Beynimiz ve Biz: Kısa Kısa

5 Yorum
DÜNYA HARİTASI VE ALGILARIMIZ.
DÜŞÜNÜLENİN AKSİNE, bildiğimiz Dünya haritasında Kuzey Amerika, Avrupa ve Asya kıtaları kuzeyde (haritanın yukarısında) Afrika, Güney Amerika ve Avustralya ise güneyde (haritanın altında) olacak şekilde gösterilmiş olup aslında bu gösterim tarzı mutlak bir mecburiyet bir başka deyişle objektif bir bakış açısı değil, tamamen insanların seçimidir. 

Bugünkü mevcut haritada Kuzey Amerika, Avrupa gibi kıt'aların, haritanın üst tarafında gösterilmesinin sebebi, üsttekilerin güçlü, alttakilerin ise zayıflığı gösterme kaygısıdır. Bir an için, mevcut Dünya haritasında, Afrika kıt'asının ve Avustralya’nın, haritanın ters çevrilmiş haliyle Ekvator paraleline (enlemine) göre üstte gösterildiği bir haritayı karşımıza koyduğumuzu varsaydığımızda, Afrika ülkeleri hakkındaki algılarımız kısa bir süre için bile olsa ne olurdu?

Üst, her zaman algı bakımından önem arz etmiştir. Yukarısı daha ulvidir, Tanrıyı yukarıda ararız, ruhlar yükselir. Keza yüceltme kelimesini kullanırken dahi, aşağıyı değil yukarıyı (üst) algılarız. Rütbeler, mevkiler daima yükselir.

(Harita için kullanılan kaynak: Kültürel Antropoloji, William A. Havilland, Kaknüs Yayınları, 2008)

ADALET KAVRAMI (ARAYIŞI)
Adalet kavramı doğuştan gelir ve hayvanlarda da vardır. Adalet kavramı bireyin, içinde yaşadığı türün sahip olduğu kaynaklardan eşit düzeyde yararlanma, eşit düzeyde statüye erişerek grup içindeki kabul edilebilirliğini (saygınlık vb.) ve dolayısıyla varlığını sürdürme (hayatta kalma) istenci/dürtüsü/içgüdüsünün bir sonucu olarak ortaya çıkar. 

video
Adalet kavramı ile aynı andalıklı ve birbirine bağlı olan kavram ise "hak"tır. Adalet, grubun kaotik davranış yapısı azaltarak düzeni sağlamak böylece türün varlığının devamını sağlamıştır. Ancak, bir topluluğun (hayvanlar da dahil) tür olarak varlığının devamını sadece adalet kavramı ile açıklayamayız. Çünkü türün varlığının devamını sağlayan bir çok argüman olup bunlardan liderlik, itaat, uyma davranışı, statü sadece bir kaçıdır. Liderlik, itaat vb. gibi kavramlarla çelişkili gibi görünse de adalet kavramı ve bunun getirdiği davranış,  liderin ve itaat denilen olgunun da olduğu yerde, gücünün yetebildiği statü çerçevesinde gerçekleşebilen bir kavramdır.  Söz gelimi, grubun lideri aslan, kendi payını (hak) aldıktan sonra, kalan yiyeceğin diğerleri arasında paylaşılması için adaletten bahsedebiliriz. 

Tabii ki evrimsel sürecin bu mekanizması, insanın düşünen beyninin devreye girmesi ile adalet kavramını, üyesi olduğumuz primatlardan daha üst düzeye taşıyarak, statü ile elde edilmiş kaynakları da eşit paylaşım adına uzun vadeli hak arama, çatışma, savaş ve benzeri mücadeleye çevirmiştir.

Adalet kavramını Frans De Vaal'in bir TED sunumunda da açıkça görebiliriz. Sunumda, iki maymundan birine salatalık diğerine üzüm verildiğinde, salatalık verilenin tepkisi ile daha iyi görebiliriz. (Videoyu 13:00 dan itibaren izleyebilirsiniz)

İnsan için adalet, zekasına bağlı olarak, sadece mülkiyet değil, davranışlar için de genişletilmiş bir kavram haline getirilmiş ve bunun adına HUKUK denmiştir.

DİLENCİYE PARA VERMEK
Dilenciye verdiğimiz paranın her ne kadar onun için olduğunu düşünsek de, aslında amaç, dilencinin, parayı alarak sefaletten kurtulması değil, kendimizi o konumda görmek istememe kaygımızdandır. Bir anlamda ona yardım etmekle kendimize etmiş oluruz.

Başkalarına yaptığımız yardım veya özverinin altında, kendi varlığımızın kabulü (başkaları tarafından farkındalığı, saygınlığı vb.) ve varlığımızın devamı kaygısı vardır. Bu nedenle böyle bir davranış, karşılıklı yardımlaşma nedeniyle türün varlığının korunmasında yardımcı olmuştur. Bazı videolarda, hayvanların da birbirlerine yardım ettiğini görmekteyiz.

Böyle bir durumun patolojik seviyedeki göstergesi, altruism/diğerkamlık/özgeciliktir.

Evrimsel süreç bunu empati olarak ortaya çıkarmıştır. Empatinin amacı sadece karşı tarafı anlamak değil, aynı zamanda ona yardım ederek, türün varlığını koruma mekanizmalarından birini daha çalıştırmaktır. Beyin, empati veya benzer mekanizmaları çalıştırarak, bizim, olası zor bir durumda kaldığımızda, bize yardımcı olacak potansiyel bireylerin varlığını sağlama sürecini çalıştırmaktadır. Bir başka deyişle, aynı kişi olmasa da, topluluğun bir bireyinin varlığını sağlamakla, ileride benim düşebileceğim zor durumdan beni kurtarma/yardım etme potansiyelini sağlamış olmaktayım.

Bunun için de beynimizde "ayna nöron" denilen nöron grupları mevcuttur. Bu nöronların eksikliği veya yetersiz fonksiyonları, empati mekanizmasının da çalışmamasına neden olur.

Empati kavramının sadece insanlarda var olduğunu düşünerek akıl yürütmek ve sorular sormak bizi yanıltabilir. Çünkü empatinin, daha dar anlamda da olsa hayvanlarda da olduğunu söyleyebiliriz. Nitekim, empati mekanizmasından söz edebilmemiz için varlığı gerekli olan ayna nöronlar, İtalya'da Parma Üniversitesi'nde Giacomo Rizzolatti ve ekibi tarafından bir tesadüf sonucu, makaklarda (maymun) bulunmuştur. Sonraki çalışmalar, kuşlarda da ayna nöronların mevcudiyeti saptanmıştır.

Ayna nöronlar aynı zamanda, taklit vasıtasıyla öğrenmemizde de yardımcı olmaktadır. Söz gelimi, yeni doğan bebeklerde de, annenin yüzünü buruşturması, gülmesi, dilinin çıkarması karşılığında bebeğin, benzer davranışlar göstermesi, anneyi bilinçli olarak algılayarak anneye karşı tepki vermesi değil, ayna nöronların ve diğer bağlı beyin sisteminin neden olduğu bilinç dışı bir davranıştır. Benzer deneyler, şempanze yavrularında da görülmüştür. 
.
METAFORLAR, İLETİŞİM (ÖZELLİKLE İKNA) İÇİN ÖNEMLİDİR.
Metaforlar önemlidir çünkü beynimiz, hikaye ve masallar ile daha iyi anlar (ikna olur). Bu nedenle metaforlar, olayı analitik süreçlere bağlı olarak anlamaya göre inandırıcılığı daha fazladır.

Bunun nedeni, metaforik bilgilerin beynimizin duygu sistemi ile beraber çalışmasıdır. Bir başka deyişle, aynı olayı analitik süreçlere bağlı olarak anlatmaya başladığımızda, duygulardan uzaklaşırız ve beyin bunu anlamakta zorlanır, anlatılanı “haklı görme” ve buna bağlı olarak “inanma süreçleri” sekteye uğrar. Bir şey ne kadar analitik olursa, beyin ondan o kadar hoşnut olmaz. Onun içindir ki fizik, matematik gibi temel bilim dallarının öğrenimi daha zordur. 

Özellikle beyinde birikmiş analitik ve entelektüel bilgiler ne kadar az ise, beyin analitik süreçlerden (sorgulamadan) o kadar uzak kalacak ve kendisi için en kolay yolu seçerek metaforları daha kolay kabul edecektir. Beyin, sorgulama yapacaksa da, bu sorgulamayı, kendisini inandırmak adına, yine metaforların içinden seçtiği bilgilerle yapacak, dolayısıyla sorgulamadan çıkan sonuçlar da inandıklarına ters düşmeyeceği için (rasyonalizasyon) yeni çıktıları diğer adıyla bilgileri (!) "doğru" olarak kabul edecektir. Çünkü beynin görevi, sahip olduğu bilgi hangi düzeyde (yanlış veya doğru) olursa olsun varlığını sürdürmek durumundadır. Aksi halde, beyin bundan rahatsız olurdu. Çünkü sahip olduğumuz bilgiler, aynı zamanda bizim değişmez kalıplarla oluşan kişiliğimizi oluşturur. 

Bir an için bu yaşımıza kadar edindiğimiz bilgilerin büyük bir çoğunluğunun yanlış olduğunu, gerçeğe uymadığını düşünürsek, bu bize büyük bir rahatsızlık verir. Çevreye uymada zorlanırız. Onun içindir ki zaman zaman belli bir titre erişmiş akademisyenlerin sahip olduğu bilgileri, değişen çağdaş bilgiler karşısında değiştirmesi zordur ve eski bilgileri savunur. Aslında bu durumda, savunduğu kavram sahip olduğu eski bilgiler değil bizatihi bu bilgilerle donanmış olan kişiliğidir.

Metaforlarda beynimizin prefrontal korteks dediğimiz düşünen beyin ile duygusal beynimiz olarak adlandırdığımız limbik sistem devrede iken, analitik süreçlerle ilgilendiğimizde, beynimiz, duygulardan uzak, yalın bir ilişkilendirme içine girer ki, beynimizin yapısı buna pek uygun değildir ve zorlanır. İşte bu nedenle ikna, özellikle siyasi propaganda ve satış gibi süreçlerde hikayeler, mitler, dinsel ögeler bir şeyi analitik anlatmaya göre çok daha etkili ve ikna edicidir.

Tabii ki ikna olmak demek, illaki gerçeğe ait doğru bilgiyi edinmek değildir. Çünkü, beynin yapısına ve beyindeki zaten mevcut bilgilerle tutarlı ve uygun olduğu müddetçe beyin o bilginin doğru olduğuna inanmak durumundadır. Aksi halde, beynimiz ve dolayısıyla biz, inanmadığımız (zorunlu olmadıkça) bir bilgiye dayanarak bir sonraki hamleyi yapamazdık. 

Buna verilecek güzel örnek, Galileo, Kopernik, Kepler öncesi Dünya'nın düz olduğu bilgisinin doğruluğuna olan inanma/inanç gösterilebilir. O zamanki bu bilginin doğruluğuna inanan kişiler, bu bilgiyi doğru olarak dikkate almışlar ve sonraki çıkarımlarını inandıkları bu doğru (yanlış) bilginin üzerine kurmuşlardır. Çünkü o zaman için, Dünya'nın düz olduğuna dair inanma/inanç, gündelik işlerini yapmada engel olan bir faktör değildi. Söz gelimi, bir bardağın içindeki suyun dökülmeden duruyor olması, onlar için bu inanmayı kuvvetlendiren ve işini gören bir olguydu.

ZEKA TESTLERİ , ZEKAYI ÖLÇMEDE ADİL MİDİR?
ZEKAYI en temel düzeyde tanımlarsak, en az iki şey arasında ilişki kurmak ve bunu model kurarak göstermektir.

Biliyoruz ki, zekânın temel bileşenlerinden biri "genlerimizdir". Diğer bir ifadeyle genlerimizde o potansiyel varsa, uygun bir yetiştirilme ile istemesek de zeki olabildiğimiz gibi, genlerimizde potansiyel yoksa uygun şartlar sağlansa da (beynin, şimdiki ve gelecekteki teknoloji ile doğal düzeninin yeniden tasarımlanmadığını varsayıyoruz) belli düzeyin üzerinde zeki olamayız anlamına gelir.

İkinci bileşen ise, anne karnına düştüğümüz tarihten itibaren annenin yediği, içtiği, ruh hali, bulunduğu ortam ve doğumdan sonraki beslenmemiz, bulunduğumuz ortam coğrafya, dış uyaranlar, yetişme yetiştirilme şeklimiz, aldığımız eğitim, gezdiğimiz, tozduğumuz yerler vb. "çevre" diyebileceğimiz her şeydir.

Tek bir standart test ile objektif zekâ ölçülemez. Çünkü doğumdan sonra farklı ortamlarda bulunan çocuklar yetişirken dış uyaranlar, her birinin beyninde farklı nöronal bağlantılar kurar. Bunun da anlamı, şehirde bulunan ve şehir hayatının uyaranlarının bu kişideki nöronal bağlantılar ve bunun sonucu belli zekâ sorularına yatkınlığını kolaylaştırırken, köyde yetişen bir kişi için aynı sorulara aynı yetkinlikte cevap verilemeyebilir.
Buna karşılık bireyin bulunduğu ortamdaki gündelik atmosferik olaylar, orman, ağaç, kır, hayvanlar, bitkiler ve böcekler arasındaki sebep sonuç ilişkileri dahi beyinde hiç farkında olunmayan bağlar kurar. Buna göre, köyde yaşayan bir birey için beyindeki nöronal ilişkileri farklı olacağından, şehir kültürü almış bir kişinin çözemediği bir zeka sorusunu köyde yaşayan bir kişi çözebilir.

Spekülatif bir örnek vermek gerekirse, şehirde yetişen bir kişinin belli bir yaşta cevaplayabildiği bir zeka sorusunu, aynı kişiyi zaman yolculuğunda çocukluğuna geri götürüp köyde yaşayan bir kişi haline ve daha sonra da günümüze getirsek, aynı zeka sorusunu çözemeyebilir. Çünkü her iki durumda da beyindeki nöronal ağlar farklıdır.

Dolayısıyla genetiği şimdilik dışarıda bıraksak bile, temel bileşenlerinden biri -ismi üzerinde -"çevre" ise, zekâ için bir standarttan bahsedemeyiz. Standart sandığımız böyle bir zekâ ölçeği, kültürün ve çevrenin oluşturduğu zekâyı ölçer.

Bunun en güzel ispatını, her yeni kuşak çocuklarda giderek artan zekâyı işaret eden Flynn Etkisi olarak bilinen örneği gösterebiliriz. Grafikte de görüldüğü gibi bu etki, ülkelere göre bile yıllar itibariyle değişim göstermektedir.

MANTIK EVLİLİĞİ DİYE BİR KAVRAM VAR MIDIR?
Her ne kadar aşkı/sevgiyi merkeze almadan yapılan bir evlilik kastediliyor olsa da, mantık evliliği adı altında yapılan bir evlilik, başta toplumsal statüde bir yer edinmek (evliliğin sağladığı statü tatmini vb.) ve karşılıklı diğer fiziksel ihtiyaçların giderilmesi için örtük olarak yapılan evlilik olup böyle bir kavram üretilmiştir. Diğer bir ifade ile mantık evliliği diye bahsedilen kavram her halükarda duygularımızla, içgüdülerimizle ilişkilidir. Aksi bir düşünce, karikatürdeki espriyi haklı çıkartırdı ki bunun için de evlenmeye gerek kalmazdı.

Erol



5 yorum:

  1. Muhteşem, Teşekkür ederim..

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Tek bir kelimeniz beni motive etmeye yetti. Zaman ayırıp okumanız bile ayrı bir değer göstergesi. Esas ben teşekkür ederim.

      Sil
  2. Yazıyı çok beğendim. Rss feed'den takip ediyorum sizleri. Lütfen yazmaya devam edin. Ufkumuz açılıyor. :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Nihal Hanım,

      Zaman ayırıp yazıyı okumanız bile bizleri mutlu etti. Bizler, bilgilerimizin sınırları ve enerjimiz çerçevesinde yazmaya devam edeceğiz. Bunun da motivasyonunu sizin takibiniz sağlıyor.
      Esas biz teşekkür ederiz.

      Sil