Zaman Üzerine -2

Yorum Yok
“Birey olarak insan, hatıralarından ibarettir. Kendini ve yaşantısını her gün yeniden hatırlamak ve ona göre hamleler yapmak zorundadır. O, doğanın kendisine sarhoş bir ihtiyarın havaya saçılan şarkıları kadar gelişigüzel bahşettiği genlerin mahkumudur. Algısından çok önce şekillenen kişiliği üzerine inşa ettiklerinin an be an takibini yapmak zorunda olan bir makinedir. Toplum olarak insan ise, zaman kayığında mahsur kalmış küçük bir hayvandır. Ne gittiği yönü bilir, ne geldiği yeri. Dahası umutsuz bir rüyadadır: Her zaman bir geçmişi ve geleceği olduğu rüyası. Kendine en uzak olan da, kendine en çok muhtaç olan da odur. Tekil veya çoğul, insanın varoluşu büyük bir çıkmazdadır.” -Buranuna
İçimdekiler

Buğulu çağlardan ve tozlanmış uzak bir geçmişten bu yana, insanın kontrol etmekte en çok zorlandığı temel nitelikleri, diğer hayvanlar ile benzer köklere dayanan içgüdüleri olmuştur. Bu hazır gelen (default) içgüdülerin başında beslenme, üreme (günümüzde bu ilkel gayeden ayrılarak sekse duyulan kanalize arzu halini almış birleşme isteği) ve barınma yer alır. İşte üzerinde neredeyse hiçbir dönemde söz sahibi olamadığımız bu üç anahtar yönelim, varlığın bütününü kuşatmış haldedir. Örneğin acıkma hissini kontrol edemezsiniz. Sizi tok tutan şeyler yedikten sonra besine ihtiyacınız olmadığını sanmak bir yanılgıdır. Zira ‘tok olmak’ ile ‘beslenmek’ çok farklıdır. İki gün yiyeceğe ulaşamadığınız bir periyotta motor sistemlerinize erişiminiz kısıtlanır; açığa çıkarabileceğiniz maksimum enerji / kuvvet oranı düşüş gösterir ve dışarıya fazlasıyla açık hale gelirsiniz.

İkinci güdü seks evrenidir ki insan mekanizması üzerindeki anlık etkilerini konuşmaya gerek olmadığını düşünüyorum. Libido depoları dolu bir kişi (siz değil tabi ki, bir arkadaşınız) sıkı kalçalı bir kadın veya dev omuzlu bir adam gördüğünde karar verme–planlama–strateji üretme işlemlerinde merkezi komutaya sahip bölge olan prefrontal lobun işleyişindeki sekteleri gözlemlemişsinizdir. Arzuladığı bir partnerin karşısında sağlıklı bir insanın bilişsel pek çok işlevi gözle görülür değişimler geçirecektir. Evrim, düzeneğin bu şekilde çalışmasını belirlemiş ve hayvanların çoğunda benzer sistem komünün tekil üyelerini bu yolla soylarını devam ettirmeye yöneltmiştir (zorlamıştır). Denklem basittir: Cinsel çekimin başladığı partner tam odaktaysa, kendini bütünüyle denetlemeye kararlı kişiyi zor anlar bekliyor demektir. Belki de bu üç öz-güdü arasında kontrol etmesi en zor olanı bu sebeple egzersiz ve tatmin amacıyla seks / çiftleşme (üreme)dir. Çünkü bu dürtüye dair kendi vücudunuz ya da bir partnerinki ile aklınıza yoğun biçimde gelen herhangi bir şey, vücudunuzda çok farklı hormonların salgılanmasına yol açar. Hormonlardaki düzensizlik ve dalgalanmalar ise oto-denetimi tamamen ortadan kaldırabilir. (Bkz: kortizol, serotonin, endorfin, dopamin, adrenalin, melatonin ve daha nicesi)

Dürtülerden üçüncüsü ve sonuncusu barınmadır. Aslında barınma, geniş bir gerekliliği kapsar. İnsan ırkının ekosistemde sağlamış olduğu hiyerarşinin ve hatta kendisini doğaya kafa tutabilecek bir tür olarak görebilmesini sağlayan niteliklerinden bir tanesinin, bu denli geniş bir coğrafyaya yayılabilmesi olduğunu itiraf etmek gerek. Fakat ona bu avantajı sağlayan, aslında hiç de elinde olmayan ve kontrol edemediği bir yönelimidir. Bir sığınak inşa etmek. Bunu prehistorik dönemlerde bir ‘inşa etme’den daha çok bir ‘meydana çıkarma’ olarak görebiliriz. Bir kayanın oyulması, sonraki dönemlerde toprakla (fakat toprağa bütünleşik) oluşturulan formlar ve bunu izleyen komplike yapılar, insanlara her çağ ve dönemde bir öncekinden daha geniş iklim ve coğrafyada yaşayabilme fırsatını sunmuştur. Bunlara destek olarak ateşin manipülasyonu, hayvan postlarının kullanımı ve daha ileri gidilerek çevrenin bu içgüdüye göre düzenlenmesi, atalarımızın hünerli elleriyle (aslında hiçbir zaman kontrol edemedikleri bu temel ihtiyaçla) ortaya çıkan tarihsel gerçeklikler (phenomena) olmuştur.

Gayemiz insan doğasının görece daha ilkel olan iskeletini oluşturan bileşenlerini anlamak ise, elbette birden çok gözlem noktasına ihtiyacımız var. İlerleyen bölümlerdeki tartışmalar, defalarca ‘kontrolsüz’ olduklarını öne sürdüğüm bu güdülerin denetimlerinin günümüzde ne kadar karmaşık ve hatta artık üzerinde oynanabilir hale geldikleri üzerine olacak. Bunun için öncelikle yaşam kavramının tarihsel seyrine kısaca göz atmak gerektiğini düşünüyorum.

Kişi, yaşayışında topluma daha entegre veya görece daha yalnız bir çizgiyi tercih edebilir. Bugün bu seçimi öyle ya da böyle yapabiliyor. Fakat geçmişte işler her konuda olduğu gibi ‘yaşayış’ söz konusu olduğunda da farklıydı.


Toplumsallık ilkel, bireysellik ise daha gelişkin ve girift bir yaşam modelidir. Peki ama neden? Tarım devrimi sonrasında git gide daha ‘sıkış tepiş’ yaşam formlarıyla baş etmek zorunda kaldığımız su götürmez bir olgudur. Tarihin bizi içine ittiği bu sosyal evrim ve kalabalıklaşma, birbirine her zamankinden daha bağlı ilişkiler anlamına gelmekteydi. Küçük gruplara aşina olan donanımlı insan ırkının, kendini bir kabile düzeninden çok daha farkı bir şeyin ortasında buldu: "daha sıkı ilişkiler". Bu sıkı ilişkilerin hüküm sürdüğü ilkel gruplar içinde, grubun sürerliliğini oluşturan kurallar bireyin hareket alanını denetlemeye başlar. Yargılar belirgin ve bağlayıcıdır. Denge her zaman negatif kutupta değildir; sırtındaki baskının ödülü olarak tekil üye başına düşen yük çok daha azdır ve görev paylaşımı gözlemlenir. Yiyeceğe ulaşmak (beslenme) ve dış tehlikelerden korunmak (barınma) daha kolaydır. Ek olarak toplumsallık bireye eş bulma ve üreme açısından zengin bir kaynak sunar. Bireyselliğin ön planda olduğu yaşayışta ise kişinin istek, plan ve öznel ahlakı merkezdedir. Grup / topluluk normları çok daha az etkilidir. Kişi birçok alanda kendi kendine yetme zorunluluğunun yükünü omuzlarında hisseder. Besinini kendi almalı, barınağının ihtiyaçlarını kendi karşılamalı, fiziksel – psikolojik sorunlarıyla çoğunlukla kendi baş etmelidir. En önemlisi, eş seçimi artık ona kalmıştır. Tercih edilen olmak için kendi imajını yaratmak durumundadır. Dolayısıyla tekil bireyin dürtüler evrenine ortağı da, karışanı da pek yoktur.

Akla büyük bir soru geliyor. Bu ayrım nasıl oluşabildi? İnsan bu denli bel büken ve sınırlayıcı yönergelerin olduğu toplumsallıktan (örn. Avrupa’da orta çağ ve doğu toplumlarında son yüzyıllardaki zincir modellerden) bireyselliğe nasıl adım atmış olabilir ? Aslına bakılırsa bunun aksine bir ihtimal düşünmek mümkün görünmüyor. Çünkü burada “Aferin!” dendiğinde sahibinin fırlattığı ve koşup getirdiği sopayı ağzından bırakan sadık ve efendisine muhtaç bir evcil köpekten değil, benliğinin ve öleceğinin farkında olan bir hayvandan bahsediyoruz. Yaptıkları ve yapabilecekleriyle bugüne kadar görülmüş en tehlikeli ihtimal – sonuç eşlenimini doğurmuş bir hayvandan. Bildiniz.

Değişmeyen Tek Şey, Değişimin Efendisidir: “Zaman”

Tarih, hiçbir aralıkta aynı seyretmemiştir. Bu savı başka bir zaman yazısında açacağız. Tarihin tekrarladığı sanrısı, söz konusu dahi olamayacak bir imkansızlıktır. Bir analoji: Yaydan çıkan bir ok, aynı yolu tekrar katedebilir mi ? Tabi ki bu önermeler, ilk kez burada ortaya atılan şeyler değildir. Birileri bu işe el atacaktı. Elbette “Aynı nehirde iki kez yıkanılmayacak” –tı.

İnsanlık her defasında, zihninde beliren ve somut dünyada karşılık bulacak şeyleri önce tasarlayıp daha sonra onlarla baş etmek zorunda kalmıştır. Her fikir, bir eylemin ön aşaması olarak zamanla yoğrulmuş ve eylemsel bir olguya (phenomenal act) dönüşmüştür. Bu yoğrulma, fikirlerimizin birer sorun olarak yeniden ve yeniden karşımıza çıkması demektir. Biliyoruz, çok iyi biliyoruz ki yarattıklarımızı zamana borçluyuz. Hepimizden önce o’nun olduğunu biliyoruz. Bizden sonra da hiçbir yere gitmeyeceği için, ondan korkuyoruz. İyi irdelenirse, korkulanın ölüm değil zaman olduğu bilgisine varılabileceğini düşünüyorum. Bu korku, asla bitmeyecek bir şeyin (zaman), sınırlı bir varoluşa sahip akıllı hayvanda asla bitmeyecek olan korkudur. Zaman, bu korkudan asla etkilenmeyecektir. Beslenmeyecek veya küçülmeyecektir. Aktıkça akacaktır. Uygarlıklar bu yolla kurulup yıkıldılar. Uygarlıklar, toplumlar ve devletler içindeki insan, hiç olmadık çabalar ve uğraşlar içine girdiği için korkusunu unutur. Dahası komün ona güven verir. Yalnız ve çürüyor olduğu çıkar gider aklından.

Dikkate değer bir süre boyunca, çok az sayıda insan bunları tartışabildi. Çok az sayıda insan, fikir tezgahını canına malolabileceğini bildiği halde insanların yargılarına sunmaya kalkışabildi. Bunun sebebi, filozofun, yığınların desteğiyle çoğulcu kültürün bulanık dogmaları arasında sindirilmesidir. Kalabalığın ardı arkası kesilmez yargılarının tozunu nesiller boyu yutmak zorunda kalmış olmasıdır. Ancak tarihin sayılardan oluşan bir serüven olduğunu biliyoruz. Her macerada olduğu gibi, tarihte de birçok sürpriz baş gösterdi. Aralarda bir yerlerde, Epiküros gibi bir adam doğdu ve insanın içinde uyumakta olan öz farkındalığı bir adım ileri taşıdı. “Haz” diyecekti. “Seni mutlu eden, iyidir. Seni sınırlayanı değil, mutlu eden şeyi ara.” Binyılarca çağlayan ‘toplumsal biraradalık ırmağı’nın önünü tıkamaya başlayan çokça fikir içinden, uyanış niteliğinde kritik bir örnektir bu. Hazza yönelimden asırlar sonra günümüze yakın bir yerlerde, bireyselliğe geçişin toplumun muazzam kesimlerini kucakladığı eşsiz bir şey daha meydana geldi. Tehlikeli hayvan bu eşsizliği şöyle adlandırdı : Rönesans.

Tarihte çoğu köklü değişimin kan, soykırımlar ve yıkımlarla olduğunu gözlemlemek zor değildir. Sanıyorum ki bu değişimlerde başrol oynamış olan şiddet, korku ve yok edici silahların tesirinden söz etmeye gerek yoktur. Ancak Rönesans’a ayna tuttuğumuzda farklı silahların kullanıldığı bir değişim bizi karşılıyor. Yeryüzündeki belki de en etkili silahlar: Düşünce, mizah ve sanat. Biraz önce bahsettiğimiz tehlikeli hayvan, nasıl ki mızrak, kılıç, yay veya tüfeklerle korkunç bir canavara dönüşebiliyorsa, aynı hayvan Rönesans’ın silahlarıyla bu kez kendi sınırlarını aşma ve geçmişinden sıyrılarak eşine rastlanmamış keşiflere tanıklık etmenin şafağında dikilmiştir. Bu silahları kuşanmış bireylerin, dönemin Avrupa toplumuna ve özgür düşünme/ifade çağının başlangıcında yaptığı iki devasa etki bulunur. Bunlardan ilki, ayrışma sürecine yaptığı büyük bir katkıdır. Bu katkı, asırlardır kitleleri sabana sürülmüş hayvanlar gibi denetleyen ve baskıcı kültür kabullerinin sürerliliğinin gözetildiği kilise - toplum döneminden, artık tek tek ‘birey’lerin varoluşsal gerçekliğine inilmeye başlanmasıdır. Belki sosyoloji değil, ancak psikolojinin esaslı araştırmalarının köklerini bu dönemde bulabilirsiniz. Zira kilise Avrupa için dikteci bir ‘baba’ figürüydü ve evde oturacağınız kanepeye kadar eylemlerinizi belirlemeye kalkan bu baba figürünün, büyümekte olan ergen çocuğun mantık ve sanatla bezeli argümanlarına karşı koyamaz hale gelmesi, çocuğun bu asi tavrının bütün evin havasını değiştirmeye başlaması demektir (sözüm meclisten içeridir, tüm dini siyasi otoriteyi bu merkeze oturtmak mümkündür).

Dönemin hayat verdiği ilk etki, kendi özünde ikincil etkiyi doğuran bir aşamalılık taşır. Tam bu eşikte, Rönesans şöleninin göz kırptığı bu ‘normlardan kurtuluş’, bireyselleşen ve kendini başlı başına bir sistem olarak algılamaya başlayan sapiens sapiensin önünde uzanan sonsuz değişimin gerçek ve kalıcı başlangıcı olmuştur.


Yazının başında açımladığım “içgüdünün denetimden muhaflığı” ilkesi, Rönesans sonrasında ilk olarak Avrupa bireyinde, sonra ise bu uzun balodan bir etkilenmiş diğer tüm toplumların tek tek bireylerinde (ve büyük ölçekte toplumun kendisinde) bambaşka bir forma evriliyor. Son yüzyıllarda, giderek daha çok bireyselleşebilmiş modern insanı ele alırsanız onun sosyal ve kültürel gelişkinliği, defalarca dallanmış ve mezhepleşmiş inançları, tabuları, toplumsallığa veya toplumdışılığa eğilimleri, ritüelleri ve statü çılgınlığı sonucunda bu denli köklü içgüdülerini dahi nasıl yamultmuş olduğunu görebilirsiniz. İşte tarih içindeki kırılma anları, bugün rahatça (aynada bile) gözlemleyebileceğimiz en farklı formu karşımıza çıkarıyor: İlkelliğinden sıyrıldığını sanan ‘yeni insan’.

Benim Nefsim Kuvvetlidir...

İnsanın felsefede aldığı yol, onu kendi dürtülerini de yeniden düşünmeye ve sorgulamaya yöneltmiştir. Bugün bu yazıyı okuyan formatınızı düşünün. Benliğinizde onbinlerce yıl önceki ilkel dürtülerinizin makyajlanmış hallerini bulacaksınız. Bugün biyolojik gereksinimlerimize karşı beynimizde beliren sinyallere karşı tepkilerimiz, karanlık dönemlerdekilerden biraz farklıdır. Standart bir kent insanının, bir tek gününü ele alması yeterli olacaktır. Kurt gibi aç halde, bitmek bilmez bir toplantıdasınız ve patron ağzından salyalar saçarak konuşuyor. Açlık içinde geçen her yeni dakika sonunda beyniniz evrimsel olarak yok olma alarmları veriyor fakat çık(a)mıyorsunuz. Bu kararı birtakım nedenlerle destekleyerek kendinizi ikna ediyorsunuz. İşte, beslenme gibi son derece temel bir dürtüyü dizginlediniz. Aşık olduğunuzu hisseder ve soğukta / yağmurda kovulduğunuz bir kapıda saatlerce bekleyip eli boş döner ve günlerce hasta olursunuz (zamanında bir arkadaşımın başına geldi). Barınma içgüdünüze karşı koymuşsunuzdur. Bir rahipsinizdir ve evlenmeme yemini edebilirsiniz. Ya da itikatlı bir müslümansınızdır ve içiniz kavrulsa da evlilik dışı hiçbir birliktelik yaşamamaya gayret edersiniz. Çifleşme / Seks güdünüzle baş ediyorsunuzdur.


Görüldüğü gibi dürtülerin her biri için belirli manipülasyonlar, uzun süredir insan hayatında olan bir gerçekliktir. Aslında elde tek bir şey var. Gizli bir trajikomedi. Bulduğu her fırsatta, varlığıyla övüneduran bir canlının çığlıkları. Varlığının zamanın sarkacında her şeyden daha hızlı yitip gittiğini göremeyen bir hayvan. Halbuki zamanın kızgın ateşi, en çok onu eritiyor. Zaman, üzerinde söz sahibi olduğu bir şekle bürünebileceği istenciyle kavrulan bu hayvanın tutkularına kahkahalar atıyor. Bu hayvan, dayanıklı ve geçici olmayan bir yapıya sahip olmayı dilediği her an, hiç bilmediği kuyularda sıkışıyor, hep yeni afallamalara gark oluyor. İnsan, belki de en ‘istemediği’ yönde değişiyor. Avuçlarında, eşsiz ve dönüşü olmayan çaresiz bir evrilmeden başka hiçbir şey yok. O ise her konuda olduğu gibi değişimde de en farklı olmaktan gurur duyuyor ve daha fazla değişmiş olmayı talep ediyor. Endişelenmelerimiz yersiz, olduk da. Geriye dönüp bakılırsa, gerçekten zaman hiçbir canlıyı bu kadar değiştirmemiştir; ne olduğuna yabancılaşacak kadar.

Buranuna

0 yorum:

Yorum Gönder