak için, başka taraflara gidecektir. Zaten bir kuşun da “insan sevgilisi” olduğunu aşığın, kuş olduğu andan itibaren düşünmek de makul gelmeyecektir. (Masallar ve fantastik filmler hariç). Ola ki, kuş, yine bir büyü ile kurgumuzun başındaki âşık olsa (eski haline dönüşse), sevgilisine kavuşmak için yola çıkan âşık, kendisini sevgilisinin yanında değil, kuşun, aşığa (eski haline) dönüşmeden evvelki bulunduğu yerde bulacaktır. Belki de âşık, dönüştüğü anda, kendisini karnını doyurmak için bir tarlada solucan yerken bulacaktır. Şarkının güftecisinin bu mantıktan haberi olsaydı acaba ne düşünürdü? Şu halde, sevgilimize kavuşmak için kuş veya başka bir şey olmak istediğimizde bir kere daha düşünmek gerekiyor gibi geliyor.

Bilinç sorunsalının (problematiğinin) çözümsüz olduğunu düşünenler, çözümsüzlüğün, insanın zekâsının veya sınırlarının olmasından dolayı değil, maddenin doğasından kaynaklandığını söylemektedir. (Aslında burada maddenin doğasından dolayı değil, bildiğimiz(!) maddenin yapıtaşlarının yan yana gelip de oluşturduğu yapının farklılığından kaynaklanıyor demek daha doğru olacaktır. Çünkü, yarasanın beyni ile benim beynim farklı olsa da evrensel malzemesi aynı maddelerdir. Karbon, hidrojen, oksijen, azot vb.)

Felsefemiz, hayal gücümüz, zihinsel örüntülerimiz ve algılayışımıza dair mekanizmalarımız “şimdilik” yetersiz kaldığı için, evreni tam olarak anlayamadığımıza dair Thomas Nagel’in düşünceleri için siz ne düşünüyorsunuz? Gerçeklik payı olabilir mi?

Erol

Kaynaklar:

6 yorum:

  1. Eğer İngilizce biliyorsanız, David Eagleman'in seminerlerinin videolarını Türkçe alt yazılı olarak sitenizde sunabilir misiniz?

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Sayın GMKP,

      Şu an için hali hazırda çevirdiğim belgeseller var, dolayısıyla bu işin altına şimdilik giremeyeceğim.

      Ama öneriniz üzerine biraz araştırma yaptım ve Türkçe altyazılı şu videoyu buldum: http://www.okyanusum.com/belgesel/david_eagleman.html

      Siz izlediniz mi bilmiyorum ama, ilgi çekici olduğu bir gerçek. Dediğim gibi, belki ilerleyen zamanlarda bu işe girişilebilir.

      Sil
  2. Yarin sabaha kadar Nagel"in yazisini okuyup ozet cikarmam gerekiyor,yaziniz cok ilham verdi,tesekkurler !

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. İlginiz için teşekkür ederim Sayın Sttiretella. Çalışmanızın kolay gelmesi dileğimle.

      Sil
  3. filozof parçası6 Ocak 2015 02:04

    değerli açıklamalarınız öyle faydalı oldu ki , bir felsefe öğrencisine bir anda Nagel'ın kapıları açılıverdi, teşekkürler

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Sözleriniz beni mahcup etti Sayın Filozof Parçası. İlginiz için ben teşekkür ederim.

      Sil