Jiddu Krishnamurti: İnanç Üzerine

Yorum Yok
Soru: Tanrı'ya gerçekten inanan insanlardan birisiyim. Hindistan'da, Tanrı'ya inandığı için orada büyük siyasal değişiklikler oluşturan büyük modern ermişlerden birisini izledim. Hindistan'da, bütün ülkenin kalbi, Tanrı'yla birlikte çarpar. İnanca karşı olan sözlerinizi dinledim sizin; olasılıkla Tanrı'ya inanmıyorsunuz. Ama dindar bir kişisiniz ve bu yüzden, 'Yüce' olana ait bir çeşit duygunun sizde olması gerekli. Manastırları, kiliseleri ve mescitleri ziyaret ederek bütün Hindistan'ı, Avrupa'nın birçok yerlerini gezdim ve her yerde de kişinin, hayatım biçimlendirmesini umut ettiği, Tanrı'ya olan bu çok güçlü, zorlayıcı inancı buldum.

Şimdi, mademki Tanrı'ya inanmıyorsunuz, şu soruya göre sizin tam yeriniz nedir? Niçin inanmıyorsunuz? Bir Tanrı tanımaz mısınız? Bildiğiniz gibi, Hinduizm'de, bir Tanrı tanımaz ya da Tanrı tanır olup eşit biçimde bir Hindu olabilirsiniz. Kuşkusuz, Hıristiyanlar'da değişik bu. Eğer Tanrı'ya inanmıyorsanız, Hıristiyan olamazsınız. Ama asıl sorun bu değil. Durumunuzu açıklamanızı ve geçerliliğini bana göstermenizi istemeye geldim sizden; sorun bu. Sizi insanlar izliyor, bu yüzden bir sorumluluğa sahipsiniz; bu yüzden karşınıza çıkıyorum bu biçimde.

Krishnamurti: Her şeyden önce bu son noktayı açıklığa kavuşturalım. İzleyici yoktur Ve size ya da konuşmalarımı dinleyen kişilere karşı sorumlu değilim. Bir Hindu, ya da başka bir şey de değilim, çünkü herhangi bir dinsel ya da başka bir çeşit gruba ait değilim. Herkes, kendisine ışık tutmalıdır. Bu yüzden, ne öğretmen vardır ne de öğrenci vardır. En başta bunun açıkça anlaşılması gerekir, yoksa kişi etki altında kalır, propaganda ve inandırmanın bir kölesi olur. Bu yüzden, şimdi burada söylenen herhangi bir şey, bir dogma, iman tazeleme, ya da inandırma değildir: Ya anlaşırız, ya da anlaşmayız.

Şimdi, üzerine son derece basarak Tanrı'ya inandığınızı söylediniz ve olasılıkla, o inanç yoluyla 'Tanrılık' diyebileceğimiz şeyi yaşamak istiyorsunuz. İnancın içine birçok şey girer. New York'un, ya da Eiffel Kulesi'nin varoluşu gibi, görmemiş olabileceğiniz, ama doğruluğunu gerçekleyebileceğiniz olgulara olan inanç vardır. Sonra, gerçekten bilmemenize karşın karınızın size bağlı olduğuna inanabilirsiniz. Düşüncesinde sizi aldatabilir, ama yine de gerçekte onu bir başkasıyla giderken görmediğiniz için, onun size bağlı olduğuna inanabilirsiniz; günlük düşüncesi içinde sizi aldatabilir ve kuşkusuz siz de aynısını yapmışsınızdır.

Her ne kadar öyle bir şeyin olduğuna ait bir kesinlik yoksa da, ölümden sonra yeniden doğuşa inanıyorsunuz, değil mi? Ama, hayatınızda o inancın hiç bir geçerliliği yok, değil mi? Bütün Hıristiyanlar, sevmeleri gerektiğine inanıyorlar, ama sevmiyorlar; herkes gibi onlar da, bedensel ya da ruhbilimsel olarak, cinayet işleyip duruyorlar. Tanrı'ya inanmayanlar, ama yine de iyilik yapanlar var. Tanrı'ya inananlar ve o inanç için öldürenler var; barış istediklerini iddia ettikleri için savaşa hazırlananlar vb...

Her ne kadar bu, hayatın olağanüstü gizini yadsımıyorsa da, o zaman kişi, "Herhangi bir şeye inanmanın ne gereği var?" diye kendisine sormak zorunda. Ama inanç başka, 'olan' başka şeydir. 'İnanç', bir kelime, bir düşüncedir ve bu da 'şey' değildir, 'adınızın' gerçekte 'siz' olduğundan daha çok bir şey değildir.

Deney yoluyla, inancınızın doğruluğuna dokunmayı, onu kendinize kanıtlamayı umut ediyorsunuz, ama bu inanç, deneyiminizi koşullandırır. Deneyim, inancı kanıtlamak için gelmez, daha çok, inanç deneyimi doğurur.

Sizin Tanrı'ya olan inancınız, Tanrı diye adlandırdığınız şeyin deneyimini verecektir size. Sürekli olarak, inandığınızı yaşayacaksınız; başka bir şey değil. Bu ise, sizin deneyiminizi geçersiz kılıyor. Hıristiyan bakireler, melekler ve Mesih'i görecek, Hindu ise birçok benzer tanrılar görecek. Müslüman, Budist, Yahudi ve Paylaşımcı aynıdırlar.

İnanç, kendi var sayılmış kanıtını koşullandırır. Önemli olan neye inandığınız değil, niçin inandığınızdır sadece. Siz niçin inanıyorsunuz? Bir şeye, ya da bir başkasına inanmanız, gerçekte 'olan' için ne değişiklik yapıyor? Gerçekler, inanç ya da inançsızlıktan etkilenmez. Bu yüzden, kişi, herhangi bir şeye niçin inandığını sormalıdır; inancın temeli nedir? Korku mu, hayatın belirsizliği mi, bilinmeyenin korkusu mu, sürekli değişen bu dünyadaki güvenlik yokluğu mu? İlişkinin güvensizliği mi bu, yoksa hayatın kocamanlığıyla yüz yüze gelip onu anlamayarak, kişi kendisini inanç sığınağına mı kapatıyor? Bu yüzden, eğer sormama izin verirseniz, eğer hiç bir korkunuz olmasaydı, herhangi bir inanca sahip olacak mıydınız?

Soru: Korktuğumdan emin değilim, ama Tanrı'yı seviyorum ve beni Tanrı'ya inandıran da bu aşk.

Krishnamurti: Korkusuz mu olduğunuzu söylüyorsunuz? Bu yüzden, aşkın ne olduğunu biliyor musunuz?

Soru: Korkunun yerine aşkı koydum, bu yüzden benim için korku yok, inancım korkuya dayanmıyor.

Krishnamurti: Korkunun yerine aşkı koyabilir misiniz? 'Aşk' denen kelimeyle korkuyu örten, korkmuş olan bir düşüncenin eylemi değil mi o, yine bir inanç değil mi? Bir kelimeyle, korkuyu örtmüşsünüz ve korkuyu dağıtmayı umarak kelimeye tutunuyorsunuz.

Soru: Söyledikleriniz beni çok rahatsız ediyor. Bu konuşmayı sürdürmek isteyip istemediğimden emin değilim, çünkü inancım ve sevgim bana destek oldu ve temiz bir hayat yaşamama yardım etti. İnancımın bu biçimde soruşturulması, dürüstçe söyleyeyim, korktuğum bir düzensizlik duyusu yaratıyor.

Krishnamurti: Demek ki, kendi kendinize keşfetmeye başladığınız korku, var... Bu sizi rahatsız ediyor. İnanç, korkudan ileri gelir ve en yıkıcı şeydir. Kişinin, korku ve inançtan kurtulması gerekir. İnanç, insanları böler, insanları katı yapar, birbirlerinden nefret ettirir ve savaşı besler. Dolaylı bir biçimde, istemeyerek, korkunun inancı doğurduğunu evetliyorsunuz. Korku olgusuyla yüz yüze gelmek için, inançtan kurtulmuş olmak gerekir. Diğer herhangi bir ülkü gibi, inanç, 'olan'dan bir kaçıştır. Hiç bir korku olmadığı zaman, zihin oldukça değişik bir boyuttadır. Ancak o zaman, bir Tanrı'nın var olup olmadığı sorusunu sorabilirsiniz. Korku ya da inançla bulutlanmış bir zihin, herhangi bir anlayışa, hakikatin ne olduğunun algılanması yeteneğine sahip değildir. Öyle bir zihin yanılsama içinde yaşar ve çok açık ki, Yüce olanla karşılaşamaz. Yüce olanın, sizin ya da bir başkasının inancı, kişisel görüşü ya da vardığı sonuçla hiç bir ilgisi yoktur.

Bilmeden inanıyorsunuz, ama 'bilmek', bilmemektir. Zamanın ve 'biliyorum' diyen zihnin küçücük alanı içinde bilmek, zamanla kısıtlıdır ve bu yüzden, 'olan'ı olasılıkla anlayamazsınız. Her şeyin sonunda, "Karımı ve arkadaşımı biliyorum" dediğiniz zaman, yalnızca imgeyi ya da anıyı biliyorsunuz, bu ise 'geçmiş zaman'dır. Bu yüzden, herhangi bir kişiyi ya da herhangi bir şeyi, hiç bir zaman gerçekten bilemezsiniz. Yaşayan bir şeyi bilemezsiniz, yalnız ölmüş bir şeyi bilebilirsiniz. Bunu gördüğünüz zaman, ilişkileri "bilmek" terimi içinde düşünmezsiniz artık.

Bu yüzden, kişi hiç bir zaman, "Tanrı yoktur", ya da "Ben Tanrı'yı biliyorum" diyemez. Bunların her ikisi de küfürdür. Olanı anlamak için özgürlük olmalıdır; bilinenden kurtulmuş olmak değil sadece, bilinenin korkusundan da, bilinmeyenin korkusundan da kurtulmuş olmak...

Soru: 'Olanı' anlamaktan söz ediyorsunuz, ama bilmenin geçerliliğini yadsıyorsunuz. Eğer bilmek değilse, bu 'anlamak' nedir?

Krishnamurti: İkisi oldukça değişik. Bilmek, hep 'geçmiş zaman'la ilişkilidir ve bu yüzden sizi geçmişe bağlar. Anlamak, bilmeye benzemez; bir sonuç, bir birikim değildir. Eğer dinlediyseniz, anlamışsınızdır. Anlamak, dikkattir. Bütünüyle dikkat ettiğiniz zaman anlarsınız. Bu yüzden, korkunun anlaşılması, korkunun sona ermesidir. Böylece, inancınız, önde gelen etken olmaz artık; korkunun 'anlaşılması' önde gelmektedir. Korku olmadığı zaman özgürlük vardır. Kişi, sadece o zaman gerçek olanı bulabilir. 'Olan', korkuyla çarpıtılmadığı zaman, 'olan' gerçektir. Kelime değildir o. Hakikati, kelimelerle ölçemezsiniz. Aşk, bir kelime değildir; ne bir inanç, ne de yakalayıp "Bu benimdir" diyebileceğiniz bir şeydir. Aşk ve güzellik olmaksızın. Tanrı diye adlandırdığınız, pek bir şey değildir.

Kaynak

0 yorum:

Yorum Gönder