Sıfırın Altında Nihilizm: Çoklu Evrenler

3 Yorum
Zihnin evrimleşmesi ile birlikte oluşan ilkel düşüncelerle varoluşu süper güçleri olan yaratıcılara atfeden insanlık, Kopernik devrimi ile birlikte bin yıllar boyunca yerleştirdiği merkeziyetçi bakış açısını yeniden değerlendirmek zorunda kaldı. Zamanın şartlarında Dünya'nın yuvarlaklığı bile tartışma konusuydu. Bunun yanında yerkürenin evrenin merkezinde bulunduğu, Güneş'in, Ay'ın ve diğer tüm yıldızların onun çevresinde döndüğü görüşü hakimdi. Bu düşünce insanda, tüm evrenin kendisi için yaratıldığı, kendisinin diğer tüm canlılardan ayrıcalıklı olduğu, dahası kendisinden başka her şeyin, bizzat kendisi için yaratıldığı izlenimini oluşturuyordu. Doğrusu bu oldukça gurur okşayıcı ve konforlu bir yaklaşımdı. Belki de sırf bu yüzden sorgulanması bugün bile milyonlarca insan tarafından tabu olarak görülmeye devam ediyor.

Kopernik ile başlayıp, Galilei ve Kepler ile daha da olgunlaşan astronomi devrimi, evrendeki konumumuzun aslında hiç de sandığımız kadar ayrıcalıklı olmadığı gerçeğini insanlığın yüzüne çarptı. Önce Dünya'nın kendi ekseni etrafında ve eliptik bir yörüngede Güneş'in etrafında döndüğünü, Dünya ile birlikte benzer yörüngeler izleyen başka gezegenler de olduğunu ve adına Güneş Sistemi dediğimiz bu yapının, milyarlarca benzeriyle birlikte, Samanyolu Galaksisinin merkezi etrafında devindiği sonuçlarına ulaştık. Bilim ve teknoloji ilerledikçe, içinde yaşadığımız evreni git gide daha geniş bir perspektiften görmeye, tanımaya, algılamaya başladık. Hem içinde bulunduğumuz galaksinin kenar mahallelerinden birinde, hem de bu galaksiyle birlikte evrenin ışıksız ve sessiz, ücra varoşlarında yaşadığımız gerçeği, kabullensek de kabullenmesek de bilim dünyasının tamamı tarafından kabul edilen bir kozmolojik görüş bugün.

ABD’li ünlü kuramsal fizikçi ve kozmolog Lawrance M. Krauss, "Hiç Yoktan Bir Evren" isimli kitabında şu satırları yazıyor:
"Doğayı kavrayışımızda bir asır süren dikkat çekici, gerçekten de görülmemiş ilerlemenin ardından, kendimizi evreni, daha önce tahayyül edilemez ölçeklerde araştırabilir halde buluyoruz. Büyük Patlama’nın niteliğini ilk mikrosaniyelerine varıncaya kadar anladık, yüz milyarlarca yeni galaksinin, yüz milyarlarca yeni yıldızın varlığını keşfettik. Evren’in %99’unun aslında bize görünmediğini, büyük ihtimalle yeni bir temel parçacık biçimi olan karanlık maddenin ve kökenleri itibariyle bugün gizemini tümüyle koruyan karanlık enerjinin hakimiyetinde olduğunu keşfettik."
Böyle bir perspektiften bakınca insanın kendisini sonsuz evrende, görülmez, önemsenmez, umursanmaz bir nokta olarak görmesi, felsefeden güzel sanatlara, edebiyattan müziğe bir çok alanda özellikle son 150 yılda etkisini adeta bir "psiko-sosyal örselenme" olarak hissettirir. 

Rumen deneme yazarı ve ahlakçı Emil Michel Cioran, Çürümenin Kitabı isimli kitabında şunları yazar:
"İnsan aylaklıktan kan dökmeye kadar uzanan bütün fiil yelpazesini, sadece fiilin anlamsızlığını idrak etmediği için kullanır: Yeryüzü üzerinde yapılan her şey, boşluk içinde bir doluluk yanılsamasından, Hiçlik'in esrarından gelir."
Louis-Ferdinand Celine, 1932 yılında yayımlanan Gecenin Sonuna Yolculuk isimli muhteşem romanının bir yerinde şu satırları haykırır:
"Şu bizim bedenimiz, yani o kıpır kıpır, sıradan moleküller sayesinde tanınmaz hale gelen nesne, bu rezil sürüp gitme maskaralığına karşı hep isyanları oynamaktadır. Moleküllerimizin, bu yavrucakların tek arzusu, bir an önce, evrene dağılıp ortadan kaybolmaktır! Sonsuzluğun boynuzladığı ''bizler'' olmak onlara acı veriyor. Biraz cesaretimiz olsa paramparça olurduk, günden güne bunun eşiğinden döneriz. En sevdiğimiz işkencemiz işte oracıkta, kendi tenimizde yatmaktadır, gururumuzla birlikte, atomik nitelikte."
Sonsuz evrende bireyin yalnızlığı İsviçre asıllı ressam ve heykeltıraş Alberto Giacometti'nin eserlerinde ve söylemlerinde de kendisini fazlasıyla hissettirir: 
"Şu gizli alan, varlıkların, -aynı zamanda şeylerinde sığındığı- şu yalnızlık... hepsi çıplak. Kaydediyorum: Çok uzun boylu, çok zayıf, beli bükülmüş, göğsü içeri göçmüş bir adam ...ağır hantal hüzünlü yürüyen şişman bir ev kadını ...yalnız bir ağaç, yanında yalnız bir ağaç daha, yanında bir tane daha. ...Çizerken her insan, bütün varlığının hücum ettiği, fakat kendisinin tam olarak idrak etmediği yarası eliyle yerleştirildiği yalnızlık sayesinde, varlığının en yeni, en benzersiz, -ama hep bir yara olarak kalan- yanıyla görünüyor gözüme."
Düne kadar her şeye kadir yaratıcının her şeyin sahibi olan biricik kulu olan insan bireyinin düştüğü bu hiçlik duygusu, on yıllarca halkına zulmederek saltanat sürmüş bir diktatörün yerle bir edilişi kadar travmatiktir. Hiçliğin ağrısını bir virüs gibi izleyicisine/okuyucusuna enjekte eden bunca edebiyatçı, ve sanatçı varken; aynı malzemeden optimist ve coşkun bir hayat felsefesi çıkarabilenler genellikle bilim insanları olmuştur. 1977'de NASA tarafından uzaya gönderilen Voyager uzay aracının 6,4 milyar km uzaktan çektiği bir dünya fotoğrafı, felsefedeki ünlü "sub specie aeternitatis" halinin mini prototipi olarak, Carl Sagan'a, (ünlü "Soluk Mavi Nokta"sında) şu sözleri sarfettirmiştir:

[Carl Sagan'ın bu tarihi satırlarını okumak yerine, kendi sesinden dinlemek isterseniz -ki tavsiye ederiz-  buraya tıklayın]
"Şu noktaya tekrar bakın. Orası evimiz. O biziz. Sevdiğiniz ve tanıdığınız, adını duyduğunuz, yaşayan ve ölmüş olan herkes onun üzerinde bulunuyor. Tüm neşemizin ve kederimizin toplamı, binlerce birbirini yalanlayan din, ideoloji ve iktisat öğretisi; insanlık tarihi boyunca yaşayan her avcı ve toplayıcı, her kahraman ve korkak, her medeniyet kurucusu ve yıkıcısı, her kral ve çiftçi, her aşık çift, her anne ve baba, umut dolu çocuk, mucit, kâşif, ahlak hocası, yoz siyasetçi, her süperstar, her "yüce önder", her aziz ve günahkâr onun üzerinde - bir gün ışığı huzmesinin üzerinde asılı duran o toz zerresinde.

Evrenin sonsuzluğu karşısında dünya çok küçük bir sahne. Bütün o generaller ve imparatorlar tarafından akıtılan kan nehirlerini düşünün, kazandıkları zaferle bir toz tanesinin bir anlık efendisi oldular. O zerrenin bir köşesinde oturanların başka bir köşesinden gelen ve kendilerine benzeyen başkaları tarafından uğradığı bitmez tükenmez eziyetleri düşünün, ne çok yanılgıya düştüler, birbirlerini öldürmek için ne kadar hevesliydiler, birbirlerinden ne kadar çok nefret ediyorlardı.

Böbürlenmelerimiz, kendimize atfettiğimiz önem, evrende ayrıcalıklı bir konumumuz olduğu hakkındaki hezeyanımız, hepsi bu soluk ışık noktası tarafından yıkılıyor. Gezegenimiz, onu saran uzayın karanlığı içinde yalnız bir toz zerresi. Bu muazzam boşluk içindeki kaybolmuşluğumuzda, bizi bizden kurtarmak için yardım etmeye gelecek kimse yok.

Dünya, üzerinde hayat barındırdığını bildiğimiz tek gezegen. En azından yakın gelecekte, gidebileceğimiz başka yer yok. Ziyaret edebiliriz, ama henüz yerleşemeyiz. Beğenin veya beğenmeyin, şu anda Dünya sığınabileceğimiz tek yer.

Gökbilimin mütevazılaştırıcı ve kişilik kazandıran bir deneyim olduğu söylenir. Belki de insanın kibrinin ne kadar aptalca olduğunu bundan daha iyi gösteren bir fotoğraf yoktur. Bence, birbirimize daha iyi davranma sorumluluğumuzu vurguluyor, ve bu mavi noktaya, biricik yuvamıza."
 ***

20. yüzyılın son yarısında kuantum fiziğinde ve kozmolojide gerçekleşen gelişmeler, evrendeki konumumuzu çok daha geniş bir perspektiften sorgulamaya başlamak adına iddialı öneriler ortaya koyuyor. 

 Rus teorik fizikçi ve kozmolog Andrei Linde 1986’da yazdığı bir makalede şöyle diyordu: 
"Evrenimizin neden tek mümkün evren olduğu şeklindeki eski sorunun yerini artık bizimki gibi mini evrenlerin varlığının mümkün olduğu kuramların yönelttiği soru aldı. Soru hala çok zor ama önceki soruya göre çok daha kolay. Kanımızca, evrenin genel yapısıyla ve bizim dünyamızdaki yerimizle ilgili bakış açısının değişmesi, şişen evren senaryosunun gelişmesinin en önemli sonuçlarından biridir."
Büyük Patlama kuramının ilk mikro saniyelerine kadar anlaşılmasıyla birlikte fizikçiler ve kozmologlar Büyük Patlama'nın öncesinde (ya da birazdan anlayacağımız gibi, kelimenin daha doğru anlamıyla ''ötesinde'') ne olduğunu sorgulamaya başladılar. İster doğrudan, ister dolaylı olarak bir çok teori, içinde yaşadığımız evrenin -analojik olarak- devasa bir çoklu evrenler okyanusundaki tek bir su molekülü olabileceği fikrini ortaya çıkardı. Evrenimizde yer alan kara deliklerin yapısı anlaşıldıkça, bizzat kendi evrenimizin de, kendi içindeki tekilliğe çöken bir uzay-zamanın, bir genişlemeye dönecek büzülmeyle kendisine seken bir kara delikten doğmuş olabileceği önerisi bilim çevrelerinde geniş bir kabul görmeye başladı. Bu olgu, Büyük Patlama kuramının matematiksel olarak simetriği sayılabilir. John Gribbin, Çoklu Evrenler kitabının son bölümünde yer alan ''Kara delikler ve Bebek Evrenler'' bölümüne şu cümleyle giriş yapar:
"Tekilliğe çöken bir kara deliğin içerisindeki olayların fiziği, tamamen tekillikten genişleyen Büyük Patlama fiziğinin zamanda terse döndürülmüş halidir."
Bu teoriye göre, karadelikler; farklı evrenleri birbirine bağlayan tüneller olabilirler. Bu düşünceyi daha anlaşılır kılmak adına John Gribbin, Çoklu Evrenler kitabındaki aynı bölümde şu analojiyi kurar:
"Bunu resmetmenin başka bir yolu genişleyen üç boyutlu uzayımızla, sürekli havayla doldurulan bir balonun iki boyutlu yüzeyinin şişmesi arasındaki benzetmeden başlamaktır. Balonun içindeki hacmi unutun ve sadece uzaya eşdeğer olarak balonun dersini düşünün. Bu resimde, bir kara delik balonun yüzeyindeki çimdiklenmiş ve kendi doğrultusunda genişleyen bir kabarcık olarak gösterilebilir. Asıl balonu genişleyen kabarcığa bağlayan küçük bir boğaz vardır ve kabarcık asıl balonun yapısını (asıl uzay zaman) etkilemeden asıl balonun kendisi kadar büyük ya da daha büyük hale gelebilir. Asıl evrenin tüm yaşayanlarının görebileceği bir kara deliktir; ama kara delik, ana evreni yeni bir bebek evrene bağlayan bir çeşit göbek bağının bir ucudur. Yeni evrende, herhangi bir zeki gözlemciye göbek bağının diğer tarafı kendi kütle çekiminin negatifliği sayesinde bol miktarda madde ve enerji üretimi ve şişmesiyle beraber Büyük Patlama gibi gözükür."
Kare delikler, yakıtını tüketerek kendi içine çöken yıldızlar tarafından oluşturulurlar. Kara deliklerin sahip olduğu kütle çekim enerjisi o kadar yüksektir ki, ışık fotonları bile bu çekim gücünden kaçamayarak kara deliklerin içerisine düşerler. Zaten kara deliklerin ''kara bir delik'' gibi görünmesinin sebebi de budur.  Bir kara delik, kabaca dünyamız büyüklüğündeki bir gök cisminin, bir santimetre küplük bir hacme sıkıştığı bir yapıdadır. Astronomlar, bugün evrende görülen her 10.000 yıldıza karşılık, bir önceki yıldız neslinde üretilmiş 1 kara delik olduğunu hesaplıyorlar. Bu hesaba göre, Güneş Sistemi'nin de içinde bulunduğu Samanyolu Galaksisi'nde var olduğu tahmin edilen birkaç yüz milyar yıldız, yakıtlarını tüketip kendi içlerine çöktükçe ortaya çıkacak en az 10 milyon kara delik olmalıdır. Tüm evrende var olduğu tahmin edilen yıldız sayısı düşünüldüğünde, tüm evrende üretilmesi gereken kara delik sayısı, 1018 ile 1019 arasında bir sayıya denk gelir. 

Şimdi bu devasa çoklu evren okyanusunda, bir su molekülü olduğunu söylediğimiz evrenimizin içinde daha önce yok sayılabilecek kadar küçük ve önemsiz olduğuyla yüzleştiğimiz yerimizi, çok daha farklı bir perspektiften yeniden değerlendirmeye çok yakınız. 

Tüm bu kara deliklerin oluşması için ilk önce yıldızların oluşması gereklidir. Büyük patlamadan sonra oluşan ilk yıldız neslini meydana getiren gaz ve toz bulutları hidrojen ve helyum atomlarından oluşuyorlardı. Bunlar kendi ağırlıklarına çökerek yıldızların merkezlerinde kütle çekimsel enerjinin serbest kalarak büyük miktarda ısı enerjisinin oluşmasını sağladılar. Yıldızların çekirdeklerinde bulunan elementler bozunarak karbon gibi daha ağır elementlerin oluşmasına neden oldular. Bu ilk yıldız nesli supernovalar ile patlayarak içeriğini evrene saçtığında ve bu içerik yeniden çökerek yeni gök cisimlerini oluşturduğunda, bugün dünyamızdaki canlılığın da kökenini oluşturan karbon elementini de içeriyorlardı. Bu elementin varlığı, Dünya'daki yaşamın başlangıcında olduğu gibi diğer yıldız nesillerinin oluşmasında ve gelecek yeni nesilleri oluşturmada kilit rol oynar. Eğer doğa sabitleri, daha az karbon oluşturacak derecede farklı olsaydı, çok daha az yıldız ve kara delik içeren bir evren ortaya çıkabilirdi. Tam bu noktada, bu ve bunun gibi ince kozmolojik sabitlerin varlığını insan merkezci bir varoluş algısına dayanak yapmaya hevesli sayısız ''ince ayarcı'' yorumcu olsa da, ABD'li fizikçi Lee Smolin, karbon oluşumunun kolay olduğu evrenlerin, kara delik ve bebek evrenler oluşumunu desteklediği için, (tıpkı biyolojik evrimdeki doğal seçilim yapısında olduğu gibi) çoklu evrenler okyanusu içerisinde ''seçileceği'' açıklamasını getirir. Bu ölçekte bakıldığında rahatlıkla anlaşılacağı gibi, bizim varlığımızın bu konuyla uzaktan yakından ilgisi yoktur. 

Karbon varlığı, hem yıldızların, hem de dolayısıyla kara deliklerin oluşumunda bu kadar önemli olduğuna göre ve her kara delik, başka bir evrene açılan bir boğaz olduğunu göre; her ne kadar dünyadaki yaşamın temeli de karbon olsa da, bizim varlığımız, tüm bu kozmik manzara içerisinde karbon varlığından beslenerek ortaya çıkan ''parazitik'' bir yapı gibi görünmeye başlar. Çünkü görüldüğü üzere bu durum aslolanın canlı hayatı değil, kara deliklerin oluşumu olduğunu apaçık ortaya koyar. 

Bugün hala yaşamı, ilkel çağların insan merkezci daracık perspektifinden görme kibrinde direten milyarlarca insana, varlığımızın kara deliklerin ve bebek evrenlerin doğal seçiliminin beklenmeyen parazitik bir yan ürünü olabileceği perspektifini anlatabilmek için daha uzun bir yol var. Bense, bu yazıyı yazdığım sürece, 1942'de yazdığı Yabancı romanıyla Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazanan Albert Camus'nün, burada bahsettiklerimizin farkındalığına sahip olması halinde, daha öte nasıl bir ''yabancılık'' tasvir edebileceğini düşünmekten kendimi bir türlü alamadım. 

not: katkılarından dolayı Nilay'a teşekkür ederim.

keytarist

3 yorum:

  1. Muthişsiniz gercekten su ana kadar gordugum en iyi , tarafsiz ve güvenilir blogsunuz. Bilgi kaynagi eksikliğini cok iyi dolduruyosunuz sayenizde fikirlerim değişti gerçekleri gördüm ve gormeye okumaya devam ediyorum emekleriniz icin cok tesekkurler turkiye gibi tekçi anlayisin ve bilgi ve fikir kıtlığının oldugu bi yerde sayenizde cok sey ogrendim :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Samimi düşünceleriniz bizim için çok değerli ve motive edici Sophie. Çok teşekkür ederiz.

      Sil
  2. Çok değerli bir yazı. Teşekkürler.

    YanıtlaSil