Video Arşivi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Video Arşivi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
1993 yılında HBB televizyonunda yayınlanan, Erhan Akyıldız'ın yapımcılığını ve moderatörlüğünü yaptığı Yüksek Tansiyon programında karşı karşıya gelen Aziz Nesin ve Abdurrahman Dilipak, Salman Rüşdi'nin o dönem yasaklanan Şeytan Ayetleri adlı kitabı üzerine ve bir kitap yasaklamanın ve hatta İran'da gerek Rüşdi'ye gerek bu kitabın başka dillere tercümesini gerçekleştiren isimlere karşı ölüm fetvası vermesi hakkında karşı karşıya geliyor ve Nesin, İslamcı bakış açısının baskıcı yanını ifade ederken, Dilipak ise bu kitap ve benzeri girişimlerin İslam'a karşı yapılan bir saldırı olduğunu belirtiyor.

Çok iyi bilindiği üzere, 2 Temmuz 1993'de içlerinde Aziz Nesin'in de olduğu ama onun şans eseri kurtulduğu Sivas Katliamı gerçekleştirilmiştir. Oteldeki aydınları öldürmek isteyen gericilerin temel argümanlarından biri, yine Şeytan Ayetleri kitabı, daha doğru bir ifadeyle, onun Türkçeye çevrilmesine karşı olan öfkedir. İşte bu yayında, Nesin böyle bir öfkeye ve katliama gebe olan ve yasaklayıcı, baskıcı, başkalarını öldürmeyi kendine hak gören ideolojik veya dinsel bir tutumun ne denli yanlış olduğunun altını çiziyor.

Her ne kadar bir ateist ile bir şeriatçı karşı karşıya gelmiş olursa olsun, artık televizyonlarda göremeyeceğimiz bir anlatma-dinleme üslup ve saygısı oldukça dikkat çekicidir. Öte yandan, farklı fikirlerin ifade edilebilmesi, hele ki İslam karşıtı sözlerin sarf edilebilmesi ifade özgürlüğü kapsamında aslında ne denli geriye gittiğimizin de bir başka açık göstergesidir.



Hayyam
Türkiye'nin ve hatta Dünya'nın en büyük bilim insanlarından biri olan Prof.. Dr. Celal Şengör'ün konuk olduğu 10 Şubat 2016 tarihli Teke Tek Özel programı evrenin oluşumundan yok oluşuna dek hemen her aşamayı tamamen bilimsel kaygılarla ele alarak gereksiz hiçbir din-bilim çatışmasına girmeden işin özünü verebilmesi açısından oldukça kayda değerdir. Zaten bir dönem İlber Ortaylı ile Celal Şengör'ün düzenli olarak katılımıyla gerçekleştirilen Teke Tek programları Türkiye'nin yakın dönemde gördüğü en kaliteli yayınlardan biriydi, ancak ne yazık ki ülkenin hakiki aydın sınıfını temsil eden bu değerli sosyal bilimci ile doğa bilimcisinin doğru bildiklerini ifade ederken birden bazı yalanları da ellerinin tersleriyle yıkacakları korkusuyla program yayından kaldırılarak bir anlamda insanlarımızın bilimsel verilere ulaşma hakkı keyfi olarak engellenmiştir.

Birçok kişinin Gezi olayları döneminden itibaren hoşnut olmadığı Fatih Altaylı ise aslına bakılırsa bu yayını hayatta tutmak için elinden geleni yapmış ve ülkenin insanlarının bir şeyler öğrenebilmesi adına pek çok kişiden fazla uğraşmıştır. Nitekim gerek Gezi öncesi gerek Gezi sonrası gerçeği çarpıtmak için icra ettiği mesleği silah olarak kullanan onlarca "gazeteci" varken, müthiş bir iktidar baskı ve gücüne rağmen nispeten iyi bir şeyler yapmak için uğraşan bir kimsenin hala kendisini bir kamikaze olarak kullanmaması dolayısıyla acımasızca eleştirilmesinin de yersiz olduğunu düşünmek yanlış olmasa gerek.

Öte yandan, Dünya'da pek çok değerli bilim akademisine üye olan ve Türkiye'nin bir anlamda gururu niteliğindeki Celal Şengör ise sanıyorum ki tarifi mümkün olmayacak denli bir bilgi ve zekaya sahip, ne ki bu ülkenin tüm Dünya'nın ihtiyaç duyduğu bilim insanlarından biridir. Bildiği şeyi sadece bir yerde yazdığı için değil, gidip kendisi de gördüğü, incelediği ve anladığı için bilen Celal Şengör, bunları anlatırken de olabildiğince herkesin anlaması için doğru ve uygun bir dil kullanabiliyor. Zira kendisi sadece bir bilim insanı değil, İTÜ'de ders veren sevilen ve başarılı bir öğretim üyesi de.

Her bölümünü şiddetle tavsiye edebileceğim bu programın aşağıya eklenilen bölümünde 3 saat 43 dakika boyunca evrenin nasıl oluştuğu, Big Bang teorisi ve bu teoriye diğer yaklaşımlar, Dünya'nın ve Ay'ın meydana gelişi, ilk canlının oluşumu, fosil kayıtları, dinozorlar, insanın ve diğer bazı canlıların evrimi, evrimin genel mekanizmaları ve kanıtları, modern bilimin önde gelen isimlerinin bilime katkı hikayeleri, Dünya'nın olası sonuna dair tahminler, yapay zeka üzerine fikirler ve daha onlarca şey anlatılıyor. Tekrar etmek gerekirse, bunlar ezbere söylemler ile değil, verilen hemen her bilgiden sonra "Peki biz bunu nereden biliyoruz?" sorusuyla birlikte ele alınıyor. Bir bilim sohbetinden zaten daha fazla ne beklenebilir ki?

Bizlerin, yani insanların ve diğer canlıların evrendeki yerini kavrayabilmek adına, ilgili herkese gönül rahatlığıyla ve hatta önemle tavsiye edeceğim bu programı hemen aşağıda bulabilirsiniz.

Hayyam

Karanlık olurdu! Çünkü Ay, geceleri Güneş ışığını yansıtır. Ay olmasaydı, gökyüzündeki en parlak cisim Venüs olurdu. 42 milyon kilometre uzakta olan Venüs, 14 bin kere daha az parlaktır.

İnsanlık, Ay'ın olmadığı bir Dünya'da farklı biçimde evrim geçirebilirdi. Gözlerimiz karanlıkta daha iyi görebilirdi.

Gel-gitler Güneş tarafından kontrol edileceği için daha küçük olurdu. Çünkü Güneş, çok daha uzakta bulunuyor.

Günler daha kısa olurdu. Ay'ın sağladığı gel-gitsel ivme, Dünya'nın dönüşünü yavaşlatıyor. Bu olmasaydı, bir gün 6-8 saat sürerdi. Ve bir yılda, 1000-1400 gün olmuş olurdu.

Ama yılda 1-2 santimetre uzaklaşsa bile, 4.5 milyar yıldır Ay'ımız var. Ay'ın olmadığı bir Dünya'yı asla deneyimlemeyeceğiz!



Çeviri: Hayyam
"Gay Byrne ile Hayatın Anlamı" adlı programa katılan Stephen Fry, kendisine sorulan "Öldükten sonra tanrı ile karşılaşsaydın, ona ne derdin?" şeklindeki soruya, birçok insanın milyonlar önünde veremeyeceği bir açık yüreklilikle cevap veriyor. Tanrının var olmadığını, ama varsa bile korkunç bir yaratık olduğunu söyleyen Fry, tanrının hiçbir şekilde saygı duyulmayı hak etmeyen bir cani olduğunu belirtiyor. Ateizmin sadece tanrıya inanmamak demek olmadığını, aynı zamanda bir tanrı varsa bile, onun nasıl bir tanrı olduğunu tartışma misyonuna sahip olduğunu ileri sürüyor.

Bu kısa video, Youtube'a yüklendiği tarih olan 28 Ocak 2015 tarihinden itibaren neredeyse 6 milyon kez izlendi ve çeşitli açılardan tartışma konusu oldu.  Özellikle Stephen Fry'ın görüşlerini açık bir biçimde ifade edebilmesi adına önemli olan bu videoya altyazı hazırlamanın da uygun olacağını düşündüm. Orijinal videoya şuradan ulaşabilirsiniz.

Videonun metnini de ayrıca alt tarafta bulabilirsiniz.

İyi seyirler.

Not: Bu yazı, Michio Kaku'nun "The World in 2030" adlı sunumunun bir parçasında anlattığı hikayenin yazıya aktarılmış şeklidir. İlgili videoyu, metnin aşağısında bulabilirsiniz. Videodaki anlatım ile burada yazıya aktarılan hikaye birebir aynıdır, bu sebeple hikayeyi videodan da rahatlıkla takip edebilirsiniz.

Tüm zamanda yolculuk hikayelerinin anası sayılan hikayeyi anlatayım. Bakalım sorunu anlayıp çözebilecek kadar zeki misiniz?

Sene 1945’tir.

Bir yabancı, içinde bir kız bebek bulunan bir sepetle karanlığın içinden çıkagelir ve sepeti yetimhanenin önüne bırakır. Rahibeler bebeği bulurlar ama nereden geldiğini bilemezler. Bu yüzden rahibeler ona Jane adını verirler.

Jane bir yetim olarak büyür. Benim annem kim, babam kim diye merak eder durur.

Yetim Jane, 17 yaşına geldiğinde çok güzel bir kız olur ve ilk defa bir erkek arkadaşı olur. Serseri oğlan kızın hayatına girer ama işler olacağına varır: Tartışırlar. Kız, erkek arkadaşıyla kavga eder ve hikaye oldukça hüzünlü bir hal alır.

İlk olarak, kız hamile kalmıştır. Erkek arkadaşı onu terk etmiştir. Terk edilmiş bir şekilde hamiledir ve dokuz ay sonra apar topar hastaneye götürülür. Güzel bir kızı olur. Ama o gece, biri hastane camını kırar, Jane'in bebeğini kaçırır ve Jane'i yapayalnız bırakır.

Sonrasında olanlar, bundan daha kötü. Jane'in kanaması vardır ve ölmek üzeredir. Doktorlar, acilen deneysel bir ameliyat yapmak zorunda kalırlar. Jane'i Jim'e çevirmek durumundadırlar.

Jim, ertesi gün korkunç bir baş ağrısıyla uyanır. Tüm kötü haberleri öğrenir. Erkek arkadaşı, onu zaten hamileyken terk etmişti. Birileri bebeğini çaldı sonrasında. Ve artık, Jane bile değil mi? Artık o, Jim.
Videonun Metni
(Video, metnin en altında bulunmaktadır...)

Bugün size ilim ve insani değerler arasındaki ilişkiden bahsetmek istiyorum. Şimdi, genelde düşünülen şudur: Ahlaki konularla neyin iyi veya kötü ya da neyin doğru veya yanlış olduğuna ilişkin konularda, bilimin bir hükmü yoktur. Bilimin, bizim değer verdiğimiz şeyleri elde etmeye yaradığı düşünülür, ama bizim neye değer vereceğimizi söyleyemez. Bu nedenle çoğu insan -sanıyorum ki buradaki çoğu insan- insan hayatındaki en önemli sorular olan "Ne yaşamaya değer?" "Ne ölmeye değer?" "İyi bir hayat nelerden oluşur?" gibi sorulara bilimin yanıt veremeyeceğini düşünür.

Bu nedenle burada size bunun bir yanılsama olduğunda bahsedeceğim -bilim ve insani değerler arasındaki ayrım bir yanılsamadan ibarettir. Ve bu ayrım, insanlık tarihinde içinde bulunduğumuz bu noktada oldukça tehlikeli bir ayrım. Şimdi, genelde bilimin bize insani değerler ve ahlak hakkında bir temel sağlayamayacağı söylenir çünkü bilim gerçeklerle ilgilenir. Ve gerçeklerle değerler farklı iki aleme ait gibi görünürler. Genelde dünyanın içinde bulunduğu bir anda aslında nasıl olması gerektiğini anlatan bir tanımın olmadığı düşünülür. Ancak bence bu oldukça ve açıkça yanlış. Değerler bir çeşit gerçekliktir. Bilinçli yaratıkların sağlıkları ile ilgili gerçeklerdir.




Videonun Metni

Merhaba, Ben Michael Shermer. Skeptic dergisini yayınlayan Kuşkucular Derneği'nin yöneticisiyim. Paranormal olaylarla, sözdebilimle ve sınırbilimle ilgili toplulukların iddialarını ve bütün bu konularla ilgili kült ve iddiaları araştırıyoruz. Bilim, sözdebilim, bilim dışı ve çöp bilim, vudu bilimi, patolojik bilim, kötü bilim, bilim dışı ve bildiğiniz saçmalıklar. Ve son zamanlarda Mars'ta değildiyseniz, ortalığın bunlarla kaynadığını biliyorsunuzdur.

Bazılar bize madara ediciler diyor, biraz olumsuz bir isim. Ama kabul etmeliyiz ki, madara edilecek çok insan var. Dolandırıcılık masası gibiyiz, bunları saklandıkları yerlerden çıkartıyoruz. Kötü fikirlerin Ralph Nader'ı gibi bir şeyiz. (Gülüşmeler) Kötü fikirleri iyileriyle değiştirmeye çalışıyoruz.
Olbers Paradoksu 18′inci yüzyılda öne sürülmüş ancak çok öncelerden beri birçok düşünürün kafasını kurcalamış bir problemdir. Temel olarak gökyüzünün neden karanlık olduğu sorusunu sormaktadır.

Olbers Paradoksunun önkabulleri;

1- Evren sozsuz genişlikte ve sonsuz yaştadır.
2- Evrendeki yıldız yoğunluğu her sonsuz kesit için eşittir.
3- Gözlemlenebilen evren içindeki yıldız sayısı sonsuzdur.

Bu önkabullere göre dünya üzerinden gökyüzünde bakılan her nokta nihayetinde bir yıldıza denk gelmeli ve her nokta parlak gözükmelidir. Böylece geceleyin gökyüzü gündüzki kadar parlak olmalıdır.

Bu sonuç, kabul edilen varsayımlar doğru olsaydı geçerli olurdu ancak bu önkabullerin tamamı 20. yüzyılda yanlışlanmıştır. Büyük patlama teorisinin birçok kanıtla desteklenmesi ve kozmik mikrodalga arkaplan ışımasının keşfi ile bu paradoks artık insanlık tarihinin sayfalarında bir basamak olarak yerini almıştır.

Bu video, orijinali Tony Darnell’e ait olup çevirisi Bilim ve Felsefe kanalı tarafından yapılmıştır.

Ebru N. Celkan'ın senaryosunu yazdığı, Aslıhan Erguvan'ın yönettiği ve Mine Tugay'ın da oyunculuğunu yaptığı 10, 9, 8... adlı kısa film, Vicdan Filmleri kapsamında 2010 yılında çekilmiştir. Her ne kadar jürinin belirlediği ilk 20 film arasına girememişse de oldukça başarılı olduğu söylenebilir. Seveceğinizi umduğum bu kısa filmi izlemenizi tavsiye ederim.


Die 3 Groschen-Oper (Üç Kuruşluk Opera), Alman tiyatro yazarı Bertolt Brecht'in yazdığı ve besteci Kurt Weill'ın müziklerini bestelediği müzikal tiyatro oyunudur. Oyun, kapitalist bir dünyaya Marksist bir eleştiri getirmektedir. *

Burada yayınlanan videodaki kısım ise 1931 tarihli, yine aynı eserin sinemaya aktarılmış halinin giriş kısmıdır. Film, Brecht'in Üç Kuruşluk Opera'ya ve o operadan roman haline getirilmiş olan Üç Kuruşluk Roman adlı yapımlarına kıyasla daha az bilinmekle birlikte, başarılı bir filmdir.

Daha önce, Üç Kuruşluk Roman adlı kitaptan bir alıntı yapmıştım; Polly Peachum'un Şarkısı olarak geçen alıntı, yine filmde de bulunmaktadır ve bence oldukça etkileyicidir.

Çeviri bana aittir; elimden geldiğince edebi gücünü korumaya çalıştım. Yalnız yine de amatör biri olarak çok başarılı olmayabilirim. Videodaki bölümü aşağıya yazı olarak ekledim, ancak videoyu izleyip, müzikal olarak okumanızı tavsiye ederim.



Mike Leigh'in yazıp yönettiği Naked benim açımdan gelmiş geçmiş en iyi filmlerden biridir. Ancak elbette ki bu 'en iyi film' kıstasını açmakta fayda var: Film, toplumsal değerleri simgeleştirerek önümüze sunmaktadır ve filmin kahramanı olan Johnny bu toplumsal değerlere aykırı olan, bir açıdan nihilist bir açıdan anarşist yapıda olan biridir.

Film boyunca birtakım olaylar gerçekleşir ve bunlar simgeleştirildiği için birçok kişi için anlamsız görünür. Örneğin; ev sahibi olmadığı halde evde oturan kadınlar tarafından ev sahibi sanılarak, eve gizlice girmiş olmasına rağmen, evde istediği gibi dolaşan zengin adam bununla yetinmez ve hatta kadınlara tecavüz eder. Burada günümüz mülkiyet anlayışına sağlam bir eleştiri getirilmektedir. Zira, kadınlara tecavüz eden adam hiçbir hakkı olmamasına rağmen ev sahibi olduğunu düşündürtmekte ve sırf kadınlar o adamı ev sahibi olarak değerlendirdiği için onun kendi hayatları üzerinde haklara sahip olduğunu kabul edip, içselleştirmektedirler.
Bu sahne, Zeki Demirkubuz'un yönetmenliğini yaptığı Yazgı adlı filmden bir kesittir. Filmin ana senaryosu Albert Camus'nun Yabancı adlı eserinden ilhamını almıştır. Filmin tamamını izlemenizi öneririm, ancak böylesine sağlam bir film için 'spoiler' olarak değerlendirilemeyecek bu sahneyi ayrıca paylaşmak istiyorum. (Bu noktada 'spoiler'ın çerez filmler için geçerli olduğunu, özellikle dram türünün örneği olan filmlerde sadece sonun değil, tüm filmin bir organizma olarak değerlendirilmesi gerektiğini düşündüğümü ifade etmeliyim)

Bu sahnede, bir aileyi öldürmekle suçlanan Musa, idam cezasını ifazını beklerken, asıl katilin itirafta bulunmasıyla idamdan kurtulduğunu öğrenir. Hapishaneden çıkmak için son işlemlerin yapılmasının beklendiği sırada savcının Musa ile gerçekleştirdiği diyalogda savcı Musa'nın neden suçsuzluk iddiasında bulunmadığını ve tanrıya neden inanmadığını öğrenmek ister.

The Bible, Ricky Gervais'in "Ricky Gervais Live: Animals" adlı stand-up gösterisinin bir bölümünde yaptığı İncil eleştirisidir.

Daha önce "Nuh tufanı üzerine" adlı paylaşımda yine buna benzer bir şekilde komedi gösterisi içerisinde yaptığı eleştiriyi blogda yayınlamıştım. Aşağı yukarı aynı ayarda olan eleştiri, hem oldukça komik hem de dinin basit düşünceyle ortaya çıkabilecek mantıksızlıklarını rahat bir şekilde dile getirmektedir.

Diğer başlıkta yaptığım uyarıyı yine dile getirmek istiyorum:

Elbette bunun bir komedi gösterisi olduğu unutulmamalı ve dolayısıyla sanki her karesi ciddi bir eleştiriymiş gibi algılanıp, ateist bir bakış açısının ne kadar yetersiz olduğu gibi bariz bir yanılgıya düşülmemeli.

İyi seyirler...


Videonun Metni

Farketmiş olabileceğiniz üzere haklarında şikayet etmediğim kimseler var: Politiacılar.

Herkes politikacılardan şikayet ediyor. Herkes rezil olduklarını söyler. İyi de bu politikacıların neredengeldiklerini sanıyorlar? Gökten düşmezler. Başka bir boyuttan gelmezler. Amerikan ebeveynlerinden, ailelerinden, evlerinden, okullarından, kiliselerinden, işyerlerinden ve üniversitelerinden geliyorlar ve Amerikan vatandaşları tarafından seçiliyorlar. Yapabileceğimizin en iyisi bu millet. Ortaya koyabildiğimiz bu kadar. Sistemimizin ürettiği budur: Çöp giriyor, çöp çıkıyor.

Eğer vatandaşlarınız bencil ve cahilse liderleriniz de bencil ve cahil olur.

Koşullar hiçbir şekilde iyileşmiyor; sadece her seferinde yeni bencil ve cahil Amerikan nesilleriniz oluyor. Bu yüzden belki de rezil olanlar politikacılar değildir. Belki de başka reziller var elde. Halk gibi. Evet, halk rezil. Alın size güzel bir seçim sloganı: "Halk rezildir, umutlarınızı s.ktir edin!"
Sanat ve estetik felsefecisi Denis Dutton, bu konuşmasında güzellik hakkındaki düşüncelerimizi ele alıyor ve bu düşüncelerin ne kadar doğru olduğunu irdeliyor.

Çoğumuza göre güzellik kişiden kişiye değişen, hatta kültürel birikim ile şekillenen subjektif bir seçimdir. Ancak Dennis Dutton, güzellik kavramını evrimsel açıdan inceliyor ve güzelliğin basit bir yönlendirilmiş seçimden ziyade beynimizin derinliklerinde evrimsel olarak işlenen bir gerçek olduğunu söylüyor.

İlk atalarımız olan insansılarda dahi belli bir güzellik anlayışı olduğunu ileri sürerken, aynı zamanda ilkel sanatsal çalışmaların yine ilk insansılardan bu yana devam ettiğini belirtiyor. Buna göre, insanlığın simetriye ve bunun neticesinde bir şeyleri iyi yapabilmeye karşı duyduğu hayranlık hissinin beğenilerimizi şekillendirdiği sonucuna varıyor.

Bununla birlikte videoda bir çok ilginç nokta da bulunmakta. Örneğin, doğanın güzelliği diye çoğu insan tarafından beğenilen güzelliğin aslında doğanın bu yönde yani canlıları kendine çekebilme yönünde bir evrim neticesinde oluştuğu iddiası oldukça kayda değer bir iddia. Bu iddia, aynı zamanda türlerin değişiminde önemli bir rol alan cinsel seçilimi baz alınarak düşünüldüğünde, oldukça hayranlık uyandırıcı da.

Video karikatürize edilmiş görselliğiyle de oldukça dolu dolu. Konuyu daha geniş kavrayabilmek adına mutlaka videoyu izleyin.

Hayyam