Muhammed'in Hikayesi

4 Yorum
Kervanlar bugün dinlenmeye koyulmuştu. Her biri Hicaz’ ın farklı yerlerinden gelen hac kafileleri Ay Tanrısı El İlah’ın kızları Lat, Menat ve Uzza adına kesilen kurbanlardan yerken Kabe’de asılı bulunan şiirleri okuyup keyifleniyordu.

“Buyur Allah’ım, buyur! Buyur, senin ortağın yoktur. Bir ortağın varsa o da sana aittir; sen ona ve onun sahip olduğuna da maliksin.”                                                                     
“Lat, Uzzâ ve üçüncüleri Menât’a yemin ederiz; onlar yüce turnalardır,  onların şefaatine elbette ümit bağlanabilir.”

Bölgede bilinen ne kadar kutsal mekan varsa hepsini gezmiş, sonunda da dinlerin siyasette çıkar, cenazede cemaat, savaşlarda sürü toplamaya yarayan biricik araç olmasından başka bir işe yaradığını görememiş olan Zeyd Bin Amr insanların hala neden putlara taptığına anlam veremeyerek düşünceli bir tavırla ilerledi.

Yarı çıplak putperestlerin Kebe’yi tavaf ettikleri yöne doğru yürüdüğü sırada arkasından orta boylu, dalgalı saçlı, yüzü hafif kızıla çalan, siyah gözlü bir gencin ona doğru:

Uzza adına kestiğimiz kurbandan yemez misin ya Zeyd?” dediğini duydu.

Abdulmuttalip’in torunu Muhammed’di bu. Uzaktan akraba sayılırdı. Birkaç kez dini konularda sohbet etmiş, Muhammet onu daima dinlemiş ama hiçbir şekilde fikrini söylememişti.  Zeyd ona doğru yürüdü: "Allah’ın adı dışında bir şeye kesilmiş hiçbir etten yemem ya Muhammed." dedi ve yanı başlarına oturdu.

Bu bölgede Zeyd Bin Amr’ın şiirleri de meşhurdu.

Birinde: "Kıyamet gününde hesap vermekten kurtuluş yoktur." derken diğerinde de: "Allah onlara, gidin zulümkar olan Firavun’u Allah’a davet edin ve ona deyin ki, sen mi bu gökleri direksiz yaratıp bu hale getirmişsin? Ona, sen mi bu göklerin ortasında aydınlatıcı cisimler yerleştirmişsin diye sorun dedi." diyordu.

Muhammed bu şiirleri bilirdi. Kimi zaman tıpkı Zeyd gibi Hira Dağı’na çıkıp uzun uzun tefekkür ettiği de olurdu. Zaten Hira o dönemde düşünenler için bir nevi kendini dinleme yeriydi.

İnsanlar, neye ne için inandıklarını bilmiyorlar.” dedi Zeyd. “Sadece inanıyorlar. İnanç onlar için bir kurtuluş ümidi, daha iyi bir dünyada yaşamak için yaşadıkları dünyayı berbat hale getiren, bilmedikleri şeyleri Tanrı’ya yorarak kendini teselli etme ümidi.” Etrafındaki kalabalıktan hafif homurtular yükseldi. Zeyd aldırmadı fakat daha fazla da konuşmadı.

Muhammed ise susuyordu. “Bu mübarek günde bari böyle konuşma ya Zeyd.” dediler sustu. “Seninle birlikte çarpılmaktan korkarız.” dediler, yine sustu.

“Acaba kim haklı?” diye kendi kendine sordu. Allah’a ulaşmak için putları da ilah kabul eden halk mı, yoksa putları silip de sadece Allah’a inanan Zeyd bin Amr mı? Kabilelerin gitgide putlardan uzaklaşmaya başlayıp tek bir yaratıcıya inanmaya eğilim göstermesinin Zeyd’i haklı gösterdiğini düşündü.

Dışardan sakindi ama içinde bitmek bilmez bir yenilik ve hakim olma fikri yatıyordu. Bir adımı atmadan önce tanımak ve bilmek gerektiğini de biliyordu. İnsanlara kimi zaman zaaflarını ve tepkilerini kontrol eden bir avcı, kimi zaman da sıcaklığını koruyarak kendini sevdiren fakat mesafeden ödün vermeyen bir lider rolüne girerek bakıyordu.

İçinde bulunduğu kalabalık ile birlikte Muhammed de kalktı. Abdest alıp Kabe’yi tavaf ederek hac görevlerini yerine getireceklerdi.

Yaklaşık bin yıl önce inşa edilen Kabe kurulduğu zamandan itibaren put evi görevi üstlenmişti. Kuzeydoğu tarafında bulunan Hacer’ül Esved Taşı da insanların ilgisini çeken tipik bir göktaşı olmasına rağmen bilgisizliğin verdiği gizemle El İlah’ın gücünü gösteren bir sembol halini almıştı.

Muhammed: "Lebbeyk allahümme lebbeyk. La şerike leke illa şerikun huve lek. Temlikuhu ve ma-melek." (Buyruğundayım. Ulu Tanrım buyruğundayım! Buyruğun başım üstüne Ortağın yoktur senin. Yalnızca tek ortağın var. O da senin.  Nesi varsa hepsi senindir Tanrım.) diyerek Kabe’yi yedi kere dönüp Hacer ül Esved’i öptükten sonra yanındakilerle vedalaşıp oradan ayrıldı.

İçinde bulunduğu toplumun inandığı dinlerin farklı olması onu sürekli düşündürüyordu. Meydana gelen bu dini parçalanmışlığın ciddi bir siyasal güç oluşturmanın da önüne geçtiğini inancını taşıyordu.

Takdir edilecek en büyük yanlarından biri öğrenmeye açık oluşuydu. Eşi Hatice’nin kuzeni olan Varaka’dan Meryem’in bakire olarak İsa’yı doğurmasından tutun da  Firavun’dan kaçan Musa’nın asasıyla koskoca Kızıldeniz’i ortadan ikiye ayırmasına ve Yunus peygamberin balığın karnında saklanmasına kadar Hristiyanlık başta olmak üzere o coğrafyada yer alan pek çok dinsel öğretiyi öğrenmişti.

Kökeni Sümer, Mısır ve Akadlar’a dayanıp içinde bulunduğu kültüre göre şekilden şekle giren mitolojileri inkar etmeyi günah sayıyordu. Aslında mitoloji olduğunu bilmiyordu. 

Meryem’in İsa’yı bir erkeğe ihtiyaç duymadan doğurma kıssası; Mısır Mitolojisinde yer alan Isis’in oğlu Horus’u doğurma kıssasıyla aynıydı mesela. Horus’da İsa gibi 25 Aralık’da doğmuş, ölüleri diriltmiş, suyun üzerinde yürümüş ve çarmıha gerildikten üç gün sonra tekrar dirilmişti.  

Gündelik olaylar üzerinde düşünüp Hira’da inziva çekileceği vakit bir şeyin kendisine doğru seslendiği zannına vardı. O zamanlar peygamberlik iddiasında bulunan insan sayısı oldukça fazlaydı. Ve bundan ötürü peygamberlik iddiasıyla ortaya çıkanların akli dengesinin bozuk olduğu pek düşünülmüyordu.

Olayı bir türlü çözümleyemedi, eşi Hatice ve onun kuzeni olan Varaka’ya konuyu açtı. Bu durum Muhammed kadar Hatice ve Varaka’yı da heyecanlandırdı. Eşi peygamber olan bir Hatice toplumda daha zengin ve daha saygın bir yer edinebilir, Varaka ise çeşitli dinlere dair bilgilerini yeni Peygambere aktararak onu besleyip yönlendirebilirdi.

Muhammed peygamberliğini ilan edip sağda solda dillendirirken kimse ona inanmamıştı. Çünkü söyledikleri insanların daha önce duyduklarından farklı değildi. Öyle ki Velid B. Mugire Muhammed’e bakıp:

“Bunlar eskilerin masallarıdır.” diye çıkıştı. (Kalem 15)

Bunun üzerine Muhammet çok kızınca Allah ona:

“Biz yakında onun burnunu sürtecek, onu zelil ve rezil edeceğiz.” diyerek teselli etti. (Kelam 16)

İnsanların tepkisinden korkan Muhammed onların dini inançlarına zıtlık oluşturacak şeyler söylemekten çekiniyordu. Düşüncelerini ileri sürerken bulunulan konuma göre hareket edip kimi
zaman:

“Şüphesiz, inananlar, Yahudi olanlar, Hristiyanlar ve Sabilerden Allah'a ve ahiret gününe inanıp yararlı iş yapanların ecirleri/mükâfatları Rablerinin katındadır. Onlar için artık korku yoktur. Onlar üzülmeyeceklerdir de." (Bakara, 2/62) Deyip insanları kendi fikirlerine yakın tutmaya çalışırken kimi zaman da:

"Doğrusu Allah indinde tek geçerli din, İslâm'dır. Ancak, kendilerine kitap verilenler kendilerine ilim geldikten sonra, ihtirastan dolayı ayrılığa düştüler. Kim Allah'ın ayetlerini inkâr ederse, şüphesiz ki Allah, çabuk hesap görücüdür."(Al İmran19)

"Kim İslâm'dan başka bir din ararsa ondan asla kabul olunmaz. Ve o, ahirette en büyük zarara uğrayanlardandır. "(Al İmran85) diyerek kendi düşüncelerine inanmaya mecbur bırakıyordu.

Taraftar kazanıp güçlenmek amacıyla ezilmişten kurtulmak için yenilik isteyen kesime yakın davranıyor, siyasi çıkar ilişkilerini güçlü tutarak taraftar toplamaya devam ediyordu.

Hicaz çevresinde yer alan siyasi boşluktan, dini hoşgörüden faydalanarak kısa sürede büyüdü. Artık, Müslümanlık dışında herhangi bir dini kabul eden birinin cehennemlik olacağını öne sürmenin yanında bir zamanlar etrafında dönüp uğruna kurbanlar kestiği putları da yok etmişti.

Üstelik kendisine inanıp da vazgeçmenin cezası ölümdü. Öyle ki fikirlerini kabul ettirmek için ölümü meşru yol sayan Allah, fikirlere inanmamanın cezası olarak ölümü en meşru yol saymıştı.

Gittiği yerlerde elde ettiği kadınları cariye yapıyor, köle olarak kullanıyordu. Onun için savaşan askerlere de aynı talimatı vermişti. Elde ettikleri her kadın onlar için eğlenceli bir ganimetten ibaretti.

Gücüne güç katarken eş sayısında da bir hayli artış meydana geldi. Geceyi hangisinin yanında geçireceği konusunda anlaşılamaması üzerine onları sıraya koydu, sırayı bozup da kendi koyduğu kurala uymayınca da devreye Allah girdi, Allah ona:

“Ey Muhammed! Bunlardan (hanımlarından) dilediğini geri bırakırsın, dilediğini yanına alırsın. Uzak durduklarından dilediklerini yanına almanda da sana bir günah yoktur. Bu onların gözlerinin aydın olması, üzülmemeleri ve hepsinin de kendilerine verdiğine razı olmaları için daha uygundur. Allah, kalplerinizdekini bilir. Allah, hakkıyla bilendir, halîmdir. (Hemen cezalandırmaz, mühlet verir.)” dedi.(Azhab 51)

Muhammed eşe doymayıp evlatlığının karısına dahi göz koyarak eş sayısını sürekli artırınca: "Bundan sonra, güzellikleri hoşuna gitse bile başka kadınlarla evlenmek, eşlerini boşayıp başka eşler almak sana helâl değildir. Ancak sahip olduğun cariyeler başka. Şüphesiz Allah, her şeyi gözetleyendir."  diye ekledi.(Azhab 52)

Bütün bu olanlar altı yaşında nikâhlanıp dokuz yaşında birlikte olan eşi Aişe’nin tuhafına gitti. Muhammed’e dönerek:

"Görüyorum ki, senin Allah'ın yalnız senin şeyinin keyfi için koşturuyor." dedi. Sesi sitemkar olmanın ötesinde şüpheciydi.

Muhammet Aişe’ye baktı, onun bu kadar şüpheci olması hoşuna gitmiyor değildi, yaşı küçük olduğu için cahil cesaretine sahip diye düşündü ve hiçbir şey demeden sustu.

Ayşe aynı zamanda güzeldi de, öyle ki Muhammed’in cennetle müjdelediği Talha bin Ubeydullah: 

"Eğer Muhammed bir gün ölürse, ben Aişe’yi eş olarak alırım." dedikten sonra Muhammed’in bunu duyması üzerine Allah bir ayet daha indirdi. Bu ayette de özetle: "Peygamberin evinde yemek yiyince dağılmaları, peygamberin eşlerinden bir istekleri olduğunda perde arkasından istemeleri gerektiği ve peygamber ölünce eşlerinin hiçbiriyle evlenmenin ebediyen caiz olmadığı, evlendikleri takdirde ağır bir günah işleyecekleri söyleniyordu." (Azhab 53)

Muhammed’e özel eşler tahsis eden Allah, bu eşleri yine Muhammed’e özel olmak üzere ebediyen dul bırakma kararı almıştı. 

Günler böyle akıp gitti. Bir zamanlar Kabe’yi dönerken: "Lebbeyk Allahümme lebbeyk. La şerike leke illa şerikun huve lek. Temlikuhu ve ma-melek." (Buyruğundayım. Ulu Tanrım buyruğundayım! Buyruğun başım üstüne Ortağın yoktur senin. Yalnızca tek ortağın var. O da senin.  Nesi varsa hepsi senindir Tanrım.) diye dua eden Muhammed ufak bir değişiklik yaparak:  "Lebbeyk Allahümme lebbeyk. Lebbeyk la şerike leke lebbeyk. İnne'l-hamde ve'inni'mete leke. Ve'l-mülk, la şerike leke." (Allah'ım! Davetine uydum. Emrine boyun eğdim. Senin hiçbir ortağın yoktur. Davetine icabet ederek huzuruna geldim. Hamd sana mahsustur. Nimet ve mülk senindir. Senin hiçbir ortağın yoktur.) dedi.

Allah: “Kadınlar sizin tarlanızdır, insanların kimi kiminden üstün kılınmıştır, onları dövebilirsiniz.” (Bakara223, Nisa-34) derken: “Erkek ile kadın eşit haklara sahiptir, anlaşamadığınız noktalarda şiddete başvurmayın, kadınlar istemediği zaman onlara yanaşmayın, kimseyi bu konularda zorlamaya hakkınız yoktur. ” demedi.

Yıllar yılı anlatılagelen hikâyeleri tekrar tekrar söylerken; sorgulamanın, araştırmanın, eleştirmenin insanı bilinçli bir birey yapan kavramlar olduğuna değinmedi.

Yeri geldi dünyayı ve göğü altı günde var etti (Araf-54). Yeri geldi Âdem’i çamurdan (Hicr, 15/26), Havva’yı da onun kaburga kemiğinden yarattı fakat dünyanın dört buçuk milyar yıl önce oluşmaya başlaması ve bütün canlıların milyonlarca yıldır evrilerek bu hale gelmesi konusunda kesinlik kazanan bilimsel bulgulardan bahsetmedi.     

Muhammed’in hangi kadınla evlenmesi gerektiğinden tutun da yatak odasından kadar anlattı fakat karadeliklerden, dinozorlardan,  kutuplardan haber vermedi.

“Allah, hiçbir şeye gücü yetmeyen ve başkasının malı olan bir köle ile, kendisine verdiğimiz güzel rızıktan gizli ve açık olarak Allah yolunda harcayan kimseyi misal verir. Bunlar hiç eşit olur mu? Hamd Allah’a mahsustur, fakat onların çoğu bilmezler.” (Nahl 75) bu vb. pek çok ayetle kölelik ve cariyeliği meşru kıldı ama, "Hiç kimsenin kimseden üstünlüğü yoktur, kimse köle ya da cariye olarak alınıp satılamaz." deyip de bu insanlık suçlarını ortadan kaldırmadı.

Herkesin kendine göre yorumladığı bir din, savaşlar ve ölümlerle dolu coğrafya, şiddeti kutsama derecesinde makul gören toplum, her türlü bilimsel gelişmeyi engellemeye çalışan; engelleyemese bile kendi kalıbına uydurup bilim olmaktan çıkaran ilkel bir düşünce yığını bıraktı. Hala daha aramızda dolaşmaya devam ediyor.

Saygılarımla, esenlikler dilerim.

Demir

4 yorum:

  1. Emeğinize sağlık. ''Tanrı'nın var olmayışı'' dışında yazdığınız her satırın altına imzamı atıyorum. :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Merhabalar Sayın Ozan,
      Nazik ve yapıcı yorumunuz için teşekkür eder; esenlikler dilerim.:)

      Demir

      Sil
  2. Çok iyi bir yazı tebrikler

    YanıtlaSil