Beynimiz ve Biz: Kendi Kararlarımızı Kendimiz Mi Alıyoruz?

3 Yorum
Başlık biraz garip gelebilir. Öyle ya,  kararlarımızı kendimiz almıyorsak kim alıyor? Ancak, hemen karar vermeden evvel, aşağıdaki örneklere bir göz atmakta yarar var. Örneklerin hepsi sizin düşünce alanınıza girmeyebilir ama yapılan deneyler, çoğunluğun, verilen örneklere uygun davrandığını göstermektedir.

Örneklere bakarak, “Ben neden böyle davranıyorum/düşünüyorum?” şeklinde bir soru sorabilirsiniz. Bence bu sorunun doğru soruluş şekli, “beyin, neden böyle davranıyor/karar alıyor ve aldığı kararları (bilincimin/farkındalığımın) kararları gibi bana dikte ettiriyor?” şeklinde sormak daha doğru olacaktır.

Düşününüz ki cerrahsınız ve bir hastanızın riskli bir ameliyata girmesi gerekiyor. Hastanıza, aşağıdaki cümlelerden hangisini söylerdiniz?

“Sizin, yapacağım ameliyat ile hayatta kalma olasılığınız %90 dır.”
veya
“Sizin, yapacağım ameliyatta ölme olasılığınız %10 dur.

Baktığınızda, iki cümlede de ayni mantıksal çıkarım söz konusu olduğu halde ikinciyi değil, cerrah isek söyleyeceğimiz veya ameliyat olacak kişi isek duymak isteyeceğimiz cümle birinci cümle olacaktır. Neden?

BEDELİNİ KENDİMİZİN  BELİRLEDİĞİN PİYANGO
Diyelim ki bulunduğunuz okulda, şirkette, üyesi olduğunuz dernekte veya benzeri yerlerde bir piyango düzenlendi. Bu piyango için ortaya konulan ikramiye 5.000 TL. Bu ikramiyenin çıkma ihtimali 1/100 yani %1. Şimdi soralım. Böyle bir piyango biletini almak isteseniz kaç lira ödersiniz. Evet evet yanlış okumadınız, bilete ödeyeceğiniz para miktarını siz belirliyorsunuz. Piyangoyu düzenleyenler, bilet fiyatının belirlenmesini size bırakmış. Yeter ki siz, bilet için makul bir bedel belirleyiniz. Yazının geri kalanını okumadan önce aklınızda bir fiyat oluşturmaya çalışınız.

Piyangoyu düzenleyen organizasyon, bir ay sonra yeni bir piyango düzenliyor. Bu defa piyangonun ikramiyesi 10.000 TL. Daha evvelki piyangoda olduğu gibi bilet fiyatını siz belirliyorsunuz. Bu defa 10.000 TL ikramiyeli piyango biletine kaç lira ödersiniz? Ödeyeceğiniz miktar, daha önceki 5.000 TL ikramiyeli piyango bileti için ödediğinizin iki katı mı? İki katına yakın bir miktar mı? O zaman şöyle soralım, 10.000 TL ikramiyeli bilete ödediğiniz tutar, 5.000 TL ikramiyeli bilete ödediğiniz tutardan, birkaç Lira bile olsa fazla mı?

Eğer siz de 10.000 TL ikramiyeli bilet için birkaç lira bile olsa fazla ödeyenlerden iseniz, şunu sormak gerekiyor. Bu fazladan parayı neden ödediniz? Dikkat ederseniz, 5.000 TL ikramiyeli biletin çıkma olasılığını söyledikten sonra, 10.000 TL ikramiyeli bilet için, ikramiyenin çıkma olasılığını ne azalttık ne de çoğalttık, yani aynı kaldı. Bir başka deyişle 5.000 TL’lik ikramiye ile 10.000 TL’lik ikramiyenin çıkma olasılığı aynıdır. O zaman şunu sormak gerekiyor: olasılığı dikkate almadan sadece ikramiyenin büyüklüğüne bakarak bilete daha fazla ödemeye bizi yönlendiren neydi?

Yukarıdaki deneyin başka bir versiyonunu da şu şekilde sorabiliriz.

Diyelim ki bilet bedeli aynı olan iki şans oyunu var: Birincisinde 10 milyon $ kazanabilirsiniz, ikincisinde ise 10 bin $. Bu defa olasılıkları ayrı ayrı verelim. Kazanma olasılığı birinci oyunda 100 milyonda bir (1/100.000.000), ikinci oyunda ise 10 binde birdir (1/10.000). 

Siz, hangi oyuna katılırsınız? Eğer, yazının başındaki örneklerden haberimiz olmasaydı ve bu versiyonu ilk defa duyanlardan olsaydık seçimimiz bizi ilk oyuna çekiyor olurdu. Oysa nesnel bakışla, ikinci oyunda kazanma olasılığı 10 kat daha yüksektir. Bu yüzden eğilim daha çok “büyük ikramiyelere” doğrudur. 

Görülüyor ki beyin olasılıklara değil, büyüklüğe itibar etmektedir.

Genellikle bunun nedenlerini, beynimizin bugünkü modern zamanındaki yapısında veya bizim sahip olduğumuz normal düşünme tarzımızın bu şekilde olmasından dolayı olduğuna inanırız. Halbuki, beynimiz ve hatta düşünce sistemimizin böyle bir beyin yapısının bize dayatması olduğunu pek düşünmeyiz. Diğer bir deyişle beynimizin yapısı ne olursa olsun, bizlerin her şeyi her zaman düşünebileceğimiz görüşünü benimsiyor olabiliriz. Oysaki milyon sene evvel düşünen beyin yani alnımızın arkasındaki prefrontal korteksin olmadığı, dolayısıyla olasılık hesaplarının yapılamadığı eski zamanda, beynin itibar edebileceği yegâne şeyin (toplanabilecek meyve veya avlanabilecek hayvanlar vb.) ne derece ulaşılabilir, elde edilebilir olduğuna dair olasılığı hesaplamak değil, beyin için çekici olan o şeyin ne kadar “çok olduğu/büyük olduğu”dur.

Bugün bile hala, beynimizin, dünün evrimsel mirası olduğunu dikkate almayız. Şöyle düşünülebilir: İyi ama artık benim “düşünen beynim var”. Bu cevap o kadar da tatmin edici değildir. Çünkü, düşünen beyin dediğimiz prefrontal korteks, evrimsel süreçte, kendi kendisini bağımsız olarak beynimizin bir parçası olarak oluşturmamıştır. Düşünen beyin denilen kısım, aslında beynimizin ortasında bulunan duygusal beynimizin diğer adıyla limbik sistem denilen ilkel bölümün sinir uzantılarından oluşmuştur. Bunun en temel anlamı, bizler ne kadar analitik ve mantıksal düşünüyor olursak olalım, duyguların denetiminde karar veriyoruz demektir. 

Eğer beynimizin düşünen kısmı ile duygusal bağlantıyı yukarıdaki örneklere taşıyacak olursak, olasılık kavramını dikkate almamayı düşünen beyne dayatan kısım, milyon sene evvel beynimizin ilkel parçası olan duygusal beyindir. Bir başka deyişle, düşünen beyin, olasılık diye bir kavramın olduğunun farkına varana kadar, duygusal beyin, düşünen beyne “olasılık” diye bir şeyin olmadığı sinyalini gönderiyor diyebiliriz. Onun içindir ki, bu tür deneylerde olasılıkları değil, çoklukları/büyüklükleri dikkate alırız. Ancak, farkına vardıktan sonra bu türden hesaplamaları düşünen beyne taşıyabiliyoruz. Ve onun içindir istatistik, matematik gibi soyut kavramları öğrenmek diğer kavramları öğrenmeye göre daha zordur.

Bugün bu tür deneysel sorularda, (istatistik veya matematik bilgisine sahip ve bu bilgilerini kullanan kişiler hariç) çoğunluk benzer durumda karar alırlar.

Peki, şöyle bir soru sorulabilir. Bugün bile, beynin böyle bir durum için olasılığı dikkate almadan, çoğunluğa/büyüklüğe itibar ederek karar almasını bir “hata” olarak düşünebilir miyiz? Bunun cevabını siz okurlara bırakıyoruz. 

HANGİSİ DAHA ZOR?
724, 947, 421, 843, 394, 411, 054, 646

Yukarıdaki sayıların ortak özelliği nedir? Biraz dikkat edilirse bütün sayılarda ortak olarak 4 rakamı var. Şimdi de şu diziye bir bakalım.

349, 851, 274, 905, 772, 032, 854, 113

İkinci dizideki sayıların ortak özelliği nedir diye sorduğumuzda, ortak noktayı bulmakta birinci diziye göre biraz daha zorlandığımızı görürüz. İkinci dizideki ortak özellik, her bir sayının içinde 6 rakamının olmamasıdır. Birinci sayı dizisinde, bizim akıl yürütmemizden önce, beynimizin bizi (bilincimizi, farkındalığımızı) yönlendirmesi söz konusudur. Beyin, yok olan (olmayan) bir argüman (6) yerine, öncelikli olarak var olanı (4) arar. Beynimizin muhakeme, karar verme, araştırma, karşılaştırma yapan kısmı; alnımızın hemen arkasında bulunan prefrontal kortekstir. Diğer taraftan, sahip olduğumuz bilgilerin depolandığı yer ise kulaklarımızın hizasında bulunan temporal loblardır. (Aslında, hayat boyu edindiğimiz bilgiler, bellek özelliklerine göre, beynimizin çeşitli yerlerinde depolanırlar).

Düşünen beynimiz diğer bir deyişle prefrontal korteks, bir uyaran (gördüğümüz, duyduğumuz, kokladığımız, dokunduğunuz, tattığımız vb.) için öncelikle geçmiş dönemde belleğimizde kaydolup olup olmadığına bakar. Aranan bilgi, belleğimizde mevcutsa işimiz kolaydır (Birinci dizideki 4 rakamı). Aradığını bulamaz ise düşünen beynin işi zorlaşır. Çünkü beynimiz bilmediğini (belleğinde olmayanı) işlemek üzere değil, bilinen bilgileri (belleğinde var olanı) işleyip çevreye uyum sağlamak üzere evrimleşmiştir.

Dikkat edilirse, ikinci dizide eksik olan 6 rakamını bulmaya çalışırken, birinci dizide tekrarlanan 4 rakamını bulmaya göre beynimiz biraz daha fazla efor sarf eder. İşte böyle bir durumda karar verici olan, düşünen beyin (prefrontal korteks), bellekteki geçmiş dönem bilgileri birbiri ile ilişkilendirerek yeni varyasyonlar, senaryolar yaratır, hayal kurar. Bu süreçte (ikinci sayı dizisi) beyin gerek dikkat, gerekse muhakemeye harcanan eforlar, bellekten çağırmaya göre daha fazladır. Daha açık söylemek gerekirse birinci sayı dizisindeki ortak olan 4 rakamını bulmanın, ikinci sayı dizisindeki 6 rakamının “olmadığını” bulmaktan daha kolay olması, bizim muhakeme veya karar gücümüzden daha çok, beynin evrimsel yapısından kaynaklanmaktadır. Çünkü beyin, dış uyaranların öncelikle tehdit ve tehlike olup olmadığını, tehdit veya tehlike yoksa mevcut uyaranlarla çevreye nasıl uyum sağlayacağına dair evrimsel bir programı takip etmekte, gerisini de kaba tabirle boş vermektedir. Daha açık bir deyişle, beyin, gördüğü, duyduğu yani var olan bilgilere bakarak kendisinin tehlikede olup olmadığına ve dolayısıyla çevreye uymaya çalışır. Ortalıkta olmayan bir uyaranı dikkate almaz. 

SALT MANTIK VAR MIDIR?
Yine bunun temel nedeni, daha evvel kısaca bahsettiğimiz, koku haricindeki diğer duyularımız olan görme, işitme, dokunma, tatma duyu bilgilerinin öncelikli olarak düşünen beyne (prefrontal kortekse) gitmemesidir. Çevremizden edindiğimiz ilk bilgiler-söz gelimi masada gördüğüm bir kalem, pencerenin dışından gelen bir korna sesi veya bahçedeki bir gülün kokusu- beynimizin ortasında bulunan duygusal beynimize (limbik sistem) ve buradaki bir alt sistem olan “talamus” isimli beyin organeline gider. Eğer, bireyin gördüğü işittiği uyaran (neyi görüyor, neyi işitiyor ise) bir tehdit oluşturmuyorsa, ondan sonra bu bilgiler talamustan düşünen beyne gider. Buradan da anlaşılıyor ki, yukarıdaki sayı dizisindeki bilgiler dahi, problemi çözmek için ilk etapta düşünen beyne değil, duygusal beyne giderler. Bunun da anlamı, çözmeye çalıştığımız problem matematik de olsa, mantık problemi de olsa öncelikle “duygusal” denetimden geçtikten sonra düşünen beyin vasıtasıyla muhakeme edilebilir, karar verilebilir, bilgi haline gelir demektir. Diğer bir deyişle, çözmeye çalıştığımız her türlü matematik/mantık problemi, duygusal sürecin bir parçası olmak zorundadır. Buna göre, bildiğimizin/inandığımızın aksine, insan için “saf/pür/yalın” bir mantıktan bahsedemeyiz. Özetle 2+2=4 işlemine ait bilgi dahi önce duygusal denetimden geçer ve ondan sonra analitik süreçlerde incelenmek üzere düşünen beynimize gider.

Sayı dizimizle ilgili konuya tekrar dönecek olursak, ikinci dizide beynimizin birinciye göre daha fazla zorlanmasının nedeni, birkaç yüz bin yıl evvel beynimizde, düşünen beynin (prefrontal korteksin) olmadığı ve dolayısıyla beynin, belleğindeki bilgilere bakarak, çevredeki uyaranların birey için tehdit olup olmadığına bakmak ve bellekte var olanlarla karşılaştırma yapmak üzere evrimin getirdiği kolaylığını kullanıyoruz demektir. 

Bu kısmı özetlersek, beynimiz, neyi aradığını bilmeden giriştiği bir süreçteki muhakeme, bilgi karşılaştırması, karar verme, plan yapmaya göre beyindeki muhtemel işlevlere ait kombinasyon sayısı; neyi aradığını bilerek yapılan işlem kombinasyonundan katbekat fazla olacaktır. Dolayısıyla böyle bir işlem için “yokluk”, “varlıktan” daha zor fark edilir. 

Şöyle bir örnek verelim. Bir annenin, çocuğunu almak üzere yuvaya gittiğinde, çocuğu yuvada yoksa (baba, anneye haber vermeden daha erken bir saatte çocuğu almış ve annenin danışacağı yuva görevlisi o anda ortalıkta değilse), anne, çocuğunu yuvada görememenin farkına, görmesinden daha fazla efor sarf ederek mi varacaktır? Böyle bir durumda ebetteki daha çabuk farkına varacaktır. Çünkü, anne, yuvaya neyi bulamayacağını değil, neyi bulacağını bilerek gitmektedir. Buna göre, ikinci sayı dizisine bakan kişiye “hangi rakamın olmadığı” şeklinde ön bilgi verilmiş olsa ve kişi, sayı dizilerine, bu ön bilgi çerçevesinde baksa, beynin bu konu için harcayacağı efor biraz daha azalacaktır. Diğer bir ifade ile beyin, bilinmeyen değil, bilinen bir bilgiyi işleyecektir.

KAZANDIĞIMIZDA ÜZÜLDÜĞÜMÜZ, KAYBETTİĞİMİZDE SEVİNDİĞİMİZ OLUR MU? (OLGU KARŞITI KARŞILAŞTIRMA)
Berkeley Kaliforniya Üniversitesi profesörlerinden Barbara Mellers de iki bölümden oluşan aşağıdaki gibi bir deney tasarlıyor.

Deneyin birinci basamağı şöyle:
Deneğe, yazı tura attırılıyor. Eğer tura gelirse, denek, 8  $ kazanacak; yazı gelirse 32  $ kazanacak. (Evet, evet, yanlış okumadınız, denek, yazı da gelse tura da gelse para kazanıyor. Ancak, birinde 8 $ kazanırken, diğerinde 3 $ kazanıyor)

Böyle bir yazı tura oyunda, para atılıp, tura geldiği ve karşılığında 8 $ kazandığınız zaman sevinir misiniz, üzülür müsünüz? Gariptir ki bedavadan 8 $ kazandığımız halde, 8 $ kazandığımız için sevinç değil, 32 $ kazanamadığımız için üzüntü duyarız.

Peki, bir de bu deneyin ikinci basamağını, tersini düşünelim ve kurgumuzu şu şekilde değiştirelim.

Bu defa, tura gelince 8 $ kaybedeceksiniz, yazı geldiği zaman da 32 $ kaybedeceksiniz. (Her iki halde de kayıp var.)

Böyle bir deney başınıza gelse, yazı tura atılsa, atım sonucu tura gelse ve siz de 32 $ yerine 8 $ kaybetseniz, sevinir misiniz, üzülür müsünüz? Yine, burada da, her iki durumda da kaybetme ihtimali olduğu halde, bizler, sanki bir şey kazanmışçasına sevinmekteyiz. (Veya beklenenden daha az üzülürüz.)

Konuyu biraz daha irdeleyelim. Birinci deneyde, bedavadan 8 $ kazandığımız halde üzülmekte, ikinci deneyde ise 8 $ kaybettiğimiz halde sevinmekteyiz. Sizce bunda bir gariplik yok mu? Günlük hayatın içinde kalarak bu deneylere bakarsak, pek de garip görünmez. Kazançlarda (bedava bile olsa) kafamızdaki hedeflenen değerden düşük bir değer elde edildiğinde, hayal kırıklığı ve sonunda bir üzüntüye dönüşürken, kayıplarımızda ise beklenen en büyük kayıptan (32 $) daha azı (8 $) gerçekleştiği zaman, bir rahatlama olacağı için, bu rahatlama bir sevince dönüşmektedir. Bu tür olaylara, yine, günümüzün mantığı ile değil, zihnimizin evrimsel süreci çerçevesinden, insanların yüzbinlerce yıl evvelinden, doğaya uyumu olarak bakmak daha makul olacaktır. Peki, insan beyninin bu oluşumu, doğaya uyum olarak bize, nasıl bir kazanç sağlamış olabilir acaba?

Bu örneği destekleyen başka bir deneyi de aşağıda anlatmaya çalışalım.

Bir başka deneyde, deneklere, Olimpiyat Oyunlarının madalya töreninde, birincilik, ikincilik ve üçüncülük kürsüsüne çıkanların resimleri, daha doğrusu resimdeki yüz ifadelerinin tanımlanması isteniyor. Resimlerde, olimpiyat yarışmacılarının yüzlerindeki ifadelere bakan denekler, hemen hemen aynı şeyleri söylüyorlar. Üçüncü olan yani bronz madalya alan sporcu, birinci olan yani altın madalya alan sporcu kadar sevinçlidir. Buna karşılık, ikinci olan yani gümüş madalya alanın yüzü ise hüzünlüdür.

Burada da görülmektedir ki, üçüncü olan kişi sevinçlidir çünkü birinci olamasa da, en azından bu üçlünün arasına girerek, hiç kazanamayanlara göre bir üçüncülük elde etmiştir. Bunu bir evvelki deneydeki, 32 $ kaybetmek yerine 8 $ kaybetme ile eşleştirebiliriz. Diğer taraftan, ikinci olanın üzüntüsü ise, yine bir evvelki deneyde olduğu gibi, 32 $ kazanmak varken, 8 $ kazanmaya eşdeğerdedir.

Bu türden olaylara yani, kazandığımız halde üzülmeye ve kaybettiğimiz halde sevinmeye sosyal psikoloji bilimlerinde “olgu karşıtı karşılaştırma” adı verilmiştir.

BEYNİMİZDE NELER OLUYOR?
 
Peki, bu olaylarda beynimizde neler oluyor? Öncelikle hemen söyleyelim ki, bir ödül kazandığımızda, hatta ondan da öte bir ödül kazanacağımıza dair beklentiye girdiğimizde, beynimizin ön tarafına yakın ve yaklaşık olarak gözlerimizin hizasında bulunan kısım olan nucleus accumbens, bolca dopamin adı verilen kimyasalın etkisi altına girmekte ve bizi sevince boğmaktadır. (Aşık olduğumuz kişiyi, randevulaştığımız yerde, içimiz kıpır kıpır ederken beklememizi hatırlayalım. Tabii ki, bu sözümüz aşık olanlar için.) Diğer bir deyişle beynimizin bir bölümü olan nucleus accumbens, bizim ödül merkezimizdir.
***
Diğer taraftan, kayıptan (riskten) kaçınmayı sağlayan kısım ise beynin önünde ve ön adacık (anterior insula) adı verilen kısımdır. Ön insula, kayba uğrayacağı bir durumun içinde olduğunu değerlendirirse bunu bize acı, iğrenme, bıkma, hayal kırıklığı, ön yargı, pişmanlık, beğenmemek, memnuniyetsizlik, stres hatta panik olarak hissettirerek gösterir. Ön adacık adlı bu kısım, aynı zamanda duygularımız için önemli olan, korktuğumuzda, o yerden kaçmamızı veya gerekiyorsa bizi tehdit eden şeye saldırmamızı sağlayan amigdala, bellek merkezimiz olan hipokampus ve hormon salgılama merkezi olan hipotalamus ile işbirliği yapar.

Görülüyor ki, nucleus accumbens bizi sevindirecek durumlarda devreye girerken, ön insula denen kısım ise, bize acı verecek olaylarda devreye girmektedir. Ödül ve kayıp sistemleri birbirinden büyük ölçüde bağımsız ise de, biri devreye girdiğinde, diğeri çalışmasını azaltır.

İşin ilginç tarafı, üzülmek ve sevinmek gibi faaliyetler, her ne kadar bilincimiz vasıtasıyla bir başka deyişle biz istediğimiz için yürütülen faaliyetler gibi görünse de aslında yukarıda bahsi geçen beyin bölgeleri irademizin dışında birer karar verici merkezlerdir. Daha da açık söylemek gerekirse, beynimizin ilkel merkezlerinin aldığı kararların, düşünen beynimize dayatması sonucu, bu kararın bizim bilinçli kararımızla alındığı ve düşüncesine iter. Çünkü, beynimizin ilkel kısmı (beynimizin ortasında bulunan ve limbik sistem denilen kısım, kişilik yapımızın neredeyse büyük bir yüzdesini oluşturur) kendisiyle çelişkiye düşmeyecek şekilde bizi, bir başka deyişle düşüncelerimizi manipüle eder. Bunun en açık anlamı, gündelik hayatımızdaki davranış, düşünce ve kararlarımızın çok azı bize aittir. 

GARANTİ PARAYI MI, OLASILIKLI PARAYI MI TERCİH EDERSİNİZ?
Size iki seçenekli şöyle bir teklif getiriliyor. 
Garanti diğer bir deyişle kesin 3000 $ mı tercih edersiniz yoksa %80 olasılıkla 4000 $ kazanma durumunu mu tercih edersiniz? 4000 $ kazanma kısmını biraz daha açık anlatırsak, 80 adedinde “4000 $ kazandınız”, 20 adedinde ise “hiçbir şey kazanmadınız” yazan kağıtların olduğu bir torbadan rastgele çekeceğiniz kağıda göre %80 olasılıkla 4000 $ kazanacak veya %20 olasılıkla hiçbir şey kazanmayacaksınız. Hangi durumu seçersiniz?

Böyle bir durumda, hemen herkes, işini şansa bırakmadan 3000 $ kesin parayı tercih etti bu şaşırtıcı bir sonuç değildi. 

Şimdi de aynı soruyu bir başka türlü soralım.
Yaptığınız yanlış bir şey nedeniyle 4000 $ için dava edildiğinizi hayal ediniz. Size şöyle bir teklif getiriyorlar. Şu anda 3000 $ ödemeye razı olup anlaşmak mı istersiniz yoksa %80 olasılık ile kaybetme ihtimalinizin olduğu ve kaybettiğiniz zaman toplam 4000 $ borçlu olacağınız, fakat bunun yanında %20 olasılık ile kazanma şansınızın olduğu (hiç borcunuzun olmadığı) ihtimalini mi seçmek istersiniz? Daha açık bir dille söylemek gerekirse, 4000 $ ceza ödemek yerine 3000 $ ödeyeceksiniz böylece hiçbir cezanız kalmayacak ya da bir evvelkinde olduğu gibi 80 adedinde “4000 $ ödeyeceksiniz” ve 20 adedinde “hiçbir şey ödemeyeceksiniz” yazılı kağıtların olduğu torbadan çekip şansınızı mı denemek isterdiniz?

Böyle bir durumda siz neyi seçerdiniz? Bu deney çerçevesinde çoğu kişi 3000 $’lık kesin kaybı reddetti, bunun yerine şanslarını denemeyi seçti. 

Dikkat edilirse bir evvelki durum ile şimdili durumdaki olasılıklar aynıdır. Ancak insanlar olasılıklar aynı dahi olsa (ki zaten olasılığın insan beyni tarafından dikkate alınmadığını söylemiştik) eğer söz konusu kazanç garanti veya kesin olacaksa, risk almamayı, eğer bir kaybı başımızdan defetme durumu söz konusu ise, böyle bir durum için şans verilmişse, bu beladan kurtulmak için riski göze almaktadır. Bütün bunlar, olasılıklara bakarak, aklın veya mantığın aldığı kararlar değil aksine evrimsel sürecin bize dayatması gibi görünmektedir.

Aynı deneyin basitleştirilmiş başka hali şu şekilde olabilir.
Kesin 900 $ elde etmeyi mi, yoksa %90 olasılıkla 1000 $ elde etmeyi mi düşünürsünüz? Kesin 900 $ kaybetmeyi mi yoksa %90 olasılıkla 1000 $ kaybetmeyi mi düşünürsünüz?

HALE ETKİSİ
Hale etkisini açıklamak için, uyma davranışı ile ünlenen Solomon Ash’in bir örneğine bakalım. Ash, sınıftaki öğrencilerini iki gruba ayırdı ve bir gruba Alan, diğer gruba Ben isimli kişilerin tariflerini verip kişilikleri hakkında yorum istedi.

Alan: Zeki, çalışkan, fevri, eleştirel, inatçı, kıskanç.
Ben: Kıskanç, inatçı, eleştirel, fevri, çalışkan, zeki.

Eğer çoğumuz gibiyseniz Alan’ın kişilik profiline Ben’inkinden daha olumlu gözle bakmış olmalısınız. Listedeki ilk kişilik özellikleri sonrakileri etkiler ve anlamını değiştirir. Sözgelimi Alan’ın kişilik özelliklerini sırasıyla ele alırsak, “zeki” birisinin, kişilik tanımlamasında daha sonra gelen “inatçı” özelliğini haklı çıkartabilir, diğer bir deyişle zeki bir kişinin “inatçı” bir tavır göstermesi makul gelebilir. Buna karşılık Ben isimli kişi hakkında düşünürsek, listenin en başında bulunan “kıskanç ve inatçı” kişilik özelliği bizi etkileyecek ve geri kalan kelimeler de baştaki bu kelimelere uygun olarak değerlendirilecektir. “Kıskanç ve inatçı” olan bir kişin “zeki” ise böyle bir durumda, kıskanç ve inatçı olan bu kişinin zekâsını zarar verici bir yönde kullanabileceğini, nihayetinde bu kişinin tehlikeli bir kişi olabileceği düşünülebilir. Aslında, listeden de görüldüğü üzere gerek Alan gerekse Ben’in kişilik özellikleri aynıdır. Ancak beyin, ilk özellikleri dikkate alır ve geri kalanları da ilk özellikleri uygun olacak şekilde değerlendirir. 

Tabii ki öyle deneyler ve bu deneylere bağlı söylemler vardır ki, ilk söylemlerden değil, son söylemlerden etkilenir ve tüm değerlendirmemizi son söyleme göre yaparız. Bir başka deyişle, son özellik, baştakileri etkileyebilir. Buna göre “hale etkisi”, bir bütünün, tek bir kaç parçasına bakarak o parça veya parçalara ait özellikleri bütüne yaymaya denir. Sözgelimi ilk defa gördüğünüz bir kişi yakışıklı ise, aynı zamanda bu kişinin nazik, yardımsever, iyi huylu olarak değerlendirmenize yol açabilir. 

İlişkiler veya satış süreçlerinde bu metotlar kullanılır. Tanınmış bir otomobil firması, satış sonrası, otomobillerine olan ilgilerini ölçmek için müşterilerine memnuniyet anketi gönderir. Anket, otomobilin beğenilmeyen taraflarının soruları ile başlayıp, beğenilen özelliklerini içerecek sırada düzenlenmişti. Müşterilerden gelen anket sonuçları, firma yetkililerinin beklediğinden düşüktür. Firma yetkilileri bu defa anketteki sıralamayı değiştirirler. Otomobilin beğenilebilecek özelliklerini başa alarak anketi yeniden düzenlerler. Bu defa, gelen anket puanları daha yüksektir. Bu tür değerlendirme beynimiz, tutarlı davranmak adına kendisiyle çelişkiye düşmek istemez ve hale etkisinin kurbanı olur. 

ŞOK VERME
1972 yılındaki klasik bir araştırmada, laboratuvar deneyinin katılımcıları iki gruba ayrıldı. Birinci gurubun üyelerinin tamamına elektroşok verileceği söylendi. İkinci gurubun üyelerinin elektroşoka maruz kalma olasılığının ise yalnızca %50 olacağı söylendi. Söz gelimi bir torbada bulunan 50 adet kırmızı, 50 adet beyaz bilyeden rastgele çekeceğiniz kırmızı bilye karşılığında size elektroşok verileceği, beyaz seçerseniz herhangi bir işlem yapılmayacağı söylendi. (Tabii ki, aslında katılımcıların bilmediği, herhangi bir elektroşokun verilmeyeceği idi.) Araştırmacılar, bahsi geçen elektroşoktan önce katılımcıların fiziksel gerginliğini (kalp frekansı, heyecan, terleyen eller vs.) ölçtü. Sonuç son derece şaşırtıcıydı:

İki grubun ölçümleri arasında hiçbir fark yoktu. Her iki deney grubunun üyeleri de aynı derecede heyecanlıydı.

Bunun üzerine araştırmacılar ikinci grubun elektroşoka maruz kalma olasılığını %20’ye indirdiler, ardından %10’a ve sonunda da %5’e. Sonuç şuydu: Hâlâ hiçbir fark yoktu. İkinci grubun şoka maruz kalma olasılığı düşürüldüğü halde, tümünün şoka tabi olacağı birinci grubun her bir ferdi ile aynı ölçüdeki heyecanı yaşıyorlardı.

Bu defa araştırmacılar, her iki gruba da, daha evvel vereceklerini söyledikleri elektroşok miktarını arttırdıklarını (söz gelimi iki katına çıkardıklarını) ve yukarıda bahsedilen olasılıkları aynısıyla uygulayacaklarını söylediklerinde, grupların fiziksel gerginliği de, olasılıklardan bağımsız olarak yükseliyor, gruplar arasında asla bir fark olmuyordu. Yani, hepsinin elektroşoka maruz kalacağını bilen birinci grup bireyleri ile yukarıdaki olasılıklara göre elektroşoka maruz kalacak ikinci grup bireyleri arasında, artan şok derecesine göre endişe miktarları artmıştı ve aynıydı.

Çıkan sonucun anlamı şuydu: Beklenen bir olayın boyutuna (büyük ikramiyenin miktarına ya da elektroşokun şiddetine) göre tepki veriyoruz, o olayın gerçekleşme olasılığına göre değil. Farklı ifade edersek olasılıklara dair sezgisel bir kavrayışımız yok. Bir başka deyişle, yazının başındaki örneklerde olduğu gibi beynimiz olasılık kavramını dikkate almıyordu.

Elektroşoklu deneye geri dönelim. İkinci grupta elektroşok olasılığı daha da düşürüldü: %5’ten %4’e, %3’e vs. İkinci grup ancak %0 olasılıkta birinci gruptan farklı tepki verdi. Yani %0 olasılık,%1 olasılıktan dehşet derecede daha iyi görünüyor. Bir başka deyişle, %1 olasılık bile %100 olasılık kadar aynı derecede etkili olmaktadır.

Bu durum “olasılık ihmali” olarak adlandırılır; bu ihmal yanlış kararlar vermemize sebep olur.

İKİ KAT MUTLULUK
Herhangi bir koşul belirlemeden ve karşılık beklemeden size 10 $ verildiğini düşünün. Bu sizi mutlu eder miydi? (Veya sizi mutlu edebilecek asgari düzeyde bir para). Şimdi dikkatlice düşünün. Bir iki gün sonra size 20 $ verilse iki kat mutlu olur muydunuz? Olmaz mıydınız? Peki, iki kat mutlu olmanız için size ne kadar para verilmesi gerekirdi?

Felsefeciler iki kat mutlu olmak gibi bir ifadenin anlamsız olduğunu iddia edebilirler. Fakat, üzerinde böyle bir deney yapılan öğrenciler soruyu cevaplamakta bir sorun görmediler. Öğrencilerin cevapları felsefecilerden çok ekonomistleri şok etti, ortalama cevap 40 dolardır. 

Fonksiyonel manyetik rezonans görüntüleme (fMRI) ile yapılan çalışmalarda, deneğe 1 $ verildiğindeki beynindeki sinyale karşılık, deneğe 5 $ verildiğinde 2 kat fazla sinyal alınmıştır. 

Beynimiz ve Biz serisinin geçmiş dönem yazılarından biliyoruz ki, insanın bir ödül karşısındaki sevincini gösteren kısım, beynimizin önünde, her iki beyin yarım küresinde ve gözlerimizin hizasına denk gelen ve adı nucleus accumbens denilen kısımdır. Her bir ödülde, bu kısma gelen ve adına dopamin denilen kimyasalın artışı bizi mutlu kılmaktadır. Dopamin kimyasalının nucleus accumbensi daha fazla çalıştırması, daha fazla sinyal olarak fMRI tarafından saptanmaktadır.

Bununla ilgili şu örneği verebiliriz. Eğer bir satıcı iseniz, satmak istediğiniz malın veya hizmetin bir
benzeri müşteride zaten varsa ve siz, müşterinin sahip olduğunu bırakıp sizin mal ve hizmetinize rağbet etmesini istiyorsanız, sizinkinin, müşterinin beynindeki duygusal etkisi iki kat veya ona yakın dopamin salgılatmalıdır.

100 $ KAYBETMEK İLE 100 $ KAZANMANIN DUYGUSAL FARKI
Kayıpları kazançlardan daha yüksek değerlendirmemize şaşmamalı. 100 $ kaybederseniz, bu sizi, aynı miktar parayı kazanırken, ya da benim size 100 $ verirken mutlu edeceğinden daha büyük oranda mutsuz eder. Bu durum deneysel olarak kanıtlanmıştır.

Bir kayıp aynı büyüklükte bir kazançtan yaklaşık iki katı daha fazla duygusal ağırlıktadır. Bilim buna kayıptan kaçınma adını veriyor. Bu sebepten, birini ikna etmek istiyorsanız ikna argümanınız, olası bir kazanç değil olası bir kayıptan kaçınma olmalıdır.

Yazının en başındaki cerrah örneğimize geri dönelim.

Beynimiz böyle bir mantıksızlık üstesinden gelemeyip neden birinci söylemeyi tercih etmektedir? Böyle bir tercihin bilinçli düşünceden çok buna karar vericinin ilkel beynimiz diğer adıyla limbik sistem olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü duygusal (limbik sistem) yani ilkel beynimiz milyonlarca yıl organizmanın (insanın) başına, onu mutlu edecek olaylardan çok yıkıcı, yok edecek olayların geldiğini deneyimlemiş ve 350-500 bin yıl evvel oluştuğu tahmin edilen düşünen beynimize (prefrontal korteks) deneyimlediği bu bilgiyi dayatmıştır. Bir başka değişle olaylara iyi tarafından değil, kötü tarafından bakarak karar veren kısım, düşünen beyin değil duygusal beynimizdir. Gündelik hayatımızda da, duygusal beynimizin baskın çıkması ve bununla baş edemeyen düşünen beyin savaşımında depresyona girmekteyiz. Bu da evrimin bir sonucu olarak görülmektedir. Ancak bugün bizi depresyona sürükleyen bu beyinsel yapı, geçmişte bizi tehlikelerden koruyup türümüzün varlığını sağlamış olmalıdır.

Şu halde gündelik hayatta da bir kişiye doğrudan güvenmemek, olayları kötü tarafından bakarak irdelemek, bir yere gittiğimizde önce kişileri ve etrafı inceledikten sonra yavaş yavaş sosyal ilişkiye geçmenin nedenlerini beynimizin evrimsel yapısında arayabiliriz.


Erol

Yazıdaki örnekler için “alıntı” yapılan ve daha fazlası için okunması önerilen kaynaklar:

William Poundstone, Taş Kağıt Makas, Domingo Yayınevi, 2016
Richard Nisbett, Mindware Etkili Düşünme, Türk Hava Yolları Yayınları, 2016
William Poundstone, Fiyatlandırma Sırları, MediaCat, 2015
Daniel Kahneman, Hızlı ve Yavaş Düşünme Sanatı, Varlık Yayınları, 2015
Rolf Dobelli, Hatasız Düşünme Sanatı II, NTV Yayınları, 2014
Rolf Dobelli, Hatasız Düşünme Sanatı I, NTV Yayınları, 2013
Peterson, Richard L., “Karar Anı”, Scala Yayıncılık, 2012
Zweig, Jason, Paranız ve Beyniniz”, İnkılap Yayınevi, 2011
Gary Marcus, Kluge İnsan Zihninin Yapısı, Remzi Kitapevi, 2010


3 yorum:

  1. Bu yazı baştan aşağıya yararsız bilgi ve saçmalık ile dolu. Oysa başlığı görünce kaliteli bir determinizm makalesi buldum diye sevinmiştim.

    YanıtlaSil
  2. Güzel bir yazı olmuş tebrikler.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Sayın Ek,

      Gerek ilginiz gerekse tebrik için ben teşekkür ederim.

      Sil