Beynimiz ve Biz: 'Sana Değer Veriyorum' Demek, 'Kendime Değer Veriyorum' Demektir.

1 Yorum
KARŞIDAKİ BİR İNSANA ATFEDİLEN DEĞER, ATFEDEN KİŞİNİN DUYGUSAL İHTİYACINI KARŞILADIĞI KADARDIR.

Diğer bir ifade ile, karşımızdakine verdiğimiz değer, kendi BENLİK ALGIMIZLA ne derece örtüştüğü ile ilgilidir. Aslında, karşımızdakine verdiğimiz değer, kendimize verdiğimiz değerdir. Çünkü, karşımızdaki, bizim ona verdiğimiz değer ölçüsünde bizim kendi varlığımızın ölçüsü olmaktadır.

Bunun anlamı şudur ki, birisini seviyorsak, kendimiz için severiz, birisine saygı gösteriyorsak, kendimiz için saygı gösteririz. Bir başka deyiş ile, karşımızdakine gösterdiğimiz sevgi kadar, kendimizi severiz veya karşımızdakine göstermiş olduğumuz saygı kadar kendimize duyduğumuz saygıdan (öz saygı) emin oluruz. Bu mekanizma da bize haz verir. Çünkü o birileri olmazsa, kendi varlığımızın ne değerde olduğuna dair bir ölçek olmamış olur. Bu duygu sistemi, bizim varlığımızın devamında önemli bir rol oynar. Onun içindir ki, bir çok neden gibi değer verme dediğimiz kavram, duygusal beynimiz yani limbik sistemle ilgilidir. Limbik sistem, beynimizin ortasında duygularımızdan sorumlu olan kısımdır.

Kendimize ait değer kavramını anlamaya çalışmanın bir yolu, hiç kimseyi görmediğimiz ve neredeyse ömür boyu, bir adada yalnız ve adanın verdiği imkanlarla yaşadığımızı kısa bir süreliğine varsaymaktır. Bu örnek bile bize gösterecektir ki, kendimize ait değerlerin ne olduğunun anlamanın temel yolu, başkalarının varlığı ve bize olan davranışları olacaktır. Başkaları yoksa, kendimize ait değerlerin bir çoğundan habersiz oluruz.

Konuyla ilgili olarak, şöyle bir örnek kullanabiliriz. Bir aşık, her konuşmasında sevgilisine değer verdiğini söyler ve sonraki zamanda herhangi bir nedenle, sevgilisi aşığı bırakırsa, aşığın gözünde, sevgilinin değeri düşer. Çünkü, aşık, sevgilisine verdiği değer kadar, kendisini değerli hissetmektedir. Sevgilisi, aşıktan ayrıldığı zaman, aşığın üzülmesinin nedeni; aşığın, sevgilisine verdiğini sandığı, halbuki sevgilisi vasıtasıyla kendisine verdiği değerin ve dolayısıyla, aşığın kendi varlığını besleyen kaynağın ortadan kalkmasıdır.

Başka bir örnek olarak, bir dilenciye para veriyor olmamızın nedeni, kendimizi o konumda görme kaygısını ortadan kaldırılma çabasıdır.

Genlerimizle kodlanmış bu mekanizma, daha evvel de paylaştığımız bir çok neden gibi, o türe ait bireylerin bir arada (topluluk) yaşaması için DOĞANIN PROGRAMIDIR. Bu mekanizma bir ihtiyaçtır ve Maslow'un ihtiyaçlar hiyerarşisindeki, KENDİNİ GERÇEKLEŞTİRME denilen tatmin duygusu için önemlidir.

Görülüyor ki, çevremizdeki kişileri, arkadaşlarımızı seçmemizde kullandığımız kriterler/referanslar, kendi benlik algımız dahilindeki değerlerdir. Hatta bazen, karşımızdakinin tüm değerleri bize hitap etmeyebilir. Böyle bir durumda, hepsi değil ama o kişinin belli konudaki değer anlayışı için bile, karşımızdakinin uymayan değerlerini görmezden geliriz. Eğer, karşımızdakinin hemen tüm özellikleri karşılıklı olarak örtüşüyorsa, onu da "ruh ikizimiz" diye ifade ederiz.

Bunun diğer bir göstergesi, yeni bir yere gittiğimizde, bir arkadaş veya arkadaş grubu seçerken (askerlik gibi zorunlu olmadıkça, kaldı ki askerlikte bile) bu seçimi tesadüfi değil, en azından kendi düşünce ve ve davranışlarımıza benzer kişilerden seçeriz. Kendi benzerlerimizi aramaya, seçmeye ve beraber yaşamaya sosyal psikolojide BENZERLİK YASASI adı verilir. Bunun da nedeni, kendi düşünsel ve duygusal ve dolayısıyla değer içerikli ihtiyaçlarımızın doyurulması, beslenmesi isteğidir. Aslında bu arayışın altında aynı zamanda, değersel olarak beslenmeyle beraber güven arayışı ve varlığımızı devam ettirme ihtiyacı yatar.

Kim, kendisini güvende hissetmediği, değerlerinin kabul görmediği, hasmane duyguların olduğu bir yerde yaşamak ister? Anlıyoruz ki, yeni bir arkadaş seçerken, seçimin altında yatan temel neden, "ben, onun değerlerine saygı göstereyim ve onu mutlu edeyim" değil, "o, benim değerlerime saygı göstersin ve mutlu olayım" anlayışıdır. Kişilerdeki karşılıklı bu duygu ve değer beslenmesi nedeniyle, bir arada yaşayarak birbirlerinin duygusal ihtiyaçlarını karşılayarak türün varlığının devamı sağlanmış olur.

Özdemir Asaf'ın çerçevedeki yazısı, anlatmaya çalıştıklarımızı değer anlamında ve aritmetik modellemeyle (Sen - Ben = Herkes) güzel özetlemiş.

Bize değer katan bir kaynağın hayatımızdan çıkması ile, bizlerde çoğu zaman burukluk, zaman zaman da patoloji (hastalık) boyutuna varan arazlar da oluşturabilir. Bu, REDDEDİLMEDİR. Diğer bir ifade ile DEĞERSİZLEŞMEKTİR.

Peki, beynimizde değer kavramını yaratan yer neresidir diye sorulursa bunun merkezi, beynimizin ortasında bulunan, birkaç alt sistemin birbirine bağlı olarak çalıştığı ve adına LİMBİK SİSTEM denilen kısımdır. Limbik sistem, değer dediğimiz kavramlar da dahil duygularımızın üretildiği ve kontrol edildiği yerdir.

Buna karşılık, düşünme, karar alma, problem çözme, strateji gütme ve zeka dediğimiz kavramlar alnımızın hemen arkasında, beynimizin hemen önünde ve adına PREFRONTAL KORTEKS denilen kısımdır. Bunun anlamı, beynimizde limbik sistemde meydana gelebilecek bir araz, düşünen beynimiz (prefrontal korteks) ne kadar sağlam olursa olsun, isterseniz en zor matematik problemleri çözecek kadar zeki de olsa, düşünerek veya düşünce gücüyle değer yaratamadığımız gibi değer dediğimiz kavramın da ne olduğunu anlayamayız.

Bu anlamda Eleanor Roosvelt'in "Hiç kimse sizin izniniz olmadan, size kendinizi değersiz hissettiremez" sözüne baktığımızda, cümledeki "sizin izniniz olmadan" şeklindeki irade beyanında, değer dediğimiz kavramın, aslında karşımızdakine atfedilen bir argüman değil, kendimize ait olduğunu daha iyi anlarız. Çünkü, kendimizi değersiz hissetmemizin sebebi, kendimize biçtiğimiz düzeydeki değer beklentimizin, karşımızdaki tarafından gerçekleşmediği içindir.

Nitekim bu değer kavramının karşımızdakine değil, bize ait olduğunu yukarıda da ifade ettiğimiz gibi "sizin izniniz olmadan" diyerek kontrolün bizde olduğunu (olması gerektiğini) dolayısıyla karşı tarafa verdiğimizi sandığımız değerin aslına kendimize ait bir değer olduğunu göstermektedir. Karşı tarafın bizi üzmesinin -aslında bizi üzen karşı taraf değil- nedeni, karşı tarafın davranışı etkisi altında, değer olarak ifade ettiğimiz argümanların kendi yönetimimiz altında olmadan karşı tarafın etkisine açık olarak bizim denetimimizde olmadığı, değerlerimize ait yönetimin kendimizde değil, dizginleri karşı tarafa bıraktığımız anlamında yorumlanmalıdır.

Benlik algısı dediğimiz kavramı da şu şekilde tanımlayabiliriz. Benlik algısı, kendimiz ile ilgili tüm düşünme ve davranış biçimlerini de dahil ettiğimizde, kendimizi kendimize nasıl tanımladığımızdır. Keza, başka birinin bizim hakkımızda ne düşündüğüne dair kendi düşüncelerimiz de benlik algısı kavramında değerlendirilir.

Ancak, benlik algısı ile kişilik, aynı kavramlar değildir. Kişilik, benlik algısını da içine alan, nispeten daha objektif kriterlerden oluşan, ortak davranış sergileyen gruplardan birine kişileri dahil etme sistemidir.

Özet olarak, karşımdakine verdiğim değer, benim kendimde bulunmasından hoşlandığım, sevdiğim, istediğim, haz aldığım, doğru bulduğum değeri karşıladığı kadardır. Bir başka deyişle, karşı taraf, bende olmasını istediğim değerleri karşıladığı, tatmin ettiği ölçüde değerlidir. Bu da kendimi iyi hissettirir, varolmama anlam katar. Onun içindir ki, çevremizle olan bağlarımız koptukça, sosyal ilişkilerimiz belli düzeyin altına düştükçe kendimizi değersiz hissederiz, depresyona gireriz. Kaldı ki, zaman içinde kendimdeki bazı değerlerim, hayat anlayışım, düşünce şeklim, ideolojim değişse (benlik algımdaki değişme) buna karşılık karşımdaki hiç değişmese, aynı kalsa, eskiye göre az da olsa karşımızdakinin değerini yitirdiğini hissederiz. Halbuki değişen o değil, kendimizizdir.

Can Yücel'in aşağıdaki özdeyişi de, değer dediğimiz kavramın, karşımızdakine değil, karşımızdakinin, bizim değer anlayışımızı ne derece karşıladığı üzerine kurgulanmıştır. Özdeyişteki "beklenti" kelimesinden hareketle, değer dediğimiz kavram ile tatmin edilmesi gereken kişi karşımızdaki değil kendimizdir, yani kendimizdeki değer ölçülerinin ALGISI kadar tatmin bekleriz. 

1 yorum:

  1. Mesela ben kendimi o kadar değersiz hissediyorum ki, bu yüzden intihar etmek istiyorum. Beynim varlığımı sürdürmem için neden karşı koymuyor. Beni bir şekilde değerli hissetirmezmi ?

    YanıtlaSil